
6.276 kelime · ~31 dk okuma
Hayatımızdan şikayet edip duruyoruz kimi kime şikayet ettiğimizde muamma. İmkanımız olsaydı şiddetli geçimsizlikten kırk defa boşanırdık şu yaşamak derdinden belki. Sahiden öyle mi? Değil. Garip ama değil işte. Aksine her fırsatta yakındığımız bu düzenin içinde bizi ayrılan zamanı uzatmak için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Gecinden gelmesi beklenen finale kadarki en büyük fantezimiz ise sağlıklı bir ömür. Fakat değişen şeyler var.
Yakın zamana dek sağlık hizmetlerinden beklentimiz hastalıklarımıza şifa bulmaktan ibarettir. Artık temel arzumuz hasta olmamak. Başka bir deyiş de mümkün olduğunca sağlıklı ve uzun bir hayat sürmek. Gel gelelim bu kadar soyut kavram içeren bir arayışa yanıt vermek sanıldığı kadar kolay değil. Mümkün olduğunca uzun denen şey bile bazılarımız için sonsuzluğa denk.
Sağlıklı olma hali ise çoğu zaman olgudan çok algıya dayanıyor. Yani sağlıklı olduğumuzu sandığımız kimi zamanlarda değiliz, olmadığımızı sandığımız bazı anlardaysa en azından bedenen Turk gibiyiz. Bedensel sağlık ile ruhsal sağlığı ayrı şeyler olarak algılamamız da bir başka garabet bence. Herkese ve her şeye irili ufaklı ekranlardan maruz kaldığımız sosyal medya çağının en ayrıcalıklı şöhretleri hekimler. Her kaydırışta gözümüzün önüne serilen uzmanların en ilgi çeken zümresi onlar. Ancak şifa peşindeki kadim arayışımızda rol çalmak isteyen de çok. Şifacı unvanına kavuşmak herkesin rüyası. Şamanından tıp doktoruna geniş bir kitle. ve zihinlerimizden pay kapma yarışında. Yetmez gibi tıp dahi kendi algısını çekiştirip duruyor. Alternatif, bütünsel, fonksiyonel, holistik, çamanik, kamanik, şifalı bitkisi, arınma terapisi derken sağlık arayışı bizi şifa yorgunu hastası yapacak kadar çeşitlenmiş durumda. Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde konuğum Dr. Deniz Şimşek ile allak bullak olmuş zihnimizi bir nebze berraklaştırmaya çalışacağız.
Her bölümümüzde olduğu gibi kavramlar sözlüğümüzü bir oturtalım. Nelerden bahsedeceğiz? Çok şeyden bahsedeceğimizi düşünüyorum. Ben birazdan susacağım. Tamamen sözü konuğumuza devredeceğim sorularım eşliğinde elbette ama üç konuyu bir netleştirelim. Üç kavram. Nedir o? Sağlık, sıhhat, esenlik. Böyle birbiriyle mütemmim cüz ilişkisi içerisinde olan üç kavrama bakacağız. Sağlık, öz Türkçe. Eski Türkçe'de sayılan, itibar edilen, muteber ve salim anlamındaki bu sağ kökünden geliyor. Sağ ama sonunda yumuşak G yok tahmin edeceğiniz gibi. O cumhuriyet sonrası alfamize giren bir harf. Sağ. Sadece bu kısa sağ hali. Sağlık haline dönüşünde sıhhat ve esenlik gibi kavramları da içeriyor. Türk Dil Kurumu sözcüğüne baktığımda diyor ki, bireyin fiziksel, sosyal ve ruhsal yönden tam bir iyilik durumunda olması, vücut esenliği, keyifli ve sıhhatli olması. Bir diğer anlamı da sağ olma, yani hayatta olma, canlı olma, diri olma.
Peki sıhhat ne? Böyle çok birlikte andığımız. O da Arapça, o da sağ olma, sağlıklı olma anlamına geliyor. Bir de esenlik var. Esenlik çok ilginç bir şekilde etimolojik kökeni yok. Yani Türkçe'de nereden türemiş, ne olmuş onu bulamıyoruz, bilemiyoruz. Ama yılmazlık gibi yeni dönemde gündeme gelen kavramlardan biri. Ne içarıştırıyor? Ferahlık, rahatlık, sağlıklı olma halini anlatıyor bize. Ve bütün bundan ışığında bir de düşünmemiz gereken konu, sağlık.
Fizyolojik bir gerçeklik mi? Yoksa hissedilen bir durum mu? Algı mı? Algı mı, olgu mu? Böyle birçok sorum var ve sorularımı cevaplamak üzere Deniz Çimşek karşımda.
Evet Deniz Bey, Deniz Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk Serdar Bey. Çok teşekkür ediyorum misafirim olduğunuz için. Oldukça zorlu bir konu. Çok kadim bir mirası temsil etmek üzere huzurlarımdasınız. Bu anı sonsuzluğa kayda geçireceğiz. Öncelikle dinleyicilerimiz adına ilk sorum kimsiniz? Nasıl tanıtıyorsunuz kendinizi?
Çok zor bir soru. Öncelikle ben de şunu söyleyeyim. Sizi, zihninizi, entelektüel kapasitenizi... Yani sizi her dinlediğimde o kadar çok şey öğreniyorum ki. Estağfurullah. Yani gerçekten bir değer olduğunuzu epey zaman önce fark ettim, dile getireyim. Beni davet ettiğiniz için ben çok mutlu oldum. Ne demek, benim için olur mu? Fark ettiğiniz için. Cümleyi de bil mukabele diye, karşılıklı, hislerimiz karşılıklı diyerek bitirmek istiyorum.
Siz profilinizde kronik hastalıklara bütünsel, fonksiyonel yaklaşan bir klinisyen ve psikiyatr olarak anlatmışsınız. Ne anlama geliyor bundan? Kim oldum evet. Şimdi kimsiniz dediniz, orayı anlatmaya çalışayım. Ben de çok soruyorum kendime kimsin diye.
Bu iyi bir şey. Evet, yanıtını bulmakta da güçlük çekiyorum. Ama ben iyileşmeye çalışan bir adamım. Çünkü ben geçmişe dönüp baktığım zaman hani bu sağlık, çok güzel anlattınız. Sağlık ne demek? Bize tıff fakültesinde şey derlerdi. Sağlığın birleşenleri biyopsiko-sosyal olarak iyilik hali. Biyo, biyolojik. Psiko, yani aslında psikolojiniz, iş dünyanızla ilgili ne durumdasınız? Bir de sosyal bağlantılar. Yani bağlantısallık. Kimlerle bağlantısın ve o bağlantılar ne ortaya çıkıyor?
Ben de hep yolculuğumda tıp fakültesine girdiğimde zaten bağırsakları pek sağlıklı olmayan, alerjiler olan, anksiyetesi olan, evden, anasından, işte ablasından, kız kardeşinden, babasından ayrılmış ama daha çok anasından ayrılmakta güçlük çeken... Yolculuğumu dün gibi hatırlıyorum. O tıp fakültesinde kazandım, evden ayrıldım. Arkamdan ağlayan bir anne, işte ablamın ağlaması aklımda. Arkasından ağlamayan bir adam.
Gittim ornasını bağırsak, sorunlarım falan başladı. Çünkü hatta ben tıfak ötesine gittim, önce yurtta kalmaya çalıştım falan. Böyle basit anlatacağım, çok uzatmayacağım buraları. Mesela öyle bir yerden ev tuttum ki, böyle zincir marketlerin en ucuz olanının yanından ev tuttum. Böyle kolay ulaşayım, ucuz da olsun. Hem param yetsin ama sürekli benim karnım ağrıyordu. Hem bu ayrılık, acısının bir yansımasıydı herhalde. Bedenime vurdu yani o ayrılmanın, işte bir başına kalmanın birazcık savunmasız o dönem. Aslında yaşım da küçük de değil. Ama herhalde işte o dönem tam daha olgunlaşmamış taraflar vardı. Ciddi anlamda sorunlar yaşadım. Karnım ağrıyor. Bir dahiliye hocamıza gidiyorum. Hepsiyle çok samimi oldum. Tıff vakit üçüncü sınıfa geldim. Kulak borun boğazcıyla, dahiliye hocamızla beni de çok seviyorlardı. Yani benim hastalıklar geliştikçe, çünkü mide bağırsak bozuk, kaygım var, psikiyatriye çok ilgim arttı. Ama şunu anladım. Benim hocalarımın birbiriyle hiçbir bağlantısı yok. Benim karnımda olanla zihnimde olanın birbiriyle bağlantısı hakkında hiçbir fikirleri yok. alerjimle ilgili, hocamın, benim psikolojim, benim evden ayrılmışlığım ya da benim nasıl bir evde kaldığım, nasıl bir odada yattığım, evimde küf olup olmadığı, hiç bunlarla bir ilgisi yok. Ben nasıl bir yoldan geldiğimle ilgili. Çünkü bende şöyle bir şey var, bir yaranız varsa ben sizin yaranıza mercek tutmam.
Ama o yaranın yolculuğunu merak ederim. Etrafındaki kabuklardan, çiziklerden... Yani sizin nasıl bir yoldan geldiniz bana? Bunu anlamaya çalışırım. Bir numaralı derdim budur. Yani benim dediğim bütünsellik bu. Fonksiyonel yaklaşımda da bio tarafı. Hücremin neye ihtiyacı var? Oğlumla şöyle bir muhabbetimiz var. 14 yaşında bir oğlum var. Oğlum der ki, baba ben yumurta sevmiyorum. Yumurta sevmiyorum mu? Şimdi yemek, sevgi ve hazla... Bir haz ilişkisi yok yemekle biz aslında normalde.
Yemekle bir haz ilişkiniz varsa, haz için yiyorsanız bu doymak için yapılan bir eylem değildir. Doymak için yapılan eylemler için sana değil, hücrene sormam lazım. Hücreye şunu sor diyorum oğlum. Sen hücrem, sen yumurtayı seviyor musun? Orada da bilgiye ihtiyacım var.
bu cevabı verebilmek için. Hücre ne yer, ne içer? Nasıl enerji üretir? Ürettiği enerjiden sonra ne kadar kül bırakır? Hücreye de ben şefkatli, mesela bedenimi çok seviyorum, harika, işte sağlıklı yaşamla ilgili çok çaba harcıyorum. Çok güzel söyledin. İnsan o şifa peşinden koşarken yaratılan kaygıyla, yani zaten onun verdiği hasarı iyileştirmek de ayrı bir mesele. Kendiyle barışık olmayan bir insanı çok fazla gençleşme sırlarını anlatırken, anlamaya çalışırken bulursunuz.
Yani çocukluğunu yaşayamamış bir insan, gençliğini yaşayamamış, kendi potansiyelini yerine getirememiş insanları uzun yaşam formüllerini ararken görürsünüz. Yani aslında bir yarası, benim yaralarım çoktu tıf fakültesinde ve bu yaralarımın peşinden koşarken yolculuğuma çok yakınlaştım. Annemin bana o ayrılırken, benim peşimden ağlamasını ben eskiden sevgi zannediyordum. Sonra bir sürü ilişkimdir arkamdan ağlayanlar oldu. Yani ben onu sevgi zannettim çünkü. Biri benim arkamdan ağlıyor ve biri benim için endişeleniyor, kaygılanıyorsa ben sevginin belki böyle bir şey olduğunu zannediyordum. Kodladığım bütün, çünkü algım ve Ezeyan Hanım'da kodladığım bir ben vardı. Peki neymiş o? Aslında şöyle, sevgi dediğiniz şeyde çok ihtiyaç, yani çok iyi gözlem bana diyorsanız sevgine. Hayır, yani mesela annenizin arkanızdan ağlama halini nasıl...
bana olan ihtiyacı. Yani babamdan daha çok bana olan ihtiyacı. Yani senin babama ihtiyacın olması gerekir ki ben daha sağlıklı olayım. Çünkü annemin babama ihtiyacı varsa, aşkı varsa, arzusu varsa ben babama dönüşmek için çaba harcıyorum. Yoksa annemin hapishanesinde çürürüm ki Türkiye'de en sık gördüğüm şey annelerin yuttuğu ya da annelerin ciddi anlamda hegemonya kurduğu ve annesiz hareket edemeyen 50 yaşında, 60 yaşında adamlar.
Evet. Ve burası aslında bir bataklık gibi. Sonra annesinin sembolü olan... Şimdi artık annemle görüşmüyorum diyor. Sembolü olan dişilerle... Bu kadın ya da erkek fark etmiyor. Benim annemden kurtulmam gerekiyor. Bir süre sonra öldürmeye çalışıyor yani zihnen. Tabii zihnen ölüm hayatımın merkezinde olan bir şey. Çok ilginç bir şey söyledin Serdar Bey. Bir küçük bir anı anlatsam. Tabii buyurun lütfen. Mesela bu ölümle ilgili çok garip bir şey var. Sonuçta benim ben zannettiğim kişi psikiyatri uzmanı oldu. Psikiyatri uzmanı oldu ve Van'a tayin çıktı. Van Bölge Eğitimi Araştırma Hastası'nda yaptım mecbur hizmetimi. Ben gittikten 45 gün boyunca ev bulamadım. Hatta çok sevdiğim bir arkadaşın evinde kaldım. Herhalde bulmak da istemedim. Orası bana güvenli ve şefkatli geldi. Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Sonra ama ev bulmak zorundayım. Bir ev buldum dostların yardımıyla. Bu evde dedi ki, bak burası güzel. Buraya polisler var, öğretmenler var, doktorlar var. Bu binada sen ol.
Şimdi ben o evi tam tutarken ama o an ben kendime dair gözlemlerimle ilgili zayıflıklarım var. Kendimi tanımakla ilgili, kendimi anlamakla ilgili seçtiğim ilişkiler, yöneldiğim ilişki modelleri, hem aşk hem dostluk anlamında yöneldiğim ilişki modellerine bakıyorum. Aslında bir sürü eksikliği kapatmaya çalıştığımı sonradan çok fark ettim. Kurduğum bir ben var, etiketi de olan psikiyatri uzmanı. İnsanlara kolayca tanı koyabilirim, tanıyı yapıştırıp yanına da bir tane ilaç ekleyebilirim. E tabii ki bunlar bir tedavi için yapılan, iyi niyetle yapılan şeyler ama bir kimliğin getirdiği otomatik hareketler.
Diğer taraftan. Ben o evi tutamadım, bir şey oldu. Çok sevdiğim bir dostumla, oradaki Vanlı hem de doktor arkadaşım. O evi tutamadım ama Van depreminde ilk o ev yıkıldı. Yani ilk sarsıntıda çünkü altında bir araç servisi vardı. Araç servisi, daha çok araç yerleştirmek için kolonlarını kesmişler falan filan. Haberlerden hatırlıyorum bu. Evet. Belki biliyorsunuzdur. Çünkü çok olay oldu. Yani 55-60 kişi öldü içinde. Ama ben bu olayı öğrendiğimde çok bir tuhaflık hissettim. Böyle bir garip, içimden bir şey aktı gitti falan. Sonra o evi araştırdım. Tutacağım evi araştırdım. Orada ölenler falan dördüncü kattı. Ben o evi dedim tuttum, zihnimde orayı tuttum. Arkadaşım dedi ki saçmalama. Gidelim bakalım. İçeri bile bakmadım.
Apartmandaki o yardımcı arkadaş, işte apartman görevlisi arkadaş geç kaldı bir sebeple. Bir şey beni oradan çevirdi ama çok ilginç olan şey şu, ben orada öldüm. Çünkü ben ondan sonra bütün hayatım değişti. Kurduğum ilişki modelleri, o dönem hayatımda evliydim. Arkasından boşandım, bir şeyler oldu.
Bir beni ya bedenine zarar vererek, hasta ederek öldürebiliriz, kanser ederek öldürebiliriz. Ya kaza yaptırırız bir beni ya da zihnen öldürürüz. Ben zihnen öldürme çünkü hayatımda dönüm noktaları var. Ve biri bana hasta olarak geldiğinde ben ya da yani kendini çok ihmal ettiğinde, kendine çok zarar verdiğinde neden kendini öldürmeye çalışıyorsun diye böyle garip bazen sorular sorarım. Şaşırır.
Yani bu da çünkü intiharın bir yoludur. Mesela hepimiz bir kaza geçirelim, trafik kazası. Aracı biz sürmek zorunda da değiliz. O trafik kazası esnasında aldığımız pozisyon bizim hayatta kalmamızı belirler ve bazıları gerçekten kendini öyle bir konuma sokar ki kafasına en kolay yaralayacağı, kalbine en çok yaralayacağı, çok ilginç kalbini ya öyle yaralıyor ya ilişkiyle yaralayabiliyor. Yani aslında biz bir şeye açığız.
Programa girmeden önce bir viral enfeksiyon konuşmuştuk. Biz açık olanla eşleşmesidir. Bize kimse virüs bulaştırmaz. Bize kimse bir şey yapmaz. Benim zihnim hep bir eşleşmedir. Seçimden daha çok eşleşmedir. Hani biz seçimler, işte biz çok seçim yapıyoruz. Bak insanın seçimleri falan diyoruz ya. Biliyorum çok mu uzattım ama.
Şimdi sohbetin, güzel sohbetin uzunu kısası olmuyor. Benim canıma minnet. Bir yandan da hani içimden düşündüğüm kimsiniz sorusunun olabilecek en ayrıntılı kapsamlığı yanıtını almış olduk. Oldukça da ilginç bir hikayeniz varmış. Belki de hani insanın böyle kendi yaşamına bu gözle bakabilmesi bu öyküleri yaratan şey. Yani hepimizin hayatının ben yeterince renkli, üstünde durulası, incelenesi olduğunu düşünüyorum.
Şimdi sağlık konusuna gelecek olursak programımızın da bu ana eksenini oluşturan dediniz ki sağlık, biyo, psiko ve sosyal bileşenlerden oluşuyor. Bunların üçü de olabilir ama birisi olmazsa dert, üçü olmazsa korkunç bir katastrofi sanıyorum. Peki sizin için tam olarak ne ifade ediyor? Yani sağlıklı bir insandan kastettiğiniz ya da aradığınız şey ne? Sağlıklı insan... İçinde... Yani ben şöyle... Bir his mi yani mesela? Ben kendimi şu an sağlıklı hissediyorum mesela. Bu sağlıklı bir şey mi? Yeterli mi? Ben sağlık böyle bireysel bir şey olduğunu düşünmediğim için... Ben Kierkegaard'ın çok sevdiğim bir sözü var. İşte ben ona yaradan diyorum genelde de. O şey demiş. Tanrı benimle ne kastetmiş olabilir?
Bu sözü, bu şeyi çok seviyorum. Benim yaşamımda bir önem taşıyor. Ben bütünsel bir şeyin içinde bir parçayım ve bir potansiyelim var, bir yolculuğum var. Yani bu yolculuğuma musallat olanları değil. Çünkü musallat olanlar seni överek de yapabilir bunu. Sana çok paraları da teklif edebilirler. Sana zaaflarınla ilgili yaklaşımlara da gelebilirler. Sen o bağlantıyı da kurabilirsin.
Bu yaşamda hani bu bütünle olan ilişkimde ki üstlenebileceğim en iyi rol yani zihinlerde olmak, bilinç altında olmak ben mesela en büyük şeyim. Yani bir şey yazarsam, bir kitap yazıyorum, en büyük hayalim o. İşte belki bir atıyorum, bir dizi yapmak istiyorum mesela ama bu insanların bilinç altında olayım ve onlara... Örneğin şöyle çok basit bir şey söyleyeyim. Biri bana eline aldı bir hastalık. Benim migren ataklarım var dedi. Ben migrenle hiçbir zaman ilgilenmem. Migrenin ne olduğunu çok iyi biliyorum. Başımın yoksa sağ tarafını daha çok tutan, adet öncesi beni karanlıklara sürükleyen bir hastalıktır karşıdaki. Yalnız kalmaya sürükleyen, karanlıklara işte o anda ağrı kesicileri boğulur, insanlarla ilişkisi keser. Aslında bir hastalık insanın bu kadar mı yalnız kalmaya ihtiyacını karşılar. Çünkü benim için hastalık... Şöyle bir hastalığın sana ne yaptığını anlarsan, bu hastalık sana ne yapıyor? Bu hastalık aslında müthiş bir avantaj.
Yani kişiye özgü bir şey bu. Aslında hastalık bir semptom. Bana getiren, kişiyi bana getiren bir şey. Semptomlar susturulmak için değildir. Yani modern tıpta biz semptomları susturuyoruz. Semptomlar sadece bir ipucudur. Yani bir elçidir. Sana sesini duyurmaya çalışan, bedeninin ve ruhunun sancılarını sana iletme çabasında olan uyarılar. Yani şey gibi arabadan bir ses geliyor, arabada kırmızı bir ışık yandı, basit.
Yani bir tarafımızın ağrıması o tarafımızla ilgili bir şey değildir genellikle. Başka bir şey mi? Tam da işte bahsetmek istediğim meseleler. O zaman şeye gelelim. Hastalık mesela tek başına bizzatihi bir anomali mi? Yoksa başka bir şeyin belirtisi mi? Yani biz hastalığı, semptomlar belirtileri üzerinden hep yorumluyoruz ya. İşte başı ağrıyor, gözü bilmem ne oluyor falan. O zaman şu hastalık var. Aslında o hastalık da
Sizin söylediğinizden anlıyorum ki bir başka bir şeyin elçisi olarak geliyor. Dolayısıyla aslında anomali hastalığın kendisi değil, onun gerekçeleri, kökeni olan konu diye düşünüyorum. Peki yani bu zincirin ilk halkası nasıl bulunacak? Çok güzel soru.
Zincirin ilk halkasına gitmek her zaman mümkün değil. Kişi bunu, çünkü şöyle, zorlayıcı bir şey. Yani biri geldi, hastalığından attı. Çünkü hastalığı, yani ben Van'da çalışırken bunu çok görmüştüm. O hastalık sayesinde eşiyle ilişki kuruyor insan. Tabii. Ben mesela hep şeyi düşünüyorum, yani... Anadolu'nun pek çok bölgesinde bir kadının düğünü, belki de sıra dışı bir kıyafet giyebildiği tek gün, hamileliği insan yerine konulup fark edildiği tek an, o yüzden böyle çok arzulanan, hayali kurulan, önemsenen bir şey.
durumların dışında psikolojik faktörler de var. Hastalık da dediğiniz gibi hiç düşünmedim ama mesela şey vardır ya Can Yücel'in meşhur şiiri babasıyla ilgili hani haritadan babasını arar nerelerde milli eğitim müdürüyken ne yapmış o sırada işte hasta olunca çok sevinir çünkü ateşlenince hemen koşa koşa babası işini gücünü bırakıp gelir hani oğlana bir şey olmadan bir son görelim diye onun için en büyük mutluluk anıdır hastalık. Dolayısıyla bir süreden sonra bir tavra da dönüşüyor belki. Hastalık çok ilginç bir şey. O giriş cümlesinde hastalığı tarif ederken şey dediniz, işte şu kadar belirtinin, işte bizde klasik depresyon, depresyonda ilgili de Amerikanlıların, Avrupalıların ellerinde bir takım şeyler var. İstatistiki, evet, analizlerle ortaya çıkarılmış bir takım, işte sende mutsuzluk, keyifsizlik, isteksizlik, dikkatli anıklı intihar düşünceleri, uykusuzluk var. Bunlar 9 semptom sayar, bunların 5 tanesi 2 hafta boyunca varsa depresyondasın.
Ve bunun da bir ilacı var. Şimdi al sana bir tane de ilaç. Şimdi deskriptif ve tanımlayıcı yaklaşımlar insanla alakası yok. Bir robot gibi yani. Robotik bir veri gibi. Yani bunları zaten şu an yapay zeka çok iyi yapıyor. Sizin de hakim olduğunuz alanlardan biri olduğunu düşünüyorum. Yani ben insanın semptom ilişkiye olan, yakınlığa olan, fark edilmeye olan, görülmeye olan muhtaçlığının en önemli göstergesidir.
Hastalıktan hastalığa değişir. Benim çok deneyimim var. Ben son 15 yıldır binlerce hastayı bu gözle gördüm. Bir psikiyatrım ama psikiyatri hastası değil benim gördüklerim. Çünkü onu psikiyatriye yönlendiren bir zihin var. İşte bazen bana öyle geliyor. Ama ben kişinin tiroidinin niye yavaş çalıştığı...
Bağırsaklarında ne oldu? Neyi sindiremediğini? Mesela neredeyse bütün tröit hastalarında gördüğüm, tröide az çalışan hastalarda gördüğüm şey şu. Tröit nedir aslında? Bedenin. Minicik, boyun ön bölgenimizdeki bir organın, bütün hücrelerin hızını ayarlar. Enerji hızını ayarlar. Ben hep şey derim mesela bunu bir metaforla. Enerjini nereye yatırıyorsun? Müthiş bir enerjiniz var görüyorum yani. Heyecanınız, arzunuz, öğrenmen, merakınız müthiş şeylerdir bunlar.
İçimizdeki çocuğun beslediği alanlardır buralar. Dedim, nereye yatırıyorsun enerjini? Bir bakarım, bir ilişki var. Bütün enerjisinin sömürüldüğü ilişki veya bakıma muhtaç bir annesi var. Veya bir patron var vazgeçemediği. Çünkü bir baba figürü olabilir, bir anne figürü olabilir bu. Biz genelde şöyle oluyor, kayıplarımızı kimse yaşamak istemediği için bütün kayıplarını zihninde öldürdüğü herkesin yerine sembolik bireyler koyar oraya ve yetiştirir bazen. Onu ona dönüştürür. Çiftlerde bunu çok görürsünüz. Nasıl mesela biraz daha? Mesela annesiyle kavga etmiş, annesiyle küsmüş ya da annesi ölmüş bir adam. Annesinden nefret eden bir adam. Bir bakıyorsun onun sembolik olarak bir kadın seçmiş ya da yıllar içerisinde ona dönüştürmüş. Yani o dönüşüyorsunuz zaten otomatik. Yani biz yas tutamayan insanlar. Çünkü yasın içinde bir ciddi bir kayıp var. Yani fark et neyi kaybettiğini bilmeyen insan. Genelde yerine koymaya çalışıyoruz ya. Yerine koyma hep yeni hastalıkların yelken aşma gibi bir şey.
Hepimizde hastalık var mı? Zaten beni buraya getiren ve sizle konuşturan şey benim kendimi anlama, fark etme ve hastalıklarıma yanaşabilme ihtiyacım. Hastalık illa görünür bir şey olması gerekmez ki. Migren, depresyon, romatit artit, anklizans, spondilit, multi psikoloj, bir sürü hastalık sayabiliriz. Bunların hepsi hipnozdur. Hipnoz derken? Sanrı gibi bir şey mi? Ya şöyle düşün, Descriptive diyor ki bana, işte hasta bende multi psikoloj var diyor. Ne olduğunu bilmediğin ama sende olduğunu, beyninde olduğunu, inandığın sağ tarafında işte uyuşmalarla giden bir hastalık ama doktorun da bu çünkü karşımda oturan insan bu işin en önemli uzmanı ve onun sözüne güveneceğim. Benim güvenme ihtiyacım ve sonra onun söylediğini üstüme yapıştırıyorum ve onunla yaşamaya başlıyorum.
Kendi kendini gerçekleştiren kehanet gibi. Evet. Değil mi? Evet. Yani ben size semptomları sayayım. Size de şu hastalık var diyeyim. Çok iyi yaparım bu arada bunu. Çünkü çok iyi hücre bilirim, çok iyi patoloji bilirim, çok iyi hormon bilgim vardır. Çok iddialıyım mesela bu konularda. Hormon bilgim çok iyidir. Ben size birkaç şey söyleyeyim. Sizin bedeninizle ilgili belirti söyleyeyim. Birkaç güne kadar şunlar olabilir diyeyim. Eğer siz de o hipnozuma girerseniz... Ya şu an hipnozu bozuyorum tabii bunları söyleyerek.
Size birkaç gün içinde bunların çoğu çıkar zaten. Yani otomatik çıkar. Çünkü insan şöyle düşünün, bizim küçükken düştük mesela, bacağımız kanadı, bir yerimiz yara oldu, bir yerimizde bedenimizde bir şey çıktı. Bunu en güvendiğimiz insana gösteririz. Ve hatırlamadığımız zamanları anneme gösteririm. Annemin yüzünde kaygıyı görürsem ben kaygılanırım. İlk defa karşılaştım ya. Çünkü benim en çok güven duyduğumun gözünde görmek isterim onu. Tehlikeli bir şey mi, değil mi? Geçici bir şey mi? Önemsiz bir şey mi? Yani değeri de oradan alırım.
Korunaklığı da oradan alırım. Ve zaten burada hipnozlar yükleniyor bize. Çünkü gittiğin doktor, doktor değil, ebeveyn. Yaranı göstermek için gittiğin ebeveyn. Mesela bir doktora gidiyor, bir arkadaşım, çok sevdiğim bir arkadaşım. Meme muayenesi oluyor, memesinde de ultrason yapıyor doktor. Doktor yaparken robot gibi, ultrasona bakıyor ama hiç yüzüne bakmıyor arkadaşımın. Ulan ne olduruyor? Ne var bende ya? Ve doktor ısrarla doktora gidiyor. Tamam yani sıkıntı yok. Doktora gidebiliriz. Bilgisi mükemmel olabilir. Nasıl bir doktor bu? Mesafeli, her şeyi biliyor. Ulaşılması zor bir adam. Dedim kim bu? Bu kim ya senin hayatında? O doktordan vazgeçemiyor. Babası? Yani babama söylettireceğim ya bunu.
Yani ben yaramı göstereceğim. Ve babam buna diyecek bir şey yok kızım ya demiyor. Senin baban sana hiçbir zaman kızım bir şey olmaz. Bak bu da geçer. Ben senin yanındayım. Bak dağ gibiyim babanım ya demeyecek. Çünkü seçtiğimiz doktorlar, gittiğimiz şifacılar, gittiğimiz kişiler doktora çok öfkeli şifacıya gidiyor. Doktor olamamış. Çünkü babası bir doktorluk beklemiş. İki puanla kaçırmış. Doktorlar çok öfkeli. Kan tutuyor mesela. Mesela hemşire olamamış bir arkadaşım vardı. Bir şey olmuş olamamış. Kan tutuyor onu. En çok arzuladığı şey olamadı ya. Biz garip
varlıklarız. Kesinlikle. Yani bilgiyi bir garip işliyoruz ve bir ürüne dönüşüyor. O ürünle de bana geliyor. Şimdi bütün doktorlar da o ürünün peşinden koşuyor. Buna bir ilaç yapmaya çalışıyor. Peki şimdi epey paralel bakıyormuşuz bu meselelere. O da böyle ilgimi çekti bir yandan. Tabii sizin baktığınız pencere çok daha profesyonelce desteklenmiş olduğu için şeyi sormak istiyorum.
Bir yandan sağlığın, hastalıkların, belirtilerin, sebeplerin bu kadar kişisel olduğuna atıf yapıyoruz. Ama bir yandan da mesela sosyal medya üzerinden çok genel kanılar var, çok genel tavsiyeler var. Mesela siz de kendi hesabınızda böyle şeyler aktarıyorsunuz. Bu kendi içinde bir çelişki değil mi? Yani bu kişi bazlı mı olması gerek? Yoksa bu kadar ortak faydamız var mı? Mükemmel bir soru. Ben buna o kadar dikkat ediyorum ki. Mesela magnezyum. Konuşuyorum ben. Binlerce kişinin hücre içi magnezyumuna bakan muhtemelen tek adamım.
Binlerce kişinin, bak kandaki magnezumu değil. Çünkü bir tarafım sol beyin, bir tarafım otistik ya da şizoid diyebiliriz, içe dönük. Ben dört yıl eve kapanıp gen çalışmış, epigenetik çalışmış, metilasyon çalışmış bir adamım. Değişik tuhaflıklarım var. Yani ona da iyi bakıyorum, o tuhaf tarafımı da seviyorum falan. İyi bakıyorum çünkü. anlamaya çalışıyorum. Çünkü bu tıbbın hipnozuna girmemeye çalıştım yıllarca. Binlerce kişinin hücre içi magnezyumuna baktım ve yüzde seksen doksan. Benim magnezyumla ilgili mesela çok ilginç anılarım var. Bundan on yıl önce bir hastanede çalışıyordum. Hastanenin merdivenlerinde çalıştığım yardımcı personelin kalbinde bir odak var. Ekstra atım üreten bir ritim bozukluğu var. Bir gün sonra da benim çok sevdiğim bir abim var. Abim onun o bölgesini yakacak.
Yani bir operasyonla o bölgeyi bir yakacak, ekstratımı uygulayan, çünkü orası koterle yakılır o bölge. Bir önemli bir ciddi müdahaldir. Ben dedim ki, abi bana izin verir misin? Ben bir hafta, bir takibi, bir hafta çok fazla bir şey istemiyorum. Çünkü o ritim bozukluğu eğer bunu çok tehdit etmiyorsa hayatını, zaten hastanede adam, müdahale edersiniz böyle bir şeyde falan. Tamam dedi, bir hafta, on gün senin.
Yerlerde magnezyum, yerlerde D vitamini. Homosistein denen çok önemli baktığım bir şey var. Burada beden de başka bir şey. Bedenin de bazı uyarıları, bazı bize bilgiler sunuyor, veriler sunuyor. Çok peşinde koşarım. Çünkü beden çok dürüst. İnsan bizi semptomlarla kafamızı karıştırabilir ama bedenin verdiği çok bariz. Magnezyum düşükse çarpıntın olur. Magnezyum düşükse bacağına kramp girme olası çok yüksek. Magnezyum düşükse telefonunda gelen ve senin istemediğin bir arama, seni huzursuz eden bir arama daha kolay çarpıntı yapar sende, magnezyum düşükse.
Uykularının derinleşmesi veya gece bir çıtırtıda kolay uyanman daha kolay. Adet öncesi bir kadının ağırlığının olması hele çok daha kolay magnezyumsuz. Kemiklerinin kırılganlığı çok daha kolay. Mesela bir dönem işte D vitamini, mesela D vitamini çok önemli. İşte kemik erimesi, kemikle ilişkiler... Hayır, kemikle alakası yok D vitaminin. Kanında bakılan D vitamini 8'in üzerindeyse sende kemik erimesi olmaz. Ama benim istediğim 45-50'ler.
Şimdi artık biliyoruz, Avrupa Endokrin Derneği de söylüyor, Amerika'daki D-vitamin dernekleri de söylüyor ki 40 ile 80 arası diyor ideal, artık oraya geldik. Çünkü biz biliyoruz ki Türkiye'de bir D-vitamin eksiklikliği pandemisi vardı. D-vitamin 40-50 olan bir adamın biliyoruz viral enfeksiyonlara yakalanmadığını. Biliyoruz oto homin hastalıkları kolay yakalanmadığını. Alzheimer riskinin düştüğünü biliyoruz. O kadar çok çalışma var ki. MS, multiple sclerosis, Parkinson riskinin düştüğünü biliyoruz. Sadece D vitaminini yükselterek. Sadece biraz magnezyumunuzu yükselterek duygu regulasyonunuzu daha rahat sağladığınızı ben biliyorum. Çünkü magnezyum gevşeme demek.
Hücrenin gevşemesi demek. Kalsiyum nasıl kasılmaysa, magnezin gevşemesi demek ve binlerce hastanın yüzde seksen doksanında hele ki ansiyetesi varsa, hele ki kaygısı varsa kolay çarpıntısı oluyor. Dikkat eksikliği varsa, neredeyse kesin gibi diyebilirim. Benim gözlemlerim. Ben bir uyarıda bulunuyorum. Mesela işte milyonlara yayıldı. Magnezini bu ülkede ilk dinlendiren, geniş kitlelere ulaştıran kişilerden biri olduğumu düşünüyorum. Magnezinin türlerini de ilk anlatanlardan biri. Çünkü on yılı geçti.
Çünkü herkes her magnezum aynı magnezum zannediyordu. Şimdi bunu görüyoruz. Yani diyorum ki eczanenin rafından aldığım bir magnezum oksetin çok çalışmadığını görüyorum. Varsa ama iyi gelebilir kabızlığım varsa. Ama iyi çalışmadığını görüyorum. Fakat eminleyip hücreme geçen bir magnezum beni rahatlattı diye defalarca dua aldım bununla ilgili. Emin olmadığım hiçbir şeyi, çok dikkat ediyorum, bu kadar herkese çünkü çok fazla kişide bu eksiklik varsa D vitamini cidden ama Türklerde eksik. Hele gebelerde eksiksek çok üzülüyorum. Bir gebe birinde 5 D vitamini çocuğun zekasında olumsuz etkiler. 5 çıkıyor, hiç güneşe de çıkmamış, hiç iyi de beslenmemiş, bağırsağına da iyi bakmamış ama gebe kalmış.
Her gibi folik asit veriliyor. Diyorum ki folik asit değil de folik asit sentetik bir form. Çünkü bedenimde folik asit diye bir şey yok. Garip bir bilgi. Hızlıca geçeceğim. Mesela folat var. Metil tetrahydrofolat var. 5-10 metrilen tetrahydrofolat var ama folik asit yok mesela. Çünkü onu metilfolat ver ya da rokaye.
gibi bazı bilgileri paylaşma konusunda biraz heyecan duyuyorum. Evet, farkındayım. Tabi şimdi belki videoda altyazıyla vesaire izleyenleri takipi daha kolay oluyordur. Biz bu programın görüntülü de kayıt alıyoruz. Bir aksilik olmazsa görüntülü olarak da paylaşmayı düşünüyoruz ama sesli dinleyenler için bu kadar tabir doz aşımı yaratabilir diye ve eminim birçok kişi de ya niye kestin dur şunu da söylüyordu bunu da söylüyordu diyordur ama bana
Sorunun özüne dönersek, demek ki sağlığın jenerik kısımları da var. Yani o kadar da kişiye özel bir şeyden bahsetmiyoruz. Burada çok yaygın bir problem bu. Yaygın problem olduğu için. Yaygın bir eksiklik. Peki en yaygın hatamız ne? Ya yaygın hata... Hata demeyeyim.
İhmalimiz. İhmal çok doğru. Bedeni çok ihmal etmek, hücreyi çok ihmal etmek, kendini çok ihmal etmek. İnsanların kendi ilişkileri çok zayıf. O yüzden robot gibi yani bilinç dışının esiri olmuş robotlarla yaşıyoruz gibi hissediyorum. Bir de etrafımız hakkında çok... çok bilgi sahibiyiz de hala bedenimiz hakkında bilgi sahibi olmak için böyle sizlere muhtacız ya onun da bir etkisi olabilir. Mesela akıllı saat takanlar var. Kaç adım atmış, nabzı kaç bunların hepsini biliyor. Arabaya biniyorsunuz işte dışarıdaki hava durumu şu sağ arka lastik basıncı bu falan. Ben şeyi bilmiyorum mesela doğru düzgün oturuyor muyum, efendim işte hücremin iç durumu nasıl bir falan filan. Bunları bilmiyorum ve bir yandan da sanki vücut her musibetten kendini arındırma kabiliyetine sahipmiş gibi geliyor falan. Yani çok komik bir ayrıntı söyleyeyim. Geçen gün kafama takıldı. Sevdiğim bir elbiseye, kıyafete bir şey döktüm, leke oldu. Bir türlü çıkaramıyorum, böyle içime oturdu. Sonra şeyi düşündüm ya, vücudum hiç leke tutmuyor.
Üstüme ne dökersem dökeyim ya. Çok enteresan bir mekanizma yani. Bu deriye hiçbir şey olmuyor da o deriye niye bir şey oluyor falan gibisin lan. Bedenimizi tanımama, yani hor kullanma değil de tanımama sebep olabilir mi bütün bunlara? İşte bence sevgide tanımaya çalışma ve gözlem çok önemli.
Nasıl yapabiliriz bunu? Mesela demin bahsettiğiniz diyelim ki benim D vitamini seviyem hakkında ben şahsen bilgi sahibi olamam değil mi? Mutlaka sizler gibi uzmanlara ve ölçümlere ihtiyacım var. Bu peki hani mümkün mü herkes için?
Yani şöyle, ben bir kitap çıkarttım, Birim diye bir kitap ve bunları anlattım. Arkasına önce kaynakları koydum. Yani kitabın büyük bir bölümü kaynak oldu. Şimdi ben bunu öğrendim, biliyorum böyle bir şeyin önemini. Fakat benim bedenime ait yansımasını, yani benim değerlerimi bilmiyorum. Bunun için ama mutlaka bir ölçüme ihtiyacım var. Evet, bir ölçüme ihtiyacım var. Bu mümkün mü herkes için? Yani bunlar ulaşılabilir şeyler midir? Yani D vitamini artık ulaşılabilir şeyler. Birçok aile hekimliğinde bile bakılıyor artık.
Yani çok yaygınlaştı. Tabii ki hücre içi magnezyum bakamaz ama şunu bilir, sabah yorgunluğu var, krampları var, kabızlığı var. Orada bir magnezyumdan baş ağrıları var, kask krampları var. Magnezyum eksikliğini mesela spazmla, kasılma ile ilişkili olduğunu biraz düşünen insan buraya biraz şüphelenebilir.
Mesela belki gittiği hekime de buradan biraz şüpheleniyorum diyebilir. Peki hem buradan hem biraz önce bahsettiğimiz konuyla ilgili bir yere bağlamak istiyorum. Şimdi bir anlamda hani sağlık peşinde koşuyoruz ve diyoruz ki hastalıklar aslında başka bir şeyin işareti. Bütün bu mantığı hayatın geneline uyguladığımızda bugünkü modern yaşamda hani dinleyicilerimiz Türkiye ile kısıtlı değil dünyanın her yerinden dinleyenler oluyor. Dünya genelinde de düşündüğümüzde
Modern yaşamda sağlıklı olma beklentisi arayışında bir tuhaflık yok mu? Zaten bu düzen bizzat sağlıksız olmamız için gerekli bütün şartlara sahip değil mi? Bu çok ütopik, çok iyimser bir beklenti gibi geliyor. Ya da o meşhur metafordaki gibi bataklık kurutmak yerine sivrisinekleri öldürmeye uğraşmak gibi. Hastalık da bizatihi bu modern yaşamın bir semptomu değil. ve insana yani fizik ve zihinsel hastalık halindeki ilişkileri de birazcık anlamak istiyorum. Şöyle yine o da bir hipnoz. Yani sonuçta modern çağın bize kendince sunduğu yani bir sürü kolaylık yani her şey kolaylaştıkça kolaylık sundukça sana zaten bir hastalığı da yaratan ya şöyle düşünün bir firma var dünyanın en lezzetli şekerlerinde biz hastanın şekerlerini de üretiyor şeker ilacı da üretiyor. Evet. Yani bu sistem böyle zaten. Ama ben hipnozu bozma... Yeni bir hipnoza. O da bir hipnoz da. Yani en azından bütünün, büyük bir kısmının hipnoza girdiği yerde ben sistemden çıktım. Ya olmasam zaten şöyle olurdu. Bir tane hastanede, bir özel hastane olabilir. Bu olası. Mutlu işte bütün işte bir sitede oturup o sitenin bütün nimetlerinden işte faydalanmaya çalışan bir koşu bandında koşan onu sağlık zannedebilirdim. Ondan sonra işte ciddi anlamda gıdaya hani bir modern şehrin içindeki gıdaya ulaşma konusunda çok güçlükler çekebilir. Bunu da bununla kendimi kandırabilirdim.
Ya da tam tersini düşünelim. Hani bugünkü yaşamda dar gelirli, çerçevesini kıramayan, yaşama dair ümitleri teker teker tükenen, her günü biraz daha zorlanarak yaşayan insanların sağlıklı olmasını beklemek de bir tuhaf değil mi öte yandan? Ya bu bir söylediğiniz şey bence hani... Yani bu da bizzat sihi bir hastalık şeyi değil mi? Acı veren bir şey. Değil mi? Evet yani orada ama çok ilginç bir şey söyleyeyim. Yani ben yolculuğumda o kadar çok bu gruptan insanlarla karşılaştım ki ekonomisinin cidden sıkıntılı oldu. Ben şey diyorum ya, zihne yapılan, buna yatırım diyeceğim üzülerek yani hani... Zihinle yapılan bir yatırım müthiş düşüncelerle sana geri dönüyor. Zihinle yatırım yapmak. D vitamini beş olan birinin hastalıklara ve depresyona girme olasılığı çok yüksek. D vitamini ulaşılabilir bir şey mesela. Bunun o kadar çok örneğini gördüm ki zihin birazcık enerji üretmeye başladığında, çünkü ATP'yi en çok kullanan yer şu an oturuyoruz ve bedenimin ellinde biri olan beynim yüzde yirmi beşini kullanıyor enerjinin. Yüzde yirmi beşini. Ben buna yatırım yaparım. Ben bunun enerjisini eksik etmemeye çalışırım ve çok şefkatli davranmaya çalışıyorum beynime özellikle.
Şimdi mesela çok sık duyuyor, ikinci beyin, bağırsaklar falan, hikaye bunlar. Bağırsak sadece beyine, çünkü hepsinin ayrı bir şeyi var. Nöron sayısı bol diyor, öyle diyorlar herhalde. Yani nöron sayısı ile falan bunu açıklayamıyoruz, çünkü beyin bambaşka bir şey. Tabii. Yani ama bedenden beslendi de doğru. Yani komşun huzursuzken senin huzurlu olmaman gibi bir şey bu bedeninleşmesi. Evet işte tam oradan şimdi konumuz değil ama cümle gelince pas gelince tarih boyunca insanlar hani akıllarının erdiği yere merkezi koymuşlar ya mesela Antik Yunan'da yürek demişler kalp demişler işte bütün hisler orada fikirler orada çünkü en ölçebildiği o heyecanlanınca atıyor matıyor beyin hiç akılla gelmemiş sonra beyni keşfetmişiz belki şimdi bağırsak öyle falan ben insanın bir bedeninin bir bütün olduğunu düşünüyorum yani
bir yerinde bir maraz olduğunda o genelin de akışını etkiliyor vs. Belki bütüncüllük o anlamda, o holistik bakış o anlamda mana taşıyor. Peki şimdi, tabii daha 3 bin tane sorum var ama bir tanesini sorarak ben kendi adıma sahneyi kapatacağım. Programın başında değindiğimiz bir mesele, benim programlarda yeri geldikçe sık sık andığım bir konu ve herkesin ortak, paydalarından biri yaşlılık. En büyük korkumuz niyeyse sanki bizim kuşağa has bir şeymiş. Hani hiç daha önce yaşanmamış da bizim zamanımızda oluyormuş ve bütün dertleri tasaları bizi hasmışçasına. Ama tabii insanın bu bencil bakış açısı, miladı kendine koyması da çok anlaşılabilir ama bugün yaşlılığı hastalık olarak adlandıranlar var. Doğal bir evre olduğunu düşünüyorum şahsen ama belki de değildir. Yaşlılık ve hastalık mı? Mücadele etmemiz gereken bir şey mi ve nasıl yaşlanmalıyız? Ya yaşlılığı biz dersek ya hastalık, bu andan koptuğum bir şey. Ya ben şöyle bir şey, çünkü bazı hayatımın dönemleri var ki bu artık işte kırk yaşından sonra biraz fark ettiğim şeyler. Zamanı bükmek diye bir şey var. Yani diyorum ki daha önce yaşadığım kırk yıla bakıyorum, son yaşadığım beş yıla bakıyorum, sonra bazı yıllarım var, bir yıl, iki yıl. Sanki üç ömür yaşadım. Hatta bazı benleri gömdüm, yas tuttum, çok iyi biriydi falan diyorum bazı benler.
Şimdi ben yaşlılığı çok şöyle düşünüyorum. Bakıyorum cildi çok erken zamanda cildinde sıkıntılar var, bedeninde sıkıntılar var, karnında yağlanma var. Mesela bir erken karnında yağlanma başlamışsa... Nedir? Bedenindeki... Çok yemek yiyordur. Yani haz...
için yiyordur. Evet, ben işte o. Yani haz için yiyorsa ben derim ki sen ne oldu senin arzuların, hazların başka hazlarına ne oldu? Onları çok mu erteledin? Onları... Doymuyorum hocam. İşte seni başka şekilde... Hiçbir haz daha fazlasını istiyorum. Hazda doymayı reddediyorum. Haz için yaşıyorum. Neyden alırsam ondan. Ya diğer haz yolakları çok kapandıkça işte bu hazda biraz daha yükleniyoruz. Kesinlikle. Yani beden ve zihin senkronizasyonunun bozulması bence yaşlılıktaki en büyük problem. Mesela annemle sohbet ediyorum. Annem ve babam yaşlanmanın etkilerini en çok hissettikleri yaşları, dönemi yaşıyorlar şu an. Ve diyor ki annem konuşmalarında hani bir şeyi söylüyor. Zaman nasıl geçti hiç anlamadım. Siz ne zaman büyüdünüz? Ne zaman evlendiniz? Çoluk çocuğa karıştınız. Biz ne zaman böyle olduk falan. Bir onu kabullenemiyor. Böyle bir sürü ukdeler mukdeler. Bir de şey var. İkisinin de zihni pırıl pırıl berrak ama beden dur diyor. Zihin otlayıp zıplamak istiyor, gezip tozmak istiyor. Beden diyor ki dur hele. Hani bu asenkron, bu uyumsuzluk yani ilk defa bu kadar yakından gözlemlediğim bir şey ve nasıl baş etmeli bununla? Annemle babama bir tavsiye verelim buradan, bizi dinliyorlarsa. Ya ben orada o kadar güzel açıkladınız ki, ya bir şey diyorum, ne olur diyorum anneme babama, bak bacak kaslarınızı ihmal etmeyin diyorum. Omurga sağlığı, ne olur diyorum iyi bakın hani bedeninize ve beyinlerine iyi gelecek desteklerini... sürekli sağlamaya çalışıyorum. Şimdi bir beyin, yani beyindeki hipokampus, mesela hipokampus denen bir adam var, küçülmeye başlarsa daha kolay Alzheimer oluyorsunuz, daha kolay depresyona giriyorsunuz. Beynini besleyen şeyler yemek, beynini, bedenine çok fazla toksik maddeler, plastikler, ağır metaller, içtiğin suya dikkat etmek, uykuna dikkat etmek, harekete dikkat etmek, harekete...
Bunların çok değerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü defalarca gördüğüm şey şu, yaşlılık bir yaşlı hissetme diye bir şey var. Ve bu hisle bedene biraz dokunuyorsunuz, hücreye biraz dokunuyorsunuz, insanın ruhuna ve kurduğu bağlara, ilişkilere biraz dokunuyorsunuz, kişinin tipi değişiyor. Yani zihni değişen insanın bedeninin değişmeye başladığını görüyorsunuz. Ve şu takıntı, Görüyorum, bu ülkede bazı arkadaşlar var. Yani birçok defa işte aynı kongrede bulunduğum işte anti-aging, reverse aging, reverse aging biz de kullanırız gençleşme diye. Bunun terimleri çok kullanan insanların, bakıyorum hiç çocukluğunu, kadınlığını ya da içindeki erkeği, içindeki potansiyeli yani bunların hepsini ertelediğini görüyorum. Bunların hiçbirini, hepsini yapmamış biri uğruna feda ettiği şeyleri görüyorum ve şimdi yapmak istiyor. Yani bu programın başında bahsettiğiniz bu gençliğe özlem, gençlikteki alternatif arayışları falan... En çok ölümden korkan da onlardır. Değil mi? Yaşlılık pişmanlığı biraz o. Evet. Yani ben yapamadığım çok şey var. Eksik kalan çok şey var. Vazgeçtiğim çok şey var. Genelde bağımlılık ve anksiyete ve korkuyla bağlandığımız şeyler, körü körüne bağlandığımız şeylerle birbiri dolduruyoruz ve bir bene sığınıyoruz. Ben diyorum ki bir benin zamanı geldiğinde o benle vedalaşmayı, içimdeki bir ben parçasından bahsediyorum. Reenkarnasyon için ölmeyi beklemeyelim yani. Evet. Zaten reenkarnasyon bunu vaat ediyor. Ölümden sonra olacak diyor. Öyle bir şey yok ki. Bu yaşamda tekrar tekrar öldüğünüz anlar var. Ama ısrarla o ölü bedenlerle devam etmeye çalışıyorsunuz. Ya bu bedeni de yürüyorsunuz. Yani ölü bir zihni bedene koyarsan o bedeni yaşlandırır.
İlginç bir yaklaşım. Bunun üstüne düşüneceğim. O zaman hücre yapımıza dikkat ediyoruz. D vitaminimizi bir kontrol ettiriyoruz. Magnezyumu ihmal etmiyoruz. Harekete, bacak sağlığımıza ve omuriliğimize dikkat ediyoruz. Ne yapıyoruz başka? Hayata, yaşamın içerisinde bir daha gelebilme ihtimalimizi gözden geçiriyoruz. Yaşlanmayı bir hastalık olarak kabul etmiyoruz. Bir ruh hali olarak pek çok hastalığın semptom olduğunu bizatihi düşünüyoruz.
Ve böylelikle haddini aşan yaşam rehberinin en yaşama rehberlik eden bölümlerinden birini değerli Doktor Deniz Şimşek ile tamamlıyoruz. Çok teşekkür ediyorum. Çok çok teşekkür ederim. Kim bilir eksik bıraktığımız neler vardır? Benim aklımda epey var. Başka bir fırsatta mutlaka değerlendiririz ama şunu söylemesem olmazdı dediğiniz bir şey var mı? Üstümde yük kalmasın. O kadar güzel özetlediniz ki, o kadar güzel anlattınız. Yani konuşsak çok çok şey var ama yani onlardan bir tanesini çekip çıkarmak, onu ben de özetleyeyim. En azından bir D3K2'sine insanın baktırsın D3K2. Not alıyorum. İki magnezyum, üç bir B kompleks eğer B12'si düşükse ve homosisteinini. İnsan bir kere hayatında homosisteinine baktırsın ve 6-8 aralığı çok değerlidir. En azından buna bir baktırsın. Homosistein denen bir kan değeri var, çok önemsediğim. B12'sini en azından 400'ün üzerinde, 400-800 aralığında tutmaya çalışsın. Bunlar çünkü olmazsa olmazlar. Çok büyük eksiklik görüyorum. Verdiğimde çok büyük sonuçlarını görüyorum. Doktoruna danışarak yapabilirler bunları bir kan talili sonucunda. Hareketlilik ve bunun bir numarası yürümektir. Biraz yokuş çıkmaktır. Sadece düz yürümek değil, yokuş çıkmak. Biraz doğayla bağ kurmak, doğayla yakın ilişki. Uyku çok önemli.
Derin uyku uyuyan insanların beyninin çok iyi olduğunu görüyoruz. Çünkü derin uykuda beynin lenfatik sisteminin olmadığı zannediliyordu. Son yıllarda önemli konulardan bir tanesi beynin bir G-Lenfatik denen bir sistemi vardır ve derin uykuda bu lenfatik sistem çalışıyor. Yani çöplerin temizlenmesi gece olur beyinde. Uyku çok önemli, hareket dedik, bazı vitaminler... Ve beslenmede de basit şekerlerden basit şeker. Yani bir tatlı yiyeyim, haz odaklı beslenme... Buraları biraz erteleme ya da bunu yemeden önce birkaç tane çiğ badem ve iki yemek kaşığı elma sirkesini yarım çay bardağının içine koyup, arkasından bu günahı... Ve kaliteli protein almaya da dikkat etsin insanlar. Böyle belki özetleyebiliriz. Epey güzel bir özet oldu. Son bir şey merak ettim dinlerken bahsettiğiniz bu kana ölçümlerini aile hekimlerinde yapabiliyor muyuz? Bu sessizlik biraz tedirgin etti beni ama. Yapılabilen kısmı var ama. O bilgiydi. Bizim için yeterli. Deniz Çimşik'in Instagram hesabı bu programda kesitlerini dinlediğiniz bilgilerin daha derli toplu hallerine de ev sahipliği yapıyor. Onu da bilgilerinize sunarım. Çok teşekkür ediyorum misafirim olduğunuz için. Benim için hem bilgilendirici hem düşündürücü epey de not aldığım bir bölüm oldu. Kolay gelsin. Sağ ol. İyi günler dilerim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.