Podcast

449: Türkiye’nin Derdi, TÜSİAD’ı Neden Gerdi?

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

CHP’nin 38. Kurultayı kayyum tartışmalarıyla gündemde. TÜSİAD’ın sert çıkışı ne anlama geliyor? Sermaye sınıfı neden huzursuz? Türkiye’de hukuk düzeni nasıl işliyor, düşman ceza hukuku kimleri hedef alıyor? Bu bölümde, tüm bu soruların cevaplarını birlikte arıyoruz. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.949 kelime · ~20 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 18 Şubat 2025'de alıyoruz. Önümüzde iki büyük konu var. Bunlardan ilki, CHP'nin 38. kurultayına ilişkin tırnak içinde söylüyorum şaibe iddiaları. Geçen hafta bahsetmiştim hatırlarsınız. Kemal Kılıçdaroğlu da yüzümüzü yere eğecek şekilde bu konuyu gündem etmişti. 38. kurultay size yok artık ya dedirtebilir ama bakın.

CHP'ye kayyum atanmasına neden olabilecek bir davaya dönüşüyor bu iş. CHP'nin kurultayıyla ilgili bir mahkeme kararı çıkarılabilir. Ben biraz önce İsmail Saymaz'dan dinlediğiniz bu iddiayı önemsiyorum ve makul buluyorum. Önümüzdeki günlerde yaşayıp öleceğiz. Önümüzdeki haftalarda CHP'nin 38. kurultayını mahkeme aracılığıyla gayrimeşru ilan edip CHP'ye kayyum atayabilirler. Yok artık ya demeyin, bu mümkündür, masada yani bu.

Bu durumda CHP üyeleri içinden seçilecek bir kayyum, CHP'yi 45 gün içinde kurultaya götürmekle görevli oluyormuş. CHP 23 Mart'ta ön seçime giderek Cumhurbaşkanı adayını belirleyecek. Fakat bu adayın gayrimeşru hale gelmesi, yarışa yaralı başlaması için 38. kurultayın altının boşaltılması gerekiyor. Bunun için de gördüğünüz kadarıyla

Transkriptin tamamını oku

İktidarın böyle bir hamlesi olursa CHP cephesinde de baskıya direnemeyen kimi koltuk sahipleri partiyi satabilir, iktidarla iş tutmaya başlayabilirler. Örneklerini görmeye başladık. Belediyeler içinde el değiştirenler ya da CHP'li görünse dahi iktidarla tam işbirliği içinde olanlar da artacaktır. Eğer gövde sağlam durmazsa fırtına bayrak direğini parçalayabilir. Bu anlamda Cumhuriyet Halk Partililerle dayanışma mesajlarımızı ileterek başlayalım. Çünkü özellikle onlar için zor günler kapıda.

Cumhuriyet Halk Partisi için bir tür varlık-yokluk mücadelesi olarak görüyorum önümüzdeki süreci. Hava kelimenin gerçek anlamıyla kurşun gibi ağır. Bir diğer konu, TÜSİAD Genel Kurulu'nda yapılan konuşmalar. Ben size biraz özet geçeyim, izin verin. Efendim, TÜSİAD Olağan Genel Kurulu'nda Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Ömer Aras ve Yönetim Konseyi Başkanı Orhan Turan alışageldiğimiz tonun çok ötesine geçen sert konuşmalar yaptılar.

Bu konuşmalar başlangıçta pek anlaşılamadı ama, TÜSİAD'ın kendi tarihi içinde de bu boyda eleştiri yapılan pek fazla konuşma yok. Bu nedenle, öyle ya da böyle, tarihi bir önem atfedildi konuşmalara. Başkan Orhan Tuğran, Ben bugün özellikle kısa bir konuşma yapmayı tercih ettim. diyerek başladı konuşmasına. Konuşmaların tek bir odak konusu yoktu. Kartalkaya faciasından girdiler, haksız tutuklama ve soruşturmalardan, kayyumlardan çıktılar. Elbette gündemlerinde ekonomi de vardı. İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras'ın konuşması, zaten Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan'a altlık oldu. Ömer Aras çıktı, Orhan Turan geldi. Baya rak konseri gibi dağanduğunda aldılar.

Seçilmişlerin görevden alınarak, atanmışların göreve getirilmesi demokrasimizi zederedi. Bir siyasi parti lideri hakkında önce soruşturma başlatılıyor, sonra farklı bir nedenle tutuklanıyor. Birçok sanatçının menajerliğini yapan bir iç kadın hakkında önce soruşturma başlatılıyor, sonra farklı bir nedenle tutuklanıyor. Bu konuşmalarda enteresan olan, tek bir konu başlığına odaklanmayan, aktüel siyasetin bu zamana dek gidişip kenara bıraktığı konulara da taraf olmasıydı TÜSİAD'ın. Sadece taraf olmuyordu, Başkan Orhan TURAN'ın da üstü bu, kinayeli ve iğneliciydi. Yolsuzluk, dolandırıcılık, kara borsa haberlerinin ardı arkası kesilmiyor. Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak,

Galiba artık şirket kurmaktan daha kolay. Eleştirilerin vardığı yer, sisteme ilişkindi. Tek bir odak konusu yoktu TÜSİAD'ın. Aktüel siyasetin gündemine giren hemen her konu, TÜSİAD Genel Kurulu'nda hükümete dönük bir eleştiriye dönüşüyordu. Aktüel tartışıp geride bıraktığımız gündemler var ya, hah! Hepsine ilişkin tartışmalarda TÜSİAD iktidar karşısında konumlanıyordu. İmamoğlu'ndan girip Teğmenlerden çıktığı İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras. Bir büyükşehir belediye başkanı hakkında yaptığı konuşmalar nedeniyle basın toplantısından dakikalar sonra soruşturmalar açılıyor.

Bilirkişi görüşmesini yayınlayan gazeteciler gözaltına alınıyor. Genel yayın yönetmeni tutuklanıyor. Çok enteresandı. Ben konuşmayı takip ederken, TÜSİAD'ın ne yapmak istediğini anlamaya çalıştım. Haklı mı, haksız mı bunu bir kenara bırakıyorum.

Hatta şunu diyebilirim. Ömer Aras'ın da, Orhan Turan'ın da yaptığı konuşmaların tümüne hak verdim. Mesele haklılık haksızlık değil. TÜSİAD'ın ne yapmak istediği. Türkiye'de sistemin çöktüğü şimdi mi anlaşılmıştı? Bu çıkış neden şimdi ve neden bu şekildeydi? Bu sorulara yanıt ararken Türkiye'nin ve muhalefetin de nabzını tutalım istedim bu bölümde. Hadi gelin bu meseleyi konuşalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Çeviri Açıkçası TÜSİAD başkanlarının konuşmalarını karmaşık duygular içinde izledim. Başkanların dediklerine neredeyse tamamen katılıyordum fakat bir yandan da TÜSİAD gibi imajı son derece kötü bir STK'nın iktidarın karşısında konumlanmasını da zararlı buluyordum. İktidarın didişirken pek zorlanmayacağı bir topluluktu TÜSİAD. Evet kabul, diğer sermaye örgütlerinden daha itibarlıdır. Yani mesela MÜSİAD'a göre daha ve Altyazı M.K.

itibarlıdır, TOB'a göre daha itibarlıdır TÜSİAD. Ve daha entelektüel kasları olan bir örgüttür. Eyvallah ama geniş halk kesimleri nezdinde o kadar da itibarlı bir yerde durmaz. Sonuç itibariyle şöyle izah edeyim ya da Türkiye'nin geneli yoksullaşırken milyarına milyar katabilen 4500 şirket ve bu şirketlerin sahibi bin küsur sermayedarı temsil ediyor TÜSİAD. Haliyle halkla iletişiminde böyle bir bariyer var. Düşünün açlıkla sınanan, geneli yoksulluk sınırı altında yaşayan milyonların

Dolar milyonerlerinin sesine hak vermesi zordur, bunu kabul edersiniz. Bunu da en iyi bilen AKP'dir. Geride bıraktığımız 23 yılda, TÜSİAD'ın çıkışlarının nasıl sonuçlandığı ortada değil mi? Şimdi buradan sesleniyorum. Kekilme yok. Ey TÜSİAD ve yavruları! Size sesleniyorum. Tek göreviniz var. Yatırım, üretim, İstihdam, büyüme. Siz bunda ne yapıyorsunuz, önce onu ortaya koyun. Kalkıp da hükümete saldırmanın değişik yollarını, versiyonlarını aramayın, bizimle mücadele edemezsiniz. Bu 4500 şirket, özel sektör istihdamının yarısını oluşturuyor bakın. Yani özel sektörde Borderoğlu her iki çalışandan birinin patronu, TÜSİAD üyesi. Enerji ve altın hariç tutulduğunda toplam dış ticaretin %85'ini oluşturuyorlar.

Gücün kaynağını sadece zenginlik olarak düşünmeyin. Bu kadar paranız varsa medyada da size pek ses eden olamaz. E çünkü reklam pastasının da ne kadarını oluşturuyorlar bilemem ama medya kuruluşları da tüsyada didişmek istemez. Didişirse reklam alamaz diye endişelenir.

TÜSİAD'ın en kritik gücü ama bu medya gücünden değil, bankacılık sermayesini elinde tutmasından kaynaklıdır. Kredi mekanizmasının başında TÜSİAD patronları bulunur. Bu düzende bankalar, kaydıyı para yaratabildikleri için banka sahibi olmak, küçük çapta bir dere beyi olmaya benzer. Gelir Dersi Başkanlığı'nın verilerine baktım. Türkiye'de 1 milyon 192 bin küsür kurumlar vergisi mükellefi var.

Bu 1.192.000 mükellefin 4.500'ü yani sadece binde 4'ü TÜSİAD üyesi. Ama bu binde 4'lük dilim özel sektörün ödediği tüm kurumlar vergisinin %80'ini tek başına ödüyor. Bu haliyle TÜSİAD için bu düzenin ezilenidir demek komik olur. TÜSİAD patronları bu düzenin ezileni değil egemenidir. Ve TÜSİAD Yüksek İstihare Konseyi Başkanı Ömer Aras'ın ağzından, yani bu düzenin en tepesinden görünen de şudur.

güven bunalımı yaşıyoruz. Moralimiz bozuk ve güven bunalımı yaşıyoruz. Bu güven bunalımını lütfen küçümsemeyin. Öngörülebilir olmaktan tümüyle çıktığınızda, halk kesimleriyle devlet otoritesi arasında her türlü güven ilişkisi hasar görüyor. Devlet halkına, halk da devletine güvenemiyor. Sorarım size, İmamoğlu'na yasak getirilirse, hatta hapse atılırsa, siz bunun adalet mekanizmasının tarafsız ve bağımsız bir kararı olduğunu mu düşüneceksiniz?

Halk TV genel yan yönetmeni, yatarı olmayan bir suç nedeniyle 3 haftadır hapiste tutuluyor. Bu sizce güvenilmesi gereken adil bir karar mıdır? Ayşe Barım'a bakalım. 17 Şubat pazartesi günü, Çağlayan adliyesinde Ayşe Barım krizi yaşandı. Avukatların tutukluluğa itiraz talebini değerlendiren İstanbul 8. Asliye Ceza Mahkemesi, tutukluluğu haksız buldu ve Barım'ın tahliyesine karar verildi. Ve ne oldu biliyor musunuz?

ne olduğunu davayı yakından takip eden gazeteci Emrullah Erdinç'ten dinleyelim. O itiraz çerçevesinde bir üst mahkeme olan ağır ceza mahkemesine dosya gidiyor. Ağır ceza mahkemesi dosyayı inceliyor ve bu kez de şöyle bir karar veriliyor. Ayşe Barım hakkında bir yakalama kararı ve o yakalama kararı da çok hızlı bir şekilde ağır ceza mahkemesi tarafından tutuklamaya çevriliyor ve Ayşebarı'nın kaldığı Silivri cezaevinden tahliye edilmeden yeniden koğuşuna konularak yargılamasına yine kaldığı yerden devam edecek. Ayşebarı mı bir mahkeme tahliye ediliyor ve jet hızıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı devreye giriyor, tahliyeye itiraz ediyor ve dahasını söyleyeyim ben size, bu 8. Asya Ceza Mahkemesi hakkında da HSK soruşturma başlatılıyor. Yani şimdi bu haliyle gör demenin anlamı yok değil mi?

Aynı uygulamayı da defalarca kez gördük ayrıca. Şimdi böyle bir atmosferde halk ile devlet arasında bir güven bunalımı oluşması olağan değil midir? Şimdi hiç siyasete girmeyeyim bakın. Sadece futbol üzerinden yaşanan güven bunalımını futbolu takip edenler anlatsın. Bu hafta Galatasaray ve Fenerbahçe maç yapacaklar ve kıyasiya bir mücadele yaşanıyor şu an ligde. Bu iki takım dışında şampiyonluk yarışında da kimse yok ve bu iki takım 24 Şubat pazartesi günü Ramps Park Arena'da karşılaşacaklar. Buraya kadar her şey olağan fakat sorun maçı kimin yöneticiğinde patlıyor, hakem kim olacak. Çünkü her iki takım da

Her iki takımın taraftarları da Türk hakemlerine güvenmiyorlar. Çünkü ortada güvenebilecek bir kurum yok. Ne Türkiye Futbol Federasyonu'na güveniliyor, ne MHK'ye güveniliyor. Ve maçı yönetebilecek, daha doğrusu yönetse onun kararlarına güvenilebilecek herhangi bir Türk hakem bulabilmiş değil. Bu nedenle maçı çok muhtemel ki yabancı hakemler yönetecek. Aslında bize yabancı hakemden ziyade yabancı yönetici lazım da. Ama şu var, haftaya büyük ihtimalle yabancı gelecek.

Bu güven bunalımını Erdoğan'cı da muhalifte yaşıyor. Herkes biliyor geminin su aldığını ve herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini. Çok ama çok ama çok açık ki, gözümüzün önünde ceryan eden bir hakikat ki, Türkiye'de 3 tip ceza hukuku işliyor. Biri Türk ceza hukuku. Bu hukuk sıradan davalarda, sıradan insanlar yargılanırken işliyor. Bir ikinci hukuk düzeni, yandaş ceza hukuku. Bu hukuk, iktidarın yanında yöresinde hizalanan kesimler yargılamaya konu olduğunda işliyor. Çok fazla örnek sıralayabilmek mümkün ama konuyu dağıtmanın bir anlamı yok. Hukuk nezdinde imtiyazlı bir zümre olduğu bir gerçek. Ben buna yandaş ceza hukuku adını verdim.

Bir üçüncü hukuk düzeni de yandaş ceza hukuku değil, düşman ceza hukuku ki bunun adını ben koymadım. Düşman ceza hukuku, devletin kendi yarattığı ötekiye uygulanan ceza hukukudur. Terimin isim babası, Alman hukuk felsefecisi Günter Jakobs. Kelimenin literatüre girdiği tarihte 1985.

Normal şartlarda sıradan insanlara veya yandaşlara uygulanmayan bir ceza hukukunun devletin düşman gördüğü iktidara, muhalif kesimlere uygulandığını görüyoruz. Günter Jakobs'un düşman ceza hukuku kavramını şu sıralar, Silivri'de benzer bir hukuka muhatap olmuş Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ'da sıkça kullanıyor. Özdağ'ın cezaevinden Adalet Bakanı Yılmaz Tunç'a yazdığı mektupta şu ifadelere yer veriliyor. Sayın Bakan, Türkiye'de evrensel hukuk ilkeleri ve demokratik ölçütlerin esas alındığı bir hukuk sistemi değil, düşman ceza hukuku uygulaması var. Muhaliflerin yasal ve anayasal hakları askıya alınıyor, kullanılması engelleniyor. Bu durum o kadar vahim bir hal aldı ki anayasa mahkemesinin bir muhalifle ilgili almış olduğu karar dahi hükümetinizce tanınmayabiliyor.

Ayşe Barım'a uygulanan da, Ümit Özdağ'a uygulanan da, Can Atalaya uygulanan da, Tayfun Kahraman'a uygulanan da, Osman Kavala'ya uygulanan da, Zafer Partililer buna tetikleniyor ama Selahattin Demirtaş'a uygulanan da, Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş'a uygulanan da, yarın bana uygulanacak olan da, size uygulanacak olan da, Türk ceza hukuku değil, düşman ceza hukukudur. Birleşik Tekstil İşçileri Sendikası Genel Başkanı Mehmet Türkmen'e uygulanan da aynısıdır. Şu sıralar içlerinde AKP milletvekili İrfan Çelikastan'ın fabrikasının da olduğu 20 fabrikada işçiler iş bıraktılar ve mücadeleye giriştiler. Gaziantep valisi kentte tüm etkinlikleri, gösterileri yasakladı. İşçiler tazminatsız biçimde işten atıldı ve sendika başkanı Mehmet Türkmen tutuklandı. Fabrika müdürünün Mehmet Türkmen'e hitaben söylediği, Sözleri

aslında bu bozuk düzenin çalışana, işçiye, borderolu kesimlere nasıl bir gözle baktığını da açık ediyordu. Bizler, çalışanlar, emek sahipleri tekmini birden bu memleketin ekseriyeti. Bunların gözünde bir övmeyenin peşinde koşan zavallılardık. Halbuki bu düzenden önceki de garibanı, emekçiyi pek sevmezdi ama ekmeğinin peşinde koşanı da bir övmeyenin peşinde koşanlar diye aşağılamazlardı. Apaçık hale gelmiş bir halk düşmanlığıdır bu. Ekmeğinin peşinde koşana düşmanlık bu. Öyle günlere geldik ki ekmeğinin peşinde olmak ayıp oluyor ve ekmeğinin peşinde olanlara hakaret etmek serbest hale geliyor ve ekmeğinin peşinde olanların hapse atıldığı günler yaşıyoruz. Bunları da göreceğimiz varmış diyeyim yani. Ya bunları biz gördük yani böyle sendikacıların falan hapse atıldığı günleri gördük ama o günler Türkiye'de darbe günleriydi. Yani normal zamanlarda böyle şeyler pek olmazdı. Ekmeğinin peşinde koşan işçiler. Ama zannetmeyin ki sadece işçiler. Patronlar da tırnak içinde ekmeğinin peşinde. Ve elbette TÜSİAD da ekmeğinin peşinde. Zira TÜSİAD'ın 12 Şubat'taki genel kurulunda yapılan konuşmalar sebepsiz değil. Hadi sebebi reklamlardan sonra konuşalım.

Aradan önce dedim ki, TÜSİAD'ın 12 Şubat'taki çıkışı sebepsiz değil. Tek sebep sıralamayacağım ama patronların nasıl bir ruh hali içinde olduğunu anlamak gerekir. Kritik tarih, 4 Şubat 2025'te yürürlüğe giren bir düzenlemedir. Muhtemelen bu düzenlemeden pek azınızın haberi var, bu nedenle bunu biraz açmak iyi olur. Yeni düzenlemeye göre TMSF suç gelirini aklayan

veya terörle iltisaklı şirketlere 5 yıl süreyle kayyum olarak atanabilecek. Şirketin varlıklarının satışı, FES'i ve tasfiyesine TMSF karar verecek. Şirketlerin genel kurul yetkileri, Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi olmaksızın TMSF tarafından kullanılacak. Şimdi terör merör deyince kafamız karışıyor hatta ilk etapta ne mahsuru var gibi düşünebiliyoruz. Artık salim kafalar böyle düşünmeyi bıraktılar da yine de kafası karışık dinleyicilerimiz olabilir. Zira bu düzenin tılsımlı bir ifadesidir terör. Cümle içinde geçtiğinde hepimiz bir tedirgin oluruz. Tablo şudur bakın. Terör iltisakı gerekçe gösterilerek TMSF'den görevlendirilen bir kayyum şirketinizin başına geçip malınız ve mülkünüz üzerinde yetki sahibi olabilir.

Siz terör iltisaklı değilseniz endişe edecek bir şey yok diyebileceğiniz bir düzende de yaşamıyoruz. Yani isterseniz ya da istenirse siz bu kaydı dinleyen siz terör iltisaklı olabilirsiniz. Her an herkes terörle iltisaklı olabilir. TÜSİAD esasında patronların bu endişesini dile getiriyor. 12 Şubat'taki TÜSİAD Genel Kurulu'nda konuşan hukukçu Prof. Adem Sözyer konuşmasına şöyle başlıyor bakın.

TÜSİAD açılışı değil de adeta hukuk fakültesinde ceza muhakemesi hukuku açılışı gibi bir genel kurul var burada. Neden acaba herkes tutuklama ve yakalalardan bahsediyor? Adalet Bakanlığı'nın bir eğitim toplantısında mıyız? veya ceza ve teşkif evlerinin bir similerinde miyiz? Hayır, değiliz. Şu sıradayız. Hayal edin lütfen. İmtiyazlarınızın, elindeki gücünüzün, ailenizin mirasının, neredeyse her şeyiniz olan şirketlerinizin tepesine çökülebilecek bir yasal düzenleme geliyor ve terörle iltisaklı değilseniz de rahat edebileceğiniz bir düzenin içinde değiliz. Zira düşman ceza hukukuyla karşı karşıyayız. Bu düşman ceza hukuku arzu edilirse

TÜSİAD üyelerini de kapsayacak biçimde genişletilebilir. Örneği var Osman Kavala. Osman Kavala, böyle marjinal bir örnektir deyip kenara koyuyoruz ama Kavala ailesi, memleketin en önemli burjuvalarındandı. Nitekim genel kurulun önemli konularından biri de, terör iltisakı gerekçesiyle şirketlerine getirilme imkanı bulunan kayyumlardı. Konuşmacılardan Profesör Adem Sözüere yeniden dönelim.

Fakat Adem Sözeri dinlerken, TÜSİAD üyeleriyle lütfen empati yapın, onları anlamaya çalışın, tedirginliği bir hissetmeye çalışın. Sanki o salonda yüzlerce milyon dolarlık servetinizle hocayı dinliyormuş gibi düşünün. TMSF'de bu düzenin ekonomiye karşı, iş dünyasına karşı yeni bir aleti olarak devreye sokuluyor. ve işte terörizmin finansmanı gibi suçlardan dolayı belli ekonomik çıkar amaçlı suçlardan dolayı TMSF'ye kayyum atanacak. Zaten biz bu kayyum lafını duyunca şöyle düşünmeliyiz ki, Türkiye'de yüzlerce kayyum ataması oldu siyasette ve seçimler anlamsız hale getirildi. Şimdi bunun aynısını ekonomide yapmak istiyorlar. Yok canım olmaz öyle şey mi diyorsunuz?

Şirketlere terörle iltisaklı diye kayyum atanmaz canım mı diyorsunuz? Şöyle olmayacak. Tüm şirketlere çökülüp komünizm... Böyle bir şey demiyorum. Yani böyle bütün şirketler tehlike altında falan değil. İbret olsun diye atarsınız iki üçüne kayyum. Devamında geri kalan tüm patronları da hizaya çekiverirsiniz. Türkiye sermaye sınıfından biriydi mesela Osman Kavala.

gözlerinin önünde ibret olsun diye Kavala'yı içeride tutmaları neye neden oldu? Ben size söyleyeyim. Kavala içeride tutularak tüm sermaye sahiplerine sivil toplumu desteklemeyin, bana itiraz eden medya organlarına reklam vermeyin denilmiş oldu. Türk sermaye sınıfı da bu denileni anladı, Türkiye'de sivil toplum neredeyse bitti, bağımsız medya ise yaşam mücadelesi veriyor. Zaten TÜSİAD başkanı Orhan Turan da bu TMSF düzenlemesine konuşmasında değiniyor.

Yeni yasal düzenlemelerle TMSF'nin şirketlere kayyum olarak atanması mümkün oluyor. Şöyle dediğim düşünülmesin, bu 4 Şubat'taki TMSF düzenlemesi olmasaydı TÜSİAD her şeyden memnundu. Hayır böyle demiyorum. TÜSİAD'ın bu çıkışının tek nedeni elbette bu düzenleme değil ama bu düzenleme bardağa taşıran som damladır denebilir. Ayşe Barım'ı düşünün. Geziye katkısı milyonlarca insandan daha az olan bir kişiyi geziden tutuklamanın iler tutar yana olmadığını gözü olan görür görmeyenin de şifasını bulamadık.

Ayşe Barım geziden içerideyse bu kaydı dinleyen sizlerim ve benim dışarıda olmam tuhaftır. Ayşe Barım'ın alınması az şey değil, tüm patronlara da gözdağıdır zira Türk dizi endüstrisinin en güçlü şirketine, ID Production'a yönelik bir davadır bu. Türk dizi endüstrisi ki dünyanın en büyük dizi sektörlerinden biri, yıllık 1 milyar dolarlık ihracatı var bu sektörün. Ve dizi sektörünün en güçlü aktörünü mesnetsiz biçimde hem de Gezi'den 12 yıl sonra Gezi nedeniyle alıyorsunuz bakın. Birçok sanatçının menajerliğini yapan bir iş kadın hakkında önce soruşturma başlatılıyor, sonra farklı bir nedenle tutuklanıyor.

Ayşe Barım alelade bir kişi değil, aynı zamanda büyük bir patrondur da. Bir patronun bu şekilde hapse atılabiliyor olmasının diğer patronları endişelendirmesi kadar olağan bir şey yok. Dikkat edin, adli bir suçla ilgili değil, tümüyle işiyle ilgili konumundan ötürü hapse atılıyor Ayşe Barım. Aslında konuyu takip eden herkesin gördüğü bir hakikat. Devletin dijital platform işine girmesi fakat bu platformun oyuncu bulurken zorlanması üzerine tetiklenen bir operasyon bu.

Vergi uzmanı Nedim Türkmen bu konuyu dört hafta önce 17 Ocak'ta Sözcü TV'de anlatıyor. Bunun arkasında, bu kadar patlatılmasının arkasında devletin platformuna oyuncu verilmemesinden başlayan bir türeç ve sonra işte o iki film şirketinin kurduğu, Poligopol diye bir şirket diyelim, buradan başlayan ve şimdi işte magazinlere şey olan bir olay. Nedim Türkmen bu konuşmayı 17 Ocak 2025'te yaptı ve 4 gün sonra, 21 Ocak 2025'te Bolu Kartalkaya'daki Grand Kartal Otel'deki yangın faciasında ailesiyle birlikte hayatını maalesef kaybetti. Bakın, Nedim Türkmen Türkiye'nin en önemli vergi uzmanlarından biridir ve bilen bilir, vergi uzmanı parmakla sayılacak kadar azdır ülkemizde. Nedim Türkmen ise TÜSİAD mensuplarıyla da bir yer aradadır.

Yaptığı iş gereği işverenler Nedim Türkmen'i tanır. Sadece Nedim Türkmen'i değil elbette. Mesela, Özyen Üniversitesi İşletme Fakültesi Dekanı Prof. Atakan Yalçın. Kendisi bizzat finansçıdır ve TÜSİAD mensuplarının da çevresindeki isimdir. Şöyle düşünün. Özyeyün Üniversitesi'nin patronu Hüsnü Özyeyün, TÜSİAD'ın önceki İstişare Konseyi Başkanı'dır ki, Bolu Kartalkaya'da ölen Atakan Yalçın, Hüsnü Bey'in de yakın çalışma arkadaşıdır. Yani Bolu'daki yangın, TÜSİAD üveylerin hemen hepsinin tanıdığı insanların ölümüseyle sonuçlandı. TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras da, ülke olarak moralimiz bozuk, bir güven bunalımı yaşıyoruz dedikten hemen sonra Kartalkaya'yla başlıyor konuşmasına. Ülke olarak, Moralimiz bozuk, güven bunalımı yaşıyoruz. Kartalkaya'da 78 canımız yanarak hayatını kaybetti. Yangın çıkabilir ama 78 kişi ölmez. Ölüyorsa nedeni usulle uygun yapılmayan binalar ve denetimsizliktir. Çöken bir sistemdir.

Değerli toplu hale getirelim ve tüsiyatçılarla empati yapalım. Şirketlerinize el konulabilecek bir ortama gidiyorsunuz ve yanı başınızda bir iş kadını tuhaf gerekçelerle hapiste tutuluyor. Halk mutsuz, işletmelerinizde her gün bu mutsuzluktan kaynaklanan irili ufaklı işçi direnişleriyle karşılaşıyorsunuz ve Türkiye'deki sistemsizlik artık en yakınlarınızın dahi canına kastediyor. Buradan hareketle TÜSİAD'cıların tepkisini onlarla empati yaptıktan sonra olağan karşılamak gerekir. Çelişkili bir tutum içinde değiller. Ayrıca duyduğun TÜSİAD'ın yönetiminin yaklaşık bir ay önce Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'la görüştüğü, bu şikayetlerini Cevdet Yılmaz'a da aktardıkları ve Yılmaz'dan tatmin edici bir cevap alamayınca bu konuşmayı yaptıkları yönünde. Peki ne olur?

TÜSİAD bu çıkışıyla muhalefete can suyu vermiş değil, hatta bana kalırsa zarar bile vermiştir. Siyaset yapsam TÜSİAD ile aynı saftanılmak istemezdim. TÜSİAD'ı siz çok seviyor olabilirsiniz ama halkın gözündeki imajı hiç de iyi değildir. Muhalefetin iletişimini bence zorlayan bir çıkıştı TÜSİAD'ın ki. İyi de ekonomi politikaları TÜSİAD'ın arzu ettiği yönde ilerlemiyor mu? Yani hiç değilse Nurettin Nebatü yok ve yine hiç değilse piyasa kurallarına riayet edilmiyor mu? Bu noktada patronların Mehmet Şimşek'in arkasında olduğunu söylemek gerekir. Evet, öyleler. Ancak Mehmet Şimşek'in iktidar böyle giderse başarılı olabileceği de şüpheli görünüyor. Başarıdan kastım enflasyonun tekhaneye kalıcı olarak düşürülmesini anlıyoruz tabii.

Yoksa tek aneye düştü sonra tekrar başladı, o ayrı. Ortada istikrar vadeden bir şey yok. Keyfi bir yönetim var, istikrar yok. Bakın altını çiziyorum. Haliyle herkesin aklında aynı senaryo var. 2026'nun ikinci yarısında başlatılacak bir seçim ekonomisi süreci, rezervlerin yeniden eritilip, faizlerin düşürülmesiyle piyasaya yeniden kredi pompalanmaya başlamasına

herkes kesin gözüyle bakıyor. Haliyle bugünkü ekonomik programın aslında geçici olduğu, 1-2 yıl içinde seçimlere odaklanılacağı biliniyor. Mehmet Şimşek henüz göreve geldiği günden daha düşük bir enflasyon görmedi. Evet, bir fiyat köpüğü yarattı ve o köpüğü Şimşek temizledi ama bundan sonraki aşamada enflasyonu düşürmek daha zordur ve daha fazla bedel gerektirir.

Sadece para politikasıyla olacak gibi de durmuyor. Para politikasıyla gelinecek yolun da sonuna geldik bana kalırsa. TÜSİAD Başkanı Orhan Tuğran da zamanımız kalmadı diyor. Çalışan sayısı artmadan, nitelik yükselmeden, verimlilik hızlanmadan, katma değer arttırmadan nasıl büyüyeceğiz?

Bunu açıklayan bir teori var mı? Hem sanayici mutsuz, hem işveren mutsuz, hem çalışan. Hem büyük işletmeler zorlanıyor, hem kobiler. Hem batıdaki girişimciler yakınıyor, hem doğudakiler. Peki kimin yüzü gülüyor? Özdemir Asaf. Her şeyi zamana bıraktık. zamanımız var mı bilmeden demişti. Artık zamanımızın kalmadığını biliyoruz." İşler panik olacak seviyede değil. Yani 2023 öncesindeki gibi bir ödemeler dengesi kriziyle karşı karşıya değiliz. Merkezin rezervlerinde hiç olmadığı kadar para birikti, cari açıkta biraz düştü. Ama Türkiye yeni bir hikaye yaratamıyor. Sistemin motorları çalışmıyor.

Sürekli itile itile ilerleyen bir otomobile benziyor Türkiye. Kurumlara güven yok. Başta da söyledik. Gaztelay Fenerbahçe'ni yönetebilecek bir Türk hakem bulunabiliyor çünkü ne TFF'ye ne merkez hakem kuruluna güveniliyor. TÜİK'i düşünün ya en basitinden TÜİK'i düşünün. TÜİK verilerine güveniyor musunuz? Halbuki devletin verileridir bunlar. TÜİK, merkezi idareye bağlı kendi tüzel kişiliği olmayan bir kuruluştur. Direkt devlettir ya. Ya mahkemelere? Mesela siz ve iktidara yakın bir tüccar, mahkemelik oldunuz diyelim, mahkemenin ikiniz arasında tarafsız kalmayacağına emin misiniz? Ya da hiç boş verin iktidarı, siz ve çok zengin biri olsun, mahkemeye para verilmeyeceğinden, rüşvet verilmeyeceğinden emin misiniz?

Ortada aslında herkesin gördüğü bir tablo var. Eğer bu hale gelirse düzen, bu düzenin yönetebilme kabiliyeti azalır. Sürekli mutsuzluk yaratan bir düzen, radikal biçimde değişmeye zorlanır. Birkaç ay önce, Eylül 2024'te, henüz ne Kürt hareketiyle ittifak süreci var, ne de Esad devrilmiş. Gazeteci Barış Terkoğlu, AKP'nin uzun dönem MKYK'sında bulunmuş, bugün de Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu üyesi Cüneyt Zapsu'yla konuşmuş.

Zapsu'yu bilenler bilirler. Zapsu'nun Eylül 2024'te söylediklerine yeniden bakmak tabloyu berraklaştırabilir. Zapsu, sol faşizm diyor da tabi oksimoron bir ifade bu. Faşizmi otoriter yönetimden ibaret gören apolitik bir tanım sol faşizm. Ya bu tanımın ne var ya bunda diyorsanız o zaman faşizm konusunda biraz daha okuma yapmalısınız. Neyse. Ama ne demeye çalıştığını da anlıyoruz değil mi sol faşizm derken? Bir tehlikede budur. Sermaye sahiplerinin burjuva demokratik yönetimleri istemesinin en temel nedeni yönetim değişimlerinde büyük krizler olmamasıdır.

Fakat bir de şimdi Türkiye'ye el alalım. Bugünden görülen bir gerçek var ki Türkiye Erdoğan'dan sonrasını göremiyor. Erdoğan'dan sonra ne olacak? Fikriniz var mı? Tümüyle karanlık bakın. Uzun vadeli yatırım yapacaksınız ve sonrasını göremediğiniz bir kişi var ve bu kişi de yetmişlerinin ortasına geldi artık.

Böylesi bir belirsizlik yatırım yapmak için uygun bir atmosfer mi? Bu enteresan. Böylesi bir belirsizlik yatırım yapmak için uygun bir atmosfer değilse enflasyonu düşürseniz ne olur? Böyle bir ortam düzenli olarak yoksullaşan yığınlarla bir araya gelince ateşle barut yan yana gelmiş olmaz mı? Sistem partilerinin her biri giderek dağılıyor. CHP'ye kayyum atanabilecek bir ortam var bakın. Hayal bile kuramazdınız bundan birkaç yıl önce. Bu sistemde Erdoğan'ın karşısına ancak zayıf rakipler çıkabiliyor. Esaslı bir alternatifi, mesela İmamoğlu gibi bir alternatifin çıkmasına da müsaade edilmiyor. Türkiye, 20 tansiyonla yaşamaya alışmış bir insan gibi. Tansiyon 20'de ama siz farkında bile değilsiniz. Kalbiniz güm güm güm güm atıyor ama gündelik hayatınıza devam ediyorsunuz.

Farkında değilsiniz ama 20 tansiyonla ne kadar daha yaşayabilirsiniz? Vatandaşlığımıza ait güvencelerimizin bir bir elimizden alındığı, kendi devletimizin hiçbir suç işlememize rağmen bize hasetlik beslediği bir düzen bu. Etrafımdan çok fazla dikkatli ol mesajı alıyor. Neyin suç olduğunu bilmiyorum ki dikkatli olabileyim. Eğer neyin suç olduğunu net şekilde bilirsem emin olun psikopat değilim, mazoşist değilim, o suçu işlemem ben.

Ama, ha derseniz ki, itiraz etme, yanlışı söyleme, aklından geçeni dile getirme, iktidarı eleştirme, gördüğünü anlatma, ha işte o zaman, haysiyetime ilişkin bir şey söylemiş oluyorsunuz. Daha önceki bölümlerde, itibarla haysiyet arasındaki farktan bahsetmiştim. İtibar, size baktıklarında görülendir. Haysiyet ise, siz aynaya baktığınızda gördüğünüzdür.

haysiyetinizle hayatınız boyunca yaşayacaksınız. Bu süreç itibar mücadelesi değil, bir haysiyet mücadelesi artık. Haysiyetimize de ne olursa olsun sahip çıkmak gerekir. Suçun ne olduğunu bilsem, o suçu işlemem. Ama derseniz ki sus, işte susarsak haysiyetimize zarar vermiş oluruz.

Tümüyle haysiyetini kaybetmiş insanlar tanıdım geçmişte. O insanlar da mutlu değillerdi ve artık haysiyetsizleşmişlerdi. Bu insanlardan her türlü kötülük beklenir. Halkımızın mücadelesi artık bir haysiyet mücadelesidir. İçeri de atarlar, öldürürler de. İtibarınızı beş paralık edecek güçler de vardır. Ama bu saatten sonra Erdoğan'cı olacak halimiz yok.

Onca şey yaşadık, bizim de bir haysiyetimiz var. Şerefimiz için yaşıyoruz, şerefimizle öleceğiz. Belki yenemedik yenildik ama bir daha deneyecek, bir daha yenileceğiz. Belki bunların oyunlarını ayak uyduramadık ama dizle çökmedik, bu da onlara dert olsun. Atilla İlhan'la veda edelim o halde, Ahmet Kaya da yardımcı olsun bize. Biz insanlara yemin ettik, imanımız var.

Hürriyet için, hürriyet aşkına Savulacak dönem, savulacak düşman Dehrin cefasını çektik, sefasını süreceğiz Tüm arkadaşlara, tüm dostlara, dehrin cefasını çektik, sefasını da süreceğiz. Umutla kalın, aklınız kötümserse irade koyun, iyimser olan iradenizdir. Bu düzeni değiştirecek olan milyon dolarlarının derdine düşenler değil, bir övmiyenin peşinden koşturanlar olacak bakın, bir övmiyenin peşinden koşturanlar. Trantopi Podimedia'yla beraber hazırlıyoruz. Hava ağırlaşıyor, daha da ağırlaşacak. Tek sığınacağınız liman haysiyetinizdir. Haysiyetinize sahip çıkın. Hoşça kalın. Dost Ağlar Karanfilim, Dost Ağlar Karanfilim, Mars söylemeden ölmek bize yakışmaz. Dost Ağlar Karanfilim, Dost Ağlar Karanfilim, Mars söylemeden ölmek bize yakışmaz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)