Podcast

Her Şeyin Bir Adabı Var

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Şehirler onlarca kat büyüdü, bir arada yaşayan insan sayısı hiç olmadığı kadar arttı ve bize görgüyü, nezaketi öğretecek hiçbir rehber kalmadı. Bu hödük dünyanın karanlığına medeniyet güneşi gibi doğan, bu konuda adeta bir nefer gibi çalışan konuğumuz Güneş Tulga.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

6.557 kelime · ~33 dk okuma

Her varlık gibi insanın beslenme ihtiyacının sebebi biyolojik. Yani bir şeyler yemekteki en temel amacımız hayatta kalmak. Ne var ki bu kaçınılmaz ihtiyacımızı giderme şeklimiz diğer bütün canlılardan farklı. Her şeyde olduğu gibi onun içinde bir kültür geliştirmişiz. Günün hangi saatinde neyi, neyle birlikte, hangi aracı kullanarak ve hatta hangi sırada yiyeceğimiz gibi uzun bir kurallar listemiz var.

Hiç düşündünüz mü bilmiyorum ama biz üstüne bir şeyler giymek zorunda olan tek canlı türüyüz. Bizim dışımızdaki tüm varlıklar hayatta kalmak için yeterli bir beden yapısıyla dünyaya geliyor. Bizim ise örtünmemiz gerek. Gel gelelim mecbur kaldığımız bu giyinme meselesinin de biyolojik ve teolojik gerekçelerden öte bir hali var. Her ortamda giyilecek ve giyinmeyecek giysiler var mesela. Bunların birbiriyle uyumu da ayrı mesele. Giyinmek de yetmiyor.

Onları aksesuarlarımızla zenginleştiriyoruz. Onun da ayrı bir kültürü var ama diğerleri kadar tutarlı değil. Moda denen pazarlama faaliyetiyle kıblemiz sürekli şaşıyor. Bir dönem düşüncesi bile ürperti veren şeyler bugün akıma dönüşüyor. Dünün modası bugünün delilleri yok edilmeye çalışılan bir cinayeti gibi örtünü veriyor. Hiç yaşanmamış gibi.

Transkriptin tamamını oku

ensemizi prekazi tarzı uzatmamış, pileli pantolonlarımızın içine baklava desenli kazakları sokuşturmamış, serpin çakmakla tokası takmamışız gibi. Ya da siz, o elinde dev logolu Burhan Altıntop çantası taşıyan erkekler, storide kalsın istediğiniz ama hepsini kaydediyoruz ve günü geldiğinde suratınıza bir tokat gibi çarpacağız. Konuşmanın, giyinmenin, beslenmenin, oturmanın, kalkmanın bin bir türlü kuralı, adabı var. Yetmez gibi onlar da sabit değil. Hepsi zamanla değişiyor. Peki bunları bize kim öğretecek? Hatalarımızı kim düzeltecek? Öğrenmek için ne yapacağız?

Haddini Aşan Yaşam rehberinin bu bölümünde konuğum Güneş Tulga ile bu zorlu konunun ayrıntılarına bakacağız. Ama önce benim aktaracaklarım var. Bir süre bana maruz kalacaksınız. Hatta ilk görgü kuralını vererek kendisinden biraz da rol çalayım. Eğer dışarıda bir cihaz üzerinden hoparlörle bizi dinliyorsanız lütfen sesi fazla açmayın, etrafı rahatsız etmeyin, insanları delirtmeyin.

Programımızın adabının sabit bölümüne geldik, kavramlar sözlüğü. Beş mi? Bakayım. Üç, altı kavrama bakacağız. Kültür, görgü, nezaket, edep, adap ve adab-ı muaşeret. Kültür ilginç. Zihninizde canlandığının aksine aslında, önce kökeninden bahsedelim. Latinceden geliyor, cultura'dan geliyor.

Ve latince yine koler eden yani ekip biçmekten türüyor. Toprak işlemek fiilinden geliyor yani. Yani neyi anlatıyor? Doğayla mücadelemizi anlatıyor. Doğayı işler hale getirmek, ona anlam kazandırmak, bize hizmet eder hale getirmek için onun o vahşi, kontrolsüz, öngörülemez yapısını bizim isteklerimiz doğrultusunda

Yani faydasız olma halinden faydalı bir şekilde dönüştürme çabamızı içeriyor. Yani kültür toprakla başlıyor, toprağa ehilleştirme çabamızla başlıyor. 18. yüzyıla doğru insanların zihnini şekillendirme yapısına doğru da evriliyor. Mesela Osmanlı'da karşılığı irfan ve medeniyet çok duyduğumuz, ilim irfan yuvası falan gibi nitelemelerde karşımıza çıkan. 20. yüzyılda Ziya Gökalp'le birlikte bugünküne yakın bir çabaya da dönüşüyor. Ziya Gökalp de enteresan bir figür. Bir böyle mevzuya bağlayabilsem onunla da ilgili bir şeyler yapmak istiyorum ileride. Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünün karşılığına baktığımızda şöyle diyor, ''Tarihsel toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü'' diyor.

Bayağı uzun bir cümle kurmuş ama ne anlatıyor bize? Yani bizim maddi ve manevi değerlerimizi oluşturduğumuz kul yapısı, değerlerimizi bizden sonraki nesillere aktarma çabası ve bunun ne diyelim sistematiği. Bir topluma ya da halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütününe de kültür deniyor elbette. şey var mesela kültür mantarı tabirinde olduğu gibi bir mikrop türünü laboratuvar ortamında yapay olarak türetme üretme gibi yani bakterilerinde bir tarzı olduğunu düşünürsek yani kültürün hala bir şeyleri biyolojik anlamda var etme çabasıyla ilgili anlamı da geçerli. Bir de görgü var. Görgü Türkçe bir tabir. Tecrübe ve tahsil anlamına geliyor. Türk Dil Kurumu şöyle anlatıyor. Bir toplum içerisinde var olan ve uyulması gereken saygı ve incelik davranışları terbiye.

Yine Türk Türk Kurumu'nun bir başka anlamında kişinin yaşayarak ve deneyerek elde ettiği birikim, deneyim, tecrübe diyor. Bir de nezaket var. Bu bağlamda yine çok sık duyduğumuz o Farsça. Neyden türüyor? Bir başka Farsça sözcükten. Nazikten türüyor. Nazik, nezaket. Yani ince, zarif anlamındaki nazikten türüyor. Türkiye Kurumu bunu başkalarına karşı saygılı ve kibar davranma olarak anlatıyor. Edep var. Tahmin edeceğiniz gibi o da Arapça. Terbiye demek, kültür, iyi ahlak demek. Bir de adap var. Adap da edebin çoğulu. Ve son olarak da adab-ı muaşeret var. Adab-ı muaşeret. Onun yazımı ile ilgili bir sürü şeyler var. İşte adaptire-ı muaşeret, adab-ı muaşeret bitişik. adabı, boşluk muaşeret bir sürü tarzı var ama onu da genel anlamıyla baktığımızda ne diye özetleyebiliriz? Görgü kuralları olarak özetleyebiliriz. Kavramlar böyleydi. Gelelim bahsedeceğimiz konulara.

Üniversite eğitiminin bir bölümünü Avrupa ülkelerinde gerçekleştirenlerin gayet iyi bildiği bir sözcük var. Erasmus. Bu terim esasen Desiderius Erasmus adlı bir Avrupa filozofunun soyadından geliyor. Erasmus yaşadığı 16. yüzyılda kilisenin sorumluluğunda olan eğitimi daha verimli hale getirebilmek için ilim Çin'de olsa dahiye gidip alınız şiarını benimsemiş gibi diğer diğer dolaşarak her ülkedeki en uzman kişilerden bilgiler toplamış ve bunu kilise eğitimine entegre etmiş. Dolayısıyla kilisenin eğitimi her ülkenin, her disiplinin en iyi eğitmenlerinden beslenmiş.

Bugün Erasmus yapmak diye tabir ettiğimiz şeyle amaçlanan da aslında aynı. Hani bir konunun eğitimi nerede daha iyiyse orada gidip eğitim almak gibi sonuçları tartışılır öyle mi oluyor değil mi? O ayrı mesele. Desiderius Erasmus'un az bilinen özelliklerinden biri ise 1530 yılında çocuklar için ilk görgü kitabının yazmış olması. Görgü kurallarını anlatmış çocuklara. Bende bir kopyası var. Bazı içinden kesitleri sizlerle paylaşmak istedim. 1530 yılında hani görgüden ne anlıyor, çocuklarımızı nasıl yetiştiriyoruz? Bir, mesela ben beş tane sizin için madde seçtim. Birincisi hala geçerli, hala sıkça verilen bir tavsiyem. Ama o da kültürden kültüre değişiyor. Şöyle diyor, yemek yerken ağzınızı şapırdatmayın ve sesli olarak geğirmeyin. Yani sessiz geğirin diyor.

Yani bu geğirme meselesine hiç girmeyeceğim ama örneğin Uzakdoğu toplumlarında şapırdatmadan yemek öyle çok da hoş karşılanan bir şey değil. Hatta hoşlanılmayan bir şey. İkinci maddesi Erasmus'un görgü kitabında diyor ki burnunuzu elinizle silmeyin ve karıştırmayın, mendil kullanın diyor. Yani hala savunabileceğimiz maddelerden biri. Üçüncüsü ilginç. Yemek yerken gaz çıkartacağınız zaman fazla ses çıkmaması için elinizle poponuzu kapatın diyor. Bu pek işe yaramıyor yani. Bunu sizler de deneyebilirsiniz. Olmuyor. Mümkünse çıkartmayın yani yemekte hani o kadar yapacak şey varken. Bir diğer dördüncü madde, başkasının tabağına elinizi sokmayın. Bu niye böyle söylenir? Çünkü insanlar o dönemde elleriyle yemek yiyor. Sadece bıçak var insanlarda. Çatal biraz o dönemde efemine bulunuyor Avrupa kültüründe. Dolayısıyla insanlar eliyle yiyor. Diyor ki yani elini ayağını başkasının tabağına sokma, önünü al diyor. Ve son olarak da şöyle diyor, lokmalarınızdan sonra parmaklarınızı yalamayın, peçeteyle silin diyor. Böyle enteresan bir kavram. Yani bu şeyi düşünüyor insan bunları bakarken. İyi ki 1500'lü yılların sofralarında oturmuyoruz. Hani yemekten başka her şey varmış gibi. Erasmus'un bir kısmını paylaştığım bu tavsiyeleri yemekle sınırlı da değil tabii. Giyimden, oturuş kalkışa, konuşmadan, toplum içindeki davranışlara kadar pek çok ayrıntıyı içeriyor ve bir kısmı işte demin de dediğim gibi bugün hala geçerli. Bir kısmı ise hayal bile edilemeyecek, telaffuzla edilemeyecek kadar tuhaf.

Ben çocukken televizyon bizim yaşadığımız toplumun en büyük ortak paydasıydı. Onun da tek bir kanalı vardı, TRT. Türkiye Radyo ve Televizyonları. En meşhur programlarından biri ise Bay Yanlış ile Doğru Ahmet adını taşıyordu. Erol Günaydın'ın canlandırdığı Bay Yanlış hep olmadık işler yapıyor, Doğru Mehmet ise çok bilmiş, buyurgan ama pek de o kadar kırıcı olmayan bir tavırla onu ve tabii ki biz izleyenleri düzeltiyordu. Mesela o benim çocukluğuma dair Toki öncesi, mahallede arsaların olduğu, çocukların o arsalarda top oynadığı dönemlerden bir kez de kısaca kulak verelim, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Bay Yanlış futbolu çok sever. Topu var, forması var. Üç beş meraklı daha... ...Yolun ortasında da taştan kaleler... ...Başladı bir koşuşma. Vur kafayı! Pasını ver, ver pasını! Pas ver! Çalımını at, asfalt olsun yere yat! Şuuup! Goool! Bay Yanlış bir yanlış daha yaptı. Golü kendi kalesine attı.

Hadi koş derken karşıdan bir araba, top Bay Yanlış'ın ayağında. Araba çalınmamak kolay mı? Top bir yana, Bay Yanlış bir yana. Bay Yanlış kurtarıldı ama topu kaybettik. Doğru Ahmet kardeşimiz de topladı arkadaşlarını, başladılar maça. Doğru

Ahmet o gün iki güzel gol attı ve dedi ki... Arkadaşlar, oyunlarımızı trafikten uzak yerlerde oynayalım ki hem bizim hem toplarımızın hayatı tehlikede olmasın. İşte böyleydi. Doğru, Ahmet İlebay yanlış. Doğruyu bilenin küçük yaşta, hata yapanın büyük yaşta olmasındaki o ince zekayı seneler sonra fark ettim. Bu da enteresandı. Ne ilginçtir ki bugünkü televizyon programlarından Görgün Ağam'ın öğrenebileceğimiz neredeyse hiçbir şey kalmadı. Şehirler onlarca kat büyüdü, bir arada yaşayan insan sayısı hiç olmadığı kadar arttı ve

ilginç bir şekilde bize görgüyü, nezaketi öğretecek hiçbir rehber kalmadı. Fakat haddini aşan yaşam rehberi yılmadı ve bu konuda adeta bir nefer gibi çalışan, bu hödük dünyanın karanlığına medeniyet güneşi gibi doğan bir ismi buldu ve huzurlarınıza getirdi. Güneş Tılgam. Hoş geldiniz.

Hoş bulduk. Şimdi Güneş Tulga'yı ben seneler önce, yanlış hatırlamıyorsam, TV8 adlı kanalda, Peck Shot adlı programda tanıdım. Çok hoş bir hanımefendi, çok zeki sorularıyla, çok enteresan, reklam dünyası odaklı bir program hazırlıyordu. Ve diyordum ki, ne hoş bir program, ne hoş bir kadın. Hala hoş bir kadın, hala hoş işler yapıyor. Tanışmamız da demek ki 30 yıl sonra mı olmuş? Ne kadardı Peck Shot programı? Tahmini bir 10 yıl kadar devam etti. Peki ne zaman başladı? 2000'de başladı. 2025 yıl sonra tanışma fırsatı bulduk bu programdan bir saat önce. Güzel. Peki hani tanışmamış olanlar için tanıtır mısın? Güneş Dulga kimdir nedir? Neden buradadır?

Güneş Tulga kimdir? Ben aslında iletişim tasarımcısıyım. Almanya'da büyüdüm. Orada üniversiteye gittim ve iletişim tasarımcılığı eğitimi gördüm. Tamamen farklı bir şey aslında. Ne demek iletişim tasarımcılığı? Ya sanat yönetmeni aslında. Yani işte reklamların dünyasında her türlü işte metin yazarı, reklam yönetmeni o tarafta. Zaten de reklam dünyasına çalıştım bir süre, reklam sanat yönetimi olarak. Daha sonra televizyon dünyasına geçtim ve TV8'de oranın görsel danışmanıydım. Yani tamamen şeyden çıktı aslında. Yani böyle bir televizyonda çalışma maceram tamamen kamera arkasından oldu. Reklamların dünyasından geldiğim için de reklamlarla ilgili program düşünülüyordu. Ve bana da o zaman teklif edildi, böyle bir şey düşünür müsün diye. Hani ben tamamen tasarlama kısmındaydım. Sonra sunucu bulamadık. Dediler ki, sen bir denesene o şekilde. Hani vardır ya hikayeler. Gerçekten bu çok ortak bir hikaye ya. Yani birçok televizyoncudan dinlediğim bir hikaye. Hoş, çok güzel bir şeye vesile olmuş. Onların arşivi bir yerlerde duruyor mu? İznenebilir öyle değil mi? Ben hiç aramadım mesela. Yani ben böyle bende olanları biraz YouTube'a şey yaptım, yükledim. Ama MetaKan biliyorsun o dönemin formatı ve TV6 el değiştirdiği için böyle bir arşiv araştırdığımda pek çıkmadı ortaya. Ne yazık ki. Çünkü bütün reklam dünyasının duayenleriyle röportajlarımız vardı. Onun için de sordum biraz. Çok kıymetli bir arşivdi. Ve bugüne doğru gelirsek, bugünkü kesişim kümemiz ne? Ne alaka değil mi? Görgü kuralları. Evet. O nasıl oldu? O şöyle, yani ben iletişim tasarımcılığından geldiğim için hani asıl... Mesleğim aslında bireysel marka danışmanlığıydı. Yani marka danışmanlığından bireysele dönüştüm. Ve bir şekilde hayatın içinde kendini daha iyi ifade etmek isteyen insanlara danışmanlık, eğitimler... En son TRT'deydim zaten. Kamera önünde çalışan spikerlerle çalışıyordum. Onlara da aynı şekilde bu eğitimleri veriyordum.

Ondan sonra kendi şirketimi kurunca orada vireysel çalışmalara başladım ve görgü kuralları aslında bu şapkalardan bir tanesi. Yani senin markalaşmanla ilgili çok önemli bir adım aslında görgü kurallarına en azından vakıf olmak bir nebze, hani o temel dediğimiz şeyleri bilmek ve ardından bunu daha çok insanlara ulaştırma fikrinden de sosyal medyada videolar çekelim dedik. Küçük küçük böyle hani şöyle parmağınla gösterdiğim videolar. Sonradan bunlar viral olunca böyle bir yola gittik.

Doğru Mehmet'ten doğru Güneş'e. Evet, ben de tabii o vesileyle haberdar oldum açıkçası kişisel olarak. Bu arada programımızın çok ilginç bir tesadüfü de olmuş. Ondan da bahsedelim, kayda geçirelim. Güneş Tulga bu hafta, bizim bu kayda yaptığımız hafta Ceres yayınlarından bir kitap çıkarmış. İş hayatında elli önemli görgü kuralı adını taşıyor. Ben de sanıyorum ilk sahibi olanlardan biriyim. Üstelik imzalı bir kopyasına sahip olma ayrıcalığına kavuşacağım. Çok enteresan ayrıntılar var, başlıklar. Ben sadece başlıkları sizlere sayayım. Muhteşem bir ilk izlenim yaratın. Birinci bölüm bunun ayrıntılarını içeriyor. Sonra tanışma sanatına hoş geldiniz. Ofis kuralları, sosyal medya çağında iletişim, dışarıda yemek, mesai sonrası, kutlamalar ve özel günler. beden ile güç oyunları, kılık, kıyafet, saç, baş ve son olarak da farklı mekanlar. Tabii Güneş şimdi senin karşında böyle kendimi şey gibi hissediyorum bir yandan büyük stres bu hani Zeki Öktem'in Hanzo filmi vardı ya orada böyle mağaradan çıkartılmış eğitilen insanların muhatap olduğu eğitmenler falan bir an saçım başım düzgün mü üstüm başım yerinde mi falan güzel oturuyor muyum güzel soruyor muyum densizlik yapıyor muyum

Estağfurullah, bu genelde benden böyle bir beklenen tepki. ''Aman hocam şimdi sizin yanınızda nasıl yemek yiyeceğiz?'' falan. Gerçekten öyle büyük bir şey. ''Hemen fazla mesai yapmıyorum, tamam mı? Bu benim işim.'' O Instagram parmağını bekliyorum yani karşımda. ''Hımm böyle olmaz.'' Peki o bir yerden sonra bir reflekse dönüşüyor mu insanların her halini, hareketini?

Tam tersi. Tamamen kopuyorsun. Yani hiç o konuyla aslında ilgilenmek istemiyorsun. Ama hani işin gereği tabii ki çok fazla işte şeyler geliyor, geri dönüşler oluyor. Güzel de geri dönüşler oluyor. O açıdan tabii biraz iç içe geçmiş durumda. Bilginç. Ben yani tam tersini düşünürdüm açıkçası. Peki konumuza gelelim hemen. Bu görgü kuralı dediğimiz mesele ne? Neyi amaçlıyor? Aslında sen çok güzel bir giriş yaptın. Sen şimdi benden çekindin, ben senden çekindim. O kadar büyük araştırmalar yapmışsın ki ben de ne ilave edebilirim diye düşündüm. Sonuçta anlattığın şey tamamen görgü kurallarını oluşturuyor. Aslında toplum içinde bir arada uyumlu bir şekilde yaşamamızı sağlayan...

...yazılı olmayan kurallar. Yani bunlar zamanla işte gelenekler olsun, dini inançlar olsun... ...kültürel etkiler olsun, tüm bunlarla yıllar içinde oluşmuş ve her toplum... ...kendine göre gör bu kuralları oluşturmuş. Tabii ki bu doğu batı diye farklılıklar da var. O açıdan aslında kendini daha özgüvenli sağlamaya, bilmediğin bir ortamda... ...daha özgüvenli olmak, daha uyumlu olmak, daha dengeli olmak ve içsel huzuru da... ...aslında katkısı var. Yani gör kuralların biraz böyle amacı nedir diye sorsan öyle derdim yani. Hani sadece böyle kurallar silsilesi değil, kendine emin olmadığın ortamlarda... ...daha iyi hissetmeye katkı sağlıyor.

Deminki cümlenin içerisinde bir konu çok belirleyici, yazılı olmayan kurallardan bahsediyoruz. Dolayısıyla referans olarak alacağımız noktalarda çok zorlanıyoruz. Neyi alacağız referans olarak? Ben mesela kütüphanemde birkaç çok eski tarihli, diliyle falan da çok enteresan görge kuralları kitapları var. Orada böyle o kadar yani her şeyin ama her ayrıntının bir etiketi, bir politikası, bir yapısı var. Ve tabii ki insanların hepsinin bütün bunları riayet etmesi, bilmesi, buna uygun davranması mümkün değil ama yolumuzu nasıl bulacağız? Yani bunun bir yazılı karşılığı yok. İşte dediğim gibi eskisi gibi televizyonlarda kamu spotu gibi programlarda da anlatılmıyor. Ne yapacağız? Doğru. Aslında o kamu spotlarına çok ihtiyacımız var bu dönemde gerçekten. Keşke hani... Şimdi okullarda mesela Mufredat'a girdi deniyor bir yıldır. Evet, ondan da soracağım ileride. Çünkü görgü aslında ailede başlıyor. Yani bunları öğrenmenin yeri orası aslında. Ta hayatımızın ilk adımlarını attığımızda anne baba, etraftaki, çevremizdekiler... Onlar etkiliyorlar bu yönde bizi. Daha sonra okula gelene kadar aslında bunların pekişmiş olması gerekiyor.

Ama anladığım kadarıyla bu biraz son dönemde atlanan bir konu. Belki şeyden bahsedebilirim, kitabın yazış çıkışını anlatabilirim. Oradan da bağlantı kurabilirim. Aslında ben Almanya'da doğdum, büyüdüm. Ve orada ilk görgümün temelleri atıldı. Benim de aslında genel lisanslı görgü kuralları eğitmeni olmanın sebebi... Orada aldım, Almanya'da aldım eğitimler. Orada mesela Adolf Knigge diye bir üstad diyelim. Onun bir kitabı var, 1700 yıllarda yazmış olduğu, Almanca konuşulan...

...ülkelerde Knigge mesela şeydir, yani bir nevi onların işte ansiklopedisi vardır ve işte onun yazdığı... ...aslında daha çok sosyolojik amaçla yazmış olduğu bir kitabın daha sonra evrilerek görgü kurallarının... ...ruayeni olarak görülüyor kendisi. Tamamen... Aslında sosyolojik yoldan çıkıp nerelere kadar gelmiş, işte dediğin gibi kıyafetler, nasıl giyinmeliyiz, nasıl yemek yemeliyiz gibi böyle bir ansiklopedi haline gelmiş. Benim köklerim de oradan geliyor, ben oradan esinleniyorum. Ama her toplumda kendi şeyleri var sonuçta, esinlendiği yerler var.

Peki biraz önce bahsettiğin o çaba ortak bir Alman kültürü görgüsü oluşturabilmiş mi? Yoksa orada da bölgesellikler var mı? Yok, Almanya'da bizim burada ihtiyacımız duyduğumuz bir takım eksiklikler orada benim çocukluğumda en azından bayağı katıydı. İnsanlar birbirlerine selam vermesi, tanışma kuralları, saygı... Biz biraz böyle bu dönem... bir son bir ne bileyim işte 30 yıldır gençlerimizden şikayetçiyiz ya hani orada çok daha temeli yerinde yani bir şeyi yere attığın zaman birinin seni direkt uyarması hani bizde mesela işte anne babalar yanındaysan aslan çocuğuna bir şey diyemezsin hani orada birazcık daha disiplin söz konusu ve çocuklar müthiş yetiştiriliyor.

o açıdan. Her ne kadar hani ben yetmişlerde büyüdüm tabii, o dönem biraz daha böyle otoriter bir eğitim sistemi vardı. Daha sonra anti-otoriter eğitimi onlar da geçtiler ama halen çok sağlam şeyleri var, temellere dayanıyor yani. Onun burada tabii ki eksikliğini görüyoruz yani.

Şu an adı aklımda değil bir Alman düşünürün bir sözü vardı diyordu ki biz geleceği bugünkü kuşakları fetha etme pahasına oluştururuz diyordu. Yani şunu anlatıyordu biz bugünkü kuşakta başladığımız bir şeyin meyvesini sadece hani onların bir sonraki hatta iki sonraki kuşaklarını da anca görebiliriz. Senin söylediğin gibi aileden geliyorsa önce o değerleri özümsemiş, kabul etmiş, uygulamış ve aktarabilmiş ailelere ihtiyacımız var. Dolayısıyla aslında zamansız bir çaba bir de çok uzun erimli bir çaba değil mi? Yani aslında çok da zor bir şey değil. Yani bir çocuğa daha çocukken

...teşekkür ederim demeyi öğretmek, lütfeni, rica ederimi öğretmek... ...yemekte çatal bıçak kullanmasını bilmek, bağırarak konuşmamayı öğretmek. Bunlar aslında ailede büyük böyle oturup da büyük seminerlere katılmak gerekmiyor. Doğru, doğru. Yani birazcık hani sosyal medya tabii ki çok karışık bir yer. Çok fazla bilgi yığını olduğu için her şeyi oradan öğrenebiliyoruz. Ama kitaplar var, bir takım kurslar var. Ne bileyim, önünüze pek çok video düşüyordur izlerken. Yani bir yerlerden mutlaka bir şeyler bulunabilir. O çocukların eğitimi...

Bu kadar da zor bir şey değil aslında. Ya çok ilginç bir şey aklıma geldi. Şimdi konuşurken, dinlerken eşimle ilk flörtümüzde, ilk dışarıdaki buluşmamızda yemeğe gitmiştik. Benim yemek giyişime etkilenerek bana aşık olduğunu söylemişti seneler sonra.

Bin yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir şey. Demek ki bu işler hiç umulmadık şeylere vesile olabilirmiş. Şimdi bu görgü ve görgüsüzlük meselesi hakkında düşünürken aklıma geldi. Görgüsüzlük kendisini çok gösteren, çok bağırıp çağıran bir şey. Yani görgüsüz, patavatsız böyle bir insanı. Fark etmemek mümkün değil. Görgü de aynı şekilde böyle kendini gösterir mi? Yoksa şey gibi mi? İşte zenginlik, neydi? Para bağırır, varlık, zenginlik fısıldar gibi bir şey mi? Yani aslında az çoktur diye bir şey vardır biliyorsunuz. Slogan vardır. O da öyle bir şey. Yani ne kadar az bağırırsan o kadar nezaketlisin aslında. Burada biraz önce verdiğin örneğe güzel bir örnek vereyim. Benim eşim de benimle ilk defa tanıştığında benim yemek yememden etkilenmiş.

O da aynı şeyi söylüyor. Biz birlikte bir yemeğe çıkalım o zaman. O kadar da korkulacak kadar değil yani. O da diyor yani böyle prenses gibi yemek yiyordum falan. Ben hani farkında bile değilim asla ne yaptım ama sanırım içten gelen bir şey yani. Bunun böyle özel öğretilecek bir tarafı yok. Peki mesela bu çaba toplumsal bir sorumluluk mu? Yani diğerkamlık mı? Ötekine yönelik bir saygı mı yoksa bir öz saygı mı? Yani ben böyle davranmak istediğim için mi böyle davranıyorum yoksa karşımdaki için mi?

Aslında tamamen kendine saygı, kendini daha iyi hissediyorsun. Hani ihtisal olarak iyi hissetme dediğim o zaten. Yani insanlara hani iyi olma, kötü olma gibi bir şey düşünmek lazım. Hani iyi insan ya da işte bir tık daha sonrası nasıl kötü olunabiliyor, ona benzer bir şey, bir dengesi var. Kendini ne kadar, insanlara ne kadar olumlu davranırsan, ne kadar çok böyle kırmazsan... O kadar güzel geri dönüşler alıyorsun. Nezaket de öyle bir şey aslında. Yani bir şeyleri yaptığın zaman yani dikkat ederek... Tabii ki evdeyken daha farklı davranıyorsun ama dışarıda, dışarıdaki insanlara karşı bir saygı. Yani çok yüksek sesle konuşmamak bu çok zor bir şey değil mesela bir ortamda. Ya da ne bileyim, bir insana günaydın demek. Yani bayılıyoruz Batı'ya gittiğimiz zaman insanlar birbirlerine merhaba diyorlar.

Bu güzel bir şey aslında. Bizde de çok eskiden böyleymiş. Benim babamın zamanında adam marşet dersleri varmış okullarda. Bunları öğretirlermiş. Bunlar aslında hepsi toplumun genel olarak olumlu ve daha iyi hissetmesine büyük katkıları olan şeyler. İlla böyle şey gibi kanun, şunu yapacaksın, bardağı şuradan tutacaksın. Yok işte şöyle... Böyle detaylara tıkanmak yerine aslında olayın bütününe bakmak lazım bence.

Ne kadar çok şey aklıma geliyor. Bir yandan mesela dinlerken kendimi düşündüm. Bazen böyle yalnız olduğum zamanlarda da bazı şeylere özenliğimi fark ediyorum ve diyorum ki ne gerek var ki şimdi buna? Hani tek başımayım falan filan. Bir yerden sonra etikete dönüşüyor demek ki. Ama yani biraz önce verdiğin örnekten yola çıkarsak, örneğin yüksek sesle bağıra çağıra toplum içinde konuşan birisi bunun hoş bir şey olmadığını bilmesine rağmen mi böyle davranıyor? Mesela bir çok samimi arkadaşım var, şu kulakları çınlasın adını vermeyelim de, Karadenizli bir Laz uşağı. Dedi ki bana, ben sürekli diyorum ki, ya oğlum bağırıp çağırma, bak yan yanayız, yanında duruyorum, bağırma. Sürekli bir bağırma halinde. Yani sesi gür, diyeyim mi? Bağırma. Diyorduk ki, ya abi biz Karadenizliyiz, biz 30 haneli evdeyiz. Bağırmazsan kimse seni duymaz. Acından ölürsün orada kimsesizlikten diye. Yani mesela kültürlerin de öyle bir hali var. Yayladan yaylaya bağırıyorlar, evin içinde bağırıyorlar. Yani bu... Kötü niyetten mi kaynaklanıyor, bilgisizlikten mi kaynaklanıyor? Görgüsüzlük dediğimiz veya öyle etiket dediğimiz şeyler. Bu aslında görgüsüzlük değil, daha fazla farkında olmamak olabilir. Belki yetiştiği ortamdan dolayı olan bir şey. Hani görgü kuralları da mesela Türkiye'ye ele alırsak hani Doğu illeri ve Batı illeri olarak veya büyük şehirler olarak da şey yapabiliriz, ayrımı yapabiliriz.

Kültüründen bahsedebilir miyiz? Bir ortak değerlerimiz var sonuçta. Ortak bir görgüden de bahsedebiliriz. Ama bu dediğim gibi şeye göre değişiyor. Türkiye'nin doğusuna doğru gittikçe biraz daha muhafaza karlaştığı için ona göre kadın erkek ilişkileri biraz daha farklı oluyor. Yeme adabı daha farklı oluyor. Şehirlere gittikçe bireyselleşme daha farklı. Doğu ile batının sentezi bir şeyler.

...çıkıyor aslında. Doğu da aslında Batı gibi olma yolunda. Normalde sonuçta bazı kurallar... ...Batı'dan geldiği için ona yönelik de şeyleri oluyor, yani istekleri oluyor. Yani Batı'nın aslında bir şekilde orayı etkilemesi söz konusu. Burada şey diyebiliriz, bir denge var ve bu değerler... ...toplu olarak bakıldığı zaman bir toplu değer dense de aslında bir farklılık var.

Tabii hani kültürlerin kendi içerisindeki görgü kuralları bir başka toplumda tamamen görgüsüzlükte olabiliyor değil mi? Yani bu demin bahsettiğim ağız şapırdatma örneğinde olduğu gibi ya da bir kültürde çok belki tercih edilesi bir giyim kuşamının aksesuarın öbür tarafta çok böyle saldırgan bir tavır alması gibi. Ama sanırım bunları fark etmekte zor olmaz. Bununla ilgili bir sorum olacak ileride ama şeyi merak ettim şimdi. Bu nezaketi, bu incelikleri en azından bazı kişiler için bu kadar zor yapan şey ne? Yani niye buna uyum sağlayamıyorlar veya niye reddediyorlar bildikleri halde? Tam olarak great mi acaba? Hani biraz önce de konuştuk, yani bazen farkında da olmuyorlar. Hani o söylediğin bazen danışanlarım oluyor ve diyorum ki hani ses tonunuzu biraz şey yapalım, çalışalım bunun üzerine dediğim zaman, ben bağırmıyorum ki diyor mesela ya da ben dediğim gibi yüksek sesle konuşmuyorum ben, bu benim normal konuşma sesim diyor. Yani bunu belki farkındalık yaratmak, genelde kayıt alıyorum ve izletiyorum o zaman. O zaman diyor ki, ben böyle miyim?

Aslında bilinçli şey yok burada aslında. Nezaketi özellikle hani ben böyle yapacağım diye bir durum söz konusu değil. İşin daha olumlu tarafından bakmaya çalışın. Kimisi gerçekten nezaketsizlik yapıyor, o okey. Ama genel olarak aslında insanlar buna çok ilgililer ve olmak istiyorlar aslında. Biraz daha kibar, birazcık daha... Çünkü ona katacağı şeylerin farkındalar aslında. Ne kadar büyük bir olumlu bir adım olacağının farkındalar.

Bir yerde oturup da yemek yiyeceği sırada işte hangi çatalı ne yiyeceğim... ...ya da işte şimdi peçeteyi nasıl koymalıyım? Bunları bilmediği takdirde hani kariyerinde, hayatında da... ...bir takım eksiklikler olacağını bildiği için öğrenmeye de istekliler. Sadece farkında değiller. Şu an tam aklımda değil, notlarıma da koymadım yani. Şimdi konuşurken aklıma geldi, Tanzimat dönemine doğru Osmanlı'daki bu modernleşme çabasıyla birlikte masada yemek yeme başlıyor ilk defa, 19. yüzyıla doğru. Ve tabii çok garipseniyor, yadırganıyor. Bir de tarihle ilgili olanların bildiği gibi öyle padişah sofrası diye bir şey yok. Padişah tek başına yemek yiyor, yani bir fals olursa işte kimse şahit olmasın diye. Daha sonra düzen değişiyor. Yani kültürler kendi içerisinde de zamanla bambaşka formlara geçebiliyor ama demin verdiğimiz örnekte diyelim ki Japonya'ya ilk ziyaretimde 90'lı yılların başında bu şapırdatarak yemek yenme olayı bayağı rahatsız etmişti. Sonrasında benim sessiz yemek yemem onları rahatsız etti. Sonrasında benden de şapırdatmamı rica ettiler. Hani nasıl ki biz biraz sessiz olabilir misiniz diyoruz içimizden bazılarına. Doğrusu neydi? Benim Japonya'da şapırdatmam mı lazımdı ağzıma?

Yani bu görgü kuralları girdiğimiz ortama göre değişmeli mi? Orada bir denge söz konusu. İlla her şeyinden de şey yapmak zorunda değilsin. Feragat etmek zorunda değilsin. Sonuçta ben gitsem şapırdatamam. O benim şeyime uygun değil. Gene öz şeyini koruyup yapamayacağın bir şey yapmaman gerekiyor. Onların da bence buna saygısı olabilir. Ama eğer mesela Japonya'da garsona bahşiş verdiğin zaman mesela hakaret olarak kabul ediyorlar deniyor. Şimdi o zaman bahşiş vermem.

Bu tip yapabileceklerim var, yapamayacaklarım. Yani masa örtüsünü mesela kirlettiğin zaman yemeğin çok lezzetli olduğunu hissediyorlar. Bir Çinli arkadaşım vardı. Ben utanıyorum. Ay şuraya bir şey döküldü. Yok diyor, tam tersi. Sen çok lezzetli olduğunu belirtiyorsun burada. Yani bu tip şeyleri bilirsek, biraz önceden belki bir ön araştırma yaparsak, yapabileceklerimize, yapamayacaklarımıza bakıp ona göre karar vermek. Özel bir kanun yok burada. O zaman şunu da diyebiliriz, yani biz varlığından haberdar olduğumuz nezaket ve görgü kurallarından sorumluyuz. Değil mi? Bilmediklerimizden sorumlu tutulamayız. Farklı kültürlerden bahsediyoruz. Yok, kendi kültürümüzde de. O kolaycılık olur ama. Öyle mi? Yani dediğim gibi böyle yazılı olmayan, hiç anlatılmayan, öğretilmeyen şeylerde... Kitaplar var elbette. Var, şüphesiz var. Yani şöyle sahaflara gidersen o kadar çok kitap var ki bu konuda. Okul görgüsü diye bir kitap buldum. Yani onun içinde vatandaş olmayı anlatıyor çocuklara. Küçücük çocuklara ne güzel anlatmışlar. Ben oradan biraz esinlendim. Belki bir sonraki kitap çocuklar için olabilir diye düşündüm. İnsan olmanın bir takım kuralları var, değil mi? Davranış kuralları var. Saygılı olmak, sevgi duymak insanlara, ne bileyim, özür dilemek, teşekkür etmek. Çok basit böyle. Görgünün ana abc'si aslında. Bunları öğrenmeme lüksümüz yok bence. Her yerden öğrenebiliriz. En basiti sosyal medyaya girdim. Binlerce yurt dışında da bir sürü site var bu konuyla ilgili. Peki o zaman biraz yumuşatıp tekrar şu takla attırıp şöyle sorayım. Bilmediğimiz görgü kurallarından ötürü kınanma ile bildiğimiz halde yapmadıklarımızdan ötürü kınanmamız arasında bir fark olmalı değil mi? Çalışmadığımız yerlerden gelecek soru gibi bir şey mi?

Hayır yani şöyle diyelim ki işte ne bileyim bir sofrada kaşıkla yenmesi gereken bir şeyi çatalla yedik ama bunu biz bilmiyoruz. Yani bu bir kabahat olabilir veya bir şey her neyse ama biz bunu bilmediğimizden yaptık yani bir kastımız yoktu ama onun onunla yenmeyeceğini bildiğimiz halde kendi bildiğimiz şekilde yapma ısrarı belki daha kabahat de olabilir mi diyorum. Aslında orada çok basit bir yöntem var, gözlem yapmak. Yani eğer gerçekten yabancı bir ortağındayız, mesela çubukla yemeği bilmiyorum, yemek zorunda değiliz. Sonuçta çatal isteyebiliriz, değil mi? Yani şimdi Çin restoranında yemek yiyorsak, işte bilmem kaç tane çatal var, bıçak var. İşte hangisi, hangi sırayla yiyeceğim, önce hangisini alacağım? Orada çok basit bir kural var. Ne var? En dıştakinden içe doğru ilerliyorsun.

Orada yanındakilere bakıp acaba nasıl yiyorlar, tamamen gözlem, soruşturmak. Ayıp değil yani. Ben de hep aynı şeyi, evet bak bu çok güzel oldu, hiç aklımda yoktu. Böyle yabancı olduğumuz ortamlarda etrafımıza bakmak. Çok enteresan bir anımı paylaşabilir miyim? Tabii ki. Şimdi sevgili dinleyicilerimiz için de küçük bir şey, malumat vuruşluk. Deniz mahsulü sevmeyen.

veya yeme fırsatı olmamış olanlar olabilir. Böyle kabuklu deniz mahsulleri elle yeniyor ve servisinden önce masaya ellerinizi batırıp yağlandıkça, kirlendikçe temizleyeceğiniz ılık ve tercihen sıcak ve limonlu sudan ibaret bir tas geliyor. Çorba kasesi gibi böyle kenara konuyor. Siz de elinizle o işte ıstakozu, böceği falan yerken arada parmaklarınızı batırıp havluya elinizi siliyorsunuz. Çok büyük bir şirketin CEO'suyla yemeğe çıktık. Deniz mahsulü yenecek. Hepimiz oturduk. CEO oturur oturmaz o tastaki suyu kafaya dikti ve içti. Yani kaşıklı da değil. Sonra hepimiz birbirimize baktık. Garson bize baktı. Biz yanımızdakilere baktık. Hiç yaşanmamış gibi. Ve sonrasında sürekli tabii kimse o sulara parmağını sokamadığından bütün yemek boyunca havlu üstüne havlu, peçete üstüne peçete. Yani belki gerçekten yabancısı olduğumuz ortamlarda biraz beklemek işe yarayabilir. Kesinlikle.

Peki, Türkiye olarak... Şimdi deminki konuyu bir netleştirelim. Türkiye olarak ortak bir kültürden bahsetmemiz mümkün mü? Yoksa hani Türkiye Türkçesinden kasıt hep İstanbul şeyidir ya, şivesi, rehçesi, öyle bir şey mi var? Görgü olarak, Türkiye olarak ortak bir görgüden bahsedebiliriz tabii ki. Yani burada dediğim sebeplerden hani kültürel geçmişimiz, coğrafi... Yani bizim genel olarak aslında mesela Türk kültürüne neler var? Çok böyle övünerek de anlattığımız mesela misafirperverlik değil Yani mi? insanları, misafirimize çok önem veririz, ikramda bulunuruz. Bu mesela bizim ortak değerimiz ve bu da zaten bir görgü kuralı. Yani bunu yıllar içinde oluşmuş bir kural mesela. Onun dışında yemek yerken mesela şapırdatmamak, yüksek sesle konuşmamak, ne bileyim, hızlı yemek yememek, yemek yerken çok konuşmamak, bunlar da mesela bizim ortak değerlerimiz. Pek çok değerlerimiz var aslında. Selamlamak, bir selam vermek, selamünaleyküm, günaydın, bunlar aslında bizim yine ortak değerlerimiz ve bizim görgü kurallarımız.

Yani var aslında bunlar. Evet. Biraz önce sen de değindin Türk Milli Eğitim Sistemi'ne müfredat dediğimiz. Adab-ı Muaşeret dersi girdi. İnceleme fırsatın oldu mu bilmiyorum. Ben Google'dan araştırdım. Bir PDF dosyası var. Genel çerçevesini çıkartıyor. Milli Eğitim Bakanlığı hazırlamış. Hatta unutmazsan programın notlarını da eklerim.

Orada yani burada konuştuklarımızın ötesinde tabii ki milli eğitim dediğimiz şey birazcık bu devletin ihtiyaç duyduğu tarzda insan yetiştirmeye işte endoktrinasyon çabasıdır o ayrı mesele ama böyle çok enteresan şeyler var işte matematik var, bilim var falan. Yani bu bahsettiklerimizin neredeyse hiçbiri yok mesela. O da ilginç. Peki bu işin bir yaşı var mı? Yaşken mi eğiliyor? Tabii ki yaşlarken eğiliyor. Yani aile dediğim o yüzden. Mesela benim için çok mu geç? Ama eşin gayet memnunmuş bence. Hayır, yani farazi olarak söylüyorum. Yok canım, tam tersi. Aslında kurumlar bunun eğitimlerini veriyorlar. İnsan kaynakları bunların eğitimini veriyorlar veya işte okulda eğer öğrenmediyse kişisel gelişim, bir sürü kurslar var bu konuda, kitaplar var. Bunların hepsi öğrenilecek şeyler. Çok böyle oturup da gece gündüz çalışıp bir şey yapınca birazcık böyle uygulamayla da öğrenecek şeyler. Bir yemeğe gittiğin zaman karşındaki ast-üst ayrımı, hitaplar, ne bileyim işte menü geldi, kim önce şey yapacak, siparişi verecek, peçete nasıl, önce kim açar, bu tip şeyleri bir kere okuduktan sonra uygulamak çok basit aslında. Yani öyle şey böyle uzun uzun da eğitim, eğer okulda öğrenmediysen... ...bunun sonrasına hızlandırılmış bir şekilde de öğrenebilir insan aslında. Şimdi biraz önce o müfredattan bahsettin de ben de birkaç not almışım. Hani neler öğretilmesi gerekiyor? Çünkü bana o kadar çok mesaj geliyor ki öğretmenlerden. Kitap da öyle çıktı. Hocam bir kitabı yazın da en azından faydalanalım. Çünkü biz neyi öğreteceğimizi bilmiyoruz dediler. Çok enteresan. Benim de acayip böyle tüylerim diken ken oldu. Çünkü rehber hocalar, matematik hocası, fizik hocası falan giriyormuş derslere. Henüz daha tam oturmamış anladığım kadarıyla. Yani neler öğretilmesi gerekiyor dersen de, burada dediğim gibi, bir lütfen, bir teşekkür ederim. Bunları dile getirmek, sihirli sözcükler. Bunlar ta ilkokuldan itibaren, benim zamanımda biz öğrendik bunları mesela. Bunları tekrardan, ne bileyim, yemek yerken, çatal bıçağı kullanmak, selamlaşmak, tanışma, tanıştırma, el sıkışma. Basit şeyler aslında. Bunları böyle tık tık tık böyle geçtiğin zaman... ...aslında ortak alanda, toplu taşımada, mesela toplu alanlarda nasıl davranacağımız... ...işte insanlara yer vermek. Mesafeyi korumak. Mesafeyi, sosyal mesafe. Bacakları açıp oturmamak. O kadar basit şeyler ki aslında.

Şimdi seni dinlerken tabii aklıma geldi bir kontrol etmek için de baktım. Instagram hesabında Güneş Tulga'nın Türkçe karakterlerden arındırarak Güneş Tulga diye yazdığınızda çıkıyor. Bunlarla ilgili ne diyeyim kamu spotlarına epey denk gelebilirsiniz kısa videolar halinde. Birbirinden eğlenceli içerikler. Ben de böyle sabırsızlıkla bekliyorum. Her gördüğüm yenisini izlemeye gayret ediyorum. Peki, Türkiye olarak en büyük ortak günahımız ne? Günah demeyeyim de tabu diyeyim. Nedir? Yapmamamız gerekenler neler? Ya biz biraz çok konuşuyoruz. İnsanlarla karşılaştığımızda merhaba, yani böyle hani Batu'da olan... Aaa kulübümüze hoş geldiniz. Yani o small talk'u biraz uzatıyoruz. Ya sen çökmüşsün, sen nasıl görünüyorsun, kilo mu aldın? Kilo mu aldın, kilo mu verdin? Öf! Gerçekten fiziksel konuda çok fazla takıntılıyız. Saçlarına ne olmuş, hasta mısın? Ya böyle görürken senelerce... Şimdi biz karşılaştık yani birbirimize böyle bir şey söyledik. Ya mümkün mü yani? Bu gerçekten tanı tanıma herkes birbirine yapıyor bunu. Bence bu ilk böyle top ten dersen hani ilk konu beni en çok rahatsız eden konu. Çok birbirimize süzüyoruz, çok fazla dik dik bakıyoruz birbirimize. Baştan aşağı böyle ayaklar baştan böyle... Taranıyor değil mi? Özellikle kadınlar kadınlara yapıyor. Yolda yürürken kendimi podyumda gibi hissediyorum. Biri geliyor bana böyle baştan aşağıya bakıyor. Ya ayıptır bunlar aslında. Yani normalde çocukken de öğrendik. Tacizkar bir nesil mi? Kesinlikle. Yurt dışında yani şimdi Batı'yı hep örnek gösteriyorum. Çünkü orada yetiştiğim için insanlar biliyorum bakmaz bile. Yani göz temasını tanımadığın insanlara süzmek birazcık daha şeydir bunlar. Yani ayıp kaçan hareketlerdir. Bir de son dönem çok ortaya çıkan hani sosyal medyada da maddi durumunu çok ön plana çıkarmak. Hep bu evlilik programları zehirledi bence ya. Maaşını sormak. Değil mi? Arsayı, araziyi, tapu kayıtları falan. Ya da teyzelerin şey sorması. Kızın ne zaman evleneceksin? Ne zaman çocuğun olacak? İşte niye evlenmedin? Niye çocuğun yok? Falan böyle sorular. Yani böyle... Evlilik bir kenara da çocuk ne kadar terbiyesizce bir soru ya. İnsanlar... İkincisi ne zaman? Birincisi varsa ikincisi ne zaman? Yani bunlar çok özel hayat. Özel hayata dair çok pat pat pat böyle biraz şeyiz yani. Biraz kendimizi dizginleyemiyoruz bence. Kendimi şeyle avutuyorum, hiçbirinde kötü niyet yok gibime geliyor. Mesela ben burada küçük sohbetler, ayaküstü sohbetlerle ilgili bir bölüm yaptım. Uzun uzun bütün bu biraz önce konuştuğumuz konuları anlattım da. Bütün onları aklımda süzerken şeyi fark ettim. Kötü bir niyet yok içinde. Yani bilmeden, densizlikle, patavatsızlıkla yapılıyor.

Zaten görgüsüzlükle patavatsızlık çok akraba zaten. Evet, çok çok değil mi? Benzer. Peki bütün bu kuralları birine kibirli ve kaba olmadan aktarabilmek mümkün mü? Mümkün. Nasıl olabilir mesela? Tabii ki. Yani burada şey çok önemli, empati yeteneği biraz önemli. Yani insanlara hani benim yaptığım şu anda şeyi...

Gösteriyorum ama yapmayın. Bu tamamen trigger olarak. Parmak sallıyorum ya aslında yapmamam gerek. Çok da eleştiri alıyorum bu sebepten. Ama o sayede de videolar çok izleniyor. Çünkü bir etki, tepki var orada. Ama gerçekten bu öğretilecekse mutlaka bunun bir sistemi var. Bazı cümleler var.

Bunu böyle yapma yerine, bunu böyle yapmasan daha hoş olur. Bu didaktik bir şekilde değil. Daha böyle tatlı tatlı bunu dile getirmek. Saygıyla, işte onun yerine koyarak. Ne bileyim, böyle pozitif bir dil kullanmak. Lütfen, rica ederim diyerek söylemek. Bir şeyden memnun değilsek, ona öğretmeye çalışıyorsak. Ya da bazen bunu yapma demek yerine böyle bir durumda ben olsam şöyle yapardım. Örneklemeler. Ben kendi hayatımdan biraz örnekler verdim kitapta mesela. Başıma gelen bir takım şeylerin sayesinde hani ben de böyle hatalar yaptım ama yapa yapa ufak ufak şimdi öğrendim. Hani o da öyle bir şey. Yani bu kendinden bir örnek göstererek ben böyle yapıyordum. Bak sen de istersen bunu dene gibi öyle örneklemeler yaparak hani kibirli böyle üstten bir tavırdan kaçınırız.

Peki son olarak merak ettiğim konu her şeyin bu kadar kurala kaideye bağlı olduğu bir yaşam böyle insan doğasına birazcık tezat değil mi? Çok böyle daraltıcı bir tarafı da var mı? ...hayatın her tarafına kurallar gerekmiyor mu? Çünkü kuralsızlık da kaosu yaratmaz mı? Tabii ki. Ama bir ortası yok mu yani? Var tabii ki. Kimseye zaten zorla şunu yap demiyoruz. Böyle yaparsan daha iyi olur, daha kaliteli bir hayatın. Daha konforlu, daha mutlu, daha iyi hissedersin. Yani oturup da illaki böyle şey... Bu anayasa değil sonuçta.

Bu gerçekten hayatını güzelleştiren kurallar bunlar. Kendi üzerimde deneyimledim. Ben de belki 20 yaşındayken birazcık daha mesela daha fazla bu bilgiye sahip olsaydım hayatımda, profesyonel hayatımda çok daha farklı yönlere de gidebilirdim. Bazen böyle isyankar bir gençtim ben de. Hani bazı şeylere karşı çıkıyordum. Gençliğin şanındandır o ya. Kesinlikle. Bence biraz insan doğasında da var.

Şu aklıma geldi şimdi dinlerken, Güney Kore'de çok uluslu bir şirketin başkanıyla tanıştırılacağız, bir grup gazeteci olarak. Birisi geldi, bize böyle bir anlattı da anlattı. Geldiğinde şöyle kalkın, şu sırayla kalkın, o oturmadan sakın oturmayın, şöyle selamlayın, şöyle eğilin, böyle yapın falan filan. O kadar tepemi attı ki yani hepimizin tepesi attı. O kadar adama kötü davrandı ki adam kızardı, bozardı, bilmem ne falan. Yani bir şeyin

İletişimi onun meşruiyetini tanımlayan da ayrıntılardan biri. Bunun iletişiminin çok dikkatlice yapılması lazım. Yani bana o başkan karşısında neden öyle davranmam gerektiği mantıklı, anlamlı bir gerekçeyle açıklanabilseydi belki biz de hak ettiği gibi ya da onun talep ettiği gibi davranabilirdik ama öyle olmadı. Dolayısıyla yani üstlendiğin sorumluluk çok ciddi. Katılır mısın? Katılırım. Doğru söylüyorsun. Yani orada o dil çok önemli. Bence o kişinin de ona göre hazırlanması... Belki onun yapması da gerekmiyordu. Küçük böyle bir kitapçık dağıtırlar, değil mi? Kurumsal günlük... En çok direnç nerede geliyor? En çok direnç nerede geliyor? Sosyal medyayı mı soruyorsun sosyal medyadan? Yok, yani böyle insanın bu... Senin iletişimini yapmaya çalıştığın şeyler hakkındaki böyle en büyük direnç noktaları ne oluyor? En ortak böyle kabullenmekte, uygulamakta zorlanılan kısım. Var mı yani bilmiyorum. Var mı? Böyle özellikle bir şey gelmiyor aklıma. Özellikle bundan hoşlanmıyorlar değil. Çünkü bana gelenler kendi istekleriyle geldiği için. Gidip de bir okulda hocalık yapmıyorum. Sonuçta danışmanlık ve gönüllü olarak geliyorsun, bir şeyler öğrenmek istiyorsun. Direnç demeyeyim de zorlanılan kısım, özellikle bu yemek kısmı biraz zorluyor. Çünkü çok detaylar var. Protokolle bazen karıştırılıyor. Gör kurallarıyla protokol farklı. Sonuçta biri toplumdaki, diğeri ise daha kamudaki. O kısımlar biraz daha karmaşık oluyor tabii ki. Şimdi sohbetimizin sonuna geldik ama birçok arada serpiştirdin tavsiyeleri. Bir böyle dipnot olarak bizi dinleyenlerin aklında hep kalmasını istediğini düşündüğün ne var son söz olarak?

Aslında şöyle bir baktım da, ben de bazen notlar almıştım. Çok önemli olan iletişimde birbirimizi dinlemek çok önemli. Bu bir görgü kuralı değil. Bence bir davranış, bir toplumsal bir şey. Genel olarak karşımızdaki pek dinlemiyoruz. Daha çok biz söyleyeceklerimize odaklanıyoruz. Karşımızdakini önce dinleyip, ona bir irdeleyip, onun söylediklerine cevap verirsek... ...çok daha farklı bir iletişim olur. Çünkü... Hep böyle kafamızın içindekiler, o düşüncelerle dolaşıyoruz. Ve dışarıdakinin bize ne söylediği çok şey yapmıyoruz, ne diyeyim, çok fazla onlara odaklanmıyoruz. Bu konu mesela benim çok böyle hayatımda özellikle böyle bir numara diyeceğim bir konu. Dikkatle dinlemek, belki ön hazırlık yapmak bazı sohbetlere. Yani oturup böyle biraz o kişi hakkında biraz bir bilgi sahibi olmak. En azından şey yapabilir, benimle ilgileniyor hissini verebilir. Benim çok rahatsız olduğum mesela cep telefonu konusu. Yani o konuda cep telefonu gerçekten...

Hayatımızın bir parçası. Yani sohbet sırasında ortaya çıkan cep telefonu değil mi? Genel olarak yani böyle masaya oturduğumuz anda cep telefonu baş köşede. Başka bir elemanmış gibi oraya koyuyoruz onu. Yani onun aslında birazcık daha... Ya ben seninle sohbete geldim değil mi? Yani ben şimdi cep telefonu açtım ve orada bakındığım an başka bir yerdeyim zaten. Seninle değilim. Seni dinlemiyorum bile. Bu çok büyük bir saygısızlık. Yani bence bu empatiden daha öte bir şey ve çok dikkat edilmesi gereken bir şey.

Madem teknolojik etiketlere girdik, ben de programın başındaki uyarımı bir kere daha hatırlatayım. Şu hoparlörleri ne olur bir şekle şemale sokalım arkadaşlar. Biz mecbur muyuz sizin korkunç TikTok videolarınıza maruz kalmaya? Sizi çok ilgilendiriyor, çok heyecanlandırıyor, mutlu ediyor olabilir ama... hepimiz için böyle olması düşünülemez. Efendim, Güneş Tolga konuğunda bu bölümde epey böyle meseleli, detaylı, ayrıntılı bir konuyu işlemeye çalıştık. Elbette her ayrıntısına girmemiz mümkün olmadı ama özellikle bu konuştuğumuz konuların en çok işe yaradığı, en çok ihtiyaç duyulduğu, iş yaşamındaki elli önemli, unutmamız gereken kavramı

Güneş Tulga'nın imzasıyla, çabasıyla Ceres yayınlarından çıkan... ...iş hayatında elli önemli görgü kuralı kitabından edinebilirsiniz. Onu da size bir kere daha tavsiye etmiş olayım. Güneş çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim, çok keyifliydi. Benim için de çok öğreticiydim. Toprağı bereketli hale getirme amacıyla binlerce yıl önce başladığımız kültür faaliyeti yüzyıllardır zihnimize ekip piştiklerimizde devam ediyor. Mahsulün çeşidi ve verimi ne kadar arttığı, ne kadar lezzetliği, ne kadar doyurucu tartışılır elbette. Ama ne olursa olsun yaşam denen şey uzun ve toplu bir çabanın ürünü. Bize ayrılan ömür denen kısmı da bu hasattan nasibini almalı.

daha güzel ve yaşanılması bir hayatın bireylerin küçücük çabalarıyla ortaya çıktığını unutmamakta fayda var. Söyleyecek çok şeyim var ama podcast adabını bozmamak üzere burada noktayı koyuyorum. Bir kabahatimiz olduysam affola.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)