
2.650 kelime · ~13 dk okuma
Bir çocuktan bahsedeceğim size. Babasının armağan ettiği bir pusulada, hayatının son anlarında dahi, formüllerin peşinden koştuğu o notlara kadar. Çocukluğunda oradan oraya koşarken, ışık hızında düşünce deneylerine, özel görevlilikten, hayatımın en mutlu düşüncesi dediği o kütleçekim teorisine ve elbette tamamlayamadığı her şeyin teorisine kadar. Tüm macerasına tanık olacağız sizinle birlikte. Evet, hiçbir şey tesadüf değil de beklediğimiz zaman geldi. Mart ayının tamamını çok özel bir isim için rezerve ediyoruz. Önümüzdeki dört bölüm boyunca onun hikayesine odaklanacağız. Aslında daha önce çok defa bahsettik ondan. Beklemediğimiz yerlerde, tahmin dahi edemeyeceğimiz hikayelerde ansızın karşımıza çıkıverdi.
Bilim tarihi ondan önce ve ondan sonra diye ikiye ayrılıyor sanki. Evet, 14 Mart 1879'da dünyaya gelen bu çocuk, evreni anlamak için bir yolculuğa çıkmıştı ve zamanla hepimizin zihninde bir devrim yaratacaktı. Ama hikayenin en başında sadece bir çocuktu o da. meraklıydı, sınırsız bir hayal gücüne sahipti. Çok fazla soru soran ve her çocuk gibi dünyayı değiştirme potansiyeline sahip bir çocuktu. Ama işte o bu potansiyeli gerçekleştirecek, dünyayı değiştirecekti. O çocuğun adı Albert Einstein'dı.
Evet, hiçbir şey tesadüf değil de en kadim dostlarımızdan birisi Albert Einstein'ın yaşam öyküsünü takip edeceğiz dört bölüm boyunca. Hazır onun doğduğu aydayız. Bunu layıkıyla kutlamak istedik. Ne de olsa sık sık bölümlerimizi ziyaret etmişti Albert. Tarihin bir noktasında aniden ortaya çıkmış gibiydi kendisi. Sanki hep saçları ağırmış, bilge ve sıra dışı zekaya sahip bir dahiydi o.
Ama işte Einstein'da bir zamanlar çocuktu elbette. Ve her insanın olduğu gibi onu da şekillendiren bir çocukluğu, bir geçmişi ve bir hikayesi vardı. Biz de bu hikayenin en başına gidelim şimdi. 14 Mart 1879. Almanya, Ulm. Tam burada, bu küçük şehirde başlıyor Albert'in hikayesi.
Alman Yahudilerin yeni yeni toprak sahibi olma, yüksek eğitim alma ve farklı mesleklerle uğraşma hakkını kazandığı zamanlar. İşte bu sırada Pauline ve Hermann Einstein'ın ilk çocuğu olarak dünyaya geldi Albert. Daha sonra doğacak olan kız kardeşi Meja ile birlikte çok mutlu bir çocukluk geçirmişti. Annesi Pauline güçlü, gözü pek ve çok zeki bir kadındı. Bu açıdan Albert'ın da annesine benzediğini söyleyebiliriz kolaylıkla.
Yatak satıcısı olan kocası Herman'ı yeni iş fırsatlarını kovalaması konusunda teşvik ediyor. Onu cesaretlendiriyordu Pauline. Albert'ın babası Herman ise dönemin yeni teknolojilerine ve bilime meraklı birisiydi. Albert'ın merak duygusunu zirveye çıkaran ilk hediyeyi de yine babası vermişti tabii ki. Bir pusulaydı bu. Evet, basit bir pusulaydı her şeyi tetikleyen. Albert henüz 4 veya 5 yaşındaydı.
Eline aldığı pusulanın iğnesi, nereye dönerse dönsün, sabit bir yeri gösteriyordu. Bu yüzlerce yıllık basit teknoloji karşısında Albert adeta şok olmuştu. Hatta öyle etkilenmişti ki bundan, yıllar sonra yaşadığı şaşkınlığı şöyle anlatmıştı kendisi. O zamana kadar bir şeyi hareket ettirmeniz için ona dokunmanız, temas etmeniz gerektiğine inanıyordum. Ama o pusulayı kullandığım ilk anda dünyanın işleyişinin arkasında çok daha derin bir güç olduğunu fark ettim. İşte Albert'ın bahsettiği o derin güç elektromanyetizmaydı. Faraday ve Maxwell gibi isimlerin katkılarıyla keşfedilen elektromanyetizma 19. yüzyıl dünyasının en büyük olayıydı esasında.
Doğanın bu temel gücü birkaç yıl içinde devasa bir teknolojik devrim yaşanmasına neden olmuştu. Almanya'da gaz yağından elektriğe hızla bir geçiş gerçekleşiyordu artık. İyi bir girişimci olan Hermann Einstein da buradaki fırsatı görmüş ve ailesiyle birlikte Münih'e taşınarak elektrik binomaları üreten bir fabrika kurmuştu. Haliyle Albert da küçük yaşlardan itibaren makinelerle ve elektriğin gizemiyle birlikte büyümüştü.
Aslına bakarsanız epey de şanslıydı. Amcalara ve aile arkadaşları sürekli Albert'a elektrikten, makinelerin çalışma mantığından bahseder dururlardı. Büyüdüğünde çalışmalarının temelini oluşturacak konulara çok küçük yaşlarda giriş yapmıştı anlayacağınız. Elektrik ailesinin işiydi ve elektromanyetizmada Albert'ın işi olacaktı. Bu sırada Albert henüz 10 yaşındayken kendini geliştirmeye başlamıştı bile.
Euclid okuyor, daha sonra hayatını değiştirdiği söylediği ve kutsal kitap dediği bir geometri kitabıyla yatıp kalkıyordu. Bulabildiği tüm popüler bilim kitaplarını bir nefeste bitiriyordu. Sanılanın aksine çalışmaktan, okumaktan asla sıkılmayan bir çocuktu. Nefret ettiği tek bir şey vardı. Okul.
Özellikle de Alman toplumunun o zamanki despotluğunu yansıtan katı ve yaratıcılığa kapalı sistemi resmen boğuyordu onu. Liseye geldiğinde de önünde bir engel daha vardı. Orduya katılma zamanı yaklaşıyordu. Bu sırada yani 1894'te rekabet de epey bir artmaya başlamıştı. Bunun üzerine Hermann Einstein radikal bir karar alıp fabrikasını İtalya'nın Pavia kentine taşımaya karar verdi.
Elbette yanına ailesini de almıştı. Fakat bir kişi hariç. Evet, Albert. O okulunu bitirmek üzere Münih'te kalmıştı. Ama dedim ya hiç sevmiyordu okulu Albert. Öğretmenleriyle ya da okul yöneticileriyle sürekli sorun yaşıyordu. Hatta bir gün canına tak etmiş olacak ki doktora gitmişti.
aşırı yorgunluk ve tükenmişlik tanısıyla süresiz izin almış ve böylece geri dönmemek üzere okuldan ayrılmıştı. İlk iş soluğu İtalya'da, ailesinin yanında almak oldu Albert'ın. Anlayacağınız, henüz 15 yaşındayken bile okulu bırakıp kaçabilecek kadar radikal kararlar alabilen birisiydi Albert. Ailesine de merak etmeyin, serseri olmaya niyetim yok, bir planım var demişti hatta.
Bahsettiği plansa şuydu. Bir şekilde liseyi bitirip İsviçre Politeknik Üniversitesi sınavına girmeye hak kazanmak. Tabii ki bunun için daha zamanı vardı Albert'ın. O zamanı da pavyadaki aile evinde biraz keyif yaparak geçirmişti. Kız kardeşi Maja'nın arkadaşlarının anlattıklarına göre, bizim içe dönük Albert'ın en büyük keyfi bisikletle dolaşıp hayaller kurmaktı.
kendisini sıkan okuldan da kurtulmuş bir şekilde geleceği öngörmeye çalışıyordu. Bir taraftan da babasının fabrikasında elektrikle oynamaya, bu gücü daha iyi anlamaya çalışıyordu elbette. Aslına bakarsanız birçok tarihçiye göre Albert'ı Albert Einstein yapan en önemli zamandır bu. Fabrikadaki laboratuvar kendisi için müthiş bir oyun alanı olmuştu.
Anlayacağınız o müthiş teorik fizikçi Albert Einstein zamanında pratikten bir hayli nasibini almıştı. Ancak ortada bir sorun vardı. Albert hala diploması bile olmayan bir lise terkti. Bir milliyeti bile yoktu aslında. Evet askerlikten kurtulmak için Alman vatandaşlığını terk etmişti kendisi.
Bir de üstüne İsviçre Politeknik için girdiği sınavda sanat kısmında çuvallayınca elinde pek de bir seçenek kalmamıştı. Babası ona İsviçre'nin Ağuru kentinde bir lise ayarlamış. İstemeye istemeye okula başlamıştı. Fakat bu onun için çok ama çok önemli bir dönüm noktası olacaktı. Bu okuldaki öğretim Almanya'daki sisteme hiç benzemiyordu.
Harika bir fizik laboratuvarı olan geleneksel eğitimle birlikte tam da istediği eğlenceli ve entelektüel özgürlüğü bulmuştu burada. Bir bilim insanı olmanın tadını burada alacaktı Albert. Mesela laboratuvarda pusula iğnelerini bataryalara bağlayacak. Elektrik akımının, manyetik alan oluşturmasını ve her iki kuvvetin aslında aynı kuvvetin farklı formları olduğunu kendi gözleriyle görecekti.
Evet, gözleriyle görmesi gerekiyordu. Görmeden inanmazdı. Veya bir mıknatıs alıp demir tozlarının nasıl desenler oluşturduğunu görecekti. Ve bir deneyde ışığın aslında uzayda hareket eden bir elektromanyetik dalga olduğunu öğrenmişti. İşte o anda hayatının amacını bulmuştu Albert.
Evet, aklına takılan ünlü düşünce deneylerinin ilki tam bu sırada. Henüz bir ergenken ortaya çıkmıştı. Bir ışık dalgasına bisiklete biner gibi binmek. Albert'ın düşünce deneylerinin ilkiydi bu. Gedanken eksperiment olarak bilinirler. En karmaşık olguları bile basite indirgeyerek, bir oyun haline getirerek çözme becerisi. Burada da çok basit bir soru sormuştu kendisine Albert.
Hmm tamam ışık bir dalga. Peki o halde bu dalga ne kadar hızlı giderse gitsin tepelerini ya da çukurlarını yakalayabiliriz. Peki bu durumda eğer bu dalgaya binebilseydik ne görecektik? Işık sabit mi kalırdı yoksa zaman mı sabit kalırdı? Aynı dalganın tepesinde sonsuza kadar gidebilir miydi? Ve bu sonsuzluk bize bir anmış gibi mi gelirdi?
Tabii 16 yaşında henüz liseyi yeni bitirmiş bir çocuk için cevaplaması epey zor sorularda bulunur. Fakat Albert kafaya koymuştu bir kere. Okul bittikten sonra Avrupa'nın en iyi kurumlarından biri olan İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü'ne kayıt yaptırmıştı. Böylece dönemin en iyi laboratuvarlarından birine sahip olan bu okulda üst düzey bir eğitim alabilecekti. Ama işte yine aynı engel çıkmıştı karşısına.
Evet, bu laboratuvarı kullanabilmek için düzenli olarak derslere devam etmesi gerekiyordu. Dedim ya okula alerjisi vardı Albert'ın. O yüzden derslere gitmek yerine Zürich'de en sevdiği mekanlarda takılmayı tercih ederdi. Özellikle de bir yer favorisiydi. Bugün bile aynı şekilde korunmuş olan ve hizmet vermeye devam eden ünlü Odeon Cafe.
Burada saatler geçirir. Arkadaşlarıyla sohbet ederdi Albert. Ve hayatındaki en önemli insanlardan birisiyle de burada tanışacaktı. Hikayeye devam edeceğim elbette. Fakat burada kısa bir ara versek iyi olur. Geri geldiğimizde genç Albert'ın maceralarını konuşmaya devam edeceğiz. Evet ne diyorduk? Albert okuldan çok Zürich'deki Odeon kafede vakit geçiriyor. Arkadaşlarıyla sohbet ediyordu.
ve burada çok önemli birisiyle tanışacaktı değil mi? E hadi düşün peşime. Devam edelim hikayeye. Albert'ın vakit geçirdiği kişilerden özellikle ikisi en iyi arkadaşları olmuştu. Marcel Grossman ve Michel Besson. Hayallerini ve fikirlerini onlarla paylaşıyordu genelde. Ama bir de kadın vardı aralarında. Albert'ın ilk görüşte ilgisini çekmişti.
Avrupa'da kadınların kabul edildiği nadir üniversitelerden biri olan İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü'nde Macaristan'dan tek başına kalkıp gelen Mileva Maric'ti bu kadın. Her zaman çok zeki bir öğrenci olan Mileva'nın öğretmenleri, onu eğitimine devam etmesi için yüreklendirmişlerdi. O da önce sadece erkeklerin olduğu okullarda tek kız olarak okumuş ve sonunda öğretmenlerinden birinin desteğiyle zürihe gelebilmişti. Burada da ilk kaydolduğu derslerden birisi Albert'ın da aldığı fizik dersiydi. Mileva özgüveni yüksek, çok zeki ve özgür ruhlu bir kadındı. Aslında Albert'ın dikkatini çeken de buydu. Kendisinden daha özgür bir kadın onu çok etkilemişti muhtemelen.
kendi ayakları üzerinde duran bir kadın. Aralarındaki mektuplaşmalar da bu dönemde başlamıştı. Albert mektuplarında tüm hayranlığını dile getiriyordu Milawa'ya karşı. Hiç olmadığı kadar romantik birine dönüşmüştü aniden. Bu arada matematikte çok iyi olan Marcel Grossman'ın notları sayesinde sınavlara da hazırlanabiliyordu. Ancak arada bir okula da gitmesi gerekiyordu.
çok nadir gittiği zamanlarda bile hocaları ve yönetimle başı derde giriyordu. Öyle ki 1899'daki transkriptine baktığınızda itaatsizlik nedeniyle disiplin cezası aldığını dahi görebiliyoruz. Ya da pek de sevmediği elektroteknik laboratuvar dersinden çok düşük not alıyordu Albert. İstediği derslerde hiç sorun yaşamazken diğerlerini kelimenin tam anlamıyla boş vermişti. Bu ukalalığı nedeniyle fizik bölümünün müdürü Prof. Heinrich Weber ile bayağı sözlü münakaşaya dahi girmişti. Weber, Albert'a çok, çok zeki bir çocuksun ama büyük bir sorunun var. Kimseyi dinlemiyorsun diyordu mesela. Albert da tabii ki yelkenleri suya indirmiyor ve profesöre ters cevaplar veriyordu.
Aralarındaki çatışmanın sebebi ise şuydu. Profesör Weber'e göre fizik çalışmaları 70 yıl önce bitmişti. Artık keşfedilecek bir şey kalmadığını düşünüyordu Weber. Albert ise dikkate alınmamaktan şikayet ediyordu. Onu dinlemeyen bir profesörün söylediklerini neden önemsesindi ki? Bu arada Weber'e bahsettiği fikirler de yine dönüp dolaşıp ışıkla ilgili sorular ve deneylerdi.
Işık dalgasına binip gitmekle ilgili düşünce deneyi ona ışık hızına ulaştığımızda çok garip şeyler olabileceğini söylüyordu. Özellikle kendinden önceki tüm büyük isimler ışığın göldeki dalgalar gibi bir şeyin içinde hareket etmesi gerektiğine inanıyordu. Peki o şey neydi ki? Yani neyin titreşimi? Neyin dalgasıydı ışık?
19. yüzyıl fiziğinin neredeyse hemfikir olduğu konu bu şeyin esir ya da eter adında bir madde olduğuydu. Bu esir maddesi uzayın her bir köşesini kaplayan, ışığı kontrol eden ve düzenleyen bir şeydi. Normal şartlarda hızı ve hareketi ölçmek kolaydır. Bir arabanın, bir geminin hızını bir şeyleri baz alarak hesaplarsınız.
100 ile giden bir araba duran biri için 100 ile giderken 20 ile giden bir araba için 80 ile gidiyor gibi gözükür. Peki ışık da böyle miydi? Esir maddesi referans alındığında mı belirli bir hızı vardı? Birinin hızını birinden çıkarma ya da ekleme söz konusu muydu? Birçok araştırmacı dünyayı bir laboratuvar olarak gösterip esir maddesi içinde ışığın hızını ölçmeye çalıştılar.
Dünya dönerken esir maddesinin içinde hareket ediyordu sonuçta. Bu da esir maddesinde bir nevi rüzgar oluşturmalıydı. Haliyle rüzgar yönünde hareket eden bir ışıkla tersi yönde hareket eden bir ışık arasında bir fark oluşması gerekiyordu. Ancak ışık hızında bu tip bir fark bulmaya yönelik gösterilen tüm çabalar boşa çıkmıştı. Ne yaparlarsa yapsınlar ışık hızı her yönde sabit kalıyordu.
İşte fizik dünyası daha hiç hazır değilken Albert esir maddesini aklında elemişti bile. Böyle bir madde olmamalıydı. Dünyayı yöneten tüm hareket yasalarından bağımsızdı Işık. Bir istisnaydı. Ancak Albert 1900'de yeni mezun olmuştu ve bunu kanıtlayacak konumda değildi henüz. Diğer taraftan üniversitede çalışma hayalleri de Profesör Weber ile yaşadığı sürtüşme nedeniyle suya düşmüştü.
Üstüne üstlük babasının işleri de iyi gitmiyordu. Dolayısıyla Albert'ın acil işe ihtiyacı vardı. Bulabildiği tüm enstitülere ve üniversitelere mektup yolladı bu dönemde. Ulaşmadığı profesör kalmadı. Babası bile devreye girip oğlu için birkaç üniversiteye mektup yazdı. Fakat Albert ortada kalmıştı.
hiçbir e-sütü ya da hiçbir üniversite onu kabul etmiyordu. Evet, Albert Einstein'ın bile üniversiteler tarafından reddedildiği bir dönemi vardı. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi gönül işleri de hiç iyi gitmiyordu Albert'ın. Tüm ailesi, özellikle de annesi, Mileva ile evlenmesine razı değildi. Annesine göre Mileva fazla başına buyruk bir kızdı.
Kitaplardan kafasını kaldırıp sana yemek yapamaz, çoraplarını dikemez, bir çocuğa bile bakamaz diye düşünüyordu. Fakat onu bekleyen daha kötü zamanlar vardı önünde. O yıllarda sevgilisi Mileva'nın da dersleri pek iyi gitmiyordu. Sınavlarını geçememişti. Tam bu sıralarda Albert onu Como Gölü'nün kenarında romantik bir tatile davet etmişti. Bu tatil bilhassa Mileva için pek iyi sonlanmamıştı.
Evet, Mileva hamileydi ve daha okulunu bile bitirememişti. Üstelik Albert işsizdi ve ailesi de bu evliliğe karşıydı. Mileva son sınavlarından da kalınca okulu bırakıp çocuğu doğurmak için Maceristan'a, ailesinin yanına dönmek zorunda kalmıştı maalesef. 1902'de Lyserel adında bir kız çocuğu dünyaya getirdi Mileva. Hakkında çok az şey bilinen Lyserel zaten her anlamda çok şanssızdı.
Mektupları okuduğumuzda Albert'ın çocuktan vazgeçmek istediği anlaşılıyor. Zira tam o yıllarda arkadaşı Marcel'in yardımıyla Berne'de bir iş bulabilmiş. Patent ofisinde çalışmaya başlamıştı. Zar zor bulduğu bu işi ona göre bir skandal yüzünden kaybetmek istemiyordu. Eh Einstein de olsa insan dar kapalı olabiliyor bazen.
Fakat bir noktada bebek hastalanmıştı. Daha sonrasındaysa Lizrel ile ilgili hiçbir tarihi kayıt bulunmuyordu. Bazı kaynaklara göre ölmüştü bebek. Yani Albert kızını hiç görmemişti. Bunların yaşandığı esnada Albert'ın babası da iyice hastalanmıştı. Ölüm döşeğindeyken oğluna evlenme iznini vermiş, aynı gün hayatını kaybetmişti.
Arka arkaya yaşadığı bu dramatik olaylardan sonra Albert nasıl bir tepki verdi dersiniz? E işte, pek de bir tepkisi olmadı desek yeridir. Zira duygular, onun en zayıf olduğu noktaydı belki de. Her fırsatta duygularının kendisine etkilemesine izin vermemesi gerektiğinden bahseder dururdu.
Hiç görmediği çocuğunun ölmesi, babasının vefatı. Evet, çok etkilemeyecekti bunlar onu. Bu tavrı aslında Mileva için de iyi bir haber değildi. Evet, 1903 yılında evlendiklerinde bir süre mutlu kalabilmişlerdi. Fakat Albert hem işine hem de kafasındaki fizik problemlerine kafayı takmış durumdaydı.
1904'te ikinci çocukları Hans Albert da doğduktan sonra zekasına ve özgüvenine hayran olduğu bu kadın hep geri planda kalmıştı onun için. Fakat Albert'a göre her şey yolundaydı. Bir işi ve ailesi vardı. Artık asıl merak duyduğu fizik problemlerine odaklanabilirdi. Garip bir şekilde patent ofisindeki sıkıcı işini de seviyordu Albert. Kendisine problemlerini çözmek için gerekli sakinliği sağlıyordu burası.
üzerinde hiçbir baskı yoktu. Bunun yanı sıra aralarında Michel Besson'un da bulunduğu arkadaşları ile birlikte Olimpia Akademi adını verdikleri bir kulüp bile kurmuştu. Ben de doğa yürüyüşleri yapıyor, fizik ve bilim felsefesi üzerine tartışıyorlardı. Ertesi yıl yani 1905'de önemli bir an daha gelip çatmıştı. O yıl Anus Mirabilis yani mucizevi yıldı.
Albert artık bir şeyden emindi. Işık hızı ne olursa olsun sabit olmalıydı. Asla değişmeyecek bir gerçeklikti bu. Yani nerede durursanız durun, hangi hızda ölçerseniz ölçün. Işık hızı sabit bir hızda hareket ediyordu. Ve bu daha önemli bir şeyi ortaya koyuyordu. Şöyle ki hız denilen şey belirli bir birim zamanda gidilen mesafenin ölçüsüydü.
Yani ışık hızı sabitse başka herhangi bir şeyin hızı sabit olamazdı. Albert üzerinde durması gereken esas soruyu bulmuştu nihayet. Dünyayı aydınlatacak o ışık, Albert'ın zihninde yavaş yavaş parlıyordu artık. Ya zaman sabit değilse? Çok basit bir soru gibi duruyor değil mi? Ama işte, kimsenin düşünmeye bile cesaret edemediği şeyler vardır ya hayatta.
binlerce yıldır doğru sayılan, herkesin sorgusuz sualsiz kabul ettiği şeyler. İşte ya zaman sabit değilse diye sormak, böyle bir şeyi sorgulamak da en temeldi. Çünkü yüzlerce, hatta binlerce yıldır herkes için zaman sabit ve değişmezdi. Bu soruyu da yine Michel Besson ile birlikte bir doğa yürüyüşü sırasında sormuştu Albert. Esasında yardımını istemişti Besson'un.
Tabii buna yardım istemek denirse. Zira sürekli konuşuyordu aldat. Sonra cümlesini bitirmeden, Besson'un şaşkın bakışları arasında eve koşmuştu. Ertesi sabahsa Besson'un yanına gelip, ''Çok teşekkür ediyorum. Problemin cevabını buldum.'' demişti. Sorduğu tüm soruların sebebini şöyle özetlemişti bir keresinde. Bu soruları bir tek ben soruyormuşum gibi geliyor. Cevaplarını bir tek ben bulmaya çalışıyorum sanki.
Bir çocuğun saçma sorularına benziyor bunlar. Ama galiba çocuk olmaktan hiç vazgeçmediğim için böyle oluyor. Hep çocuksu bir merakım oldu. Hep en basit ama en önemli soruları sormaya çalıştım. Hala da soruyorum. Tanrı evreni başka bir şekilde yaratabilir miydi? Ben Tanrı olsaydım evreni nasıl yaratırdım? Evet,
Tanrı'nın düşünce biçimini öğrenmeye çalışıyordu Albert. Zaman zaman başarabilmişti bunu da. Ufak bir pencere açarak, bir satır bile olsa okuyabilmişti onun zihnini. Albert, her şeyden önce bir çocuktu o da. Durmadan, sıkılmadan sorular soran bir çocuk. Ve aslında onun hikayesi, verdiği cevapların değil, sorduğu soruların hikayesiydi. Ve onun hikayesi de devam edecekti.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.