Podcast

Beyaz Tavşan'ın Gizemi: Alice Harikalar Diyarında Sendromu

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Lewis Caroll bundan tam 160 yıl önce, "Alice Harikalar Diyarında" isimli tuhaf bir kitap yazmıştı. Küçülen ya da büyüyen, nesnelerin ve dünyanın boyutlarının sürekli değiştiği bir evren anlatmıştı hepimize. Çoğumuz bu kitabı hayal gücünün muhteşem bir ürünü sandık. Oysa Carroll, kendi yaşadığı bir deneyimi anlatıyordu insanlığa bu hikayede. Hiçbir Şey Tesadüf Değil'in bu bölümünde, Lewis Caroll'un deneyiminin peşine düşüyoruz. Beyaz Tavşan'ın peşinden gidiyor ve beynimizin bize oynadığı gizemli bir oyunu çözmeye çalışıyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.333 kelime · ~7 dk okuma

Gece. Saat 3'ü gösteriyor. Tiktak sesleri karanlık odaya yayılıyor. Her şey olağan seyrinde ilerliyor gibi. Fakat odadaki tek ses saatin tiktakları değil. Minik Ayşe'nin kalbi göğsünü delip çıkacakmış gibi atıyor o esnada. Az önce gözlerini açtığında her şey çok farklıydı. Hem de çok.

Tavandaki ay ışığının oluşturduğu gölgeler, devasa dalgalar gibi üzerine üzerine geliyordu. Yatağının kenarları yükseldikçe yükseliyordu. Sanki bir kuyunun dibine düşüyor gibiydi. Ya da kendisi mi küçülüyordu? Pek emin değildi. Mesela elleri. Elleri neden bu kadar minicikti? Panikle doğruldu. Odadaki gardırop şimdi bir gökdelen kadar yüksekti.

Oyuncak ayısı ki normalde kucağına rahatlıkla sığardı. Şimdi kocaman bir canavar gibi ona bakıyordu. Gözlerini sımsıkı yumdu. Ona kadar saydı. 6 7 8 9 10 Minik

Transkriptin tamamını oku

Ayşe gözlerini açtığında odadaki her şey eskisi gibiydi. Ama bunu ilk defa yaşamıyordu ve son da olmayacaktı. 1865'te yani bundan tam 160 yıl önce ünlü yazar Lewis Carroll tuhaf bir kitap yazmıştı. Alice Harikalar Diyarı'nda küçülen ya da büyüyen nesnelerin ve dünyanın boyutlarının sürekli değiştiği bir evren anlatmıştı hepimize. Çoğumuz bu kitabı hayal gücünün muhteşem bir ürünü sandık.

Oysa Carroll kendi yaşadığı bir deneyimi anlatıyordu insanlığa. Bugün beynimizin en tuhaf sırlarından birini anlatacağım size. Tıpkı Carroll gibi binlerce insanın yaşadığı ve çoğunun da yıllarca kimselere anlatamadığı bir nörolojik rahatsızlığı. Alice Harikalar diyarında sendromu.

Kafa tasımızın içinde gerçekten ama gerçekten sırlarla dolu bir şey var. Belki de yaşamın en karmaşık varlığını taşıyoruz bedenimizde. Evet beynimizden bahsediyorum. İnsan beyni öyle karmaşık, öyle gizemli bir organ ki her an bize bir sürpriz yapabiliyor. Aslına bakarsanız ben hep bir okyanusa benzetirim beynimizi. Hem malum insanlık olarak okyanusların henüz sadece yüzde beşini keşfedebildik.

İşte nasıl ki suların derinliklerinde bir bilinmezlik gizleniyorsa beynimiz için de öyle. O küçücük keşfedilmiş alanda bile karşılaştığımız şeyler aklımızı başımızdan alıyor çoğu zaman. Eğitimle, pratikle sınırlarını zorlayabildiğimizi biliyoruz. Gerçekten de inanılmaz işler çıkarıyor insanlık. Ama daha da şaşırtıcı olanı bizim kontrolümüzde olmadan, beynimizin içinde olup bitenler.

özellikle de bilinç altında yaşananlar ve bizi haberimiz olmadan nasıl etkiledikleri. Bu gizemli organın kontrolümüz dışındaki davranışları bazen öyle ilginç durumlara yol açıyor ki inanamazsınız. Mesela bölümün girişinde Ayşe'nin yaşadığı deney, bir sendromun en tipik örneklerinden biriydi aslında. Peki tam olarak neler oluyordu minik Ayşe'ye?

Özünde kişinin dünyayı algılayış biçimini tamamen değiştiren bir boyutsal algı bozukluğu söz konusuydu orada. Tıpkı Lewis Carroll'ın yazdığı hikayedeki Alice gibi. Bu sendromu yaşayan hastalar dünyanın ve kendi bedenlerinin boyutlarını bambaşka şekillerde algılıyorlar. Neden bu durumun Alice Harikalar Diyarında Sendromu gibi ilginç bir ismi olduğundan bahsedeceğim size.

Ama bu durum nedir ve hangi türlerde karşımıza çıkıyor önce bir onu konuşalım derim. Alice Harikalar diyarında sendromu kişinin boyutsal algı bozukluğu yaşaması durumuna verilen isim aslında. Kişinin kendisini ve çevresini herkesten farklı şekilde algıladığı bir rahatsızlık temeldi. İşte bu deneyimde dört farklı şekilde karşımıza çıkıyor. Bu sendromun birinci tipi mikropsi.

Şimdi etrafınızdaki her şeyin aniden küçülmeye başladığını bir düşünün. Masanız oyuncak masa boyutuna iniyor. Koltuklar bebek mobilyasına dönüşüyor. Ve siz kendinizi odadaki bir dev gibi hissediyorsunuz. Sendromun bir diğer tipi ise makropsi. Ki bu da Ayşen'in yaşadığı durumun ta kendisi. Aniden kendinizi Alice gibi küçücük hissediyorsunuz bunda da.

Normal bir kapı devasa bir portal gibi görünüyor. Sıradan bir sandalye bile tırmanılması gereken bir dağa dönüşüyor. Çevrenizdeki her şey, her insan devleşiyor. Ayşe'nin hikayesindeki gibi bir oyuncak ayının bile dev bir canavara dönüşebildiği bir algı yanılsaması aslında bu. Fakat bu boyut algısı sadece büyüklük ve küçüklükle de sınırlı değil.

Söz konusu Alice Harikalar diyarında sendromu olduğunda mesafeler de yanıltıyor beyni. Mesela teleopsi. Bunun yaşayan birisi için hemen dibindeki bardak sanki odanın öbür ucundaymış gibi görülür. Ama işte bunun tam tersi de var. Ki o da bu sendromun dördüncü ve son tipi. Teleopsiden bahsediyorum. Aslında bu da teleopsi durumunun tam tersi.

Bu sefer de bizden uzaktaki nesneler sanki burnumuzun dibindeymiş gibi algılanıyor. Bu dört farklı deneyimden en sık görülenleri mikropsi ve makropsi aslında. İlginç olan şu ki bu rahatsızlık özellikle çocuklarda ve gecelere ortaya çıkıyor. Birçok kişi çocukluğunda bu tuhaf deneyimi yaşadığını fakat büyüdükçe bu durumun kendiliğinden düzeldiğini söylüyor.

Şimdi bu rahatsızlığın adını neden Alice Harikalar diyarında kitabından aldığını daha da merak ediyorsunuzdur eminim. İşin ilginç yanı, edebiyat tarihinin en fantastik hikayelerinden biri olsa da aslında gerçek bir nörolojik durumunda yansımasıydı bu kitap. Şöyle anlatayım size bu. 1865'te Lewis Carroll'ın masasına oturduğun var. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan bir hikaye yazdığını düşünüyordu muhtemelen.

küçük bir kız çocuğu, Alice. Bir tavşan deliğinden düşüyor ve kendini tuhaf bir dünyada buluyor. Öyle bir dünya ki bu, bir lokma yiyecekle devleşiyor, bir yudum içecekle minicik kalıyor. Kendi gözyaşlarında yüzebileceği kadar büyük, bir fareyle aynı boyda olabileceği kadar küçük. İşte Carol'ın bu fantastik detayları nereden bulduğu uzun yıllar merak konusu olmuştu.

Öyle ki türlü türlü iddialar da atıldı ortaya. Lewis Carroll'ın ilhamını nereden aldığına dair teoriler, dedikodular ve şehir efsaneleri çıktı gün yüzüne. Ta ki araştırmacılar, yazarın aslında kendi yaşadığı deneyimleri kaleme aldığını keşfedene kadar. İşin bu kısmını da anlatacağım elbette. Fakat bu noktada ufak bir ara versek iyi olur. Zira Harikalar Diyarı sandığımız kadar harika olmayabilir.

Nerede kalmıştık? Lewis Carroll'ın da Alice Harikalar diyarında sendromuna sahip olduğunu söylemiştim değil mi en son? Evet, onun yaşadığı boyut algısı bozuklukları çocuk edebiyatının en büyülü eserlerinden birine dönüşmüştü bir noktada. Fakat tek değildi Carroll. Edebiyat tarihinde buna benzer başka bir örnek daha vardı. Jonathan Swift'in ünlü eseri Gulliver'in Gezilerinden bahsediyorum.

Hikayenin bir bölümünde Gulliver kendini cüceler ülkesinde kocaman bir dev olarak buluyor. Bir diğer bölümünde ise devler ülkesinde minicik kalıyor. Öyle ki bu sendroma Lilliput halüsinasyonları da deniyor. Üstelik bu algı değişimlerinin yansımalarına sadece edebiyatta değil sanat tarihinde de rastlayabiliyoruz. Özellikle de Salvador Dali ve René Magritte gibi sürrealist sanatçılarda.

Onlar da gerçekliği çarpıtarak, boyutları değiştirerek eserler ürettiler ne de olsa. Uzunca bir süre sadece hayal güçlerini kullandıklarını düşünüyorduk. Ama bugün biliyoruz ki beynimiz zaten bu tür algı değişimlerini yaşayabiliyor. Belki de sanat, bilimin henüz keşfedemediği nörolojik gerçekleri çok önceden görselleştirmişti yani. Peki ama nedir bu durumun altında yatan gerçek? Biraz da oraya ışık tutalım.

İlk bakışta bir halüsinasyon gibi görünse de durum çok daha farklı. Yapılan araştırmalar bu sendromun beynin çevresel algıları düzenleyen bölümünde yani pariyatal lobda yaşanan bazı anormal aktivitelerden kaynaklandığını gösteriyor. Özetle ne gözle ilgili bir problem ne de psikolojik bir rahatsızlık bu. Araştırmacıları şaşırtan bir başka bulgu daha var. Bu sendroma sahip kişilerin neredeyse tamamı birer migren hastası aynı zamanda.

Hatta daha da ilginci başlangıçta migren şikayeti olmayan kişilerde bile zaman içinde bu hastalık gelişebiliyor. Sanki sendrom yaklaşan migren fırtınasının öncü bir habercisi gibi de diyebiliriz. İşte tam da bu noktada hikayemiz tekrar Lewis Carroll'a bağlanıyor. Carroll'ın da şiddetli migren ataklarından muzdarip olduğunu biliyoruz.

Belki de Alice'in Harikalar Diyarı'ndaki o tuhaf deneyimleri, yazarın kendi migren öncesi yaşadığı algı değişimleriydi. Fakat işi gizemli kılan bir başka durum daha var. Modern tıbbın tüm gelişmişliğine rağmen bu hastaların beyin taramalarında hiçbir anormal bulguya rastlanmıyor. Philadelphia Çocuk Hastanesi'nden Dr. Grant Liu da bu konuyla ilgili şöyle diyor.

beyinde yaşanan çok ufak değişikliklerin bile dramatik sonuçları olabilir. Özellikle de bu değişiklik beynin boyutları algılayan kısmında gerçekleştiğinde. Belki de migren tedavisindeki gelişmeler bu gizemli sendromun da anahtarını sunacak bize. Ancak şu an için daha önemli bir mesele var. Bu sendromu yaşayan insanların sessiz kalması.

Çoğu kişi, özellikle de yetişkinler, bu deneyimlerini kimseyle paylaşmak istemiyor. Normal bir hayat sürdürüyorlar ama içlerinde bu tuhaf deneyimi saklıyorlar. Neden mi? E işte, anlarsınız. Kimse akıl hastası damgası yemek istemez değil mi? İşte Alice Harikalar diyarında sendromunu yaşayan kişiler de bu korkuyla yaşamak yerine ataklar geçene kadar beklemeyi tercih ediyor genelde.

Ve inanır mısınız yapılan araştırmalara göre bu sendrom sandığımızdan çok daha yaygın gözlemleniyor. Kim bilir belki siz de çocukluğunuzda benzer deneyimler yaşadınız. Belki de şu an dinleyenler arasında evet ben de bunu yaşıyorum diyen birileri var. İşte bu noktada biraz cesaret göstermek ve çekinmeden bir uzmana görünmek gerekiyor. Zira şu bir gerçek insan beyni hala birçok sırrını koruyor.

Fakat bu sırları çözmek için önce konuşmayı, paylaşmayı, anlamayı öğrenmemiz gerekiyor. Tıpkı Lewis Carroll'ın kendi deneyimlerini bir masala dönüştürmesi gibi. Belki de bazılarınız şu an kendi çocukluğunuzu düşünüyorsunuz. O karanlık geceleri. Odanızın aniden değişiverdiği o tuhaf anları. İnanın bana, yalnız değilsiniz. İnsan beyni herkese farklı oyunlar oynuyor.

Ve bu gizem de bizi uzun süre şaşırtmaya devam edecek gibi görünüyor.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)