
3.757 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba. Efendim İstanbul'dan selamlar. Kar altındaki İstanbul'dan selamlar. Şimdi ben İzmir'de doğdum büyüdüm. Çocukluğum boyunca kar nedir bilmedim. 18'imde Ankara'ya gidince öğrendim karın ne büyük bir çile olduğunu. O zamana dek resimlerde görüp hayran kaldığım bu doğa olayına bizzat maruz kalınca o kadar sevilecek bir şey olmadığını anladım. Sevene saygım var. Etrafımda görüyorum ay ne güzel kar yağdı falan diye ama
akla yatkın bir sevgi değil bu bana kalırsa. Oldukça romantik, akıl dışı bir sevgi. Neyse efendim, evin içine kısıldık kaldık. İşler güçler hep aksadı. Ben de evin içinde kutlandım, bu bölümü hazırladım. Malumunuzdur, 19 Şubat akşamı, TÜSİAD'ın Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras ve Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Tuğran gözaltına alındı ve gece boyunca savcılıkta ifade verdiler. Ardından Sus Ceza Mahkemesine sevk edilen başkanlara yurt dışına çıkış yasağı verildi.
Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs ve yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçlamalarıyla haklarında soruşturma başlatıldı. TÜSİAD Başkanı Orhan Turan, TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras bu suçlamalarla savcıya ifade verdi. Çıkarıldıkları mahkeme tarafından serbest bırakılan iki TÜSİAD yöneticisi hakkında yurt dışı çıkış yasağı getirildi. TÜSİAD başkanlarına verilen bu abuk cezayı ele alırken, bir yandan da son zamanlarda sıkça duyduğumuz kültürel hegemonya kavramını masaya yatıracağız. Bir zamandır aklımda olan bu kültürel hegemonya meselesini konuşmak istedim bu bölümde. Fakat zannettiğiniz gibi dizi-film-sanat sektörü üzerinden konuşmayacağız kültürel hegemonyayı.
Hiç ilgisi olmadığı zannedilen bir yere, Konya Organize Sanayi Bölgesi'ne gideceğiz ve kültürel egomonyayı orada arayacağız. Bu esnada sekülerlik, dindarlık meselesini de en azından düşünmenizi isteyeceğim. İslamcılığın ekonomi politiğine de giriş yapacağız. Bugün sizlere bir kitabı tanıtacağım aslında. Kitabımızın üst başlığı, belki kiminizin haberi vardır, Emeğin Tevekkülü. Enteresan bir başlık değil mi? Emeğin Tevekkülü. Daha gündelik bir Türkçe'ye çevirsek, Emeğin Kaderine Boyun Bükmesi gibi çevirebiliriz sanırım. Alt başlığımız ise Konya'da işçi-işveren ilişkileri ve dindarlık. Aslında bir doktora tezinden bahsediyoruz. Araştırmacı yazarımız ve tezimizin sahibi sosyolog Yasin Durak. 2011 yılında, yani aslında 14 yıllık bir geçmişi olan, iletişim yayınları tarafından basılan bu kitap, Konya Organize Sanayi Bölgesi'nde çalışan işçi ve işverenlerle yapılan derinlemesine görüşmelerden oluşuyor. Bölüm boyunca bu görüşmelerden enstantaneler dinleyeceksiniz. Bu dinlediğiniz enstantanelerin hepsi aslında gerçek kişilerin yorumlarıdır. Bundan haberdar olun isterim. İşçilere ve işverenlere sorulan sorular hemen hemen aynı, cevaplar ise oldukça çarpıcı. Daha fazla detay isteyenler kitabı satın almalı diyelim ve girişi burada sonlandıralım. Eee öyleyse ben Ozan Gündoğdu hazırsanız başlayalım…
Kültürel egomonya kavramına siyaset bilimi ya da sosyoloji eğitimi görenler aşinadır fakat geniş kesimlere yabancı entelektüel bir kavramdır kültürel egomonya. Buna karşın İletişim Başkanı Fahrettin Altun'un 24 Haziran 2018'de Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçildikten birkaç gün sonra 5 Temmuz 2018'de size, bize, hepimize dönük bir öfkenin yansıması olarak okuyabileceğimiz bir tweet oldu. Yıllar içinde popülerleşen o tweet şöyleydi. Bizler bu halkın, bu ulusun parçası değil, kafası ezilmesi gereken virüsler gibiydik. Siyasi hegemonyamız bitmişti çünkü Erdoğan tüm siyasi yetkileri 16 yıllık iktidarının sonunda elinde toplamayı başarmıştı. Ama
Kültürel iktidarı henüz kuramamıştı. Onun da sırası gelecekti. Çünkü bizler, yani siyasi hegemonyayı kaybedip kültürel hegemonyayı elinde tutanlar, bu topluma düşmandık ve bu toplumun irinleri gibiydik. Neyse ki siyasi hegemonyamız bitmişti, fakat kültürel hegemonyamızı hala elimizde tutuyorduk ama o da bitecekti. En azından bu kısa cümleden geniş kesimlerin anladığı buydu.
Zaten Erdoğan da bu kültürel iktidar meselesine yer yer atıf yapıyordu. Biz 14 yıldır kesintisiz hamdolsun siyasi iktidarız. Ama hala sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var. Peki neydi bu kültürel hegemonya?
Gerçekten de siyasi hegemonyaya sahip olanlar kültürel hegemonyaya sahip değil miydi? İstanbul'da, Cihangir'e, Moda'ya falan gidince başka bir Türkiye olabilir de biz bu sorunun cevabını Cihangir'de, Moda'da değil, Konya Organize Sanayi Bölgesi'nde arayalım. Bunun için sizlerle küçük bir yolculuğa çıkalım. Konya, masaya yatırdığımız konu Türkiye dindarlığı ise en sembolik kentlerin başında geliyor. Milli Görüş Hareketi'nin de Konya'yı sahiplenmesi, Konyalıların dindarlık kimliğine yıllar içinde daha fazla yaslanmasına neden oluyor. Denebilir ki Konya, özellikle 1980'lerden itibaren eskiye nazaran daha da dindar bir kent oluyor.
Peki bu dindarlık, son 20 yılda gelişen çalışma ilişkilerinde nasıl vücut buluyor? Emeğin tevekkülü başlıklı çalışma, dinsel referansların işçi ve işveren ilişkisinde güven tesis ettiğini söylüyor. Eğer işçi ve işveren eşit şartlardaysa, eşit güçlerdeyse, karşılıklı güven kötü bir şey olmayabilir. Fakat dindarlık, işvereni işçinin gözünde bir tür manevi otorite haline getiriyor. Manevi otorite.
İşveren zaten iş yerinde temelde otoritedir ki adıyla, sanıyla o zaten patrondur. Fakat patronun dindarlığı, Müslüman işçilerin gözünde patronu yasal otorite olmasından öte bir manevi otoriteye dönüştürüyor. Emeğin kontrolü için ya da iş yerinin disiplini için bu manevi otorite olma hali son derece işlevser. Şimdi Konya organize sanayideki bir işçiye mikrofon uzatalım ve soralım. Patronun dindar olması sizce önemli midir? Ağabeyi Allah yardım etmiş zamanında. Zaten namazını kaçırmaz, kul hakkı yemez. Hele o kadar kriz oldu, burada bir sürü yer kapandı hepimiz gördük. Millet battı, aç kaldı burada ama onun işi gücü rast gitti. Neden? Çünkü harama el uzatmadı bu adam. Hayır bütün vatanlar haram yedi demiyorum şimdi ama haram yiyen adamdan da bir şekilde çıkar kardeşim.
Bu örnekte patronun adı abidir. Abiye Allah yardım etmiş zamanında. O da bir biçimde patron olmuş. Bu haliyle abi, Allah'ın seçtiği kişidir aynı zamanda. Böylece işçi ve işveren arasındaki ilişki bir tür abi kardeş ilişkisine dönüşür. Başka bir ifadeyle sözleşme altına alınmış hukuki statüsü olan formal bir ilişki dağıtılıyor, onun yerine informal bir ilişki test ediliyor işçi ve işveren arasında.
Elbette bu informel ilişkide de tarafların sorumlulukları var. Fakat bu sorumluluklar işveren olmaktan doğan yasal sorumluluklar değil, manevi otorite olmaktan kaynaklanan geleneksel sorumluluklardır. Yani iş hukuku kerçevesinde bir sorumluluk alanı tahsis edilmiyor. Daha ziyade İslami veya geleneksel bir sorumluluk alanı tahsis ediliyor. Biraz önce bir işçiye mikrofon uzatmıştık. Şimdi de gelin bir işverene uzatalım mikrofonumuzu.
Her bayram şekerlerini, çikolatalarını alırım. Hiç eksik etmem. Biz toparlanıp iftar açarız. Hep beraberce açarız. Onlar ayrı ben ayrı yemem yemeği. Hepimiz aynı oruç tutuyoruz. Herhalde yani düğününe de cenazesine de gideriz. Yapmasak ayıp zaten. İşveren dini ritüellere bağlıdır ve hatta bağlı olmak zorundadır. Bu zorunluluk, işverenin manevi otorite olmasından kaynaklı bir sorumluluğun eseridir. Patronun dindarlığı, emeğin denetimini kolaylaştırdığında bu dindarlık ritüellerle, gündelik dille sürekli görünür kılınır, sürekli birbirine hatırlatılır.
Ben dindar olduğumu söylemekten utanmam. Allah'a inanmanın nesi kötü? Yani şimdi bunun bir kârı oluyorsa da hayır mı demek lazım? Şimdi sizin söylediğiniz gibi bir şey varsa, insanlar da bu yüzden bana güveniyorsa benim suçum ne? Ben işimi de ibadetimi de eksiksiz yaparım. Bunu da başta çalışanlarım herkes bilir.
Patronun dindarlığının çalışanlar tarafından bilinmesi, çalışma ilişkilerinin patron lehine esnemesini de sağlayacaktır. Zaten dindar olan, sizinle aynı secdeye baş koyan patrona karşı zaten hakkınızı savunmak da anlamsızdır. Zira patron bir manevi otorite olarak zaten sizin hakkınızı sizin kadar savunur. Siz patrona karşı gelirseniz aslında bu manevi otoriteyi sarsıyor ve kendi ayaklarınıza sıkıyorsunuzdur. Bazen işler durgunlaşır. Böyle dönemlerde maaşlar mesela yatmayabilir. Bu dönemlerde diş sıkmak da işçinin vazifesidir.
Maaşları veremeyeceğim 2 ay yatın dediler. 2-3 ay para görmedik. Ben babamın evinde kaldım o sıra. Allahıma bin şükür sonradan abi hepsini böyle az az da olsa verdi. Başka yerde olsa çıkın gidin derler. Ama burası bizim bildiğimiz yer. Abi bizi bilir, biz onu biliriz. O zaman bıraksak şimdi daha kötü olurduk belki. Dindarlığın bu biçimiyle iş hayatına dahil olmasıyla birlikte işçi işveyen arasındaki modern ilişkiler gelenekselleşiverir. Burada dünya görüşü devreye giriyor. Zaten modern olan bizim kültürümüze aykırı değil mi diyor bu dünya görüşü. Modernlik karşıtı bir dünya görüşü. Patron da işçi de Müslüman değil mi? Allah onu zenginlikle beni de fakirlikle sınamıyor mu? Asıl eşitlik Allah katında olan eşitlik değil mi? Bu dünya zaten bir sınav değil mi?
Bu, uhrevi referansları da olan bir dünya görüşü bu haliyle. Zira dünya görüşü zaten nedir ki? Gündelik hayatı hangi referanslara göre organize ettiğiniz değil midir dünya görüşü? Ya da organize etmeyi tasarladığınız şey. Bu dünya görüşü de iş hayatında modern ilişki biçimlerinin yerine, informal, dini zemini olan geleneksel ilişki biçimlerini savunuyor.
Bu dünya görüşünü biraz parçalara ayıralım. Bir kere, ne kadar İslami bunu ilahiyatçılar tartışsın ama referanslarının İslam olduğu ortada. Fakat bu İslam, teolojik olarak protestanlığa daha çok benziyor. Zenginleşmenin teşvik edildiği, zenginleşenlerin toplumun geneline yaygın bir fayda sağladığı bir İslami yorum bu. Yani İslam budur deyip geçmeden önce biraz daha derinleşmekte fayda var. İslam budur değil, İslam'ın bir yorumudur bu. Doğu dizisini takip ediyor musunuz bilmem ama şu sahne sosyal medyada da viral olmuş. Bence müthiş. Ne olacak senin bu zenginlere zaafın ya? Anlatayım bak. Şöyle bir kudsi hadis vardır. Sen duymamışsındır tabii de. Duymuşumdur da. Peygamberimiz diyor ki... ...Yaradan buyurdu ki... ...ilmi isteyene parayı istediğime veririm. Yaradan parayı vereceği kişiyi kendisi seçiyor. Sen diyor... ...seninle daha çok paylaşıyorum. Sana izzeti ikramda bulunuyorum ama neden? Benim olanı... ...benim olanı... ...yeryüzünde... ...kullarıma... ...pay et diye.
Peki, sence de Yaradan'ın bizzat seçtiği bu kula bizim de hürmet etmemiz gerekmez mi? Şu sapkın zihniyetine o kadar güzel bir kılıf bulmuşsun ki inanacak gibi oluyorum. Ama konuyu dağıtma. Şu sapkın zihniyetine öyle güzel bir kılıf bulmuşsun ki diyor. İşte buradaki bu sapkın zihniyete bulunan kılıfa dünya görüşü ya da ideoloji diyoruz.
Konya'da organize sanayide hüküm süren bu dünya görüşü modernliğin yerine gelenekselciliği savunuyor ama dibine kadar da kapitalist. Bir yandan gelenekselci, diğer yandan ekonomik anlamda modernleşmeci. Haliyle sınıflı bir toplumun tüm çelişkilerini örten bir örtü olarak dünya görüşünüz parıl parıl parlıyor. Sol tarafınızda geleneksel, sağ tarafınızda modernleşmeci.
Ünlü siyaset bilimci Kadir Cangızbay Hoca'nın dediği gibi, pire modern, postmoderni öpüyor. Alın size kendi özel çıkarlarınızı genel çıkarlarmış gibi gösterebileceğiniz bir dünya görüşü. Kelimenin tam anlamıyla bir ideoloji. İşçi işten çıkarıldığında ertesi gün gider başka yerde işe başlar. Ama burası batsa ertesi gün yeniden kurulamaz. Hem bir sürü kişi de ekmeğinden olur. Bunları kimseler bilmez.
Bindiğimiz araba, otomobilimiz bile suç oluyor. Ama bizim işlerimiz için mecbur. Arabamız olması gerek. Hatta size bir şey söyleyeyim. Sanayicilerin kesinlikle özel şoför de kullanması gerekli. Ben şimdi buraya gelirken bir kaza yapsam ne olacak? Bunca insanın ekmeğini kolluyoruz. Türkiye'nin yükünü biz çekiyoruz.
Öyle nadide bir parçasın ki eşitsizliklerin tüm o anlam kazanıyor. Hepimizin ekmeğini kollayan manevi otorite olarak patron, işçinin hemen hemen her şeyi. Dolayısıyla patrona baş kaldırmak da çok büyük cesaret gereği. Şimdi fabrikamız biraz gözünüzde canlanmıştır. Çalışan sayısı böyle binlerce insandan oluşmuyor. Hayır, çalışan sayısı 200-250'den daha az, küçük veya orta ölçekli işletmelerden bahsediyoruz.
İşte böyle işletmelerde işçinin patronu tanıdığı mekanlar oluşuyor. Normal şartlarda, daha büyük ölçekli yerlerde profesyonel yöneticileri tanıyorsunuz. Ama hobilerde, yani küçük ve orta büyüklükteki bu bahsettiğim işletmelerde patron bizzat yönetici olarak işletmenin orada duruyor. Koltuğu var, yeri var vs.
Toplam her bin girişimin 997'si buna benzer küçük ve orta büyüklükteki işletmedir bakın. Kendi küçüktür ama Türkiye sanayisinin hemen hemen her şeyidir KOBİ'ler. Toplam ihracatın %35'ini bunlar yaparlar. Sanayi istihdamının %70'i bunlardadır. 4 milyona yakın KOBİ, Türkiye ekonomisinin bel kemiğidir.
Sayılara bakarsak hayatı sayılardan ibaret zannedebiliyoruz. Ama sayılardan devam edelim. Bu kobilerin %56'sı ki düşük teknoloji gerektiren ürünler üretiyorlar. %56'sı. Ha derseniz ki geri kalan %44 yüksek teknoloji mi? Yok. %31'i orta düşük bu arada. %1'den daha az yüksek teknoloji gerektiren ürünler üretiyorlar.
Yani bu haliyle aslında bu kobilerin uluslararası arenada rekabet ettiği ülkeler Afrika, Güney Asya. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi her ay yerel ve ulusal basına yansıyan iş kazalarını raporluyorlar. Buna göre 2024 yılında en az 1897 iş cinayeti kayıtlara girmiş. 1897 bakın. Günde ortalama 6 işçi iş kazalarında hayatını kaybediyor bu ülkede.
Şöyle bir örnek verebilirim tabii ki, isim vermeyeceğim. Yani bu olayı da pek öyle dile getirmekten hoşlanmayız. 7-8 sene evvel bizim burada çalışanlarımızdan birini kaybettik. Eşi ve iki çocuğu vardı, vefat etti. Ortaklarla oturduk, konuştuk, karar verdik. İnanmayabilirsiniz ama bu çalışanlarımızın vefatından beri maaşını her ay gününde ailesine gönderiyoruz. Yani şimdi demek istediğim, burada çalışanımız bize yeterli güveni verdiği zaman biz kimseyi yarı yolda bırakmıyoruz.
O çalışanımız vefat etti. Onun amel defteri kapandı. Ama bizimki hala açık. Bu dünya görüşünün dayattığı gündelik hayatta çalışanın hiçbir resmi güvencesi yoktur. Zaten resmilik, hukukilik, modernliğe ilişkin kavramlardır. İşçiyle işveren, abiyle kardeş gibidir ki zaten işverenin adı da abidir. Çalışanın resmi güvenceleri önemsizdir. Çünkü önemli olan bir manevi otorite olarak patronun sağladığı informal güvencelerdir.
Bu informal güvenceleri biraz daha açmak gerekir. Çalışanın hiçbir güvencesi kalmamıştır ama abi kardeş ilişkisinden doğan informal güvenceleri hala vardır. Şimdi kısa bir ara, döndüğümüzde buradan devam edelim. Aradan önce demiştik ki, patron işçiye hukukun sağladığı güvenceleri değil, gayri resmi, informal güvenceleri verir ve işçi de buna razı olur. Zaten işçi için gittikçe bu informal güvenceler daha fazla önem kazanır.
Haliyle bu informal güvencelerin olmadığı iş yerleri kabusa dönüşür onun için. Rıza üreten şey dünya görüşü ya da ideolojidir. Fakat ideoloji zaten tam da bunun için vardır. Özel çıkarların genel çıkarlara uygun düştüğünün akla yatkın bir açıklamasıdır ideoloji. İş yerinde ölüm tehlikesiyle çalışmak karşısında yapacak pek bir şey yoktur. Ölüm ya da işsiz kalmak Allah'tan gelir, kadere razı gelmek, tevekkül etmek işçinin sorumluluğudur.
Olacağı varsa olur ama işime bakarım. Yani işimi gücümü rast getirsin Allah'ım diye dua ederim de yine de işimi tam yaparım. Sen doğru olduktan sonra gerisini Allah'a bırakırsın. O seni kazadan, beladan korur. Felaketler olursa da olacağı vardır demek ki. Engel alamam ki buna.
Yani işçi de tevekkülle sorumludur. Tabii işverene odaklandık da bu dünya görüşünün bir de çalışan ayağı var. O da kutsal bir işin içinde, o da vazifelerinin bilicinde ve ekmeğinin peşinde. Abi nasıl kardeşine abilik ediyorsa, kardeş de kardeşliğini yapacak.
Vallahi ben sendikalara falan hiç bulaşmadım. 10 sene öncesinde falan dolaşıyorlardı ortalıkta. Ben de eski firmada çalışırken bazı sendika isimleri duymuştum o zamanlar. İşte sağa solu rahat bırakmıyorlardı, elemanları sıkıştırıyorlardı. İşte gelin kardeşim sendikamıza üye olun, işte işçi patron falan filan diye kafa ütülüyorlardı. Ama biz pek sıcak bakmayız böyle şeylere.
Gerçekten de Türkiye'deki sendikal sistem, kobilere nüfuz edemez. Ben sayılarla devam edeyim. Bizde özel sektörde 22 milyon çalışan var. Bunların 15-16 milyonu kayıtlı, 1 milyonu da sendikalı. Yani 1 bölü 15'imiz sendikalı, fakat onlara bir de kayıt dışıları etleyin. Göçmenler falan da var tabi. Yani iş baya kötü durumda sendikalılık konusunda.
O 1 bölü 15'in de neredeyse tamamı büyük ölçekli işletmelerdi bu arada. Orada da önemli bir kısmında varlığı sadece bir organizasyon kolaylığından ibaret. Hatta bazı yerlerde sendika dediğiniz şey işletmenin insan kaynakları birimi gibi. Oralarda zaten patronu yüz yüze görmüyorsunuz.
Neyse, onlar büyük ölçekliler. Onları daha sonra konuşuruz. Bizim sendika sistemimiz bu biçimiyle bu kobilere giremiyor. Yani kobilerde neredeyse sendika yok. Devlet de kobilerde sendika istemiyor. Onlar esnek çalışsın isteniyor. Geleneksel ilişkiler içinden yoğrulan bir işçi-işveren ilişkisi hayal ediyor bu dünya görüşü. İşçi ve işverenin kendisi zaten 300 yıllık modern kavramlar ama bu dünya görüşü bu hakikati reddediyor.
Hayır diyor. Ben işçi, o işveren değil. Ben kardeşim, o abi. Biz de Müslümanız. E namaz işini ne yapacağız peki? İşçiler namaz kılmak istediler. Namaz saatlerinde izin vermek için düzenleme yaptık. O kesilen vakti mesai bitimine ekleyelim dedim. İşte bir saat geç çıkın o zaman dedim diye ortalığı ayağa kaldırdılar. Tamam dedik. Sonra bir baktım bunlar bu izin sürelerinde namaz falan kılmıyorlar. Adam çıkmış dışarıda sigara içiyor.
Yine bir şey demedik. Şimdi aşağı iniyorum, bakıyorum, adam yerinde yok. Neredeydin diyorsun, namazdaydım diyorlar. Yani bakar mısınız? Bizim iyiyetimizi nasıl suistimal ediyorlar? Bu ne pişkinlik? Hala bu izinlerin kavgası var. Kaldıracağım ama... İslam'ın kapitalizme uyumsuzluğu halinde kapitalizmin protestan yorumları devreye giriyor. Zenginleşmenin kutsandığı, zenginleşenin özel çıkar değil, genel çıkarın temsilcisi olduğu bir yorum bu. İşletmelerde genellikle bu namaz izni sorun oluyor.
Yani patronun Müslümanlık örtüsünü kaldırıp modern bir işverene dönüştüren anlar namaz vakitlerinde yaşanıyor desek geridir. Bu işletmeler büyük oranda ihracata bakarlar. İhracat artarsa bunların da işleri yerindedir. Dolar böyle yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor ya siz panik yapıyorsunuz. Halbuki bu iş yerlerinde işler tıkırındadır böyle anlarda.
Eğer siparişler artarsa vardiyalar uzar, mesailer başlar. Böyle anlarda namaz izinleri gerilim konusuna dönüşür. Namaz izni varsa kalksın istenir, yoksa olsun istenir. Şu an tek sıkıntım, şimdi şöyle söyleyeyim kardeşim, namazlara yetişemiyorum. Tamam verdikleri izin onlara yetiyor ama benim üstüm başım kirpas içinde. Yedek kıyafet getiriyorum ama giyinip çıkarmaya vakit yok. E uzattığım zaman da abi kızıyor. E abdest almam da lazım her vakit. Bir ara bıraktım namazı, bu sefer de ben huzursuz oldum.
Yani var burada, kılmayan arkadaşlar da var ama ben vakitleri kılıyorum kardeşim. Geleneksel İslam'ın modern kapitalizme çeliştiği en gündelik anları namaz vakitleridir. Namazı bu kadar övüp dururlar da savundukları sistem bir huzur vermez. Namaz kılmayan işçiler, kılan işçilere gösterilir. Yani hep bir meseledir bu, bunu detaylandırmayayım ama hep bir meseledir. Gündelik hayatın ta ortasında durur. Ama bir de bir başka çelişki daha var geleneksel İslam'la modern kapitalizm arasında.
Ne o? Ne olacak faiz? Modern kapitalizm borçlanma ilişkileri üzerine kuruldu. Böyle bir düzende faize dokunmadan yaşamak da pek mümkün görünmüyor. Patron için zaten imkansız da işçi için bir nebze mümkündü. Fakat şimdi bir de kredi kartları çıktı.
Öyle ya da böyle, geleneksel ilişkiler içinde faiz ödemeyi veya almayı övmek olmaz. Ayıplı bir iş gibidir, zira İslam açıkça yasaklamıştır faizi. Buna karşın kredi kartlarına mahkumiyet, geleneksel İslam'la günümüz kapitalizminin en net çelişkilerindendir. Kredi kartsız yaşayabilen var mı?
Valla bizi bu kredi kartlarına mahkum ettiler. Şimdi patron dedi ki maaşları bundan sonra *** bankasından çekeceksiniz. Gittim bankaya ne yapmış? Bana kredi kartı çıkarmış. Dedim bunu istemiyorum kardeşim. Yok almak zorundasın. İlla ki kullanıyorsun bir gün sonunda. Sonra ne oluyor? Faiz. Tarafları yani işçi ve işvereni dışarıdan gözlemlediğinizde aralarındaki gelinimli ilişki İslami bir sosla örtülebiliyor. Fakat tabii resmi güvenceler de ortadan kayboluyor. Fakat gündelik hayat öylece akıp giderken tüm bu ilişkiler görünmez olabiliyor. İşveren-işçi ilişkisi ağabey-kardeş ilişkisine dönüşüyor.
Fakat bunda din kadar aile de etkili. Şimdi ben aile dedim de artık siz ne derseniz bilemem. Aile de tüm bu ilişkilerin içinde bir ideolojik aygıt ya da bir baskı aygıtı olarak ikisini birden gerçekleştirebiliyor aile. En az din kadar etkili. Çünkü patron genellikle ailenin bir yerlerden tanıdığı, bu eklemlenmenin yaşanması tesadüf değil. Bu boyda sermayedarlar, ya ilk kuşak ya da ikinci kuşak oluyorlar. haliyle hemşerilik, köylülük, akrabalık ilişkileri de devreye girebiliyor. Tüm bunları tek bir potada eritelim, hemşerilik, köylülük, akrabalık demeyelim de, tanıdıklar diyelim, tanıdıklar. Tılsımlı kelime bu. Haberle sağlanan tanıdıklarınızın olması önemli. Bazen bir akraba, bazen aynı köyden olduğunuz biri, bazen eski çalıştığınız yerin patronu, müdürü vs.
Tanıdık önemli. O tanıdıklar tarafından dışlanmamalısınız. O tanıdıkların kültürüne uyum sağlamalısınız ki o tanıdıklar sizin güvencenizdir. Vallahi genelde tanıdıklar aracılığıyla iş buluyoruz. İlanla zor. Gerçi ilanla da bulursun ama zaten yarının belli olmaz. Nasıl güvencen ki? Zaten ilanla işe başlayan adam da bir yandan tanıdıklarına haber salmıştır. Tanıdık bir yer olunca bırakır. Çok yapan var öyle, çok oluyor.
Eğer işyerinizde kurduğunuz ilişki tanıdıklar vasıtasıyla kurulmuşsa, ki geneli böyledir, burada da kurumsal bir işçi-işveren ilişkisinin yerine ağabey-kardeş ilişkisi alması olağan hale geliyor. Yani emeğin kontrolünde sadece din değil, aile de etkili oluyor. Şimdi bunlara bir de eğitimi ekleyelim. Eğitim görerek sınıf atlamanın eski Türkiye'de kaldığı ortada. An itibariyle yoksullar devlet okullarına, orta sınıflar zincir kolejlere, zenginler ise elit kolejlere veya yurt dışına gidiyorlar. Aynı eğitimden geçmeyen böyle bir toplum birbirini tanımıyor, birbirine hasetlik besliyor.
Düzen ya da sistem artık adına her ne derseniz deyin, bir biçimiyle hegemonyası altına aldıktan sonra ideolojini zihinlere enjekte etmesi kalıyor. Burada da devlet devreye giriyor. Patron manevi bir otoriteyken, patronun da otoritesi olan ulular ulusu, kutsal mı kutsal bir yüce güç olarak devlet oracıkta duruyor. Haliyle patronun devleti için var olduğu, patrona karşı gelmenin devlete karşı gelmek olduğu bir ideolojiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu ortamda işçilerin düşmanları da patron ya da devlet olmuyor. Kim oluyor? Diğer işçiler oluyor.
İşçiler diğer işçilere kırdırtılarak aslında bu düzen yürüyor böyle. Sabredeceksin kardeşim, sabredeceksin. Ayağını yorganına göre uzatacaksın. Buraya bir sürü adam geldi, gitti. En ufak bir şey olduğunda hemen dönüp, vay patron şöyle yaptı, vay böyle. Yakışıyor mu ya? Patron kötü niyetliyse de Allah onun cezasını verir zaten. Sen işine bakacaksın. Her işin bir zorluğu var ya. Hazreti Eyyub aleyhisselam Allah onu çile çeksin diye mağaraya koyduğunda dönmüş, Allah'ım ben bu mağarayı beğenmedim. Olur mu öyle şey? Sabredeceksin kardeşim. Burası da bizim çilemiz.
Burası da yani iş yerleri de onların çilesi. Bir de kadın olduğunuzu düşünün. Hep erkeklerle konuştuk. Kadın örnekler çok daha başka. Elbette din, aile ve eğitim. Bunlar aynı zamanda devletin ideolojik aygıtları. Elbette bunlara medyayı da eklemek gerekir. Böyle bir düzende eve dönünce de Kuruluş Osman'ı falan izliyorsunuz. Ne izleyeceksiniz?
Althusser'e göre bu aygıtlara sporu da eklemek gerekir. İnsanımızın futbol didişmesine kendisini ne kadar kaptırdığını görüyorsunuzdur. Maalesef Trentopik dinleyicilerinin bir kısmı da kaptırmış durumda. Geçen bölümde, ya yerli hakem bulamadılar deyince beni Galatasaraylı zannettiler. Ya neyse işte. Konya Organik Sanayi'ndeki bu minik yolculuğumuza son verelim ve geri dönelim.
Kültürel hegemonyayla başladık, onunla bitirelim. Kültürel hegemonyayı tesis edebilmeniz için toplum içerisindeki en geniş alana çağrıda bulunan bir dünya görüşü geliştirmelisiniz. Bu dünya görüşü, savunduğunuz özel çıkarların toplumun genel çıkarına uygun düştüğünü akla yatkın biçimde iddia edebilmeli. Kapitalizme uyumlu protestan İslamcılık, Konya organize sanayi örneğinde gördüğümüz biçimiyle hegemonik bir güce dönüşmüş durumda.
Fakat elbette sadece Konya'da değil bu. Yakın zamanda Gaziantep'te Birleşik Tekstil İşleri Sendikası Genel Başkanı Mehmet Türkmen'le bir fabrika sahibi arasındaki diyalog bana bu bölümün ilhamını verdi. Mutlaka görmüşsünüzdür. Direnişçi işçilerin temsilcisi Mehmet Türkmen'le patron arasındaki diyalog şöyleydi. işçi kendisi bırakın karar versin. Ya sen de. Yahu ben tamam ben karar vereyim demiyorum. Işçi karar versin. Ama izin verin. Işçi kendi arasında özgürce konuşup karar ver. Senin karşında özgürce konuşamıyor. Bunu bilmen lazım. Vallahi ben tabii. Bir tane işçi dört tane fabrikam var dedi. Adamı pişman ettin söyledi. Ama bak edeb lazım. Edeb. E bu edebsizlik mi? Sen bu kadar para kazandın, zengin oldun. Bu işçinin de hakkını ver demek edepsizlik mi? Bak
Birleşik Teksil İşçileri Sendikası Başkanı Mehmet Türkmen, an itibariyle Gaziantep kapalı cezaevinde tutuluyor. Bizi iki yıldır takip eden dinleyicilerimiz, onunla yaptığımız ve 20 Aralık 2023'te yayınladığımız Özak Teksil'e bakıp Türkiye'nin düzenini görmek bölümünü hatırlayacaktır. Biz yine de o bölümü de güncelleyip yayın alalım, bu bölümün ardından belki onu da dinlemek istersiniz. Layıklık mücadelesini özel hayata müdahale başlığına sıkıştırıp, orta sınıf, kentli, seküler kesimlerin mücadelesine dönüştürdüğünüz anda, halkımızın büyük kısmını bu kan emici düzene esir bırakıyoruz.
Diyorum ya, laiklik sadece orta sınıfların değil, geniş halk kesimlerinin çıkarına bir ideoloji olarak sunulmalı ki bu sayede işçiyle patron arasındaki ilişkiyi yeniden düzenleyebilecek bir dünya görüşü yaratabilelim. Ama biz ne yapıyoruz? Laikliği bir tür yaşam tarzıma karışma abicim gevşekliğine bırakıyoruz. Halbuki laiklik işçinin alın teridir. Bakış açımız bu olmalı.
Elbette bu bozuk düzen dışarıda kalmasını istemiyor böyle sendikacıların ve Mehmet Türkmen gibi sendikacıları hapse tıkıyor. Halbuki Mehmet Türkmen doğunun ifade ettiği sapkın zihniyete inanacak gibi olanları uyarıyor. Şu sapkın zihniyetine o kadar güzel bir kılıf bulmuşsun ki inanacak gibi oluyorum. Ama konuyu dağıtma. Buradan Mehmet Türkmen'in kendisine, Birleşik Tekstil İşçileri Sendikası'na ve tüm Gaziantep'li işçilere dayanışma mesajlarımızı göndermiş olalım. Bu bölüm boyunca Konya Organize Sanayi'de işçi ve işverenlerle konuşup emeğin tevekkülü kitabına imza atan Yasin Durak Hoca'ya da teşekkür edelim. Ben kendisine haber vermeden kitabından bahsettim, umarım o da beğenir bölümü. Eh madem öyle, bunları Allah bile affetmeyecek diyerek bitirelim bölümü. Sizi Allah bile affetmeyecek zalim herif.
Kahrol bir köşede Boş hayaller kur Kalpsizlerin sonu Hep böyle olur Seni Tanrı bile Affetmeyecek Önümüzdeki bölümlerde görüşmek üzere Kendinize iyi bakın Hadi eyvallah Seni yakacaklar benim yerime Seni Allah bile affetmez
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.