
3.029 kelime · ~15 dk okuma
Bir önceki bölümde konuşmama konusuna en ikonu baktık fakat bir ayrıntıya hiç değinmediğimizi fark ettim. Sessiz kalma durumu tek başınalık halinde anlamlı değil. Bir başınayken sessizlik gayet doğal, gayet sıradan. Konuşmama ile alışan suskunluk hali en başta konuşulacak biri ve bir konu varken sessiz kalmayı tercih etmekle ilgili bir şey. Bir başımıza değilken ki suskunluğumuzun iki hali var.
bir şey söylenmemiz beklenirken konuşmama hali ve bu bölümün temelini oluşturacak dinleme durumu. Yayın boyu konuşmak durumunda olan bir podcast yayıncısı olarak sizleri bütün iyi niyetimle dinleyen ya da dinleyici olarak algılıyorum. Oysa duyma başka, dinleme bambaşka. Şöyle anlatayım, bu bölümde beni canınız ne kadar istiyorsa o kadar süre boyunca duyacaksınız. Fakat acaba gerçekten dinleyecek misiniz? Öyle bir niyetiniz varsa bu hiç kolay olmayacak. Anlatacaklarımın anlaşılmazlığı, karmaşıklığı ya da benim anlatma kabiliyetim yüzünden değil ya da sadece bunlar yüzünden değil, gerçekten dinlemenin çok zor bir şey olmasından dolayı.
Birisinin konuştuğu ortamda sessiz kalanları dinleyici olarak tanımlamamız gayet doğal. Ama gerçekten dinlemek ne sanıldığı kadar doğal ne de zannettiğimiz kadar basit. Hatta tam aksine herkesin kendini ifade etme ve önceleme derdine düştüğü bu zamanda gerçekten dinleme ya da dinlenilme çok azımıza nasip olan türden bir ayrıcalık, bir imtiyaz. Konuşmak, bebekliğimizden itibaren öğrendiğimiz ve elimize geçen fırsatlarla sürekli pekiştirdiğimiz bir beceri. Fakat dinlemek öyle değil. Konuşmayı bize öğreten pek çok insan ve kaynak var. Gel gelelim, dinlemeyi öğreten neredeyse hiç kimseye denk gelmedim.
etkili ve güzel dinleme sanatı gibi bir kitaba ya da kursa seminere denk geldiğimi de hatırlamıyorum. Faydacı bir gözle bakınca konuşmak tüketen bir eylem. Konuşmak için cephaneye yani anlatacak bir şeylere ihtiyacımız var. Oysa dinlemek için özünde hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Üstelik dinlemek en boş muhabbette bile bize kazandıran türden bir eylem. Bir şeyler üretme derdine düşmeden tüketmek gibi. Peki konuşmanın muhtaç olduğu bütün zahmetin aksine
Hiçbir özel çaba gerektirmeyen dinlemeyi neden tercih etmiyoruz? Yoksa ettiğimizi mi sanıyoruz? Hayır, etmiyoruz. Ama neden? Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde dinlemenin hallerine, yöntemlerine ve erdemlerine bakacağız. Dikkatle dinlemeniz dileğiyle elbette.
Yayınımızın klasik bölümü olan kavramlar meselesini de bir baştan halledelim. Çok basit. Üç kavramdan bahsedeceğim. Üç sözcüğün anlamını eşeleyeceğim sizlerle. Çünkü bu bölümde epey uzun teferruatlı tanımlar zaten yapacağız. Üç kavrama bakacağız. Duymak, dinlemek ve etkin dinlemek. Şimdi duymak, eski Türkçeden gelen bir sözcük. Tuy kökeninden geliyor. Hani tuy sonra duya dönüşmüş. Hissetmek, anlamak ve fark etmek karşılığında kullanılıyor.
Türk Dil Kurumu buna işitmek, sezmek gibi anlamları da eklemiş. Yani duymak bir nevi bir his, hissetme, fark etme anlamını da taşıyor. Dinlemek ise yine öz Türkçe, kulak vermek anlamına geliyor. Yani daha odaklanmak. Kökü yine eski Türkçeden, tından geliyor, tın sözcüğünden. O da soluk almak, dinlenmek, Nefeslenmek ve dinlemeye dönüşüyor sonrasında. Yani bir şekilde dinlemek meselesi, istirahat dili de böyle ne diyelim eş anlamlı tınlayan bir kavram. Türk Dil Kurumu sözlüğüne baktım. İşitmek için kulak vermek, tavsiyeye uymak ve fırsat vermek diye anlamları içerdiğini söylemiş, dinlemek için. Bir de etkin dinleme dediğimiz şey var. Yani bu bölümde biraz daha ayrıntılarına bakacağımız o da karşı tarafla empati kurarak onun gerçekten ne demek istediğini ve neden bunu söyleme ihtiyacını duyduğunu anlayabilme çabasını içeriyor. Yani duyma eylemi algıladığımız her sesi kapsıyor nihayetinde. Dolayısıyla özel bir çaba da gerektirmiyor. Kulağımıza çalınan her şeyi bir şekilde duyuyor ve fark ediyoruz. Dinleme ise özel bir çabayla gerçekleşiyor. Duyma dediğimiz mevzu pasif yani edilgen bir eylem. Dinleme ise aktif yani etkin bir eylem. Duyma gibi olağan gayretsiz bir şey değil bir emek gerektiriyor. Dolayısıyla bu bölümde sizlerden ekstra bir çaba rica ediyorum ve konuya giriyorum.
Sohbet ederken dinlemeyi de bilmeyiz. Sadece dinlediğimizi sanırız. Gerçekten dinlemek insanın en zorlandığı eylemdir. Çoğunlukla yaptığımız şey aklımızdakini dillendirmek için karşımızdakinin sözünü bitirmesini beklemektir. Bu sırada karşımızdakinin konuşmaları boşa gider. Onlara odaklanmayız çünkü. Bazıları hatta karşısındakinin konuşmasını bitirmesini dahi bekleyemez. Ya sözünü keser ya da lafını tamamlar.
Bir önceki bölümümüzde bu bölümün ipucunu bu cümlelerle vermiştim, sizleri hatırlayanlarınız olacaktır. Anlatacaklarımın çerçevesini de gayet güzel özetliyor fakat her mevzuda olduğu gibi biraz da ayrıntıya ihtiyacı var. En başta dinleme denen meselenin bir eylem olduğunu tekrar etmek isterim. Yani dinleme, hiçbir şey yapmadan karşısındakinin konuşmasına müsaade etmek demek değil. Vereceğimiz yanıtı düşünmek ya da konuşma sıranızı beklemek de değil. O türlüsü en fazla duymak ya da işitmek olabilir deminki anlattığım karşılıklarıyla.
Dinlemek bizzat kendi adına gerçekleştirilen ve çaba gerektiren bir eylem. Bir bakıma kulak ve beyin arasındaki kasların ahenkli şekilde çalışması diye de düşünebiliriz. Pek çok kişi kendini ifade etme zorluğundan ya da topluluk önünde konuşma anındaki bocalamalarından yakınır. Dinlemekten yana dert sahibi olana ise hiç rastlamadım desem yeridir.
Çünkü dinleme konusundaki beceriksizliğimiz kendini bir diş çürüğü kadar ustaca gizler ve sinsice ilerler. Çünkü gerçekten dinlemek en az konuşmak kadar zordur. Dinleme konusundaki beceriksizliğimizi göz arda edebilmemizin sebebi anlaşılmasının her zaman mümkün olmamasıdır. Karşınızdakinin sizi gerçekten dinleyip dinlemediğini anlamak çoğu zaman mümkün olmaz. Bir sonraki dinlediğini anlama aşaması ise sanılanın aksine çok az kişinin becerebildiği bir hediyedir. Ona da ileride bakacağız bir küçük ipucu olarak paylaşmış olayım.
Aynı anda konuşarak iletişim kurmaya ya da tartışmaya çalışanlar, iki cümle önce söylediğiniz bir şeyi size yeniden soranlar, açık seçik ifade ettiğiniz bir şeyi tamamen yanlış anlayanlar, çoğunlukla hep dinleyememe hastalığının mağdurlarıdırlar, onun pençesinde bocalamaktadırlar. Ve ne yazık ki çoğuna teşhis dahi konulamamıştır. Sanıyorum, daha doğrusu umuyorum, derdin özünü güzelce pekiştirdik. Dinlemek bizi zorluyor. Peki neden? En büyük gerekçe dinlemenin işitilen şeylere zihinsel anlamda odaklanmamızı gerektirmesi. Bunun için elimizdeki en büyük koz, insan has, en güzel özelliklerden biri olan empati yeteneğimiz. Yani kendimizi bir başkasının yerine koyarak düşünebilme, olayları onun gözünden, daha doğrusu onun zihninden görebilme.
Bunu becermek için empatiden çok daha zor bir beceri kazanmamız gerekiyor. Tam olarak nasıl tanımlayacağımı bilemedim ama zihinsel uyumlama desek yeridir. Yani zihnimizin işleme kabiliyetini dinlediğimiz kişinin temposuna uydurabilmek. Nasıl da zordur değil mi? Daha önce bahsetmiştim. Davetli olduğum bir etkinlikte yaptığım konuşmadan sonra sahneden indim ve izleyicilerden biri yanıma yaklaşıp dedi ki
Serdar Bey sizi ilk defa çarpı bir dinledim çok garip bir hismiş dedi. Anlamam zaman aldı ama epey gürültülü bir kahkahayla hafızama kazıdım. Zamanı kıymet verdiğimizden değil fakat zaman içinde pek çok şey yapma hırsımızdan dolayı hızlandırma ve özetleme hastalığının kurbanlarına dönüşmüş haldeyiz. Podcastleri, videoları hızlandırıyoruz, makaleleri, yapay zeka hizmetlerini özetliyoruz. Bunu da zamanı daha iyi değerlendirme şeklinde, kulağa gayet hoş, gayet mantıklı, makul, meşru gelen bahanelerle yapıyoruz. Fakat bu şekilde kazandığımız zaman içinde yaptığımızın kıymeti epey tartışmalı. Yani o kadar zamanı kazanıyoruz da ne yapıyoruz o kazandığımız zamandan? Hiç. Belki de zaman öldürmek için başka şeyler yapıyoruz.
Yani o kısımları pek düşünmek istemiyoruz. Bu hızlandırma ve özetleme çağında her şey bir bir Aslı'ndan uzaklaşarak surete, Aslı'nın orijinalinin soluk ve renksiz bir kopyasına dönüşüyor ister istemez. Dolayısıyla sevdayı sevişmeye, güzel bir sofrayı karın doyurmaya, hoş bir tatili Instagram hikayesine indirgemek gibi yaşıyoruz hayatım. Bu zaman ve onun yönetim konusunu dört bölüm boyunca işledik hatırlıyorsunuz değil mi? Üçüncü, dördüncü, on üçüncü, on dördüncü bölümlerimizde hep bunlara baktık. Biz bunları podcastlerimizde hep anlattık. Dolayısıyla sizleri yeniden ayrıntılara boğmak istemiyorum ama bir dönüp oralara da bakmakta fayda var eğer bu cümleler içinizde birazcık dert, ürperti yarattıysa. Niye andığıma gelirsek esas ondan bahsedeyim. Bu telaş ve sabırsızlık dürtüsü dinleme eğilimine de olumsuz etki ediyor.
İstisnansız her şeyin 15 saniyelik videolar işte, 3 cümlelik sosyal medya özetleri haline geldiği bir dönemde zihinlerimiz de tüm bunlara paralel olarak köreliyor ve büyük bir odaklanma sorunu yaşar hale geliyoruz. Karşımızdaki biraz lafı uzattığında kopuyoruz, yavaş konuştuğunda sıkılıyoruz, çok hızlı konuştuğunda da anlayamıyoruz, olaydan iyice kopup gidiyoruz. Hepimizi bir nebze avutacak bir bilgiyi araya sıkıştırayım malumat furuştuk adına. Bu durum esasen sizin bizim kusurumuz değil. Bizim insan olarak fabrika ayarlarımız böyle. Ölçümlere göre ortalama bir insan beyni dakikada 400 ile 800 arasında sözcüğü işleyebiliyor, anlayabiliyor yani, değerlendirebiliyor. Ortalama konuşma hızımız ise dakikada 125 ile 150 sözcük. Tekrar edeyim, beynimiz 400 ile 800 arası işlem kapasitesine sahip, dilimiz ise 125 ile 150 sözcük arasında kapasiteyle çalışıyor. Mesela benim gibi yavaş konuşanların performansı çok daha düşük olmalı. Ama madem kendimden bahsettim, şunu da araya eklemiş olayım. Ben mesela çok hızlı okuyabilenlerdenim. Eskiden beri de böyle biliyorsunuz okumada diğer pek çok şey gibi üstünde emek verdikçe daha da iyileşiyor. Mesela işte yavaş yavaş
hızlanmaya başlıyorsunuz biraz daha, biraz daha, biraz daha ve ben hızlı okuyanlardanım. Okuduğumu anlama konusunda da fena olmadığımı düşünüyorum. Düşünce hızım hepsinden daha yüksek, daha hızlı çalışıyor ama söyleyeceklerimi dillendirmeye gelince yani şurada mikrofon karşısına geçince mesela meseleye hangi kapsamla değineceğim, neresinden başlayacağım, hangi sözcüklerle aktaracağım, hangi örnekleri vereceğim, bütün bunları düşünürken konuşma tempom da ister istemez düşüyor. Diğer yandan eğer zihnimin düşünme hızında burada konuşabilseydim eminim ne siz takip edebilecektiniz ne de bir şey ifade edecekti herhangi biri için. İşte esas dert zihnimizle dilimiz arasındaki bu zamanlama ve performans uyumsuzluğu. Dinleme anında boşta kalan zihnimiz duyduklarındaki boşlukları dolduruyor, cümleleri tamamlıyor, lafın sonunu tahmin etmeye çalışıyor, verecek yanıt hazırlıyor, kendi hatıralarına dalıyor. Epey meşgul beynimiz sürekli yani. Ve böylesi bir telaşın içinde bir kişiyi ya da herhangi bir şeyi dinlemek bu konuda kendini zorlamamış, eğitmemiş kişiler için imkansız bir beklentiye dönüşüyor.
Bir diğer engel yine doğamızdan kaynaklı konuşma dürtümüz. Bilinçaltımız dinlemek yerine hep konuşmayı tercih ediyor. Hatta bunu arzuluyor. Çünkü konuşmanın verdiği tatmin dinlemenin verdiğinden çok daha şerbetli. Sebebi konuşurken beynimizin salgıladığı oksitosin ve dopamin gibi tatmin ormanları. Yani meselenin bir de biyolojik kökeni var.
Bundan sonra böyle etrafınızda iştahla konuşan insanları görürseniz, onun beyninden bedenine oluk oluk akan hormonları, mutluluk hormonlarını bir gözünüzde seçmeye çalışın. Dinlemenin zorluğu sadece kimyasal, biyolojik etkenlerle bağlı değil tabii ki. Psikolojik olarak da dinlemeyi tercih etmiyoruz çünkü bizde bir yük ve sorumluluk yaratıyor. Dinleme yorgunluğu hali de diyebiliriz buna. Dinleyememe durumu özellikle bize yönelik eleştirileri dinlerken zirve yapar. Kendimizi anlatma ve savunma refleksimiz o kadar karşı korunmaz bir şekilde gelir ki karşımızdakini dinleyemez hale geliriz. Ve bu sebeple de diğerlerinin bizi nasıl algıladığını gösteren ve bizim için hazine değerinde olan bilgilerden de mahrum kalırız.
Psikoloji dürtülerimizin bir diğer olumsuz yansıması seçici dinleme olarak kendini gösterir. Çoğumuz karşımızdakinin anlattıklarının tamamına kulak vermek yerine anlattıklarının içinde ilgimizi çeken bir kısma odaklanıp onu kafamızda döndürüp dolaştırırız. Psikoloji demişken bahsetmemek olmaz. Ne kadar empati yapmaya çalışırsak çalışalım, odaklanmak ve kulak vermek için Ne kadar gayret edersek edelim, nihayetinde her şeyi kendi bilgimiz, inançlarımız ve değer yargılarımızla işlemek durumundayız. Bu da genellikle anlatılanlardan bağımsız olarak dinlediklerimizi anlama kabiliyetimizi sınırlıyor. Beynimiz asitle her temas ettiğinde kıpkırmızı olan turnusol kağıdı gibi net bir mekanizma değil. Belki de bu yüzden neyi nasıl anlattığımız kadar kime anlattığımız da beklentilerimiz adına gayet belirleyici. Dinlemenin bizi neden zorladığına kabaca baktık.
Peki bunu becerememek neye sebep oluyor? Dilerseniz bütün bunları dinlemeden önce size benden gayrı birkaç ses dinleteyim. Hem de biraz zihnimiz dağılsın. Dinlemenin bizi neden zorladığına kabaca baktık. Sanıyorum hepimizin kafasında yeterince şekillenmiştir. Peki bunu becerememe neye sebep oluyor? Nelerden mahrum kalıyoruz? Bu ikinci bölümde de isterseniz ona bakalım. Ama tam bu noktada bu dinlememe halinin kırılımlarına da kısaca değinmekte fayda var. Çünkü o da tek bir şekilde gerçekleşmiyor. Dinlememe dediğimizde onun da türleri var. En sık gördüğümüz tür dinlediğini zannedip dinlememe hali. Şimdiye kadar sıraladığımız örnekler hep bu kategoriye giriyordu. Bir de kayıtsız kalma yani umursamama gibi şekilleri var. Yani birine odaklanmadığı, onu anlayamadığı için değil de dinlemek istemediği için
Dinlememe hali. Bunun her kişide ve her durumda ayrı bir gerekçesi olacağı için burada hiç ayrıntılarına girmiyorum. Hani ne kadar dinlemeyen insan, hatta dinlenmeyen insan varsa o kadar sayıda gerekçe vardır. Onun için bu kısmı geçiyorum.
İlk türden yani dinler gibi görünse de esasen dinlemeyen kişiler aslında en fazla karşıdaki kişi için üzücü hale geliyor. Kulaklarını tıkarcasına bilinçli bir dinlememe hali ise en hafifinden öfkelendirici bir tavır olarak algılanıyor değil mi? Gayet basit gibi görünen bir şeyin daha esasen ne kadar karmaşık değişkenlere bağlı olduğunu anladık bu sayede. Peki, iyi bir dinleyici olmak bize ne kazandırır ve bunu nasıl başarabiliriz? Gelin biraz da buna bakalım.
En pragmatist, faydacı, çıkarcı gerekçeyle başlayalım. Şimdi herkesin konuşma, derdini anlatma ve kendini pazarlama telaşında olduğu bir dönemde iyi bir dinleyici olmak en başta sizi nadir element sınıfına sokacağı için cazip kılar. Yani bir cazibe merkezine dönüşürsünüz. Herkesin konuştuğu ortamda dinleyen insan, herkesin susadığı bir anda, susuzluktan dert yandığı bir anda elinde sürahiye sahip insanla eşdeğerdir yani tahmin edeceğiniz gibi.
Mesela hayatımda ben şahsen hiç psikolog ya da psikiyatrist de gitmedim. Arkadaşlarım arasında hiç gitmeyen de bir tek ben kaldım. Ama gidenlerle konuştuğumda hemen hepsi en büyük tatmini birisinin onu dinliyor olması olarak tarif ediyor. Çok enteresan değil mi bu? Yani düşünün bunların hepsi bilim dalı.
İşte üniversitelerde bunların eğitimleri veriliyor, bunların kürniyatı var, müfredatı var, lisansı var, ne bileyim belgesi var, diploması var falan filan ama karşıya yansıyan en önemli çıktısı danışan, hasta tanımı altında dinleniyor olmak. Ve nasıl dinlenmek? Yargılanmadan, suçlanmadan, böyle arkasından fitne fesat çevrilmeyeceğini, gıybet masalarında meze olmayacağını bilerek biriyle konuşabilmek, yetmez gibi kendini dinletebilmek bu çağın en derin hasreti. Tabii yani biraz önce dediğim gibi psikolog ya da psikiyatristin meziyetinin dinleme eylemiyle indirgenemeyeceğini, kısıtlanamayacağını da biliyorum gayet iyi ama mesela şöyle düşünün, eğer ki hiç dinlemeden işlerini yapabiliyorsa vardı psikologlar, psikiyatristler, eminim danışanlarındaki tatbinde hatırı sayılır bir eksilme olacaktı. Hayatımda hiç tecrübe etmediğim, denemediğim başka bir şey daha var, o da meditasyon.
Yapan arkadaşlarım başlangıçta zihni boşaltıp ağına odaklanmaya çalıştıklarını söylüyor. Bunun için çoğunun kullandığı yöntem ise nefeslerine odaklanma. Rahat bir konumda oturarak nefes alışverişlerine dikkat kesiliyorlar. İşte burunlarından giren havanın sırasıyla genizlerine, boğazlarına... ciğerlerine ve oradan da işte kan yoluyla, kılcal damarlarla bedenlerinin her zerresine, her hücresine karıştığını hissetmeye çalışıyorlar.
Şimdi düşününce dünyaya gözümüzü açmamızla birlikte başlayan bu sıradan soluma faaliyetini fark edebilmek için meditasyon yapmamız gerekiyor. Yani zihnimizin nelerle meşgul olduğunu, nasıl bir hayhu içerisinde nasıl dangır dungur bir hayat geçirdiğimizi varın siz hayal edin. Öyle ki hani dediğim gibi bu sıradan soluma faaliyetini fark edebilmek dahi başlı başına bizzat kendi içinde huzur, dinginlik ve esenlik verebiliyor. Yani en azından meditasyon yapan arkadaşlarım böyle söylüyor. Tecrübe ettiğim bir şey değil ama bu kadar ortak bir yalanın parçası da olunmaz herhalde değil mi?
Dinlemek de işte aynen böyle. Dürtüser, kendiliğinden var olan, kendiliğinden öylesine bir faaliyet zannediyoruz ama değil işte. Ona odaklanmak ve o yeteneğimizi terbiye etmek zorundayız. Peki nasıl yapacağız? Yani iyi bir dinleyici olmak için hangi adımları izlemeli? Buyurun size birkaç taktik.
Bir, tamamen konuşan kişiye odaklanın. Bakın bu çok önemli ve çok zor çok önemli olduğu için. Yani birisi karşınızda konuşuyorsa ne olur en azından telefonunuza bakmayın ya. Telefonunuzu bir cebinize koyun. Sonra bakarsınız bütün bildirimler sizi bekleyecek zaten onlardan kurtuluş yok. Dikkatinizi dağıtmadan karşıdakine odaklanın. Nefesinize odaklanırcasına ve gerçekten ne söylediğine dikkat edin.
Çok aptalca bir şey anlatıyor olabilir, elli defa dinlediğiniz bir şey anlatıyor olabilir, yalan yanlış bir şeyler anlatıyor olabilir, hiç önemli değil. O an onu konuşmak istiyor ve birisinin kendisini dinlemesini istiyor. Ne olur dinlemeye çalışın ve soru sormadan cevap gelmesini bekleyin. Yani aklınızı, diyelim ki bir konu kurcalıyor, onu sormak istiyorsunuz, bekleyin. Yüzde doksan dokuz o sohbetin devamında o sorunun cevabı zaten kendiliğinden gelecektir.
Ve karşınızdaki kişiyi sadece dinlemeyin, ona odaklanırken sadece sözcüklerine değil mimiklerine, jestlerine, beden dinle de dikkat edin. Genellikle bunlar dinleyen, dinlemeyi bilen, gözüyle dinlemeyi bilen birisi için sözcüklerden çok daha fazla şey anlatır size. Elinin kolunun hareketi, gözünün kırpışma frekansındaki artış ya da azalış, bedeninin size hangi açıyla baktığı, ayak ayak üstüne atıp atmadığı, kaşının gözünün oynayıp oynamadığı pek çok şey anlatır. İkinci tavsiyeye girsem, göz teması. Şimdi bu göz teması kültürle çok alakalı bir şey. Örneğin bizim kültürümüzde göz teması önemli. İnsanların karşısındakine kıymet verdiği, değer verdiği gözünün, kulağının onda olduğunu gösteriyor. Ama tersine uzakdoğu kültüründe bu çok saldırgan, tacizkar bir davranış yani. Bu pek mazur görünen bir şey değil. Birinin gözünün içine baktığınızda onunla ilgili kötü niyetlere ve fikirlere sahip olduğunu
Dolayısıyla onlara kötü bir şey yapacağınız, öfkelendiğiniz, sinirlendiğiniz anlamına geliyor ama bizde değil. Dolayısıyla kültürel kodları da gözeterek göz temasını kurun ya da sakının. Göz temasının varlığı ya da yokluğu önemli ama çok uzun sürede göz teması rahatsız edici olabilir. Mesela benim bir türlü kurtulamadığım hastalıklarımdan biri. Ben böyle karşımdakine kitleniyorum, gözümü kırpmadan onu dinliyorum ve
Şimdi burada adını almayacağım çok meşhur bir oyuncu yine çok meşhur olduğu daha da meşhur olduğu bir dönemde bir konuşmamıza gelmişti üyesi olduğum bir kulübün ve konuşmanın sonlarına doğru şey demişti yani ben normalde böyle konuşmaları tercih etmiyorum ve tam bu sırada gözünü bana çevirerek şey demişti ''Bana sürekli böyle birilerinin bakıyor olmasına tahammül edemiyorum, böyle gözlenmeye dayanamıyorum.'' demişti. Ben de o zamana kadar hiç öyle bir niyetim yokken tamamen ilgi merak ve şehvetimden dolayı öylesine böyle gözümü dikmiş onu dinlerken aslında iyi bir şey yapmadığımı fark etmiştim. Dolayısıyla gösteması çok dikkatle kullanmak gereken bir koz.
Üçüncü maddeye gelirsek, dinlerken düşünün ama yargılamayın. Yani bakın dinlemek pasif bir süreç değil, aslında aktif bir eylem. Deminden beri onu anlatıyorum. Dinlemek, durup karşısındakine bakmak falan gibi bir şey değil. Aksine çok zahmetli bir şey. Dolayısıyla bunu yaparken konuşan kişiyi yargılamadan söylediklerine odaklanın sadece. Dördüncü ve son tavsiyem ise haddini aşan yaşam rehberinin rehberlik faaliyetleri içerisinde söylenenleri özetleyerek arada böyle geri bildirim verin. Mesela işte şöyle şöyle dedin, ben de şöyle anladım, doğru mu anladım falan gibisinden arada bir şeyler söyleyin ki hem gerçekten doğru anlayıp anlamadığınızı bir kontrol edin, teyit edin hem de karşı tarafın dinlenildiği hissini birazcık perçinleyin bu sorularınızla.
Yani o kadar da zor değilmiş. Ne dersiniz? Bu dinleme meselesi. Hani ben de şimdi bu kadar üstüne konuştuktan, laf ettikten sonra düşünüyorum kafamda kolay mı, zor mu? Hani bir de söyleyecek sözü olanın, söyleyecek sözü olmayanı dinleme gibi bir ızdırabı var. Öyle çapraşık kombinasyonlara hiç girmiyorum bile.
Psychology Today'de bu bölüme hazırlanırken bir araştırmaya denk geldim. O kadar enteresan araştırmalara denk geldim ki sonra dedim ki ya bu nihayetinde bir bilimsel yayın değil. İnsanları buna boğmayalım da en azından bir tanesi içimde kalmasın dedim. O da işte şimdi bahsedeceğim araştırma. Psychology Today'deki o araştırma şunu gösteriyor. İnsanların sadece %10'u iyi bir dinleyici. %10. Bir başka deyişle konuştuğumuz kişilerin 10'da 9'u esasen bizi dinlemiyor. Ve herkesin kendine göre bir bahanesi, sebebi var. Anlayacağınız bu konuyu işlemek bir podcast yayıncısı olarak boynumun borcuydu. Geç bile kalmış olabilirim muhtemelen de öyle. Duymakla dinlemenin, konuşma sırasını beklemek için susmakla gerçekten kulak vermenin farkını umarım anlatabildim. Bu hiç de kolay bir mesele değildi çünkü.
Dinlemenin en büyük erdemiyle bitirelim. Başkalarına kulak vermek, her şeyin ötesinde bize dünyanın bizden ve bizim düşüncelerimizden, bizim dertlerimizden ibaret olmadığını hatırlatır. Nispeten basit ve hayli düşük maliyetli bir çaba karşılığında böylesi bir kazanca sırt çevirmek çok da akıllıcı olmasa gerek. Beni iyice, dikkatlice dinlediniz değil mi? Bir kere daha sormak istedim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.