Podcast

Konuş(a)madıklarımız Var

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Konuşmak şart mı? Konuşan, derdini anlatan kazanır da sessiz kalan hep mi kaybeder? Yoksa tam tersi de mümkün müdür? Konuşmamak, konuşmaktan daha anlamlı, faydalı, yapıcı ve işe yarar olabilir mi dersiniz? Haddini Aşan Yaşam Rehberi'niz bu bölümde insanın sessizliğine, konuşmadıklarına, konuşamadıklarına bakıyor.



Bölümde Bahsi Geçen:

Haddini Aşan Yaşam Rehberi - Ayaküstü Sohbet




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.760 kelime · ~14 dk okuma

Konuşmak, insanı diğer canlılardan ayıran en temel yeteneklerden. Fakat fabrika ayarlarından gelmiyor biyolojik, nörolojik ve kültürel alandaki uzun bir sürecin sonucu. İletişim ihtiyacımızın ilkel sesler, mimikler ve jestlerle başlayan serüveni, binlerce hatta bazılarına göre milyonlarca yıllık bir evrenin ürünü. Üstelik bu evrinme sona da ermiş değil. Bir zaman yolculuğu yapabilsek ve mesela 100 yıl öncesinden Türkçe konuşan birini bugüne taşıyabilsek büyük ihtimalle konuştuklarımızın yarısını anlamayacaktı. Yine benzer şekilde biz de geçmişe dönebilsek benzer bir sorunu yaşayacaktık.

Dil yaşandığı zamanla birlikte şekilleniyor. Bazen zenginleşiyor, bazen fakirleşiyor. Mesela yarı iletken, bilgisayar, yapay zeka gibi şu an hepimiz için bir şey ifade eden terimlerin şu an, bugün, bu dönemde ortaya çıkması elbette tesadüf değil. Sözcük meselesi derin. Böylesi bereketli bir damarı bulunca konuyu dağıttım gibi ama merak etmeyin. Sözcüklerden değil, onlarla yürüttüğümüz çabadan. Yani konuşmaktan bahsedeceğim. Daha doğrusu konuşmamaktan.

Özel bir engelimiz yoksa hepimize has bu konuşma yeteneği aynı zamanda en sorun yaşadığımız alanlardan biri. Hepimizin gaflarla, patavatsızlıklarla, dil sürçmeleriyle, lapsuslarla bezeli nice anılarımız var. Şöyle bir hafızamızı kurcaladığımızda ne gibi mahcubiyetlerle kim bilir zihnimizde beliriyor. Bir şey yapabiliyor olmakla yapmanın arasındaki farka bakacağız kabaca. Yani konuşabiliyoruz evet ama her zaman konuşmalı mıyız? Derdini söylemeyen sahiden derman bulamaz mı? Ya da ağlamayana meme vermezler mi?

Transkriptin tamamını oku

Bazen konuşmak yüzünden derde düşüyoruz, bazen konuşmamaktan. Bazen çok konuşmak gerekiyor, bazen az. Bazen konuşmak gerekiyor, bazen susmak ve dinlemek. Mesele doğru zamanda doğru tercih yapabilmek de elbet. Ama nasıl? koklaşan hayvanlardan farklı olarak insanların konuşarak da anlaşabildiğini varsayılıyor. Tabi bu abartılı burguyu koklaşmanın kim zaman insanlar için de gayet işe yaradığını hatırlatmak için yaptım yani onu da ihmal etmeyelim koklaşmak da bazen en az konuşmak kadar faydalı olabiliyor. Yine de tecrübeler çoğu zaman çoğumuzun en temel derdini dahi anlatmakta zorlandığını gösteriyor.

Söz gümüşse sükutun yani sessizliğin altın olduğu söyleniyor. Ama yine de ilginç bir şekilde tercihimizi hep sözden yana kullanıyoruz. Kendini ifade etmek o kadar büyük bir ortak sorun ki iş görüşmelerinden ilişkilere, eğitimden sosyal düzene kadar her alanda bunu daha iyi yapabilmemiz için kitaplar, kurslar, tavsiyeler, seminerler böyle kova kova üstümüze yağıp duruyor. Sonuçta sayısız örnekle fark ettiğimiz bir gerçek var. Konuşabilme yeteneğine sahip olmakla anlamlı konuşmak, konuştuğunu dinletmek, derdini anlatabilmek, hepsinden de önemlisi, karşıdakinin konuştuğumuzu anlamasını sağlamak ayrı bir maharet.

Bunların ötesinde sormayı ihmal ettiğimiz çok önemli sorular var. Konuşmak şart mı mesela? Konuşan, derdini anlatan kazanır da sessiz kalan hep mi kaybeder? Yoksa tam tersi de mümkün müdür? Yani böylesine zor bir eylemin üstesinden gelmeye çalışmak yerine çok daha kolay gibi görüneni seçmek, yani konuşmamak konuşmaktan daha anlamlı, faydalı, yapıcı ve işe yarar olabilir mi dersiniz?

haddini aşan yaşam rehberinin bu bölümünde anlamlı bir çelişkiye imza atarak konuşmamak hakkında konuşacağım. Gelelim kavramlar sözlüğüne. Kavramlar sözlüğümüz bu bölümde gayet net, minik ve anlaşılabilir. İki terime bakacağız. Konuşmak ve susmak. Konuşmak, Öztürkçe bir tabir. Hatta Türkiye Türkçesinin has bir kökenden geliyor. Kon kökünden geliyor. Kon nedir? Tahmin edeceğiniz üzere kendini bir yere koymak, yerleşmek anlamına geliyor. 16. yüzyıldan itibaren bakıldığında

Danışma anlamı da kazanıyor. Bu evrimin nasıl olduğuna dair yeterince böyle tutarlı bir kaynak bulamadım. Onun için de aktaramıyorum ama böyle bir şey var. Türk Dil Kurumu'nun sözlüğüne baktım. Diyor ki, konuşmakla ilgili bir dilin kelimeleriyle bir düşünceyi sözlü olarak anlatmak. Yani belirli bir konudan söz etmek, sohbet etmek gayet anlaşılabilir. Peki susmak? Susmak da Türkçe bir tabir ve sadece Türkiye Türkçesinde bulunan bir sözcüğün kökünden geliyor. Sus kökünden geliyor. Sus. Hani şu sus pus olmaktaki sus gibi.

Türk Dil Kurumu da diyor ki susmak için konuşmayı bitirmek ya da konuşmaktan kaçınmak diyor. Yani susmanın iki yaşanma ihtimali var. Ya konuşacağımız söz bitiyor ya da konuşacağımız bir şey olmasına rağmen tercih etmiyoruz onları dinlendirmeyi. İşte kavramlar sözümüz böyleydi. Şimdi gelelim ayrıntılarına.

Kitabın ortasından konuşmayı seven antik Yunan filozofu Platon, bilge insanlar söyleyecek bir şeyleri olduğunda aptallarsa konuşmak zorunda oldukları için konuşur demiş. Bir başka düşünür Senenka ise ne söylediğini ve ne zaman konuşacağını bilmek en büyük bilgeliktir diye bu çerçeveyi biraz daha netleştirmiş. Muhtemelen çok daha aşina olduğumuz bir başka yaklaşım ise Hz. Ali'ye atfedilir. Söz ağızdan çıkana kadar senin esirindir, ağzından çıktıktan sonra sen onun esiri olursun. Böylesi yüzlerce özlü sözün bize fısıldadığı ortak bir gerçek var. Konuşmak öyle paldır küldür, yerli yersiz, hoyratçı yapılacak türden bir faaliyet değil. Aksine üstüne kafa yorulması, ölçüp biçilmesi ve dikkatle uygulanması gereken türden bir faaliyet. Çünkü ağzımızdan çıkan her söz bizim için bir sorumluluğa, bir yüke dönüşüyor. Hiç kuşkusuz konuşmanın türleri ve her türünün kendine has değişkenleri, yöntemleri var.

Örneğin ayaküstü sohbet başlıklı bölümümüzde öylesine başlık doldurma adına yapılan şeklinin nasıl olması ve daha da önemlisi nasıl olmaması gerektiğine dair birçok ayrıntıya göz atmıştık. Dinlediniz mi ayaküstü sohbet bölümünü? Hatırlıyor musunuz mesela? Bir daha dinlemek ister misiniz? Bence bir kenara not edin. Dinlemekte fayda var.

Bu bölümde ise neredeyse hiç konuşulmayan konuşmama meselesine bakacağız. Üstelik kendini ifade edebilme ya da iletişim kurabilme gibi becerilerin böylesine kutsandığı bir çağda en başta ama bir konuyu netleştirelim birlikte. Anlatacaklarım her daim sus pus kalma, ketum olma gibi amaçlara yönelik değil. Aksine konuşmanın gerektiği yerde konuşma, susmanın gerektiği yerde susmanın nasıl mümkün olacağına ve bize neler katacağına bakacağız.

Hayatını yazarak ve konuşarak kazanan biri olarak bu bölümün benim için ne kadar zorlayıcı ve sorgulatıcı olduğunu bilmenizi isterim. Dahası durmadan konuşmamı gerektiren bir podcast yayınında böyle bir konuyu işlemenin en hafif ifadeyle ironik olduğunun da gayet farkındayım. Talkımı ele verip salkımı yutma türünden bir durum yani benimki anlayacağınız. Sizleri de duyup dinleyebilmeyi isterdim yani kesinlikle bir tercih fırsatım olsaydı ama elimizdeki imkanların, formatların ve şartların mecburiyetine verin artık.

En başta mümkün olduğunca kısa bir şekilde ve nispeten ama tam emin değilim öyle mi değil mi ama nispeten sıkıcı bir tarafıyla başlayalım. Konuşmayı nasıl beceriyoruz yani bizi diğer bütün canlılardan ayıran bu özelliği neye borçluyuz hiç merak ettiniz mi? Bilimsel çalışmalara göre ilkel atalarımız yine ilkel yöntemlerle yani bazı mimik ve jestlerle temel bazı sesler çıkararak iletişim kuruyormuş. Kişisel gözlemlerime göre bazılarımız hala bu yöntemi kullanmayı sürdürüyor mesela. Bazen benimle konuşanların ne dediğini ben hiç anlamıyorum. Zihnimde tamamlamam gerekiyor. Bu genelde şeyde oluyor, bir meslek erbabında oluyor. Hızır abi gibi bir şey söylüyorlar. Yanındaki anlıyor ne demek istediğini. Ben anlamıyorum. Yanındakinin nasıl anladığını anlamaya çalışıyorum falan böyle bir girdap.

Beynimizin büyümesiyle birlikte konuşmayı ve konuşulanları anlamayı mümkün kılan bazı özel bölümler ortaya çıkmış. Örneğin Broca olarak adlandırılan bir bölüm var. Bu konuşma yeteneğimizi yönetiyor. Bir de Wernicke adlı bir bölüm var. O da anlama yeteneğimizi kazandırmış bize. Broca önde, yani böyle bir gözünüzde canlandırmanız gerekirse bir beyin kesitini düşünün, yan taraftan baktığınızı. Bu konuşmayı sağlayan bölüm ön kısma doğru, anlamayı sağlayan kısım biraz daha arka tarafa doğru, beyin köküne doğru olan bir bölgede.

Sayısal ve sözel kısmı has sağ ve sol yan var. Mesela bilirsiniz sağ lob, sol lob denir. O da bir miktar belirleyici araştırmalar bunu gösteriyor. Mesela çok konuşmanın beynin sağ lobunun daha aktif olmasından kaynaklanan bir dürtü kontrolsüzlüğün olduğunu söyleyenler de var. Yani bilmiyorum belki kişisel durumumdan ötürü buna birazcık muhalefet şerri koyuyorum ama

Elbette çok konuşmanın bir dürtü bozukluğu olduğunun da ihtimal olarak bir kenarda durmasında fayda var. Konuşmanın sesli bir eylem olduğunu hatırlayınca beynin tek başına yeterli olmayacağı da anlaşılıyor. Yani düşünerek konuşacaklarımıza karar vermek işin sadece bir kısmı. Bir de onları karşı tarafa aktarabilmek için seslendirme mecburiyetimiz var malum. Örneğin gırtlak dediğimiz organımız primatlara kıyasla daha aşağıda yer aldığı için bizim geniş bir ses yerpazesi oluşturabilmemize imkan sağlıyor.

dilimiz, dudaklarımız, çene kaslarımız ve solunum sistemimizle hep konuşabilmemizi sağlayan bileşenlerimizden. Konuşmanın ham maddesi olan lisan ise ağıp ayrı bir mesele. Zamanla özellikle de M.Ö. 3000'li yıllara dayanan Sümerlerin ilk yazılı dili geliştirmesiyle birlikte tahmin edebileceğiniz gibi ortaya diller, söz dizimleri, dil bilgisi kuralları gibi birçok unsur çıkmış.

Yani konuşma denen mesele hem biyolojik, hem nerolojik, hem de kültürel süreçlerin ürünü. Peki onu böylesine karmaşık hale getiren şey ne? İşte her şey bu soruyla başlıyor. Güzel ve etkili konuşma sanatı türünden bir derde düştüğümüzde önümüze binlerce kaynak, kurs ve kitap çıkıyor değil mi? Demek ki bebekliğimizde kazandığımız konuşma becerisi tek başına yeterli değil. Güzel ve etkili bir şekilde yapabilmek gibi bir mertebesi var ve hepimizin ilgisini çeken kısım da o. Esasen hepimiz güzel ve etkili konuşmanın nasıl mümkün olabileceğine dair iyi kötü bilgilere sahibiz. En azından

iyi, güzel, etkili konuşabilen birisine denk geldiğimizde bunu hemen fark edebiliyoruz. Bazılarımız bunun tanrı vergisi bir meziyet olduğunu düşünür. Oysa hemen her meziyette olduğu gibi bu aslında bir eğitim, emek ve pratik meselesidir. Kazanılan bir yetkinliktir ve herkes bu şekilde anılmaya namzettir. Yani herkes, isteyen herkes etkili, güzel, dinlettiren bir şekilde konuşabilir.

Ama çok ilginç bir ayrıntı, hatta tezat olarak çok daha basit bir yöntem olan susma ya da başka bir tabirle konuşmama ile ilgili neredeyse hiçbir eğitime, tavsiyeye rastlamıyoruz. Hatta çoğu zaman suskun olma hali yadırgatıcı, itici, bazen de pasif-agresif bir tutum gibi algılanır. Peki sahiden öyle midir? Elbette biraz önce andığım şekilde yani pasif-agresif bir tutum gibi algılanmasını gerektiren durumlar vardır ama bu kolaycı türden genellemeler susmanın kimi zaman bir koza hatta üstünlüğe dönüşme potansiyelini gölgeler. Benim gibi yalnız kaldığı her an kendi kendine saatlerce sesli şekilde konuşanları hariç tutarsak konuşmanın temel beklentisinin iletişim olduğunu varsayarız. Öyledir gerçekten de.

Fakat bu süreçte iletişim eyleminin işleştik halini gözden kaçırırız. Yani iletişimin karşılıklı bir iletim olduğunu, birinin konuşup diğerinin dinlediğini, sonra rollerin değişerek konuşanın sustuğunu, dinleyenin konuşmaya başladığını unutuveririz. Bu denge herhangi bir sebeple bozulduğunda ki sıklıkla bozulur, konuşanın daha çok konuştuğu, susanın ise daha derin bir suskunluğa gömülmesine yol açar. Peki neden? Çünkü iletişimde sessizlik konuşanı korkutur.

Ürpertir, sessizlik tanımsız bir alandır ve her şeyi içerebilir. İskambil oyunlarında konuş komutuyla birlikte elde saklanan kartların rakip oyuncuların görmesi için masaya serilmesi tesadüf değildir. Konuşmak aynen pokerdeki gibi zihnimizdekilerin ortaya dökülmesidir. Çoğu zaman sayısız, karmaşık düşüncelerin, anıların, tecrübelerin inbiyinden süzülen fikirlerimizi ifade ederken onları seyreltir, dilimizin döndüğünce aktarır ve karşı tarafın boşlukları doldurmasını bekleriz. Zamandan ve zihinden tasarruf etme dürtümüz bizi buna zorlar. Ama bu süreçteki anlaşılma arzusu fazlasıyla iyimser bir beklentidir ve neredeyse asla gerçekleşmez.

Sohbet ederken dinlemeyi de bilmeyiz. Sadece dinlediğimizi sanırız. Gerçekten dinlemek insanın en zorlandığı eylemdir. Çoğunlukla yaptığımız şey aklımızdakini dillendirmek için karşımızdakinin sözünü bitirmesini beklemektir. Bu sırada karşımızdakinin konuşmaları boşa gider. Onlara odaklanmayız çünkü. Bazıları hatta karşısındakinin konuşmasını bitirmesini dahi bekleyemez. Ya sözünü keser ya da lafını tamamlar. Tabii meselenin bu kısmını ileride hazırlayacağım. Dinleme başlıklı bölüme saklayacağım için burada çok fazla ayrıntılarına da girmek istemiyorum. Cephaneyi boş yere harcamayalım. Zira bu bölümde susmak hakkında konuşuyoruz yeterince ironik olarak. Susmanın, dinlemenin faziletlerinden bahsetmek için belki tam tersine bakmak. Yani konuşmanın sorunlarına odaklanmak iyi bir yöntem olabilir. Sürekli konuşanları düşünün.

Kuşkusuz hiçbir zaman sempatiyle karşılanmazlar. Peki onlar yani sürekli konuşanlar bunu nasıl alır da fark edemez? Buna bazıları belagatin şehveti diyor. Benim de çok hoşuma giden bir tanım. Konuşmaktan keyif alanlar az değildir. Konuşturun çok ilgi gördüğünü sananlar da öyle. Oysa asıl keyifli ve besleyici olan dinlemektir ve genellikle bunu unutuveririz.

Dolayısıyla aklımızda bulunması gereken ilk maharet gereksiz konuşmaktan kaçınmak olmalı. Peki bunun kriteri ne? Bir konuşmayı gereksiz kılan etken nedir? Yanıtlamak zor tabi ama en basitinden aktardıklarımızın anlaşılıp anlaşılmadığı, ilgi görüp görmediği bile başlangıç adına iyi bir yöntem olabilir pekala.

Çoğu zaman sadece önemli olduğunda konuşmayı salık veriyorlar. Zaten böyle yaptığınızı düşünüyor olabilirsiniz. Yine de dikkatle gözlemlediğinizde gündelik hayattaki pek çok sohbetin aslen boşluk doldurma çabası olduğunu fark edeceksiniz. Öylesine konuşuyoruz. Sessizliği gidermek için, öyle suskunlukları bastırmak için. En önemli teknik, diğer pek çok konuda olduğu gibi empati yapabilmekte. Konumuza uyarlayacak olursak, mümkün olan her fırsatta konuşacağınız sözlerin karşı taraf için ne ifade edeceğini düşünmemiz gerekiyor. Sizin önünü ardını gayet iyi bildiğiniz bir mesele karşı tarafı için bilinmezlerle dolu olabilir.

Sizin bahsetmeye gerek bile duymadığınız bir ayrıntı konunun en önemli kısmı olabilir. Önce neresinden başlamalı, nasıl anlatmalı, hangi sözcükleri kullanmalı hepsi hayatı önem taşıyor. Bazı uzmanlar çok konuşmanın bir sosyal anksiyete yani sosyal kaygı olduğunu düşünüyor. Çünkü rahatlama, iç dökme ya da kendini kanıtlama dürtüsü sıklıkla çenemize vurur.

Lafın gideceği yeri bilmek diye çok güzel bir tabirimiz var, çok severim. Çok konuşmanın en büyük tuzaklarından birini işaret eder. Şu ana kadarki kısmı özetleyecek olursak şöyle söyleyebiliriz. Konuşmayı anlamlı bir şekilde sokmak sandığımız kadar kolay bir şey değil. Tam zıttı olan susmak ise aksine çok kolay. Belki de aynı sebeple bir o kadar zor. Peki konuşmanın yani susmanın erdemi, hayrı nedir? Ama o ayrıntılara girmeden önce yeterince konuştuğumu düşünerek biraz susayım, biraz nefesleneyim, biraz başka seslere kulak vereyim sizinle birlikte.

İletişim uzmanları, suskun kalmanın karşı tarafta genellikle olumlu bir algı yarattığını söylüyor. Örneğin daha az konuşanlar, diğerlerinde daha özgüvenli bir kişi intiba bırakıyor. Bunu başkalarını etkileme ihtiyacı duymayan insan algısının yansıması olarak da düşünebiliriz. Konuşmanın doğuracağı kendini yineleme, hata yapma, yanlış şeyler söyleme ya da daha da kötüsü saçmalama ihtimallerinin ortadan kaldırmasının cabası. Suskunluğun özellikle pazarlıklarda ve ikna çabalarında avantaj yaratan bir taktik olduğu söylenir. Çünkü sessizlik karşı tarafı tedirgin ve rahatsız eder. Böylece onu kendi tarafınıza daha kolay yönlendirebilirsiniz. Sizin düşüncelerinizi ve bildiklerinizi kestiremeyen taraf sürekli konuşarak, sürekli kendi elini açık eder.

Hepsi bir yana suskunluğun yarattığı o gizemli havanın cazibesinden bahsetmeye gerek var mı bilmiyorum. İnsanlar bilinçaltındaki algılar sebebiyle sessiz kişileri hep yüksek zeka ile ilişkilendirmeye meyillidir. Çok konuşmak ise aksine karşı tarafta kendini ispatlama çabasında olduğumuz izlenimi verir. Nedense bunları söylerken aklıma Forrest Gump filmi geldi. İzleyenler için de benzer bir çağrışım yapabilir sanıyorum.

İletişim konuşma eğiliminin merkezi oturtsa da sessiz kalmanın da bir iletişim yöntemi, hatta epey güçlü bir etkili iletişim yöntemi olduğunu akılda tutmamız gerekiyor. Sessizliğin en büyük katkısı, ilginç bir ayrıntı olarak özgüven artışı. Biraz önce bahsettiğim sebeplerden ötürü konuşmayan kişinin karşı tarafta bıraktığı özgüven izlenimi zamanla kişinin kendisinde de yerleşir. Bu da zamanla daha kontrollü olma hissini geliştirir. Daha az konuşmanın bir diğer yan etkisi ise konuştuğumuz zaman söylediklerinizin daha kıymetli ve daha dikkat çekici hale gelmesi.

Kalabalık bir grupta gözünüzde canlandırın şöyle herkesin böyle birbirinin üstüne büyük bir şehvetle konuştuğu bir sohbette suskun olan birinin ağzından çıkıveren cümle ne olursa olsun herkesin dikkat kesilmesine yol açar değil mi? Yani Charles de Gaulle'nin de dediği gibi sessizlik zayıf insanların sığınağı değil güçlü insanların silahıdır. Konuşmanın emek ve gayret gerektiren doğasının aksine suskun kalmanın, daha da ötesinde konuşan kişiyi gerçekten dinlemenin basitliği bizi bu çağın en büyük arayışlarından birine de kavuşturur. Anda kalma. Sessizlik bizim anda kalmamıza sebep alır doğal haliyle. Tavsiye ya da akıl verme, yorum yapma gibi sorumluluklar taşımadan sadece dinlemek bize iç huzur ve sakinlik sunar.

Karşı tarafta yaratacağımız memnuniyetten bahsetmiyorum bile. Birinin bizi gerçekten dinlemesine ne kadar hasret kaldığımızı, suskunluk anlarınızda daha berrak şekilde göreceksiniz. İnsanların kesilmeden, meydan okunmadan, itiraz edilmeden dinlenmeye ne kadar aç olduğunu görmek gerçekten tuhaf bir tecrübe. Mutlaka deneyin derim. Deneme demişken, vaktiyle Reddit'te denk geldiğim bir yöntemi paylaşarak bu konuyu kapatayım.

Susmanın, konuşmamanın en zor olduğu anlara yani tartışmalara yönelik bir filtreleme metodunu anlatıyordu bir grafik eşliğinde. Sözlü olarak kabaca sanıyorum şöyle birkaç adımda özetleyebilirim. İlk unsur Niyet. Konuşmadan önce düşünmemiz gereken niyet. Yani söylemeyi düşündüğümüz şeyi ne amaçla dile getiriyoruz? Niyetimiz ne? İyi bir niyet mi taşıyoruz, kötü bir niyet mi taşıyoruz? Bu birinci adım. İkincisi seçenekler. Yani gerçekten söylenmesi gereken bir şey mi? Biraz sonra ağzımızdan çıkacak şey. Yoksa söylenmese de olur mu? Üçüncü adım şefkat. Yani karşımdakinin ne hissettiğini anlamaya çalışabilir miyim?

Çalışıyor muyum? Başarabiliyor muyum? Onu anlayabiliyor muyum? Konuştuklarımı sadece kendi duygularım olarak mı aktarıyorum? Yoksa onun söylediklerini tamamlayacak bir şekle mi büründürüyorum? Önemli. Ardından gelen unsur empati. Pek çok şeyde karşımıza çıkan. Yani karşımızdakinin bakış açısının, kökenini anlamak için bir şeyler yapabiliyor muyuz? İyice dinledik mi onu? Nasıl bir duygu durumunda olduğunu, ne söylerken ne kastettiğini tam olarak anladık mı? Diğer adım incitme meselesi. Yani söyleyeceklerimiz karşımızdakini incitebilir mi? Onu söylemenin daha iyi bir yolu, daha iyi bir zamanı ya da daha iyi bir yeri olabilir mi? Ve son olarak da söyleyeceğim şeyleri biri bana söyleseydi. Yani birazdan söyleyeceğim şeyi başka birinden duysaydım ne hissederdim o ruh halinde?

Şimdi konuşmadan önce bu kadar çok şeyi düşünüp, taşınıp değerlendirmenin imkansız olduğunu sanabilirsiniz pekala. Oysa beynimiz hepsini inanın milisaniyeler içinde yapabilme kabiliyetine sahip. Tekrar ediyorum, mutlaka deneyin. 2500 yıl önce yaşamış Çinli komutan San Zu, tarihin küresel çapta en tanınmış askeri. Onu bu ünvana kavuşturan şey kazandığı zaferler değil. Mesela kitabını defalarca okumuş olmama rağmen şu an bile konuşurken düşündüm, bir tane kazandığı zafer hakkında bilgim yok. Kazandı mı kazanmadı mı onu bile bilmiyorum ama onu güncel tutan savaş taktikleri değil, tavsiyelerinin günlülük hayatının her ayrıntısına uyarlanabilir oluşum.

Bu bölüm üstüne düşünürken aklıma onun en meşhur tavsiyelerinden biri geldi. En iyi savaş, savaşmadan kazanılandır. Savaş metaforuyla düşünüp konuşmayı böyle saldırı, susmayı, savunma gibi algılamak pek doğru olmaz. Yani niyetim de bu değil. Ama aklınızda tutmamız gereken şu. Böylesine tecrübe, hazırlık, pratik ve dikkat gerektiren konuşma eğitimine kıyasla sadece biraz sabır ve kontrol gerektiren

hepimizin kolayca başarabileceği susma seçeneğini niye uygulamıyoruz? Amma da çok konuştum değil mi? Ben susayım, siz bunları biraz düşünün bakalım.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)