
4.614 kelime · ~23 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 25 Şubat'ta alıyoruz. Efendim, gündeme dair alışageldiğiniz biçimde bir tarama yapalım. Fakat bu sefer alışagelmediğiniz biçimde dünya ile başlayalım. 23 Şubat'ta Almanya'da seçimler yapıldı. Alman ekonomisi üzerine, hatta sadece ekonomi değil, Almanya tarihi üzerine de konuşabileceğimiz kadar ilginç bir halde Almanya. Ekonomisi resesyonun eşiğinde, büyüme motoru yeterince güçlü çalışmıyor,
Bundan 5-10 yıl kadar önce geleceğe umutla bakan sanayi 4.0'ın gözdesi olan Almanya, an itibariyle yeni bir hikaye yazamıyor. Dünya ABD-Çin hattında kutuplara ayrılırken, Avrupa paradigması bu yeni kutuplaşmada sarsılıyor. Haliyle Avrupa Bütünleşmesi olarak adlandırılan, İkinci Dünya Savaşı'ndan bugüne yaşanan 80 yıllık süreç ilk kez bu kadar sert şekilde sınanıyor. Zira artık Avrupa bütünleşmesi için Avrupalıların zihni tamamen karmakarışık hale gelmiş durumda. Avrupalıların önemli bir kısmı için Avrupa'dan daha önemli olan kendi ülkeleri, önce Almanya, önce Fransa ya da önce İngiltere, önce İtalya temalı siyasi hareketler yükselişteler. İngiltere zaten Avrupa Birliği'nden koptu. Almanya'da faşizme meyilli bir parti olarak AFD oylarını bu seçimde ikiye katlamış ve yüzde yirmilerde bir dilime yükselmiş. Hristiyan Demokrat Birlik Partisi beklendiği gibi birinci siyasi parti olarak bu seçimden
Aşırı savcı olarak nitelendirebileceğimiz Almanya için alternatif partisi ise oylarını %100 arttırarak %20.8'e ulaştı. Bu gerçekten çok kritik bir durum. Almanya'da bu çok konuşuluyor. Böyle bir partinin, aşırı savcı bir partinin Almanya'nın ikinci siyasi gücü olması ve parlamentoda bu kadar kuvvetli temsil edilmesi tabii ki önümüzdeki dönem en önemli sıkıntılardan, sorunlardan biri olacak. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Almanya'da ilk kez sosyal demokratlar bu kadar az ve aşırı sağcılar bu kadar çok oy almış durumda. Ben bu aşırı sağ lafını pek sevmiyorum da herkes böyle diyor diye ben de böyle demiş olayım, onu da söyleyeyim yani.
Bu Almanya meselesi bence etli konu. Bunu önümüzdeki günlerde biraz daha teferruatla ele alırız. Şimdi gelelim Türkiye'nin gündemine. Gündemin birinci sırasında İmamoğlu var. Daha doğrusu İmamoğlu'na açılan soruşturmalar var. Bu soruşturmaların toplamında İmamoğlu'na 23 yıldan fazla hapis isteniyor.
Her birinde de siyasi yasak talebi var. Fakat açılan son soruşturma, içinde bulunduğumuz iklimde gülmek ne kadar mümkünse o kadar komik. İmamoğlu cumhurbaşkanlığı aday adaylığı için CHP'ye başvurusunu yaptı, ertesi gün ne için soruşturmaya başlandı biliyor musunuz? Diplomasının geçersizliği nedeniyle, diploma nedeniyle.
Efendim, dün CHP'nin cumhurbaşkanı adayı olmak için ön seçim başvurusunu resmen yapan Ekrem İmamoğlu hakkında diplomasının sahte olduğu iddialarıyla ilgili soruşturma başlatıldı. İmamoğlu ifadeye çağrılırken CHP lideri Özgür Özel'den o soruşturmaya tepki geldi. Efendim 35 yıl önce, 35 yıl önce diyorum, Ekrem İmamoğlu Girne Amerikan Üniversitesi'nden İstanbul Üniversitesi'ne yatay geçiş yaparken bu geçiş usulüne uygun yapılmamış. Bizim de devletimiz pek titiz, adamın cumhurbaşkanı aday adaylığını açıkladığı günün ertesinde, var bu işte bir iş diyerek araştırmaya başlamış. Yani İmamoğlu bu üniversiteyi bitiriyor bitirmesine de,
Yatay geçiş esnasında usulsüzlük olabilir mi acaba diye etraflıca soruşturuluyor. Tabi, iktidar medyası kararını vermiş durumda. Nedim Şener'in vakayı ele alırken üslubu şu şekilde. Diploma olayına bakıyorsun, 1987 yılında orada bir üniversiteye giriyorsun, kaydoluyorsun bir şekilde. Türkiye'de kazanamadığın için oraya gidiyorsun. Amcan seni elinden tutuyor. Bak hep bir amcaları var. Dikkat edin. Hep bir amcaları var. İmamoğlu hep öyle ilerlemiş. Hayatta emekle, terle kazandığı hiçbir şey yok.
Asıl problem, Girne Amerikan Üniversitesi'nden İstanbul Üniversitesi gibi yüksek bir puan ve asla eş değeri olmayan bir üniversiteden yaptığı yatay geçiş. İşte o zıplama, işte torpil, işte para, işte şey güç orada ortaya çıkıyor. Çünkü Girne Amerikan Üniversitesi o tarihte, 1990 yılında geçiş yaptığı tarihte, yök tarafından denkleyivermiş bir yer değil. Şimdi bu iddiaya İmamoğlu tarafı bir cevap veriyor. İmamoğlu kaçtı cephe orayı kurcalıyor. Bu konuda hakikatin eli pek güçlü değil. Kimse hakikatte ilgilenmiyor. Taraflar didişiyor bu esnada. 35 yıl önceki vaka. Neredeyse hiçbir belge dijital ortamda değil. Abuk sabuk bir mesele yani. Üniversiteden de çok arkadaşlarım var. Ben üniversitedeki arkadaşlarımı çağırsam miting yaparım.
Yani ama adamın dirisi tavla oynayacak adam bulamaz. Açıkçası bu olayda ben de hakikatte pek ilgilenmiyorum. İmamoğlu üniversiteden 93 yılında mezun olmuş. Mezun belgesiyle askere gitmiş. Aynı belgeyle yüksek lisans yapmış. Aynı belgeyle yüksek seçim kuruluna başvurmuş. Şimdi aynı belgeyle cumhurbaşkanlığına başvuracak fakat şimdi diploması tartışılmaya başlıyor. Aslında olan şu, İmamoğlu karşısındaki devlet gücü, İmamoğlu'nun başını kaldırmasına izin vermeme taktiği izliyor. İmamoğlu soruşturmalarıyla muhalif halk kesimlerinin siniri zıplatılırken, bir yandan da Ekremcilerin Mansurculara saldırması hedefleniyor. Maalesef tarafları da böyle bir politik bilinç yok, bu iki kesim arasında bir didişme çıkıyor ve CP2'ye bölünebiliyor.
Yani, didişmeyelim, iktidarın ekmeğine yağ sürmeyelim gibi bir bilinç yok. Taraflılar giderek netleşiyor. Onun yerine sosyal medya, bence iktidar trollerini de kışkırtmasıyla Ekremcilerin ve Mansurcuların çekişmesine sahne oluyor. Ben buradan demokratik, Laik, işte memleketin hukuk devleti çizgisine geri dönmesini savunan bir gazeteci olarak diyorum ki, didişmeyin kardeşim. Ekremciler Mansurculara Mansurculara Ekremcilere sövmemeli. Söverse her iki taraf da kaybeder. Ekrem İmamoğlu'na dönük diploma tartışması Mansur Yavaş'a da soruluyor. Yavaş'ın cevabı şöyle. Biz de basından doyduk, bir gelişmeleri hep beraber izleyelim olur mu?
Bu cevap tabii tatmin edici bulunmadığı için İmamoğlu sempatizanları Yavaş'a sövüp durmuşlar. E tabii Yavaş sempatizanları da bu sövmelere alınmış, onlar da Ekremcilere sövmüşler. Halbuki Mansur Yavaş aynı gün şunları da söylüyor ama didişme ortamında bu açıklama gözlerden kaçıyor. Artık alıştık. Her sabah bir soruşturmayla uyanıyoruz. Maalesef ülkemiz o hale geldi.
Ancak şunu hiç kimse unutmamalı, Cumhuriyet Halk Partisi'ndeki belediye başkanları, milletvekillerinin dayanışma duygusunu kimse hafife almasın. Sonuna kadar birlikte bu tür haksız ve hukuksuz uygulamalara birlikte karşı duracağız. Ben böyle deyince örneğin Ekremciler ama haksız mıyız ya diyorlar. Ya da Mansurcular e ama onlar da diye lafa başlıyor. Kardeşim sizin hiç haksız olmaz mümkün mü? Haksız olur musunuz siz hiç? Elbette haklısınız canlarım benim. Siz hep haklısınız. Mesele haklı olup olmamak değil kardeşim. Haklı olmanın bir dayanılmaz hafifliği var. Sorumluluğu üzerinizden atıyor. Evet kabul ama
Didişmeme gibi bir sorumluluğunuz var. Haklı olmak ayrı. Bu didişmelerde genelde haklının kim olduğunu tespit etmeye çabalarız. Bence haklıyı haksızı boş verin. Bu didişme hali muhalefet açısından oldukça kötüdür. İstenen de budur. Ekremciler mansurculara söverek hiçbir şey kazanamaz. Mansurcular Ekremcilere söverek hiçbir şey kazanamaz.
haklı olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşar her iki tarafta ama bu hafiflik her iki tarafın da kazanmasını sağlamaz. Devletle mücadele etmek hem de devletin belirlediği sınırlar içinde mücadele edip devleti yenmek oldukça zordur. Oldukça zor. Zira oyunu kuran devlet. Hükümet ayrı, devlet ayrı, devlet değil hükümet develisin dediğinizi duyar gibiyim. Bu bölümde tam da bu meseleyi işleyeceğiz. Devlet ayrı, hükümet ayrı mı acaba?
İkisi arasında ne fark var ve bugün her ikisi arasında bir fark kaldı mı? Bu meseleyi konuşurken Türkiye'nin futbol dahil olmak üzere aktüel meselelerini de masa yatıracağız. Öyleyse uzatmayalım. Durun bir dakika. Uzatalım bir dakika. Durun bir şey unuttuk. Az kalsın unutuyordum. Sizler bu kaydı ne zaman dinleyeceksiniz? Bugün 25 Şubat da yarın 26 Şubat. 26 Şubattan itibaren dinleyeceksiniz. 26 Şubat özel bir gün. Nasıl unutulur? 6 Şubattan sonra henüz enkazlar kaldırılmamışken bile kutlandı bugün. Biz de atlamayalım. Ayıp olmasın yani.
Allah devletimize, milletimize zeval vermesin diyelim ve bu sefer uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. Tarih 25 Kasım 2024. 3-4 ay kadar önce. Tarihi nereden hatırlıyorum? O gün kadına karşı şiddetle mücadele günüydü. Taksim'de yürüyüş vardı. Ama devletimiz biraz abartmıştı. İstanbul, Avrupa yakasında hayatı komple doldurmuştu. Ben de Mecidiyeköy'de sıkışıp kalmışım. İnanılmaz bir curcuna. Acayip bir ortam. Ara sokaklardan birindeyiz. Benim derdim Fulya'daki evime ulaşabilmek. Denemediğim ara yol kalmadı. Navigasyon desem patlak durumda.
Nereye girmeye niyetlensem polis tutmuş geçirmiyor. Kornalar birbirine karışmış, tam bir keş mekeş. Dışarıda sağanak bir yağmur. Derken cinnet belirtisi gösteren bir minibüs, yetti ulan diyerek gaza bastı, haldır haldır geliyor ve olan da benim tamponum oldu.
tampondan sürterek yol aldı. Ben hasar tespiti yapmak üzere iniyorum bir bakıyorum bir trafik polisi. Can havliyle yanına gidiyorum polis memurunun. Öğrenmek istediğim tek bir şey var. Tampon falan da umurumda değil artık. Tek bir sorum var. O da Fulya'ya nasıl gidilecek? Çünkü iki saattir bu yolu bulmaya çalışıyorum. Her yeri kapamışlar. Ben de artık cinnet geçirmek üzereyim. Memur bey merhaba. Fulya'ya gitmeye çalışıyorum ama oraya giden tüm yollar kapatılmış.
Evet beyefendi 9'da açılacak yollar. E ama saat daha 18 kardeşim. Ne yapacağız? 3 saat buralardan bekleyeceğiz. Eve gideceğim ben. Karım beni bekliyor. Evet ama yapabileceğim bir şey yok. Yollar kapalı ve 9'da açılacak.
Buralarda bir yerde bırakın arabanızı, yürüyerek gidin eve. Bu arada eve 4-5 kilometre var. Hava da yağmurlu. Ben tabii polisi önce bir tenzih ettim. Dedim bak dedim, lafım sana değil ama bu kararı alanın, bu yolları kapayanın gelmişini geçmişini. Beyninin akımını, bahçesinin akımını, tuttuğu silgisini, ciğerinin veremini, böbreğinin taşını, omuzundaki başını, gözündeki yaşını, alnındaki kaşını, sevdiceklerin hepsini tek tek... Ben böyle sövünce polis de bir içerledi. Devlete laf yok, devlet ayrı, hükümet ayrı. Hükümete ne dersen de devlete sövme dedi. Ya benim zihnimde hükümetle devlet böyle çok ayrı yerlerde durmadıkları için ha devlete sövmüşüz ha hükümete sövmüşüz ama polisi de anlamaya çalışıyorum. Neyse. Hasbinallah çekerek gerisin geri bindim arabaya. Devlete sövemiyoruz.
Hükümete sövebildiğimiz söyleniyor ama hükümete söverken de dikkatli olmalıyız. Dilimiz viraja alamayıp Cumhurbaşkanı'na doğru yol alırsa akıbeti biliyorsunuz. Bu hafta Cumhurbaşkanı hakaret gerekçesiyle tutuklanan veya tahliye edilenler de gündemdeydi. sosyal medyadan cumhurbaşkanlığa hakaret suçu işlediği tespit edilen Çiğdem Bayraktar Öz yaklaşık bir aylık tutukluluğun ardından serbest bırakıldı. Ümit Öz daha zaten tutuklu biliyorsunuz ama ona da daha önceki ifadeleri nedeniyle yeniden cumhurbaşkanlığa hakaret suçundan ceza verildi. Ama en enteresanı, yarı akıllı, yarı deli bir TikTok kullanıcısı için sınır ötesi operasyon yapılmasıydı.
TG diye kısaltılan bir TikTok kullanıcısı, Cumhurbaşkanı'na hakaret etmiş ve ardından Suriye'ye kaçmıştı. Ama devletimiz bu TG'yi Suriye'de kıskıvrak yakaladı ve adalete teslim etti. Şaka zannediyorsunuz değil mi? Hayır. Bundan 3 gün evvel İçişleri Bakanlığı bir açıklamayla duyurdu TG'nin yakalandığını. Şimdi, kendi adıma Instagram'da severek takip ettiğim Onur Babacan vakayı şöyle anlatmış, ondan dinleyelim isterseniz.
49 yaşındaki TG Erdoğan'a hakaret edip Suriye'ye kaçtı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı TG hakkında yakalama kararı çıkardı. TG'nin yakalanması için Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Başkanlığı koordinasında çalışma başlatıldı. Nefes kesen bir insan avı neticesinde TG, Güvenlik Daire Başkanlığı ve Hatay İstihbarat Şube Müdürlüğü'nün desteğiyle Suriye'de düzenlenen bir operasyonla yakalanıp Türkiye'ye getirildi. Yani Recep Tayyip Erdoğan'ın incileri dökülmesin diye TikTok videoları çeken yarı deli bir adamın yakalanması için halkın vergileri ve devletin kaynaklarıyla sınır ötesi operasyon yapıldı. Bakın Tıracı Komikliğe bakın. Onur Babacan da İçişleri Bakanlığı'nın açıklamasını tiye alıyor. Çünkü açıklama yaptı İçişleri Bakanlığı.
Erdoğan taraftarları TikTok'taki hakaret videosuna alınmış, içerlemiş, İçişleri Bakanlığı da sınır ötesi bir operasyonla devletinin gücünü tüm Erdoğancılara kanıtlamıştı. Erdoğancılar da böylece rahatladılar, oh dediler, cumhurbaşkanımıza hakaret edilemez dediler. Onlar da rahatladı işte. Bu cumhurbaşkanlığa hakaret meselesi, devlet ayrı hükümet ayrı önermesini ele alırken işimize yarayabilir. Bunu bir cebimize koyalım. Ne demektir devlet ayrı hükümet ayrı ifadesi? Aslında hepinizin aşina olduğu ve aradaki farkı bildiği iki kavramdan bahsediyoruz.
Devlet, toprak bütünlüğü, millet, egemenlik gücü ve hukuk sistemi barındıran ve sürekliliği olan bir organizasyondur. Sürekliliği olan ifadesini vurgulayalım. Buna karşı hükümet, devletin yargı ve yasama değil, sadece yürütme yetkisini süreli olarak kullanan güçtür. Buradaki vurguda süreli olması. Yani birisi ezelde nebede vars varsayılır, diğeri ise kısa vadelidir.
Bu ikisi arasındaki farkı 3 aşağı 5 yukarı kestirebilmek, Türkiye'deki apolitik geniş kesimler için büyük bir şeydir. Bu bilgiye sahip olmak, milyonlarca insan için derin bir entelektüel bilgiye sahip olmak gibidir. Devlet ayrı, hükümet ayrı diyen kesimler, bir yandan da bu bilgileriyle bizlere ders vermektedir. Genellikle muhalif bir argümandır bu devlet ayrı, hükümet ayrı ifadesi. Muhalif zihin, kendince kutsal kabul ettiği devleti hükümetten ayırarak aslında kutsal olana laf etmemiş sayılır. Böylece muhalif zihin, devlet ayrı, hükümet ayrı diyerek hükümetin karşısında konumlanmasını güvenli bir alanda tutmaktadır. Bak devlete laf etmiyorum, kutsal olana karışmıyorum, hükümeti de eleştirmeyecek miyiz canım gibi bir anlatıdır bu. Bu konuda eski Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım'ın ifadeleri derdimi anlatabilmek için iyi bir örnek oluşturuyor. O yüzden dinleyelim Aziz Bey. Her şeyi ayırmak birbirine. Her şeyi ayırmamız lazım. Devlet ayıbı. Hükümet ayıbı. Biz devletle kavga edemeyiz. Ama hükümetle
haklı olduğumuz her zaman mücadele yaparız. Ki yaptık. Yaptık. Devlet ve hükümet, biraz önce tanımlarını yaptığımız biçimde, gerçekten de birbirinden ayrı kavramlardır. İyi de neden bunu sürekli söylemek mecburiyetinde hissediyoruz kendimizi? Çünkü fiili durum, devletle hükümetin birbirinin içine geçtiğini gösteriyor bizlere. Haliyle hükümetin icraatına dönük bir eleştirimiz varsa, Önce kendimizi güvenli alana alıyoruz ve diyoruz ki, bak biraz daha eleştireceğim ama devlete değil ha lafım, hükümete diyeceğim. Şimdi bu aslında devletin kutsallığını da masaya yatırmamız gerektiğini bizlere gösteriyor. Şimdi Fenerbahçe başkanlığı pozisyonunda oturan Aziz Yıldırım'ın bu şekilde konuşması son derece akılcıdır. Bu ifade de yani devlet ayrı hükümet ayrı ifadesi de işlevseldir. Hakiki değildir ama bakın başka bir şey diyorum işlevseldir, fonksiyoneldir. Bu konuda Aziz Yıldırım'ı eleştirmiyorum. Ben de benzer bir konuşmayı içeriğine inanmasam bile aynı konumda olsaydım yapabilirdim. Ama geniş kesimler bu ifadenin işlevselliğinden bağımsız biçimde ya gerçekten inanıyorlar bu teraneye. Geçenlerde şöyle bir tweet attım.
Devlet, milyonların gözünde tümüyle mistik, uhrevi bir güç kaynağı. Bir tür tanrı gibi. Devlet zorbalaştıkça, milyonlar bir din buyruğu gibi zorbalaşıyor. Bu tweetleri atarken motivasyonum böyle millete bilinç kazandırmak falan böyle bir şey değil, ne haddime. Ben biraz gelen tepkileri görebilmek, gelen reaksiyonları anlamlandırmaya çalışmak için bu tweetleri atıyorum. Bu çıplaklık karşısında ahalinin reaksiyonunu ölçmek derdindeyim. Şimdi biraz önce dinlediğiniz tweete şöyle bir tepki gelişmiş genel ahalide.
Zorbalaşan devlet değil, hükümet. İkisi bambaşka şeyler. Bunu sizin de bilmeniz gerekir. Zorbalaşan devlet değil hükümet. Ne önemi var? Çünkü devletini sahipleniyor bu zihin. Haklı, ne yapsın garibim? Kendi devletinin olduğunu zannediyor. Devletine toz kondurmak istemiyor. Devlet zorbalaşamaz, o benim devletim diyor. Gezide de büyük bir şoktu bu. Benim tomam bana sıkıyor diyor.
Senin tobanla emin değilim yani. Zorbalaşan hükümettir diye de ayırıyor, devlet değildir. Hükümet dediğiniz de tek kişidir, o kişiye de zorba diyemiyoruz bu arada. Oy kurban olduğum, bir de doğum günü bugün, hiç zorba olur mu yavrum?
Haliyle devlete laf edemiyoruz. Hükümet diye aslında olmayan bir şeye sövüyoruz da hükümet dediğinizde tek kişiden oluşuyor, ona da laf edemiyoruz. E ne yapıyoruz o zaman? Böyle şişik şişik oturmuyoruz. E ne yapacağız? Birbirimize sövüyoruz. Sorumlu ve yetkili olanlar ortada ama onlara laf edilemeyince halkımız birbirine düşüyor. Peki sadece bu mu? Sadece halkımız mı birbirine düşüyor? Hayır. Aynı zamanda devlet kurumlarıyla halk arasındaki güven ilişkisine zedeleniyor.
Bunun ne anlama geldiğini reklamlardan sonra konuşalım. Aradan önce dedik ki devlet kurumlarıyla halk arasındaki güven ilişkisi zedeleniyor. Birkaç örnek vermeme izin verin. İlk örneğimiz Türkiye İstatistik Kurumu'na ilişkin olacak. TÜİK'in açıkladığı özellikle enflasyon verilerine güvenen kaldı mı? Bu veriler doğrudur yanlıştır demiyorum bakın. Güvenen kaldı mı diyorum.
bu tam bir rezilliktir. tüyük'in nasıl bir kurum olduğunu, nasıl bir aşağılık davranış biçimi içerisinde olduğunu tüyük'teki bu fiyat belirleme konusunda çalışan uzmanların çok net gösteriyor. bu fiyatlardan bazıları not aldım. ve yarın tüyüğe gideceğim. bana marketin adresini verin, ben de gidip burada alışveriş yapmak istiyorum. gerçekten yani oradaki bu fiyatları ayarlayıp, işçinin memurun cebinden parasını çalan hırsız her kim ise, diyecek ki bana bu şerefsizi bulun, bana bu dükkanların adını versin, ben de alışveriş yapacağım. Türkiye İstatistik Kurumu 1926'dan bu yana Cumhuriyet'in istatistiklerini tutan yaklaşık 100 yıllık bir kurum. Daha önce anlatmıştık, Türkiye'nin ilk nüfus sayımını yapabilmek için Başbakanlık bünyesinde oluşturulan bir daire başkanlığından bugünlere kadar gelindi. Maliye Bakanlığına bağlı, yani kendine ait tüzel kişiliği olmayan, kendine ait mal varlığı olmayan, devlet denince, devlet tüzel kişiliğinin bir parçası sayılan adıyla sanıyla bir devlet kurumu TÜİK.
kutsal devletin kutsalı olmayan bir kurumu. Kimse ona güvenmiyor. Atama kararlarına bakalım. Sosyal demokrat Atatürkçü fikirleri olan muhalif bir gençsiniz diyelim ki ve ailenizde de AK Partili veya MHP'li kimse yok. Sizce KPSS'den kaç puan alırsanız alın, devletin uzman kadrolarına atanabilmeniz mümkün mü?
Size söyleyeyim, biraz da bu işlerden anlıyorum. Geçmişte KPSS hocalığı yapmıştım. Siz maksimum gelir uzman yardımcısı olursunuz. Onda da kariyerinizin zirvesini gelir uzmanlığında görürsünüz. Bir biçimde daha önceden devlette çalışıyorsunuz diyelim ki. Amiriniz muhtemelen AKP'lidir. Mobbing karşısında yapabileceğiniz bir şey var mı? Mesela AKP'li bir amiriniz var ve siz de tarafsız bir uzman kişisiniz devlette. Mobbing karşısında çaresiz değil misiniz? Özel sektör İstanbul merkezlidir. Ama biliyoruz ki özellikle son 10 yılda İstanbul merkezli şirketler Ankara'da ne yapıyorlar biliyor musunuz? Ofis tutuyorlar, lobicilik yapıyorlar.
Çünkü herkes ama herkes biliyor ki devletle temas kurabilirseniz, imtiyazlar dünyasına siz de giriyorsunuz. Bu imtiyazlarınız olmadan rekabet edebilmek de zordur yani bu düzende. Mahkemelere güveniyor musunuz mesela? Ya da şöyle diyelim, bir iş insanısınız ve ticaret hayatı içinde bir başka iş insanıyla anlaşmazlığa düştünüz ve mahkemelik oldunuz.
Davalı olduğunuz kişi eğer AKP'ye yakınsa adil bir karar çıkacağına emin misiniz? Hepsini geçelim hadi, hepsini geçelim. Siz ne devlette çalışan birisiniz ne bir iş insanısınız. Hiç değilse futbol taraftarısınız değil mi? Beşiktaşlı, Galatasaraylı veya Fenerbahçelisiniz. Hakem kararlarına güveniyor musunuz?
Bu hakemleri devlet atıyor maçlara. Bu maçlardan önce İstiklal Marşı falan okunuyor. Bu atanan hakemler adalete uygun kararlar verirler diyor musunuz? Demediğiniz ortada değil mi? Sistem çok ama çok büyük bir güven bunalımı yaşatıyor. 55 yıl sonra ilk kez 24 Şubat 2025'te Galatasaray ve Fenerbahçe arasında oynanan maçı yönetebilecek bir Türk hakem bulunamadı.
Çünkü güvenebileceğimiz, şaibe içinde olmadığına inandığımız bir Türk hakemi çıkmadı. Bunu Cüneyt Özdemir de geride bıraktığımız hafta dile getirmiş. Ben Fenerbahçeliyim, babam Fenerbahçeli, oğlum Fenerbahçeli. Doğma büyüme Fenerbahçeliyiz yani ailece.
Adamın tespit ettiği şey önemli arkadaşlar. üzerinden geçildi, adam trend topik olduğu, Fenerbahçe düşmanı ilan edildiği, operasyon çocuğu dendi. Adam Fenerbahçeliyim ya, ben yedi ceddim Fenerbahçeli zaten dese de dinletemedi. Cüneyt Özdemir linçine Ümit Özat'la katılıp şunları söyledi.
Ne ailesi kaldı ne karısı ne çocuğu, niye karısı çocuğu yurt dışında yaşıyormuş falan filan. Neyse. Halbuki kendisi de Fenerbahçe'liydi Cüneyt Özdemir'in dediğim gibi. Ben Cüneyt Özdemir'in avukatlığına soyunmayayım, kendi adıma konuşayım. Bakın, yabancı hakem isteme konusunda haklı olunabilir. Gerçekten de Türk hakem camiası irinin pasın içine çekilmiş, artık işlevlerini yerine getirmekten aciz hale gelmiş de olabilir. Çete olabilir, mafya olabilir, bahis çeteleri vs. konuşuluyor.
Murat Haral bir kitap yazmış. İşte okuyacağız, takip edeceğiz, bakacağız. Böyle bir durumda yabancı hakem istenmesini de normal karşılıyorum bu arada. Yani bu talep haklı bir talep. Hatta yapacak bir şey yok. Yabancı hakem getirmek zorunda kalabilirsiniz. Bunu da eleştirmiyorum. Orası ayrı. Bakın taraftar dinleyicilerimiz, orası ayrı diyorum. Silahlarınızı indirin lütfen. Orası ayrı. Canlarım benim. Yabancı hakem isteyene laf yok. Kurban olduklarım. Sizin kutsal kulüplerinizde tek bir laf edilmiyor.
Cüneyt Özdemir de bir şey demiyor zaten. Bir tanesiniz ve davanızda haklısınız. Fakat ortaya çıkan tabloya bir bakın Allah aşkına. Kurumlara güven öylesine yerlerde ki memleketin en önemli spor müsabakasını yönetebilecek bir Türk hakem bulunamadı bakın. Böyle bir Türk hakem vardı da bulunamadı demiyorum. Belki de yoktu. Gerçekten krimpasın içindeyiz. Böylece milyonların kilitlendiği bu maçın hakemi Slavko Vincic oldu. Ben de maçı izledim.
Devamındaki yorumlara baktım. Heytalks kanalının sahibi Hasan Arda Kaçıkçı'nın yorumu bence dikkat çekiciydi. Winchich haftanın 9 maçında yönetsin. Abi Winchich gibi 50 tane adam bulursunuz ya. Winchich de değil maharet. Maharet yabancı olmasında, bu ülkede yaşamamasında, kafasının arkasında başka bir düşünce olmamasında, yarın telefonunu hiçbir milletvekili, hiçbir bakan, hiçbir kulüp başkanı, hiçbir iş adamı aramayacak. Yarın bakkala gittiği zaman yok lan sana peynir meynir, bilmem nenin askeri hadi falan denmeyecek. Onun rahatlığıyla çalıyor düdüğünü, yarın biniyor uçağına, defoluyor gidiyor.
Akşam bir de bebek otelde güzel bir yemeğini yer. Oradan hesabı azıplar bir memleketine, mis gibi. Yani budur zaten bir hakemi doğru hakem yapan. Kafasının arkasında bir düşünce yok adamın yani. Kartlarda, faullerde dengesini çok beğenmedim. Ama tekrar söylüyorum, yarın yine gelsin. Ali Şansalan verileceğine göre yine Winchich verirsin. Hakem hatasıdır diyoruz bugünkülere. Öbürüne eyyam diyoruz, öbürüne korktun diyoruz, öbürüne çalamadın diyoruz. Fener'den korktun, Galatasaray'dan korktun, Fener'in adamısın, Galatasaray'ın adamısın diyorsun. Buna öyle bir şey demiyorsun. Çalamadı, görmedi, çalamadı diyorsun. Mert Mildür'ü göremedi, çalamadı diyorsun.
Toreira'yı göremedi, çalamadı diyorsun. Göremedi, çalamadı diyorsun, geçiyorsun. Dünkü maçı izledim. Son haftalarda oldukça tartışmalı olan maçları da izledim. Kişisel yorumum şu, eğer dünkü maçı Winchich değil de adı Türkçe olan herhangi bir hakem yönetseydi, isim bile vermiyorum bakın, Winchich değil de adı Türkçe olan herhangi bir hakem yönetseydi, ortalık yangın yeriydi ya. Her iki tarafta tam bir güvensizlik içinde kendilerine haksızlık edildiğini düşünecekti.
şimdi öyle düşünülmemesinin nedeni, hakemin Türkiye'nin kiriyle pasıyla ilgisinin olmadığı düşüncesidir. futbol federasyonu önünü sonunu düşünerek mi Galatasaray-Fenerbahçe maçına yabancı hakem görevlendirdi bilmiyorum ama Sergen Yaltın'ın yorumuna da katılıyorum. yabancı hakemler, istediğinizi getirdik, buyurun diyecekler. federasyon da işinin çilinden çekildi güzelce, hiç şeye dokunmadan çekildi federasyon. alın yabancı hakemleri, buyurun oynayın dedi. abi bizi hiçbir şey ilgilendirmez. doğru mu? en güzelini, bence futbol federasyonu müthiş bir iş yaptı.
getirdi yabancı hakemi, iyi hakem getirdi bir de, varı da koydu, biz çekildik dedi kardeşim, buyrun siz oynayın ne yapıyorsanız yapın dedi Biraz Futbol Federasyonu. tertemiz, mis gibi. bundan sonra tüm lige yabancı hakem getirilmesinin de önü açılmış oldu böylece. zira Gağız Saray ve Fenerbahçe'nin nasıl bir ayrıcalığı var? ben Beşiktaşlıyım mesela, niye Gağız Saray ve Fenerbahçe'nin maçlarında yabancı hakem oynuyor da Beşiktaş'ınkilerde yerli hakem oynuyor?
Sonuçta yabancı hakem kararıyla herhangi bir Türk hakemin derbiyi yönetebilecek çapta olmadığını kabul ettiysen sen, diğer kulüplerin suçu ne? Hele hele büyük takım egosu olan kulüpler, mesela Beşiktaş, Trabzonspor, yabancı hakem istemekte haksızlar mı? Galatasaray'la Fenerbahçe'nin ne gibi bir imtiyazı var? Zaten onlar da açıklama yaptılar ve yabancı hakem isteklerini duyurdular. Ben bu meselenin sportif yönünden ziyade siyasi yönüne odaklanayım. Devlet ayrı, hükümet ayrı da hangi devlet kurumuna güveniniz kaldı?
Bu anlamda Türkiye Futbol Federasyonu'na ve Merkez Hakem Komitesi'ne olan güveni de bu çerçevede okuyun lütfen. 55 yıldır Türk hakemlerinin yönetebildiği maçları 2025'te yabancı hakemlere emanet edecek kadar büyük bir güven sorunu yaşıyoruz. Devlete laf yok. Cumhurbaşkanına zaten laf edemiyorsunuz. Mahkeme kararlarına da sesi çıkaramazsınız. Ee, birbirimizi yiyip duralım öyleyse. Zaten en iyi yaptığımız şey de odur. Devlet ayrı, hükümet ayrı derken, halkımız çaresizlik içinde devletin kutsallığından dem vuruyor. Oo, devlet ayrı, ona laf yok. Neden? O kutsal çünkü. Peki, devlet kutsal olunca bu bizim işimize geliyor mu? Yani bu iyi bir şey mi devletin kutsallığı?
Halkın, insanlığın, ulusumuzun, ülkemizin, vatanımızın hayrına bir gelişme midir devletin kutsal sayılması? Bu konuda, bugünlerde mesihlik iddiasındaki Hasan Mezarcı'nın geçmişte Refah Partisi milletvekiliyken dediklerinin altına ben de imzamı atıyorum. Peki devlet kutsal olunca ne oluyor? Devleti eline geçirmiş adamlar kutsalaşıyor.
O zaman valiye karşı çıkmak, devlete karşı çıkmak sayılıyor. Başbakana karşı çıkmak, devlete karşı çıkma sayılıyor. Cumhurbaşkanına karşı çıkmak, devlete karşı çıkmak sayılıyor. Genelkurmay başkanına karşı çıkmak, devlete karşı çıkmak sayılıyor. Halbuki biz devlete bilen karşı çıkmıyoruz. Devlet adına, devlet adamlarının yaptığı ihanetlere, cinayetlere, hırsızlıklara karşı çıkıyoruz.
Ama devlet kutsal oldu mu, o kutsalın arkasına sığınan hırsızlar, hainler, kutsal devlet ardına anasını ağlatıyor millet. Hasan Mezarcı şu sıralar mesihlik iddiasında olduğu için ciddiyetini kaybetti. Ama bu mesele üzerine kafa ören başka isimler de var. İşte, geri gelince söyleyeceğiz. Türk milliyetçiliği de devletperesttir bu arada. Devletinin emrinde ama icap ederse hükümete muhalif.
Sevgili dostlar, an itibariyle bu sözün hükmü kaldı mı ya? Yani devletimin emrindeyim ama hükümete muhalifim. Bu sözün bir hükmü var mı? Samimiyetle düşünün lütfen. Böyle bir muhaliflik an itibariyle yoktur, olamaz. Devletinin emrinde ama hükümete muhalif. Eskiden olabilirdi belki. Ama bugün olamaz. Yok öyle bir muhaliflik. Eğer itiraz edecekseniz el mecbur, devlete de iki çift laf edeceksiniz.
Mesela Metin Feyzoğlu, bugünün PRAK Büyükelçisi. Barollar Birliği başkanıyken söylediklerine siz de katılırsınız bence. Çağdaş devlet anlayışında kutsal olan devlet değil, devletin hizmetle yükümlü olduğu insandır. Devleti kutsallaştırmak isteyenler, aslında kendilerini kutsallaştırmak ve dokunulmaz ilan etmek isterler. Bu hep böyle olmuştur.
Bu düşüncede olanlar halka sundukları hizmetleri bir görev olarak değil, bir lütuf olarak görürler. Burayı biraz açalım. Kutsal devlet. Uhrevi devlet. Ne yerde ne gökte olan, her yerde olan devlet. Ne olduğu tam anlaşılamayan, bir tür tanrı gibi, uhrevi, laf edilemeyen, eleştirilemeyen, bir takım imtiyazlar dağıtan ve bu imtiyazlara razı olunan bir güçtür devlet. Hatta daha ileri giderek ayağınızı bastığınız her yer devlettir. Zaten devlet millettir. Millet de devlettir.
Devlet baktığınız ve bastığınız her yerde tüm heybetiyle, tüm hassasiyetiyle, tüm kümranıyla havidir, hakimdir ve adimdir. Türk yönetim felsefesine göre devlet millettir, millet devlettir. Devletler, sadece bizimki değil, tüm devletler mistifike edilmiş bir gücü temsil ederler. Zaten hepsi bir kurucu mit üzerine şekillenir. Zira egemenlik gücünün meşruluğu bu tılsımlı hikayelerden ürer. Yani şiddet tekelidir devlet ve bu şiddet tekelini tılsımlı bir hikayeye dayandırmak zorundadır. Hiçbir devlet masa başında sıkıcı biçimde kurulmaz. Devletler mitolojik hikayelerin üzerine bina edilir ve böylece kutsallık kazanırlar.
Bu kutsallık hegemonik olmanın koşuludur. Kutsal olmayan hiçbir devlet yoktur icabında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği de bu kutsallıktan fayda alabilir ya her yer. Selçuklu Osmanlı devlet geleneğinde bu kutsallığı padişahlar temsil ederdi. Buna karşın icraatın içindeki kişi sadrazamdı. Devletin gündelik işleyişinden sadrazam sorumlusu olur, isyan edilecekse padişaha değil sadrazama edilir. Çünkü padişah, kutsal olanı temsil eder. Padişah ayrı, sadrazam ayrı. Padişah kutsal, biz sadrazama eleştiriyoruz denir. Birleşik Krallık devlet geleneğinde de durum benzerdir. Monarşi kutsal olanı temsil eder, Britanya halkı monarşiye küfretmez, ona sövmez. Bizde monarşi yoktur ama devletin kutsallığı temsilsiz de değildir. Cumhuriyet kurulduktan sonra devletin kutsallığını cumhurbaşkanı temsil etmeye başladı.
aktüel politikanın dışında devletin ve milletin birliğini temsil eden bir makam olarak cumhurbaşkanlığı kutsal olana ilişkin fikir verirdi. Zaten bu kutsallık nedeniyle cumhurbaşkanına hakaret diye bir suç oluşturuldu Türk Ceza Kanunu'nda. Cumhurbaşkanı kutsaldır, o devleti temsil eder, devletin kutsallığını temsil eder, dolayısıyla ona hakaret edilemez. Buna karşın icraatın içindeki kişi başbakandır.
Cumhurbaşkanı ayrı, Başbakan ayrı, biz Başbakanı eleştiriyoruz denir. Fakat Erdoğan, hem kutsal olanı, hem dünyevi olanı yani her ikisinde aynı elde tutuyor, her ikisinde temsil ediyor. Hem kutsal, hem icraatın içinde. Bu artık kaç bin yıllık sayarsanız sayın devlet geleneğimizde olmayan bir durumdur. Geçici olduğu da kesin olan bir durumdur.
Geçicidir çünkü Türkiye'nin geleceği için kutsal olan ile dünyevi olanın birbirinden ayrılması hayati haldedir. Hayati. Zira icraat kutsallık kılıfı altında eleştirilemiyor ve dünyevi olan işlevini böylece kaybediyor. Başımızda kutsal, uhrevi, her zaman ve her yerde olan Ama ne olduğunu da bilmediğimiz bir devlet var. Ama bu devlet ne işe yarar? Gündelik hayatın organizasyonunda hangi görevleri vardır? Dediğim gibi bilen yok. An itibariyle MHP-AKP ittifakı devlettir. Devlet gücüne haizdir. Yasama, yürütme ve yargı faaliyetlerini kontrol etmekle kalmaz. Aynı zamanda devletin kutsallığını da elinde tutar. Bu güçle bağımsız bir kurum da bırakmaz. Tüm devlet kurumları bu güce biat eder.
Bu gömlek Erdoğan giysin diye dikilmiştir. Erdoğan üzerindeki gömleği çıkarsın, o gömleği ben giyeyim mi diye halka sorarsanız halkın vereceği cevap açıktır. O gömlek Erdoğan için dikildi. Sana yakışmaz. Erdoğan giymeye devam etsin.
Öyleyse devleti seçimle yenmek istiyorsanız, evvela kutsal olan ile dünyevi olanı birbirinden ayırıp, dünyevi olana talip olduğunuzu ispat etmek durumundasınız. Aksi halde Erdoğan için dikilen bir gömleği giymek için aday olmuş olursunuz. Muhalif kesimler bu bilinçte olmazsa, devleti ezelden ebede aynı formda ilerleyen bir mistik güç gibi kavrayıp, hükümetlerin gelip geçici olduğu ezberiyle hareket ederse, seçimleri kazanabilmesi ve devletin yönetimi ele geçirmesi mümkün görünmüyor. Benim fikrim şu, İmamoğlu veya Yavaş seçimleri tek başına kazanmayacaklar. Bu kitlelerin, bu isimlerin tabanı politize olacak ve politik hareket edecek. Taban bu kadar apolitikken bu isimlerin seçim kazanması çok zor görünüyor bana kalırsa. Mesele seçim kazanmak değil, devlet olabilmektir artık.
zor ve üzerine düşünülmesi gereken bir konu farkındayım ama bu iklimde Erdoğan, kabul edin veya etmeyin, sevin veya sevmeyin devlettir. Şimdi, devletinizi gerçekten seviyor musunuz? Karar verin. Eğer seviyorum diyorsanız, o sevdiğiniz işte Erdoğan'dır. Devlete itaat, vatan borcudur diyorsanız, devlet yerine Erdoğan diyerek cümleyi değiştirebilirsiniz. Erdoğan'a itaat, vatan borcudur.
Bu dediklerimi ya reddedecek ve hayır diyeceksiniz, Erdoğan devlet değildir, devlet ayrıdır, hükümet ayrıdır, Erdoğan hükümettir diyeceksiniz, seçimlerde kaybeder ve devri o gün biter diyeceksiniz, eğer öyleyse bu devlete neden güvenmiyorsunuz? Neden İmamoğlu'nun soruşturulmasından rahatsızsınız? Bakın, devletimiz kararını verecek ve İmamoğlu'nun diplomasının gerçek olup olmadığını tespit edecek. Müsterih olsanıza, devlet ayrı hükümet ayrı değil mi? Ama yok, eğer dediklerimi reddetmiyor, Erdoğan'ın devlet gücüne haiz olduğunu, hatta bir rejim sahibi olduğunu görüyorsanız, o halde seçimler cepte dememelisiniz. Çok daha büyük bedeller ödemeyi göze alacaksınız.
Siz daha değerlisiniz devletten. Siz, biz, bu vatan, bu ülke, bu halk devletten daha değerlidir. Bu bilinçte olmalıyız. Devletimiz kutsal değildir. Biz bu devleti göklerden yere indirdik ve halkın emrine verdik bundan 100 sene evvel. Bunu da Büyük Devrimci Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yaptık. Adıyla sanıyla söyleyelim köhnemiş bir devleti paket edip tarihe gönderdik.
kendimize bambaşka idealleri olan, kimsesizlere kimse olacağını söyleyen bir devlet kurduk. Biz kurduk, biz. Biz kurduk bu devleti. 100 yıl önce kurduğumuz devletin idealleriyle bugünkü bir değildir. Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi. Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi. Olmaya devlet cihanda bir nefes
Tren Topik'i POBİ medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar bu halkı, bu ulusu, bu ülkeyi, bu devletten üstün tutun. Bize kutsal devlet değil, sadece devlet gerek. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.