Podcast

“Ayrıcalıklı" Dinleyicilere Özel Yayın

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Sağlık, eğitim, ekonomi, statü… Hayatta bize doğal gelen birçok şey, başkaları için ulaşılmaz bir hayal. Nihayetinde hepimiz toplum içinde sıyrılabilmek, daha iyiye ve güzele ulaşabilmek için çabalıyoruz. Neden, nasıl?



İlgili Haddini Aşan Yaşam Rehberi Bölümleri:


Tüketgenler Çağı.

Tatminsizlik.

Belirsizlik.

Yabancılaşma.







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.619 kelime · ~18 dk okuma

2000'lerin başında büyük bir holdingde yönetici oldum. İşe alım sürecinde yönetim kurulu başkanı bana ne istediğimi sordu. Aklıma sadece iki şey geldi. Büyük bir masa ve büyük bir ekran. Çünkü hem fiziki hem de dijital masa üstüme bir sürü not yığacaktım, üstünde çalışacaktım daha verimli olacaktım.

Onlar ne kadar yayılabilirse, zihnim de o kadar açılacaktı. Yöneticimize de mantıklı geldi. Çünkü düşününce verimlilik peşinde bir çalışan hangi patronu rahatsız eder? Hemen ilgili yöneticiye not alırdı. Dedi ki, Serdar Bey'in istediklerini aynen yapın.

Mesaimin ilk günü yerime vardım. Büyük bir hayal kırıklığı. Çünkü ne masam büyüktü ne de ekranım. Ciddiye mi alınmamıştım yoksa layık mı görülmemiştim? Nedenini sordum idare müdürü çağırıp. Direktörlere verilen masanın bu olduğu söylendi. Yani daha büyüğünü sadece ve sadece başkan yardımcıları alabilirdim.

Transkriptin tamamını oku

Kaprisli yönetici diye damgalanma korkusuyla ses etmeden kabul ettim. Sonra binada dolaşırken, bu hani olur ya yeni işe başlayanları, diğer departmanlarla, çalışanlarıyla, yöneticileriyle tanıştırılan oryantasyon deniyordu sanıyorum. İşte o şekilde dolaştırılırken bazı masaların yanında, tarif etmekte zorlanıyorum ama gözünüzde canlandırın, masanın boyutu kadar, daha doğrusu masanın genişliği kadar ama yarım daire şeklinde çıkıntılar gördüm metalden. Böyle vidalarla takılıyordu istenen her masaya.

Hemen idare müdürü çağırdım, dedim ki benim de masama bu çıkıntılardan takın dedim. Ama mümkün değildi. Çünkü o çıkıntılar benim alt kadememde yer alan müdürlere özeldi. Direktörlerin metal çıkıntıları olamazdı. Ne münasebet. Madem masamı büyütemiyorum, üstünde kullanabileceğim alanı büyüteyim dediğimde dev bir sabit telefon gözüme çarptı. Üstünde kimsenin anlamadığı ve kimsenin kullanmadığı bir sürü tuş vardı o masa telefonunda.

İdare müdürü çağırdım. Dedim ki ya bunu alın bana bir telsiz telefon verin. Nasıl olsa ben kullanmıyorum bu masaüstü telefonu. Bazılarının elinde görüyorum telsiz telefonlar dedim. O da olmadı. Çünkü telsiz telefonlar sadece yönetici asistanlarına veriliyordu. Bir direktöre elinde telsiz telefonla dolaşmak yakışır mıydı? Elbette yakışmazdı.

Bu vesileyle soruldu bana, hesaba çekildim. Neden bir direktör olarak asistan ya da şoför istememiştim ki? Hiç akıl alacak şey mi? Baştan daha kuralları bozmuştum. Ama benim derdim aslında sadece büyük bir masa ve büyük bir masa üstüydü yani ekrandı. O olmadı. Koca Holding'in kendisine bir telsiz telefonun dahi çok görüldüğü yöneticisi olarak zamanla nasıl bir cast sistemi içine girdiğimi anladım.

Çalışma düzenimizin %90'ı iş ile doğrudan hiçbir ilgisi olmayan bu tür ayrıntılar üstüne kuruluydu. Kim cam kenarında oturacak, kim oturmayacak. Kim hangi asansörü kullanacak, kim kullanamayacak. Öğle yemeğini kim hangi salonda yiyecek. Tabii ki yemek salonlarımız bile farklıydı. Normal, sıradan, fani çalışanlar bir yerde yiyor. Yöneticiler ayrı bir masada bile değil, ayrı bir salonda yiyordu. Onun ismi de VIP lokantası.

Veya restoranım yine unuttum gittim. Ve sanmayın ki bununla bitiyor. Çünkü o VIP restoranının içerisinde dahi kişilerin rütbelerine göre tanımlı masaları vardı. Mesela o köşedeki masa patrona hastı ve onun şürekasına, yarenlerine hastı. Oraya öyle başka birisi oturmayı aklından bile geçiremezdim.

Bu kapıdan mesela sadece biz girebiliyorduk, öbür kapıdan diğer fani çalışanlar giriyordu. Yöneticilerin ayrı bir giriş kapısı vardı ve adımınızı atar atmaz içinizi bir huzur kaplıyordu. Çünkü hem ışıl ışıldı hem de Londra'daki bir parfümöre tasarlatılan özel bir kokuya sahipti. Böylelikle girdiğinizde içiniz hasretini çektiğiniz o huzurla doluyordu.

Her yemek sonrası binanın mimarının kulakları çınlatılıyordu, sövülüp sayılıyordu. Çünkü akıl edememişti belli ki yöneticilere özel bir asansör yapsa fena mı olurdu? Koskoca binayı iki asansöre mahkum etmişti. Yakışıyor muydu yani biz yöneticilere her yemek sonrası böyle otobüs bekler gibi asansör kapılarında beklemek?

Asansörleri saymazsak bu tür ayrıntıların hepsi muazzam bir titizlikle tasarlanmıştı ve kusursuz bir itaatine hepsi uygulanıyordu. Ne var ki işin özüyle ilgili neredeyse hiçbir şey tanımlanmamış, her şey neredeyse Allah'a emanet ilerliyordu. Üstelik bu bize has bir durumda değildi. İşbirliği yaptığımız ya da rekabet ettiğimiz şirketlerde de durum neredeyse tıp atıp aynen böyle işliyordu.

birinde yeni bir imtiyaz icat edildiğinde kanser ücresi gibi derhal diğerlerine yayılıyordu. Bir yılımı doldurmadan yürek sıkışmasıyla istifa ettiğim o görev, o meşhur tabirle kurumsal hayatımın da son basamağı oldu. Kurumsal unvanının aslen kurumsallıktan en uzak yapılara has olduğunu ve esasen mevzunun kurumsallaşma değil de bürokrasiyi temsil ettiğini böylelikle anlamış oldum. Öyle bir düzenli ki bu. Başardıklarımız için mi ayrıcalık kazanıyorduk yoksa baştan ayrıcalıklar elde ettiğimiz için mi başarılı görünüyorduk anlamak çok zordu. İmtiyazlarımız çabamızın bir yan ürünü müydü yoksa bizzat çabamızın asıl öznesi miydi?

Haddini aşan yaşam rehberinin bu bölümünde ayrıcalıkların cazibesine, onlarla girdiğimiz sevgi-nefret ilişkisine, bizi neden bu kadar heyecanlandırdıklarına ve onlara sahip olduktan sonra neden böylesine sıradan, görünmez hale geldiklerine bakacağız. Gelelim haddini aşan yaşam rehberinin sabit bölümü kavramlara, sözlüğe. Neyden bahsediyoruz? Nelerden bahsedeceğiz? Onlardan bahsederken ne ifade ediyoruz? Tabii ki ayrıcalıkla başlamak lazım. Ayrıcalık... Türkçe bir tabir, Türk din kurumunun sözlüğüne göre başkalarından ayrı ve üstün tutulma durumunu ifade ediyor. Ki yeterince açık zaten, zihnimizde de gayet berrak bir tanım olduğunu düşünüyorum. Ayrı, yani bu ayrıcalığın kökündeki ayrı da eski Türkçe'de adruktan devşirilmiş.

Ama Adrup nasıl ayrıya dönüşmüş, o da bir enteresan, her neredeyse değişen, dönüşen sözcükte olduğu gibi kendine has ilginç bir mevzu. Ne demek? Eski Türkçedeki anlamıyla diğerlerine benzemeyen, farklı demek. Mesela ayrılık anlamı da var içerisinde düşünüldüğünde. Bunun bir diğer yansıması gündelik dinimizde kullandığımız bir benzeri de Arapçadaki tam karşılığı olan imtiyaz. İmtiyaz da ne demek? Seçkin, ayrıcalıklı olma hali. Yani seçme ayrılma anlamına gelen maza kökünden türemiş o da. Ki hani bugünkü konularımızla hiç alakalı değil ama genel kültür olarak aklınızda bulunsun. Hani bu imtiyaz ile temiz de olur yani temiz mahkemesi, temize gitme falan gibi tabirler. İşte temiz de imtiyazdan türüyor. Ne demek? Ayırma, ayırt etme anlamına geliyor.

Bir de aynı kökenden türeyen mümtaz var. Mümtaz da tahmin edeceğiniz gibi imtiyazlı anlamına geliyor. Yani imtiyaz seçkin olma hali, mümtaz seçkin. Frenççede yani batı dillerinde Latince'deki privilegium kökünden geliyor bu.

O da privilege'e dönüşüyor. Birçok dilde de benzer şekilde kullanılıyor. Orada biraz daha farklı anlamı var. Yani özel yasa anlamına geliyor. Özel bir yasayla, özel bir tanımla yani belirli bir tanıma sahip bir zümreyi ya da durumu, hali anlatıyor.

Ayrıcalıklarla ilgili kavramda bir konu daha var. Aynen şöhretle itibarda olduğu gibi. Şunu demek istiyorum. Mesela Dücan-ı Cinlioğlu'nun bu konuyla ilgili güzel bir tanımı var. Ben o tanımı biraz daha esneterek buna uydurmaya çalışayım. Mesela şöhretle itibarı tanımlarken şüphesiz dikkatimizi çekmiştir. Şöhreti halk verir. geniş kitleler verir, kolektif bir karardır. Sebep-sonuç ilişkisi pek aranmaz. Yani bu kişi de kim ki, niye bu kadar ünlü ki, niye bu kadar meşhur ki, şöhretli ki diyebiliriz. Çünkü şöhret sebepsiz halk tarafından verilmiş. Ne zaman verilip ne zaman alınacağı da pek belirli olmayan bir şey. İtibar ise sadece seçkin bir zümre tarafından sunulan bir ayrıcalık. Yani şöhret halk tarafından veriliyor, itibar seçkinler tarafından.

ve hani dolayısıyla düşününce şöhrete kavuşuluyor, itibar kazanılıyor. Bu da önemli bir ayrım. Ayrıcalık ve imtiyaz da aynen bu örnekte olduğu gibi genelde haklarla karıştırılıyor. Hak başka bir şey, imtiyaz başka bir şey. Hak ne? Tabirlere bakacak olursak, Arapça'da yine bir tabir. Doğru, gerçek, adil, yasaya uygun, erdemli gibi anlamları var. Fakat buradaki anlamı esasında özünde emekten, çabadan doğan yetki ve kazanım anlamında.

Hak dediğimiz kavram doğal olarak herkese ait olan şeyleri temsil ediyor. Oy verme hakkı gibi mesela. Belirli bir yaşa gelmiş herkes kimliğine, cinsiyetine, gelir durumuna, eğitimine bakılmaksızın oy kullanma hakkına sahip. Ve nihayetinde dağdaki çobanın oyu da benim oyumla eşit, değil mi? İntiyaz ise bakıldığında yalnızca belli bir gruba ya da kişiye tanınan özel bir hak. Falanca mekana giriş işte düşündüğümüzde sadece oraya üye olanlara has olabilir. Oraya üye olmak da filanca yerde doğup bilmem ne okullarından mezun olma ve hatta işte şu kadar sayıdaki o mekanın mevcut üyesinin referansına ya da onayına muhtaç olabilir. Bu kriterlerin hepsi o mekanı bir imtiyaza dönüştürür.

Ve ikisinin de ilginç bir ortak yönü var. Sıradanlaşma özelliği. Sahip olduğumuz her şey gibi. Bu yüzden birbirine karıştırıyoruz. Bazen haklarımızı bir ayrıcalık sanıyoruz. Bazen de ayrıcalıklarımızı anamızın ak sütü kadar hak ve helal görüyoruz kendimize. İşte kavramlar böyleydi. Ayrıcalık, imtiyaz, hak. Bütün bu kavramları yerine oturttuğumuza göre gelin bakalım bu ilginç dürtümüzle olan maceramıza.

İnsanın o tuhaf, ikircikli, çelişkili ve bu yüzden hemen üstü örtülü veren anlaşılması zor doğasını en belirgin hale getiren şey ayrıcalıklar. Ona sahip olanlara yönelik nefretimiz fakat bir yandan da sahip olmak için çabalayıp durmamız işin sadece bir yüzü. Daha enteresanı onları üretme hatta yaratma konusundaki becerimiz. Her durum ve ortamda ayrıcalıkları icat etme çabamız.

Doğamızdan mı kaynaklı? Bilemiyorum. Üstüne de çok tartışma var. Birazdan ayrıntılarına gireceğim ama imtiyazlar, ayrıcalıklar tünümüzün tarihine denk. İlk insan ve çocuklarına yönelik kutsal metinler ve farklı kültürlere yönelik efsaneler bile bunun örnekleriyle bezeli. Bir taraf diğerlerinden daha ayrıcalıklı sayılıyor ve olaylar gelişiyor, bugünlere kadar geliyor. Aşağı yukarı üstelik bütün anlatılarda benzer bir tema karşılıyor bizim.

Elbette zamanla ayrıcalıkların biçimleri ve etkileri de değişiyor. Yakın tarihimizden örnekleri düşünelim. Mesela Osmanlı Devleti'nde ekonomik kriz sebebiyle yabancı ülkelere tanınan kapitülasyon diye bildiğimiz düzenlemeler. Tam bir ayrıcalık yasası değil mi? Kimle başlıyor? Sultan Mehmet'le başlıyor. Fatih Sultan Mehmet.

Venediklilere veriliyor ve sonra kanuni Sultan Süleyman'la olması lazım ve yanlış aklımda kalmadıysa Fransızlara veriliyor bu imtiyazlar yani ticaret yapma ayrıcalıkları. Sonra Osmanlı'nın son dönemlerinde malumumuz artık ekonomik krizinde belirginleşmesiyle bir yumurta tavuk ilişkisiyle ekonomik şartlar kapitülasyonları doğruyor. Kapitülasyonlar daha beter ekonomik koşulları getiriyor ve vesaire vesaire ama bakıldığında bir intiyaz ve bakıldığında yine çok daha farklı konuları beraberinde getiren bir bütün. Ya da mesela yine aynı dönemden aklıma gelen loncaları düşünün. Osmanlı'da da var olan loncalar işte ahilik kurumları vesaire. Yani ne yapıyor? Belirli kişilerin belirli mesleklerde ayrıcalıklı olmasını sağlıyor. Buna tamamen karşıyım. Çok zararlı olduğunu düşünüyorum. Ama başka bir bölümde işlemek üzere içime atıyorum. Böyle libertaryen konulara daha sonra gireceğiz. Ya da mesela düşünüldüğünde bazı aileler ya da bazı azınlık üyeleri ticarette tekel konuma gelebiliyor bazı toplumlarda. Ya da ticaret mesela esnaflık bazı zümrelere has bir intiyaz haline gelebiliyor tarihte özellikle.

Ya da feodal sistemlerde baktığımızda soylular örneğin halkın aksine vergiden muaf, halk vergiler altında ezilirken bu halkın üretiminden nasiplenen, zenginleşen feodal kesim vergilerin neredeyse tamamından muaf. Tabii ki pek çok şey gibi resmi iyice değiştiren ve belirginleştiren, neredeyse her konuda, her bölümde gündemimizin içerisine sızan sanayi devrimi oluyor. Girişimciler, sanayiciler ve aristokratlar servet ve konforunu arttırırken bu dönemde işçiler en temel haklarından bile mahrum kalıyor. Her birini daha sonradan büyük ve kanlı çabalarla yeniden kazanmak durumunda kalıyorlar. Türkiye'ye baktığımızda Türkiye'deki ayrıcalıkların birçoğu 1980'ler sonrasında ortaya çıktı ve ben her birini büyük bir ilgiyle takip ettim ve çok berrak bir şekilde hatırlıyorum ve kendimi çok şanslı hissediyorum bu açıdan. Ayrıcalıklı kesimler tabii her zaman vardı, benden önce de vardı, benden bizlerden sonra da olacak ama 80'li yıllarda yani daha doğrusu 80'li yıllara dek toplum her kesime yine çok daha büyük bir ortak paydaya sahipti. Yani kıyafetler, arabalar, evler, okullar en azından şehirlerde bugünkü kadar ayrı ve farklı değildi. Örneğin herkes kendi mahallesindeki ilkokula gider ve sınıflar mahallenin her kesiminden, ailelerinden oluşan çocuklara sahne olurdu. Bugün böyle bir şey gerçek bir istisnaya dönüşmüş halde.

Ayrıcalıkların en ilginç yanlarından biri sahip olduklarımızın çoğunun farkında olmama halimiz. Örneğin bir kısmı doğduğumuz andan itibaren içine doğduğumuz aile, şehir ya da ülke sebebiyle var ya da aynı sebeple yok. Bir kısmı sessizce hayatımıza giriyor ve hemen normalleşiveriyor. Sahip olmak uğruna mücadele verdiğimiz şeyler sahip olur olmaz, görünmez, koku ve tat vermez hale geliyor.

Bir de adı konmamış hayalet misali ayrıcalıklar var. 1950'li yılların meşhur İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay'dan bahsedeceğim. Belki tahmin edenleriniz de olmuştur. Mini mini valimiz, ne olacak halimiz diye hatta tekerlemeleri de konu olmuş bir kişidir. Çok. garip ve dertli bir şekilde andığımız bir dönemin valisi olarak sonradan istifa etmek durumunda kalmıştır ama önemli bir kişidir yakın siyasi tarihimizde neyse. Fahrettin Kerim Gökay çok meşhur bir sözle tarihe geçmiştir o da şu halk plajlara akın etti vatandaş denize giremiyor.

Ne kadar enteresan bir tabir değil mi? Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor. Burada suçlanan halk ve mağdur olan vatandaş arasındaki ayrım hepimizin zihninde kireç tutmuş bir tortu ya da silmek için ovalanmış fakat izi kalmış bir leke gibi duruyor ve neredeyse mümkün olan her fırsatta hortlayıveriyor değil mi? Vatandaş başka, halk başka. İşte ayrıcalıklar bazen doğuştan geliyor. Örneğin bütün çabalara rağmen aynen James Brown'un şarkısındaki gibi bu dünya erkeklerin dünyası. Her şeyin nispeten daha kolay tanımlandığı iş dünyasında bile durum bu. Yönetici arayışında erkekler her zaman öncelikli.

Erkekler, özellikle erkek yöneticiler, neredeyse her zaman kadın emsallerine kıyasla daha yüksek maaş alır. Sokaklar erkeklerindir, geceler erkeklerin, mekanlar da öyle mesela. Çapkınlık, hovardalık, serserilik, taşkınlık hep erkeklerin ayrıcalığıdır. Oysa neredeyse hiçbir erkek bunun farkında bile değildir. Hatırlatılınca da garipser, hatta öfkelenir bunu hatırlatan kişiyi suçlar. Ama mesela bir kadının sokakta yürürken gözünü kaldırım taşlarından kaldırıp etrafa bakmaktan dahi çekindiğini fark etmeyiz biz erkekler çoğu zaman. Bilmeyiz.

Kadınlar da biz erkekler gibi bu kadim ve küresel ayrıcılığı hissetmez mi bilmiyorum. Yani sormuşluğum da yok. Onlara da bizim kadar normal mi gelir? Keşke bilebilseydim kim bilir. Ayrıcılıkların en garip yanı bu işte. Sahip olduğumuz anda onları doğal kabul ediyoruz ve pek çok şeyi gibi varlıklarını ancak kaybettiğimiz anda fark ediyoruz.

Tabii ki bu öylesine soyut kavramlar üzerine düşünen pek çok önemli düşünür olmuş. Onların anıtlarına girmeden önce gelin biraz nefeslenelim. Haddini aşan yaşam rehberinin ayrıcalıklı dinleyicileri olarak faydalanacağımız imtiyazlara bir kulak verelim. Ayrıcalıkların garipliğinden bahsediyordum aradan önce. Yani sahip olduğumuzda farkına varmadığımız, kaybettiğimizde hemen dikkatimizi çeken ayrıcalıklar. Mesela bir tanesi şimdi konuşurken aklıma geldi. Bir kullandığım bankadan oldu. Bankadaki mevduatım sebebiyle o bankanın

özel müşterilerinden biriydim. Geçtiğimiz haftalarda yılbaşına doğru bir kısa mesaj yolladı ve dedi ki işte Sayın Serdar Kuzuloğlu yeni düzenlememiz gereği enflasyon bilmem ne uyarınca şu kadardan az parası olanlar artık bizim özel müşterimiz değil. Dolayısıyla aklınızda bulunsun dedi ve benim aklımda bulunmama gerek kalmadan beni bir alt statüye düşürdü. Artık o bankanın enflasyon oranında mevduatımı güncellemediğim sürece özel bir müşterisindeyim.

Oysa ki ben farkında bile değildim o Anadeko Banka'nın özel bir müşterisi olduğundan. Kaybettiğimde farkına vardım. Tenafı etmek için bir şey yapar mıyım bilmiyorum ama işte ayrıcalıkların tuhaflığı bu. Fransız sosyolog Pierre... Tabii öyle de demeyelim. Fransız sosyologları nasıl okuyoruz? Şöyle bir düşünün. Pierre Bourdieu.

Sosyal sermaye diyerek bunu tanımlıyor bu kavramı. Yani doğduğumuz çevre, aile ve bunlara bağlı olarak sahip olduklarımız ve kazandıklarımızı sosyal sermaye olarak tanımlıyor. Bir nevi hayatımızın akışını belirleyen fabrika ayarları olarak da düşünebilirsiniz. Örneğin şöhretli, namlı bir soy adına sahip olmak pek çok derdi çözer değil mi? Varlıklı bir aileye doğmak da öyle. İyi beslenmiş bedenlerin berrak zihinleri, iyi eğitim veren kurumların

parayla açılıveren kapılarından geçerek güzelce donanır. İş hayatının taşlarının çoğu zaten önceden döşenmiştir. Dolayısıyla hayatta herkes aynı yarışın içinde ama herkes aynı şekilde koşmuyor. Kimileri aynı pisti 100 metre geriden başlıyor ve sırtında 100 kilo yükle koşmak zorunda bazılarının aksine.

Bu durum düşünürleri üç farklı ana kategoriye bölmüş. Mesela Hobbes ve Nietzsche bunu biyolojik, içgüdüsel bir kavram olarak ele almış. Marx, Foucault, Rousseau gibi düşünürler bunu toplumsal bir kurgu, toplumsal bir inşa olarak düşünmüş. Aristoteles ise bunu doğal bir hiyerarşi olarak görmüş.

Aynıtlarına bakarsak mesela Aristoteles toplumların doğası gereği hiyerarşik olduğunu ve bazı insanların lider, bazılarının da doğası gereği takipçi olduğunu düşünmüş, savunmuş. Ona göre herkes eşit değil. Bazıları yönetmeye, bazıları yönetilmeye daha uygun yapı olarak. Tabii ki buna itiraz Karl Marx'tan gelmiş. Karl Marx, imtiyazların ekonomik bir gerçeklik olduğunu,

ve insanların doğuştan değil, üretim ilişkilerindeki konumlarından dolayı ayrıcalıklı hale geldiğini savunmuş. Ona göre imtiyazlar, ayrıcalıklar sınıfsal bir sömürü aracı. Yani tabii ki Marx'tan başkasını beklemek mümkün mü? Ve tabii ki haklı, tabii ki doğru.

Nietzsche ise güç istenci tanımıyla insanların her zaman ve içgüdüsel olarak hayatta kalma ve üstün olma dürtüsüyle hareket ettiğini söylemişti, malum. Bu da ne getiriyor? Mecburen intiyazları doğuruyor. Ona göre insan sadece hayatta kalmak değil, diğerlerine karşı üstün olmayı da istemekte.

Thomas Hobbes insan doğasını bencil ve rekabetçi olarak tanımlıyor. Aynen benim gibi, daha doğrusu ben de aynen ona katılıyorum. İnsanlar doğaları gereği güç ve üstünlük arayışına giriyor çünkü hayat dediğimiz şey nihayetinde herkesin herkese karşı savaşı. Jean-Jacques Rousseau, insanların doğada eşit olduğunu ama toplumun onları imtiyaz peşinde koşmaya ettiğini savunur. Doğa insanı eşit yaratmıştır fakat bazıları diğerlerinden daha fazla hakka sahiptir. Çünkü toplum insanların imtiyazları bir ihtiyaç gibi gösterir.

Yani imtiyaz dediğimiz ayrıcalık dediğimiz şey bizzat toplumsal bir inşaadır. Kul yapısı ellerimizle ürettiğimiz bir puttur taptığımız yani başka bir tabirle bakarsak. Mesele bu haksız rekabet içinde fırsat eşitliğini yaratabilmekte. Arayışımız bu fakat görünen o ki eşitlik insan doğasına neredeyse aykırı bir arayış.

Yani söylemesi, dinlemesi hoş geliyor. Eşitlikten bahsedince, dem vurunca hepimizin yüreği kabarıyor. Tamam da hepimiz eşitsizliklerden beşleniyoruz ve her tür eşitlik ihtimalini yok etmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. İmtiyazlar, ayrıcalıklar bunun işte en güzel örneklerinden biri.

Üstelik bu çağın teknoloji destekli dinamikleriyle toplumsal ve bireysel sınırlar yani farklarımız daha da belirgin çizgilerle tanımlanıyor. Ayrıcalıklara sahip olmak yani başka bir tabirle ayrıcalıklı olma talebi o kadar şiddetli ve yaygın bir arzu ki yaban otu gibi mümkün olan her yerde her fırsatta ortaya çıkıyor. Yaz tatillerini düşünün mesela, benim aklıma hep o geliyor. Kanunen, yani anayasal olarak bir ülkeyi paylaşan herkesin ortak malı ve hakkı olan kumsal ve denizler birileri tarafından çitlerle çevrilerek özel bir alana dönüştürülür. Artık oraya girmek herkesin harcı değildir. O harca sahip olduğunuzu düşünmeniz de tek başına yetmez. Kapıdaki harem ağalarına bunu ispatlamanız, ardından giriş bedelini ödemeniz gerekir. Tipinizden mayonuza, mekana geldiğiniz aracınızın markasından, Instagram hesabınızdaki takipçi sayısına kadar her şey oraya adım atmak için bir kritere dönüşür.

Bir ihtimal içeri girmeyi başardığınızda ayrı bir ayrıcalıklar listesiyle karşılaşırsınız. Mesela ön taraftaki şezlonglar ayrı, arkadakiler ayrı fiyatlıdır. Yetmezse tül perdeyle örtülmüş birkaç kıymıklı kalastan ibaret ama plajda olduğu için adına loja denen yerlere gidebilirsiniz paranız yeterse. Ve yeterince para ödemeyi göze alırsanız metal paslı bir demir kovanın içerisine bakterini mikroplu virüslü bir sudan mağmur buzlar içine gömülmüş meşrubat ve içkileriniz gelir. Nalbur'da dahi zor bulacağınız uyduruk kova plajda bir anda ayrıcalığa dönüşüverir. Bunun gibi sahte statü sembollerinin er meydanı hiç şüphesiz sosyal medya.

Bir zamanlar mesela itibarı ya da güvenilirliği temsil eden mavi tikler, bu mavi işte ikonları, rozetleri düşünün. Artık parayla satın alınabilen, herkese açılmış bir şey, dolayısıyla hiçbir şey ifade etmeyen bir vasatlıktan ibaret. Takipçi satın alan ya da satın aldığı botlarla sahte etkileşim yaratanların aradığı şey de esasında hep bu ayrıcalık, farklılık, imtiyaz. Bir de tabii iş dünyasında burada sonsuz bahsedebileceğim ama hiç girmek istemediğim vakitten dolayı ayrıcalık arayışından doğan bir sürü garip, tuhaf uzmanlıklar ve unvanlar var. Statüsü var mesela bakıldığında. Çok heybetli bir unvana sahip fakat yetkisi yok, karar alma gücü yok. Hep bir yarım kalmıştık, hep bir olmamıştık.

Bu bahsi isterseniz son aklıma gelen konuşurken bir hatıramla bitireyim. Vaktiyle 90'lı yıllarda Radikal Gazetesi'nin kurucu ekibindeydim ve senelerce bir web sitesi açmak için yalvarıp durdum yöneticilere ama o zamanlar internet daha çok yeniydi. Zaten kullanıcı sayısı da çok azdı. Yöneticilerimizin çoğu da anlamıyordu internet nedir falan. Gazetenin içeriğini bedava olarak insanlara açma fikri de herkesin tüylerini diken diken ediyordu. Ama nihayetinde o siteyi kurmayı başardım ve bugün çoğu kimse hatırlamaz ama Radikal'in web sitesi Türkiye'de kullanıcıların bir profil oluşturarak üye olabildiği ilk siteydi. Dolayısıyla buradan yola çıkarak kullanıcıların yorum yapabildiği, haberlere ve yazarlara yorum yazabildiği ve onları puanlayabildiği ilk siteydi.

Ben de radical puanı diye bir şey icat etmiştim. İnsanların hem üye olmasını hem de sitede etkileşim sağlamasını mümkün kılabilmek için. Tamamen uydurduğum bir şey. Radikal puanı. Herkes sıfır puanla başlıyor. Yanlış hatırlamıyorsam, her okuduğu haber için bir puan alıyor, her yazdığı yorum için beş puan alıyor, her katıldığı anket ya da puanlama için

5 puan alıyor, her tıkladığı reklam için 10 ya da 15 puan alıyor. Böyle bir ticari yaklaşımım da vardı. Nihayetinde bu puanlar birikiyor, birikiyor. En sadık, en etkileşimli üyeler de puanlarını arttırıyor. Bunu da böyle top 10 falan tarzı bir listede paylaşmaya başlamıştım işte. İlk 10 kişi her sayfada kenarda görünüyor. Sonra tıklayınca 100 kişiyi, 1000 kişi falan görürsünüz. Neyse işte böyle şeyler. 90'ların ortası çok da aklımda kalmamış. Bir anda bu böyle öyle bir olay oldu ki. insanlar birbiriyle savaşır hale geldi. Telefonlar susmuyordu mesela gazetede. Açıyordum, üyeler birbirini bana şikayet ediyordu. İşte ben baktım dün bilmem kim, bilmem kaç puandaydı. Bugün baktım böyle mümkün değil, olamaz böyle. Her şeye tıklasa, her şeye yorum yazsa olmaz falan. Sonra bakıyordum, hesaplıyordum. Gerçekten öyle. Sonra loglara bakıyordum. Bir sürü tuhaflıklar. Bot yazanlar olmuştu ya 90'lı yıllarda. Düşünebiliyor musunuz? 90'lardan bahsediyorum. Neden? Radikal puanı kazanmak için.

Ya sonra dedim ki bir gün kendi kendime, ne kardeşim bu radikal puanı? Ekmek mi alırsın, su mu alırsın, kiranı mı ödersin, eğitim masrafını mı çıkarırsın? Ne vaat ediyoruz biz bunun karşılığında? Hiçbir şey, hiçbir karşılığı olmayan, beş kuruş kıymete harbiyesi bulunmayan Radikal puanı Serdar Kuzuloğlu'nun uydurduğu akçe, insanların birbirini böyle neredeyse yercesine mücadele ettiği, rekabet ettiği bir şeye dönüşmüştü. Çünkü bir imtiyaz sağlıyordu. Ne imtiyazı? İşte Radikal Gazetesi'nin sitesinde ismini görmeye imtiyazı. İşte insan ve doğası böylesine tuhaf ve ayrıcalıklar, imtiyazlar gibi kul icadı şeylerle karşılaştığında bu kadar çaresiz, bu kadar anlaşılması zor.

Sağlık, eğitim, ekonomi, statü, unvanlar böyle uzatmak mümkün ama niyetim bu değil. Yani hayatta özünde bahsetmek istediğim şey, bize doğal gelen pek çok şey başkaları için ulaşılmaz bir hayale dönüşmüş olabiliyor. Nihayetinde hepimiz toplum içerisinde sıyrılabilmek, daha iyiye, daha güzel ulaşabilmek için çabalıyoruz. Belki, hatta eminim ki beni dahi şu an bilinçaltınızdaki bu beklentiyle dinliyorsunuz. Yani daha bir şeylerle donanmak, bir şeyler hakkında bilgi sahibi olabilmek, daha ayrıcalıklı hale gelebilmek için. Ve tabii ki ayrıcalıklı olma beklentisinde hiçbir sorun yok. Yani hepimiz bunun için çalışıyoruz. Niye bu kadar okuyoruz?

ediyoruz, çabalıyoruz. Daha seçkin olmak için, daha imtiyazlı olmak için, daha ayrıcalıklı olmak için, toplumda aradan sıyrılabilmek için kendimize bu yüzden yatırım yapıyoruz. Bütün bu gayretimiz bu yüzden bizi bitkilerden, diğer hayvanlardan ayıran şey bu. Mesele ne peki? Mesele bu süreçte haklarımızın farkında olmak ve onlardan feragat etmemek.

Yani ayrıcalıklı olmaya çalışırken haklarımızdan mahrum kalmamak. Daha da önemlisi belki haklarımızın ayrıcalığa dönüşmesine, bir grubun imtiyazı haline gelmesine engel olmak. Haklarımıza sahip çıkmak yani. Bütün bu konular ilginizi çekti ise size arşivden 4 bölüm başlığı tavsiye edeyim. Lütfen bir müsait zamanda onlara da kulak verin. Dinlediyseniz yine dinleyin. Bu bölümü dinledikten sonra eminim hepsi bambaşka anlamlarla çağrışımlar yaptıracaktır size. Tüketgenler çağı. tatminsizlik, belirsizlik ve yabancılaşma. İşte bu dört bölüm, bu anlattığım ayrıcalıklar, imtiyazlar arayışının altını son derece besleyen dört başlık. Ve unutmayın, bugünün en büyük ayrıcalığı ayrıcalıklı olduğumuzun farkında olabilmek. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)