Podcast

Büyük Seçim İster Miydiniz?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Tercihlerin yarattığı şaşkınlık, ürperti, heyecan ve evhamın iksiri bizzat bu hoş tesadüfler olabilir mi dersiniz? Rastgele bir kitapçıya girip, rastgele bir raftan, rastgele bir kitap seçsek? Ya da rastgele bir film izlesek, podcast dinlesek? Kaybedeceğimiz zamanla en fazla birkaç reels ve TikTok videosundan mahrum kalırız. Peki ya kazanacaklarımız? En iyisi için neyi seçmeliyiz?








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.450 kelime · ~17 dk okuma

Soğuk savaş kavramı bugünkü nesil için pek bir şey ifade etmeyebilir. Oysa 2. Dünya Savaşı'nın sona erdiği 1947 yılından Sovyetler Birliği'nin dağıldığı 1991 yılına dek hayatın en belirleyici unsurlarından biriydi. ABD'nin başını çektiği ve Batı bloku olarak anılan liberal ya da kapitalist ülkeler, Rusya'nın başını çektiği ve Doğu bloku olarak anılan sosyalist ve komünist ülkelerle aklı gelecek her alanda ve mümkün olan her şekilde kıyasiye bir rekabet halindeydi. Savaşlar, uzayı fethetme yarışı, propaganda faaliyetleri, ekonomik birlikler, örtülü istihbarat operasyonlarıyla bezeli bu dönemde Batılı ülkelerin her fırsatta böbürlendiği bir ayrıcalığı vardı. Seçenek bolluğu.

Liberal ülkelerin market rafları, otomobil galerileri, televizyon kanalları, dükkan vitrinleri, okulları, meslekleri, tatil beldeleri, kısacası her ayrıntısı seçeneklerle bezeniydi. Oysa sosyalist ülkelerin evlerinden gıdalarına, araçlarından cihazlarına her şey kısıtlıydı. Her ayrıntı yönetimin uygun bulduğu ve seçim hakkı tanınmayan mecburiyetlerden oluşuyordu. Elbette ki bu tablo Batı blokunun propaganda makinesi yardımıyla, fazlasıyla abartılarak, çarpıtılarak ve tabii ki yanlı bir bakışla liberal zihinlere kazınmıştı. Fakat tamamen haksız da sayılmazdı. Esas mesele o renksiz, tatsız dünyanın zıttını temsil eden Batı'nın vaadiydi. Seçenekler, fırsat, özgürlük ve mutluluk demekti.

Ürünleri ve hizmetleri seçebilme özgürlüğü temel bir insan hakkıydı. Piyasanın görünmez eliyle terbiye edilen pazarlar, rekabetin kaçınılmaz sonucu olarak her zaman daha iyisini, daha ulaşılabilir halde üretmek mecburiyetinde kalacak ve yaşamı daha yaşanılası, renkli ve umutlu hale getirecekti. Bunlar olmadı mı derseniz bir bakıma oldu. Orhan Veli'nin şiirindeki gibi ama. Ne diyordu Orhan Veli? Bedava yaşıyoruz bedava. Hava bedava, bulut bedava, dere tepe bedava, yağmur çamur bedava, otomobillerin dışı, sinemaların kapısı, cam ekanlar bedava, peynir ekmek değil ama acı su bedava, kelle fiyatına hürriyet, esirlik bedava. Bedava yaşıyoruz bedava.

Transkriptin tamamını oku

Sovyetler Birliği 1991 yılında bir dizi karmaşık ve bu bölümde hiç ayrıntılara girerek zaman kaybetmek istemediğim sebeplerden dolayı dağıldı. Aynı dönemde aynı kutuplaşma sebebiyle memleketi terk etmek zorunda kalan ve 1987'de epey ses getiren bir şekilde dönen şarkıcı Cem Karaca'nın İstanbul'daki Ünverdi Sineması konserindeydim. Cem Karaca, sahnede yanar dağındıran performansını ara verirken, arkasındaki dev perdeye bir fotoğraf yansıtmıştı. Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ile Sovyetlerin son başkanı Mikhail Gorbachev'in gülümseyerek el sıkıştığı, dolayısıyla Soğuk Savaş'ın bitişini ilan eden fotoğrafına işaret ederek, ''Bu karaya bakarak düşünmenizi istiyorum.'' demişti. Tabii daha da güzel bir ses tonuyla.

Öyle de yapmıştım. O dönem bende aile büyüklerim kadar bir anlam ifade etmemişti o karayı şüphesiz. Yine de ne anlama geldiğini kavramaya çalıştım. Bugünün dünyası Kanadalı iletişim bilimci Marshall McLuhan'ın 1960'larda tasvir ettiği türden bir küresel köy.

Herkesin herkesten ve her şeyden haberdar olduğu, her ürün ve hizmetin neredeyse aynı anda bütün dünyaya yayıldığı, her konuda sonsuz seçeneklerle bezendiğimiz, yine de hangi birine yetişeceğimizi şaşırdığımız, moda ve trendlerin dahi ömrünün ancak birkaç hafta sürdüğü gerçek bir küresel köy. Peki, mutlu muyuz? Yani bunca seçenek bizi vaat ettiği gibi daha özgür, daha mutlu kıldı mı? Bu sorulara tereddütsüz, net yanıtlarınız var mı? Benim de yok. İşte o yüzden haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde seçenek bolluğunun sebeplerine ve sonuçlarına bakıyoruz.

Hemen kavramlar meselesine gelelim. Kavramlar sözlüğümüzü sanıyorum bu bölüm için zihninizde oluşturmuşsunuzdur bile ama yine de bir değinelim hepsine tek tek. Seçenekle başlayalım. Seçenek Türkçe kökenli bir sözcük. Seçten geliyor yani çözmek, ayırmak anlamındaki seç kökünden türüyor. Böyle frankçeden dilimize giren bazı şeyleri de var, yansımaları da var. Mesela alternatif gibi, opsiyon gibi karşılıkları var. Türk Dil Kurumu bu seçenek kavramını birinin yerine tercih edilebilecek başkası diyor. Güzel bir tanım. Yani önümüzde şeyler var, tercih edecek birçok ürün, madde seçenek var, birini seçiyoruz. Bolluk da yine Türkçe. Bereketli anlamındaki bol sözcüğünden türüyor. Öztürkçe bir kelime, sözcük. ve Türk Dil Kurumu da şöyle bir ek yapmış tanımını, parasal bakımdan rahatlık yani bolluğun içerisinde, bereketliliğin ötesinde bir maddi bir anlam da var gündelik dilimizde. Peki bereket ne? Bereket de Arapça gibi kulağa geliyor ama aslında Arapça'ya da İbranice'den geçmiş. Umulandan daha fazla olma durumu anlamına geliyor. Gündelik kullanımda yağmur adına da kullanılıyor. Yani yağmur yağdığında bereket yağdı diyenler duymuşsunuzdur mutlaka. İşte bereketten türeyen şeyler var. Mesela mübarek gibi. Değil mi? Bereketlenmiş, kutsalmış anlamında. ya da tebrik de mesela bereketten türemiş, o da kutlama, kutsama gibi anlamlara geliyor. Peki tercih ne? Bu bölümümüzün esas özünü oluşturan tercih, Arapçadan geçmiş olabilirse, yeğeneme. Yani Türkçesi yeğeneme. Ben sık kullanırım ama pek duymuyorum artık. Başkaları arasından seçme durumu yani. Karar da yine Arapça tercih ile karıştırılıyor ama karar aslında tercihin sonucunda oluşan bir şey. Yani kesin hüküm, kesin tercih anlamına geliyor. Sabit durma, sabit olma anlamına geliyor. Türk Dil Kurumu'nun sözlüğüne baktım, düşünüldükçe sonra varılan kesin yargı olarak da tanımlıyor kararı. Yani karar dediğimizde düşündüğümüzü ve bir yargıya vardığımızı ve o konuda inançlı olduğumuzu varsayıyoruz. Peki öyle mi? İşte programın devamında tam da bu meseleye bakacağız.

Haddini aşan yaşam rehberini dinlemeye ne zaman başladınız ya da kaç bölüm dinleyebildiniz bilmiyorum. Ben eski bir alışkanlık olarak keşfettiğim her diziyi, podcast'i yani böyle seri olan her şeyi mutlaka ilk bölümüne bir kulak veriyorum, izliyorum, dinliyorum. Öyle kişisel bir alışkanlık. Siz onlardan değilseniz yani bu konuya başlamadan önce dinleyememişseniz ya da dinleyip de unutmuşsanız sizler için neredeyse bir sene önce yayınladığımız ilk bölümümüzden bir anekdodu hatırlatmak istiyorum. Türkiye'de 19 markaya ait 1016 farklı tuvalet kağıdı satılıyor. En azından geçen sene o programı hazırlarken baktığım e-ticaret platformundaki durum buydu. Şimdi tuvalet kağıdı ile yapılabilecek bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar eylemi düşününce binden fazla seçeneğin gerekçesini bulmak güç. Fakat eminim marka etrafında boy boy dizili örneklerine bakarken benzer bir şey sizin de aklınıza gelmiştir. Yani fiyatına mı bakmalı yoksa uzunluğuna mı? Geri dönüştürülmüş kağıttan mı olsun yoksa kokulu mu olsun?

Kokulu olacaksa bahar esintili mi olsun yoksa lavanta ferahlığı mı sunsun mabadımıza? Sık dokunmuş dört katlı olanından daha az kullanırız ama daha bereketli olur, güzel. Ama şunun da fiyatı güzelmiş, iyiymiş. O kaç katlı acaba?

Geçen sene 15 yaşına giren arabamı değiştirme kararı aldım. Arabalara bir miktar meraklıyım. Ortalamanında üstünde bilgi ve malumatı sahip olduğumu sanıyordum. Ne zamana dek? O kararı, yani aracımı değiştirme kararı verene dek. Karşıma çıkan markalar, o markalara ait modeller, o modellere ait donanım paketleri, opsiyon karşılaştırmaları derken kafam çorbaya döndü. Tercih listesinin sonu, ucu, bucağı yok gibiydi. Her seçenekle biraz daha azalacağını düşündüğüm ihtimaller aksine kainat gibi sürekli genişliyor, büyüyordu. Nihayetinde tamam ya neyse ne şeklinde özetleyebileceğim gayet bilimsel bir yöntemle seçimimi tamamladım. Sonrasında düşündüm. Bu kadar çok seçenek olmasına rağmen esasında hepsi bir avuç çatı şirketin ortak platformundan türetilmiş sahte seçeneklerdi.

Falanca markanın şasisi, konsol düğmeleri o falanca diğer markayla aynıydı esasında. Rekabetin en iyi gizlenen sırrı olan büyük balığın küçük balığı yutma meselesi otomotiv sektöründe herkesi birkaç ortak platforma mahkum etmişti. Fakat hepsi ayrı logolar, ayrı markalar ve modeller altında bize kendisini bir seçenek olarak sunuyordu. Yani bu karmaşa aslında doğal gibi görünen bir insani dürtüye yanıt vermek için üretilmiş sahte, sentetik ihtimallerden ibaretti. Belki 3 ana kategoride 10 markadan 5'er seçenekle de pekala tatmin olabilirdik. Ama öylesi bir düzen, tasarımcısından tedarikçisine, üretim bandındaki işçisinden bayideki satıcısına kadar milyonlarca kişiyi istihdam eden bu dev sektörün intiharı demek olurdu. Bu seçenek bolluğunun hepsi hiç şüphesiz bir ürün ya da hizmeti daha iyi yapma iddiasından besleniyor. Fakat bir şeyi, artık tam olarak neyi ifade ediyorsa, daha iyi yapmanın bunca yolu yordamı olması da bir yanıyla akla mantığa aykırı geliyor.

2012 yılında Fransa'nın Cannes şehrinde düzenlenen meşhur bir reklamcılık festivalinde filozof Alain de Botton'un bir konuşmasını dinlemiştim. Reklamın sanatla ilişkisini zekice şekillendirmiş ve şöyle bir cümle etmişti. İyi reklam ve iyi sanat için iyi müşteriye ihtiyacınız vardır. Peki neden yeterince iyi müşteri yok? Çünkü sadece iyi şeyleri satarak para kazanmanın yolunu bulamadık. Reklam tam da bunun için var. Bothan o kitlenin huzurunda açıkça söyleyememişti fakat niyet okuma yöntemiyle edindiğim izlenime göre reklam ve pazarlamanın yeterince iyi olmayan şeylere yönelik bir akıl çelme faaliyet olduğunu düşünüyordum.

Bu seçenek bolluğunda var olma savaşı veren bunca ihtimal kendini kaçınılmaz olarak akıl çelme yarışında buluyor. Neyse ki bugün bunun için pazarlamacı ve satıcıların elinde muazzam imkanlar var. Örnek gruplar üstünde beyin dalgaları okunarak denilen reklamlar sosyal medyadaki profillerimize göre hedeflenerek ekranlarımıza geliyor. Hangisiyle ilgilendiğimiz kaş göz parmak hareketlerimizden takip edilip kaydediliyor. İlgilenip vazgeçtiğimiz bir şey. Mümkün olan her Her şey. site ve platformda karşımıza çıkıyor. Kapıdan kovsak bacadan giriyorlar. Peki haddini aşan yaşam rehberinin neyi eksik? Madem bu kadar andık adını, hadi bir kulak verelim bakalım bizim nasibimize neler düşmüş.

Serbest piyasanın en büyük yalanlarından biri bizi seçimlerimizde serbest bıraktı. Bazen gerçekten seçimlerimizi hür, özgür irademizle yaptığımızı sanabiliyoruz. Böyle bir şey elbette mümkün değil. Ne haddimize, ne münasebet. Araştırması, deneyi, uzmanı raporuyla milyarlarca dolarlık dev bir pazar seçim yaparken bizi kendi seçtikleri yöne çekmek için çalışıyor. Cafcaflı, afili de bir ismi var bu çabanın. Davranışsal ekonomi.

Dan Ariely ismini hiç duydunuz mu bilmiyorum. Birkaç kez Türkiye'yi ziyaret etti. Kitaplarının bir kısmı Türkçe'ye çevrildi. İnternette birçok konuşmasına erişmeniz mümkün. YouTube'da, TED'de aşağı yukarı hepsi var gibi. Kendisi davranışsal ekonomi çalışmalarının en popüler öncülerinden. Ariely, üniversitede fizik ve matematik okurken dümeni felsefe ve psikolojiye kırıyor.

Ardından felsefeyi ıskartıya ayırıyor. Sadece psikolojiye yönelmeye karar veriyor ve 1991'de mezun oluyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin en saygın üniversitelerinden MIT'de Davranışsal Ekonomi dersleri vermeye başlıyor. Bu alana yönelmesinin kökeninde çocukluğunda yaşadığı bir kaza yatıyor. Bayram kutlaması için hazırladığı havai fişekler bir anda elinde alev alıyor ve yüzünü ve bedeninin büyük bir kısmını korkunç bir sıcaklıkla kavuruyor.

Seneler süren tedavisi boyunca sargılarını değiştiren hemşireler ona her gün aynı soruyu soruyor. Yavaş yavaş, az acıtarak fakat uzun sürede mi değiştirelim bandajları yoksa acıtarak ama hızlıca mı? Belki binlerce kez aynı soruyu duyan ve aynı çelişkileri yaşayan Ariely sonunda kendini insan psikolojisi üstüne kafa yorarken buluyor. Davranışsal ekonomi, insan psikolojisinin karar verme sürecindeki prensipleri üzerine çalışan bir bilim dalı. Yani böyle özetleyebiliriz. Ve ne üstüne kuruyor bunu? Çoğumuzun rasyonel, yani mantıkla değil, ön yargılarımızla, duygularımızla ve sosyal etkilerle hareket ettiğimizi savunarak bir şablon oluşturuyor. Ve bu şablonu pazarlama ve satış silahına dönüştürüyor.

Davranışsal ekonominin prensiplerine göre tercihlerimizi belirleyen beş ana unsur var. Bunu size özetlemeye ve örneklerle biraz daha anlaşılır hale getirmeye çalışacağım. Birincisi, sınırlı rasyonellik. Yani nedir? İnsanlar tüm bilgileri işleyip değerlendirmeye üşenirler. Bunu eminim hepiniz her gün yaşıyorsunuzdur ve

olabildiğini pratik yollara saparlar. Yani benim demin anlattığım örnekte arabamı değiştirirken seçeneklere bakıp bakıp deyip en sonunda bir tane seçim yapmam gibi. Seçenek ne kadar fazla olursa karar vermemiz de o kadar zorlaşır. Hatta belirli bir miktarı geçerse kişi vazgeçer. Buna da seçim paradoksu deniliyor ki biraz sonra onun ayrıntılarına ayrıca değineceğim. Birincisi yani sınırlı rasyonellik. İkinci

Karar vermemizde, davranışlarımızda yani davranışsal kararlarımızdaki ikinci belirleyici bilişsel önyargılar. O da neyi anlatıyor? İnsanlar çoğu zaman sistematik düşünce hataları yapar. Örneğin herhangi bir konuda, herhangi bir inanç sahibiyse onunla çelişen her şeyi otomatik olarak sorgulamadan, düşünmeden reddeder.

Ayrıca sürekli kaybetme korkusu yaşar insan. Yani kaybedeceklerine yönelik duyduğu endişe kazanacaklarından vazgeçmelerine sebep olur. Yani bir konuda kaybetme ihtimalimiz varsa ve o kayıplar gözümüzde büyüyorsa ne olursa olsun kazanacaklarımızdan feragat etmeyi tercih ederiz genellikle. Üçüncü maddemiz sezgisel kararlar. Yani insanlar genellikle araştırmadan kaçınır ve bilgi eksikliğiyle karmaşık konulara sezgisel kararlar verirler.

Bunu mesela seçimlerde, referandumlarda çok görürüz değil mi? Türkiye gibi bunların bol olduğu ülkelere bir gözünüzün önüne getirin. Mesela anayasa referandumu yapıldı. Sizce anayasa referandumunda oy kullananların kaçı oy kullandığı anayasanın taslağını bilmem nesi paylaşılan beddini okudu? Yani artık sizin takdirinize bırakıyorum ama hepimiz bunu belirledik değil mi? Neye göre? Sezgisel kararlarımıza göre. Hiçbirimizin derdi anayasa değildi. Başka başka kıstaslarımız vardı. Bu neyi gösteriyor bize? Küçük örneklemlerden genellemeler yapmaya da meyil olduğumuzu gösteriyor. Sezgisel kararlar bunu anlatıyor. Dördüncüsü, çerçeveleme etkisi. Yani bir bilginin sunum şekli, insanların karar verme şeklini de değiştiriyor.

Örneğin bu ameliyatın başarı oranı %90 demekle bu ameliyatın %10 başarısız olma ihtimali var demek aynı şeyi anlatıyor. Ama algısı ve nihayetinde karar vermeye yönelik etkisi apayrı. Yani doktor size bu ameliyat %90 başarılı geçecek dediğinde başka bir ruh haline bürünürsünüz. %10 başarısız olma ihtimalimiz var diye lafa başladığında bambaşka şeyleri düşünmeye başlarsınız.

İşte buna da çerçeveleme etkisi deniyor. Beşinci ve son kategori ise dürtme teorisi. Yani küçük yönlendirme ve teşviklerle davranışlarımızı değiştirmenin ne kadar mümkün olduğunu gösteriyor. deneylerde organ bağış formunda mesela kabul ediyorum kısmının önceden işaretli gelmesi o işareti kişiye bıraktığınızdan daha fazla kabul görmesini sağlıyor. Yani kabul ediyorum siz baştan işaretleyip imzalıyor musunuz dediğinizde çoğu kişi imzalıyor ama hem kabul ediyorum'u tıklayıp hem de imzalama olayında oran baya düşüyor. Mesela sigorta poliçe deneyi var bununla ilgili. Dan Ariely'nin kitaplarından birinde okumuştum. O da çok ilginç. Şunu anlatıyor. Bir poliçe başvurusu doldurtuyorlar, bir form doldurtuyorlar. Formda şöyle bir satır var. Verdiğim bilgilerin doğru olduğunu onaylarım gibi bir tabir var. Bu bilgiyi, bu satırı en sona koyarsanız, yani bir her şeyi yazıyorsunuz yazıyorsunuz, yukarıdaki bilgilerin doğru olduğunu onaylıyorum mu en sona koyduğunuzda insanlar kendileri hakkında bir sürü yalan yanlış bilgi veriyor. Ama bunu en başa koyduğunuzda,

Yani aşağıda vereceğim bilgilerin doğruluğunu onaylarım diye baştan onu işaretlediğinizde insanların yalan söyleme oranı neredeyse sıfıra doğru düşüyor. Dolayısıyla dürtme teorisinde birçok insanın psikolojisine yönelik numaralar var. Türkçe'ye akıl dışı ama öngörülebilir adıyla çevrilen Predictably Irrational, Dan Ariely'nin en meşhur kitaplarından biri. Biraz önce saydığım temellere yönelik nice ilginç, eğlenceli, ibretlik deneylerin sonuçları esasen tercihlerimizi ne kadar kolay yönlendirebilirler olduğunu gösteriyor.

Aklımda kalanlardan ve en eğlenceli bulduklarımdan muhtemelen de o yüzden aklımda kalmış olmalı tur ajentelerinin teklifleriyle ilgili olanı. Bir deney yapıyorlar ve bu deneyde tatile çıkacak olanlara iki şehir seçeneği sunuyorlar. Yani iki tur paketi seçeneği gibi düşünelim. Paris ve Roma.

Şimdi iki pakette oda ve kahvaltı şeklinde 3 gün 2 gece konaklama sunuyor ve aynı fiyat. Biz diyelim ki 200 Euro. Yani 200 Euro'ya Paris tatili 3 gün 2 gece konaklama, oda kahvaltı 200 Euro, Roma paketi 3 gün 2 gece oda kahvaltı 200 Euro. Aynı şey. Şimdi böyle bir teklifte tercihleri yönetmek çok zor tatil satan ajanta içinde.

Çünkü Paris ve Roma her anlamda birbirini özdeşliyor. İki turistik cazibe merkezi işte müze desen ikisinde de var, alışveriş desen var, eğlence desen var falan filan. Böyle bir teklif kişilerin başka bir seçenek aramasına sebebiyet verebilir ve bu agente için olabilecek en korkunç sonuçtur. Ama bu ihtimali ortadan kaldırmak için yeni bir teklif paketi, daha doğrusu teklif paketine yeni bir seçenek daha gerekir. Onlar da öyle yaparlar. Üçüncü teklifte şu vardır. Roma'da 3 gün 2 gece konaklama 170 Euro. Ama ayrıntısı ne? Kahvaltı hariç.

İşte şimdi her şey değişmiştir. Hevesli tatilcilerin %90'ı bu sayede deneyde Paris'i kafadan seçenekler arasından kaldırır. Çünkü artık daha kolay mukayese edilebilecek, karşılaştırılacak bir seçenek vardır. Düşünecek şey de gün gibi ortadadır. Acaba Roma'da bir kahvaltı kaç paradır?

İşte bu muammanın ardından deneklerin %75'i kahvaltı dahil Roma paketini satın alır. Bir de siz etrafınızda deneyin bakalım bu teklifin ne ortaya çıkacak. Yani araya akıl çelen bir sahte seçenek yerleştirmek her şeyi çözmüştür. Bu formül her zaman, herkesle de benzer şekilde işler. Elbette bu bolluğun bir bedeli var. Buna da seçim paradoksu diyoruz. Daha Türkçe bildiği işte seçim çelişkisi.

Bu konudaki en ünlü isimlerden biri ise Amerika Birleşik Devletleri'nden akademisyen ve psikolog Barry Schwartz. Türkçe'ye yine bolluk paradoksu olarak çevrilen kitabında ve internetten izleyebileceğiniz birçok konuşmasında tam da bu bölümün açılışında size sorduğum sorunun yanıtlarını arıyor. Çok seçenek özgürlük mü, mutsuzluk mu? Yüzlerce sayfanın özetini, uzun lafın kısasını tahmin etmek güç değil. Hayır. Daha çok seçenek bizi ne özgür kılıyor ne de mutlu ediyor. Aksine felç oluyoruz. Karar verme yorgunluğuyla çoğunlukla yanlış tercihler yapıyor, pişmanlıklar duyuyor ya da bunların endişesiyle karar vermemeyi tercih ediyoruz.

Çünkü önümüzde çok fazla seçenek olması başımıza geleceklerden bizim sorumlu olduğumuz anlamına geliyor. Dahası bu bollukta yaptığımız her seçim reddettiklerimize yönelik bir evham yaratıyor. Belki öbürü daha iyiydi, belki o bıraktığım bundan daha güzeldi. Yani yeterince iyi, makul olanı bulmanın imkansızlaştığı bir denklemde en iyiye yönelik kriterlerimiz de bulanıklaşıyor. Örneğin pahalı olan her şeyi iyi sanmaya başlıyoruz. Bu şarap menüsü ve kör tadım deneylerinde bunu çok görmüşsünüzdür. Deney yaparlar, şarap menülerini restoranlarda değiştirirler. gayet uyduruk şanaplara pahalı fiyat yazdıklarında birçok müşteri onları iyi sanarak onları tercih etmeye başlar. Veya birçok kör tadım testinde sadece alkollü içeceklerde değil, örneğin çok meşhur bir Coca-Cola ve Pepsi deneyi vardır. Kör tadım yapıldığında insanların çoğu Pepsi'yi tercih eder ama normal tercihleri sorulduğunda Coca-Cola'yı tercih ettiklerini söylerler. Yani insanların kararları çok tuhaf, karmaşıktır ve bu bolluk çelişkisini hani sonsuz seçeneklerle anlatmak var ama

Ben Schwartz'ın kitabından bir alıntıyla kapatmak istiyorum. Şöyle diyor Schwartz, Etrafımız modern, zaman kazandıran cihazlarla çevrili ama asla yeteri kadar zamanımız olmuyor. Yaşamlarımızın yazarı olmakta özgürüz ama tam olarak nasıl yaşamlar yazmak istediğimizi bilmiyoruz. Modernitenin başarısı hem acı hem tatlı. Nereye baksak bunun en önemli sebebi olarak karşımıza seçenek bolluğu çıkıyor. Çok fazla seçeneğe sahip olmak, özellikle pişmanlık, statü endişesi, adaptasyon, sosyal kıyaslama ve belki de en önemlisi her şeyin en iyisine sahip olma arzusuyla yani en iyi arama durumuyla birleştiğinde psikolojik sıkıntıya yol açıyor.

Schwartz'ın özeti böyle. İşte bu sebeplerden ötürü bugün seçenekler içinde kaybolan ve hiçbir şeyden tam anlamıyla tatmin olamayan bir tüketici, bir birey, bir çalışan ve hatta insan modeliyle karşı karşıyayız. Karar verme süreci bizi mutlu etmekten çok stresli hale getirdi. Bunun ayrıntılarına 35 ve 36. bölümlerimizi oluşturan tüketkenler çağında bakmıştık. Eğer dinlemediyseniz bir kulak vermeyi ihmal etmeyin lütfen.

Seçeneklerin artışı bize mümkün olduğunca özgün, biricik olma fırsatı tanımış gibi görünüyor. Fakat aksine hepimiz her geçen gün birbirimize daha çok benzer hale geliyoruz. Gittiğimiz mekanlardan yediğimiz yemeklere, giydiğimiz kıyafetlerden yaptığımız kombinlere, verdiğimiz pozlardan hissettiğimiz duygulara kadar herkes bir örnek olabilmek için neredeyse bir yarış halinde. 150'den fazla gofret seçeneğiyle bezeli rafların öksüzlüğüyle nispet edercesine sosyal medyada gündeme oturmuş bir fıstıklı çikolatanın yarattığı tuhaf merak yüzlerce kişiyi metrelerce kuyrukta bekletebiliyor örneğin. Kendi tarzımıza sahip olabilsek bile aynı şeyleri konuşmak zorunda hissediyoruz kendimizi.

Arama motorları her merakımız için ekranımıza milyonlarca kaynak döndürüyor. Ama ikinci sayfadaki sonuçlara bakanların oranı %1'i bile bulmuyor. Binlerce özgün içerik sunmakla böbürlenen içerik platformlarında çoğunluk yine sosyal medyada bahsi geçen o meşhur başlıklara yöneliyor. Kenarda kalmış bir içerik keşfedeyim de aman bu akşam bir fark yaratayım diye başına kurulduğumuz o video platformu bir saate yakın ekran kaydırmanın yorgunluğuyla telefonu kapattırıyor, televizyonu ya da.

Çünkü Daniel Kahneman'ın da dediği gibi zihnimiz fazla seçenek karşısında bir süre sonra kapanıveriyor. Bu sebeple mümkün olan her fırsatta ve konuda kendimizi algoritmalara teslim ediyoruz. Bu sorumluluğun yükünü taşımaya hiçbirimizin cesareti yok çünkü. Bunun sonucu olarak tarihte hiç olmadığı kadar çok seçeneğe sahip olduğumuzu sanarken aslında algoritmaların verdiği kararlarla şekillenen neredeyse hiçbir tercih şansımızın olmadığı sadece en popüler olana yönelen gayet illiberal hayatlar yaşıyoruz. Bilmiyorum böyle bir tabir var mıydı ama bütün bunları düşünürken aklıma o geldi.

Yani burada bir liberalizm yok, illiberalizm var aksine veya algoritma liberalizmi olabilir, düşünelim. Yani bir bakıma biraz daha zorlarsak, biraz daha kanırtırsak kapitalizm ambalajında bir komünizm karikatürü gibi bir durum. Peki ne yapalım değil mi? Haddini aşan yaşam rehberi. Haddini aştı, yaşama baktı, biraz da rehberlik etsin. Üç temel öneri olabilir bu başlık altında.

Birincisi, yeterince iyi dediğimiz bu prensibi belirleyin. Biraz önce andığım gibi. Yani en iyi seçeneği bulmak yerine yeterince iyi olan bir seçeneğe razı olsak bu bizi epey rahatlatacak. Aşırı araştırma yapmak yerine iyi bir seçenek bulduğunuzda karar verin ve onunla devam edin. İkincisi, seçenekleri bilinçli olarak azaltma. Nedir bu? Karar yorgunluğunu azaltmak için kendimizi belli sınırlar içerisinde tutabilme durumu zor biliyorum ama yine de bir denemekte fayda var. Örneğin, bir restoranda menünün tamamını incelemek yerine en çok hoşunuza gidecek 2-3 seçeneğe odaklansınız, işler baya kolaylaşır. Üçüncü ve son tavsiye de mükemmel kavramını sorgulamak olmalı. Yani mükemmel diye bir şey olmadığını kabul etmekte fayda var. Seçtiğiniz şeyin alternatifsiz olduğu anlamına gelmediğini hatırlamamız gerekiyor. Yani değil mi? Ve buradan yola çıkarak yine Tüketkenler Çağı başlıklı programımızdan bir cümleyi sizlere hatırlatmak isterim. Tatminsizlik sahip olduklarımızı başkalarının sahip olduklarıyla kıyaslamaya başladığımız anda

hayatımıza girer. Her seçenek bir yarış. Her tercih bir vazgeçiş. Seçim yapmayı öğrenmek zor. İyi seçim yapmayı öğrenmek daha da zor. Neredeyse sınırsız olan hakların olduğu bir dünyada iyi seçim yapmayı öğrenmekse en zor olanı. Belki gereğinden de fazla zor. Seçenek bolluğu bize özgürlük vaat ederken aslında bizi kararsız, tatminsiz ve kaygılı hale getiriyor.

Frankçede en sevdiğim sözcüklerden biri Serendipity. Öngörülemeyen, planlanamayan, beklenemedik, hoş tesadüfleri tanımlıyor. Kökeni de çok hoş bir Fars masalına dayanır. Tercihlerin yarattığı şaşkınlık, ürperti, heyecan ve evhamın iksiri bizzat bu hoş tesadüfler olabilir mi dersiniz?

Rastgele bir kitapçıya girip, rastgele bir raftan, rastgele bir kitap seçsek mesela. Ya da rastgele bir film izlesek, bir podcast dinlesek. Kaybedeceğimiz zamanla en fazla birkaç videosu, birkaç TikTok videosundan mahrum kalırız. Peki ya kazanacaklarımız?

Ben mesela bana Serendipity sözcüğünü öğreten Serendip'in Üç Prensi masalını herhangi bir amaç güderek okumadım. Belki bir amaç güçseydim hiç okumazdım bile. Ama onlarca sene bir yayında örnek olarak kullanacağımı, bana ilham vereceğini bilsem çok daha dikkatli okur, üstüne çok daha fazla düşünürdüm. Zihnimin büyük bir bölümü herhangi bir amaç taşımadan izlediklerimden, dinlediklerimden, okuduklarımdan topladığım böylesi kırıntılarla dolu. Yani hocam bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak sorusunu soranlardan değildim ben asla.

Son saniyelerimize girmişken sorayım madem. İyi mi oldu şimdi bu yayını dinlediğiniz? Daha güzel, daha anlamlı, daha faydalı bir şeyler yapabilir miydiniz? Peki, yeterince dikkatli dinlediniz mi? Mesela, davranışsal ekonominin beş prensibinden kaçı aklınızda kaldı? Düşünün bakalım. Ben size elimden gelenin, aklımda kalanın en güzelini sunmak için çabaladım. Yine de adettendir, sormuş olayım. Büyük seçim ister miydiniz?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)