
4.453 kelime · ~22 dk okuma
Herkese merhaba. Bir önceki bölümde ÖCA'nın 27 Şubat'ta okunan Barış ve Demokratik Toplum çağrısının metninin tamamına odaklanarak incelemiştik. Bu bölümde metinden uzaklaşacak ve daha geniş plandan manzaraya bakacağız. Ne oldu da bu çağrı yapıldı veya yaptırıldı sorusuna cevap aradıktan sonra, bundan sonra ne olacak diye soracağız. Buzucam'ın arkasından görülen hakikati biraz berrak hale getirmeye çalışacağız.
Fakat tablo berraklaştığında da karmakarışık bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Berrak biçimde çok karmaşık bir durumun içindeyiz dostlar. Başımıza nelerin geleceğini kestirmek oldukça zor. Bu nedenle böyle anlarda tavır sahibi olmak da zor.
Savaşın ya da barışın taraftarı olmak zannettiğiniz kadar kolay değil. En azından bu bölümü dinledikten sonra siz de öyle düşüneceksiniz diye umuyorum. Ama ortada bir gerçek var ki o da şu. Bir yol ayrımındayız. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İyi olacak, kötü olacak demiyorum. Lütfen yanlış anlamayın.
An itibariyle benim de zihnim endişelerle dolu ve ne yapılması gerektiği konusunda net değilim. Ben sadece vaziyeti anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyorum. Oldukça zorlu bir iş yaşadıklarımızı anlamak. Böylesi tarihsel anlarda meseleleri doğru anlamak kadar önemli bir şey yok. Akla ilk gelen cevapların da sağlamasını yapmamız şarttır.
Bizde pek adet değil fikrini sağlamasını yapmak. Yani ne demeye çalışıyorum? Bir fikrin doğru olup olmadığını test etmek. Bunu nasıl test edersiniz? Bir, sorular sorarsınız. İki, farklı fikirlerle kendi fikrinizi yarıştırırsınız. Ya acaba argümanlarım doğru mu diye düşünürsünüz. Fakat bizde hepimiz haklıyız. Kimsede sorular yok. Herkesin cevapları var. Şöyle bir şey görüyorum mesela Twitter'da. Mesela... bir şey yazıyorum, katılmıyor, takipten çıktım diyor. Çünkü sadece katıldıklarını duymak istiyor. Haliyle kimse başkasının ne dediğini merak etmiyor. Böyle bir ortamda kimse kimseyi anlamaya da çalışmıyor. Herkesin derdi anlamak değil, anlatmak. Herkesin anlatacak bir şeyleri var ama daha fazla anlamaya ihtiyacı yok çünkü her şeyi anlamış gibiyiz. Şüphesiziz. Sorularımız yok. Bu bölümü kaydettikten sonra arabayla bir saat kadar bir yolculuk yaparken
Emrah Safa Gürkan'ın son videosunu açtım, onu dinliyorum. Eskiden, bu çok garip, bir şeyi doğru anlamak marifetti. Şimdi bir şeyi yanlış anlamak marifet oldu. Yani ben bir tweet atıyorum ya da bir laf söylüyorum, acaba nasıl yanlış anlaşılır diye onun böyle sigorta şirketi gibi her yerine önlem almak zorunda kalıyorlar. Bunu bir entelektüel aktiviteye çevirdiler. Böyle bir atmosferde kimse kimsenin ne demeye çalıştığını derli toplu anlayamıyor. Zira kimse kimseyi anlamak dahi istemiyor. Anlamak çaba gerektiren bir eylem. Bu çaba için önce bir istek gerekir. Bu çabayı sarf etmek ise konforlu değil. Haliyle sadece sevdiklerimizi anlama zahmetine giriyoruz.
sevmediklerimizi veya tanımadıklarımızı, nefret ettiklerimizi anlamaya yeltenmiyoruz bile. Çünkü bu durumda cevaplarımızı sorgular, konfor alnımızı terk ederiz. Gelin bu bölümde neden sorusuna cevap arayalım ve ardından ne olacak sorusuna geçelim. Bu süreç, yeni çözüm süreci mi dersiniz, ne derseniz adına bilmiyorum ama neden başladı ve ne olacak?
Neden başladı işte Erdoğan'ın hainliğinden? Demeden önce, ben de sevmiyorum Erdoğan'ı demeden önce, kardeşim aklı selim biçimde oturalım konuşalım. Zaten bu bir podcast yayını, uydu yayını değil. O yüzden rahat rahat dinleyin lütfen. Her iki soru da dile geldiği kadar kolay cevaplanmıyor. O yüzden ben hazırlanırken kılı kırk yardım, sizin de anlamaya çabalayarak dinlemenizi dilerim. Öyleyse ikinci bölümde sizleri baş başa bırakalım.
Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım! Önceki bölümde bahsetmiştik Öcalan örgüte silah bırakma çağrısını ilk kez 1999'da yapmıştı. O sıralarda MHP, DSP ve ANAP'la birlikte hükümet ortağıydı. MHP bu çağrıya destek vermek bir yana konuşulmasını dahi zul saymıştı. 2002-2007 arası mecliste olmayan MHP, 2007'den itibaren siyasetini çözüm süreci karşıtlığı üzerine kurdu. Zaten çözüm süreçleri de 2007'den itibaren başladı.
Bahçeli'yi biz sürekli çözüm sürecine karşı bir şeyler söylerken hayal ediyorduk. Bahçeli'nin son 18 yıllık parlamento yolculuğuna odak konusu PKK ile müzakereler yürütülmesine ya da resmi diyalog kurulmasına karşı durmaktı. 2015'te de Öcalan silah bırakma çağrısı yaptığında Bahçeli son derece sert şekilde karşı çıkıyordu süreci. İmralı canisi serbest kalırsa... ...demokrasi güçlenecek. Teröristler siyase taşınırsa... ...özgürlük yaygınlaşacak. Silahlar değil, fikirler konuşursa... ...Türkiye'yi kimse tutamayacak. Öyle mi? Batsın senin çözümün. Batsın senin barışın. Yerin dibine geçsin senin özgürlük ve barış anlayışın. Kahrolsun sizin süreç çitlenir.
Neredeyse tüm siyasetini PKK ile silahlı mücadele üzerine kurmuş, daha önceki çözüm süreçlerinde sürece en sert tepkiyi geliştirmiş Bahçeli MHP'si her ne olmuştu da 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda 180 derece değişmişti. Ortada barışa hasret bir toplumsal talep mi vardı? Yoo, hatta tam tersi.
Önceki bölümde de bahsettiğim şekilde herkesin terörist olduğu bir ortam yaratabilmekte ve bu ortamda rahatlıkla siyaset üretebilmekteydiler. Hatta denebilir ki 2023 seçimlerini sadece bunu yaparak kazandılar. İktidarın en büyük vaadi, Selo'yu serbest bırakmamaktı. Ha bir de bir uçak gemisi gezdirdiler İstanbul'da, İzmir'de. E işte bu kadar. Baturay Özdemir konuyu güzel tiye almış, biraz daha gösterisinde. Benim canım neye çok sıkıldı biliyor musunuz? Bu sefer hiçbir şey yapmadılar kazanmak için. Hiçbir şey yapmadılar. Dediler ki, bu uçak, bu da gemi.
Okey misiniz efendim? Yani şunu anlatmaya çalışıyorum. Mevcut paradigma ile ilerlerken toplumsal destek görmekte zorlanmıyorlardı. Öyleyse neden MHP 180 derece dönmüştü? Bakın bu soru esaslı bir sorudur. Üzerine düşünmemiz gereken bir sorudur. Bu sorunun rasyonel cevapları olduğu gibi, ülke adına rasyonel cevapları olduğu gibi, Cumhur İttifakı adına da rasyonel cevapları var. Evet, Cumhur İttifakı yeniden bir anayasa yapmak, iktidarını tahkim etmek istiyor bu cepte.
Ama Türkiye'de Orta Doğu batağından çıkmak istiyor, bu da cepte. Dolayısıyla bu ikisini bir arada düşünmek gerekir. 22 Ekim 2024'te MHP lideri Çıtay'ı öylesine yukarı taşımıştı ki, o tarihte kimse ne olup bittiğini anlam verememişti. Şayet terörist başının tecihidi kaldırılırsa, gelsin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, Dem parti grup toplantısında konuşsun.
Bu değişimin altında yatan nedeni tarafların temsilcileri açıklamadılar. Dün öyleyken bugün neden böyle olduğunu anlatan olmadı. Zaten biz de bu sorunun peşine düştük bu bölümde. 22 Ekim'de Bahçeli o meşhur konuşmasını yaptığında ve devamında durumu açıklamak için çok sayıda spekülasyon yapıldı. Halbuki vaziyeti doğru değerlendirmek için elimizde o tarihte yeterli bilgi yoktu. Evet, buraya dikkat edin lütfen. Devletin elinde kamuoyunda olmayan bilgiler vardı.
Zira Bahçeli bu konuşmayı yaptıktan sadece 47 gün sonra Suriye'de Esad rejimi devrildi ve Esad Rusya'ya sığındı. Halbuki bu beklenen bir gelişme değildi yani en azından biz beklemiyorduk. Halk kesimleri, gazeteciler, doğrudan Suriye'yi gözlemeyen insanlar beklemiyorlardır. Sürpriz oldu.
Son güne kadar Şam yönetiminin direneceği falan varsayılıyordu. Şam yönetimi 13 günde HTA'ya ve onun lideri Golani'ye geçti. Böylece Kuzey Suriye ya da Kürtçe ifadesiyle Rojava'nın statüsü de büyük bir soru işaretine dönüştü. Bahçeli tüm bunları bilirken biz bilmiyorduk.
Halbuki bugün taşları yerli yerine oturttuktan sonra görünen o ki, Rusya, Suriye'yi Ukrayna karşılığında ABD'ye satmış görünüyor. Bakın, buraya dikkat edin. Rusya ile ABD, Suriye ile Ukrayna'yı alver yapmış gibiler. Başka bir ifadeyle eğer Rusya'nın Esad'ın arkasından çekileceğini biliyorsanız eğer siz, Esad'ın sonunun geldiğini de tahmin edebilirdiniz. Esad'ın sonunun geldiğini Ağustos Eylül ayında tahmin ederseniz o tarihten beri şunu düşünürsünüz. Kuzey Suriye ne olacak? Trump'ın 20 Ocak'ta ABD'nin başkanlık koltuğuna oturmasının ardından sadece 39 gün sonra
ABD emperyalizmi Ukrayna'yı Rusya'ya sattı. Beyaz Saray'da Amerika Birleşik Devletleri Donald Trump'ın konuğu Volodymyr Zelenskiydi. Ve Zelenski ile Trump arasında bütün teamürleri altüst eden bir görüşme yaşandı. Ve bu bütün dünya basınının önünde oldu.
Ukrayna'yı böylece alan Putin, Suriye'de Esa'dan arkasından çekilmişti. Böylece İran da boşa düşmüş olacaktı. ABD de tüm bunlar pahasına Ukrayna'yı veriyordu. Ama tüm bunlar yaşanırken Kuzey Suriye'de SDG güçleri tarafından tutulan Rojava bölgesinin statüsü ne olacaktı? Türkiye'yi daha fazla ilgilendiren bir soru şu ana kadar yok. Rojava'nın statüsü ne olacak? Soru bu. Dahası Ankara ve Şam ilişkileri nasıl şekillenecekti?
Zira TSK meşru saydığı Şam yönetiminin elindeki topraklarda kalmıştı. Şimdi bu topraklardan çekilmesi lazım değil mi? Afrin'den, İdlib'den çekilecek miyiz? Yoksa oraya ilhak mı edeceğiz? Çekileceksek ne zaman çekileceğiz? İşte bunların hepsi büyük sorular ve tartışma gerektiren sorular.
Eğer TSK Afrin ve İdlib'den çekilirse, Fırat'ın doğusunu elinde tutan YPG ne yapacak? O halde YPG ile bir biçimiyle bir statü belirlememiz gerekiyor değil mi? Çünkü ne yapacağını bilemediğimiz bir hareketle Orta Doğu'da böyle bölgede yaşayıp gidemeyiz. Şam yönetimi YPG'nin Suriye ordusuna katılmasını istiyordu, fakat ne karşılığında? Sonuçta YPG de bu zamana dek IŞİD'le savaşarak bölgede hakimiyet kurmuştu.
Gördüğünüz üzere hiçbir sorunun kolay bir cevabı yok. Dolayısıyla aklımızı daha önce olduğundan daha fazla çalıştırmak zorundayız. Dolayısıyla Bahçeli'nin açıklaması Aralık itibariyle anlam kazandı. Yani Esad gittikten sonra anlam kazandı. Anlaşıldı ki bu ip Rojava'da düğümleniyordu, çözüm de Rojava'daydı. Ap açık hakikat. Düğüm Rojava'dadır. Soru da cevap da bu haliyle oldukça kolay. Soru kolay, cevap kolay da cevabın detayları zor. Soru şu, Rojava'nın statüsü nasıl belirlenecek? Bu soruya iki cevap verilebilir. Ya savaşarak belirlenecek ya da müzakere edilerek belirlenecek. Kardeşim, bin yıldır bizim devlet bunu yapıyor. Ya müzakere ediyor ya savaşıyor. Şunu söylemek gerekir.
Türkiye bu zamana dek YPG ile kelimenin gerçek anlamıyla savaşmadı bakın. Türkiye zaten Fırat Kalkanı, Zeytindalı, Barış Pınarı gibi operasyonlarla Fırat'ın batısına konuşlandı ve bu süreçte de YPG Fırat'ın batısında direnmedi. Fırat'ın doğusuna çekildiler. Yani neredeyse direnmeden Fırat'ın doğusuna çekildiler çünkü zaten Türkiye'de bu operasyonları ABD ile işbirliği içinde yaptı. ABD'de YPG dedi ki kardeşim siz de Fırat'ın doğusuna çekilin. ABD'ye rağmen yapılmadı yani. Türkiye'de hiçbir zaman Fırat'ın doğusuna kapsamlı bir operasyon düzenlemedi. Yani o da Fırat'ın doğusuna geçmedi. Fakat Aralık 2024'ten itibaren Fırat'ın doğusunda Rojava bölgesinde bir savaş olasılığı kapıda.
Peki bu savaş olasılığı bir kesinlik arz ediyor mu? Hayır, kesinlik arz etmiyor. Türkiye'nin bu konudaki ultimatomunu Ocak ayında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şöyle anlatıyor Ahmet Hakan'a. Şimdi şöyle özetleyeyim size. Bakın, biz ultimatomları veya şartları söylerken şunun için söylüyoruz. Eğer askeri harekat olmasını istemiyorsanız bölgede, ne bizim tarafımızdan ne de Suriye'deki yeni yönetim tarafından, bunun şartları bellidir. Bu şartları çok basit bir şekilde, sarih bir şekilde, hiç kimseden saklamadan ortaya koyuyoruz. Nedir şartlarınız?
Uluslararası başka ülkelerden gelen terörist savaşçıların ülkeyi terk etmesi, Suriye'yi. PKK'lı yönetim kadrosunun ülkeyi terk etmesi. PKK'lı derken yani neyi kastediyorsunuz? Bizzat örgütün elemanları olan? Tabii, tabii. Yani Suriyeli ama örgütün üst düzey yöneticileri ve onların terk etmesi gerekiyor. Onlar kendilerini biliyorlar, isimlerimiz de var. Daha sonraki kadroların silahlarını bırakarak yeni sisteme dahil olmaları gerekiyor. Bu kansız, problemsiz bir geçiş. Bu haliyle Türkiye'nin Rojava'nın statüsüne ilişkin ilk etapta müzakereci bir tutum izlediğini görüyoruz. Bu müzakerecilik elbette savaşın dilini de içeriyor. Zaten elbette hamasi söylemlerle 10 yılını geçirmiş ve bu hamasete alışmış Türk halkı için de bu söylemler mutlaka kullanılmak zorunda. Ya biz müzakere ediyoruz diyemezsiniz. İlla ki vururuz falan demeniz lazım. Demir yumruğumuz arkada falan demeniz lazım. Ama bunlar siyasa gelişimdir. An itibariyle müzakere ediliyor işte.
Yani Türkiye elbette biz kesin olarak savaşmak istemiyoruz demeyecektir. Zaten devletin dili de müzakere edelim, aksi halde savaşmak durumundayız gibi bir dil. Gözlemleriniz bu doğrultuda hareket etmedikleri noktasında mı? Evet. Ne yapılacak peki? Gereği yapılacak. Gereği nedir? Askeri erkektir.
O halde Öcalan'la başlayan görüşmelerin Rojava'yı da kapsayan noktaları olduğunu tahmin etmek zor değildir. Bunu daha önce de ifade etmiştik zaten. Fakat burada hem sopadan kaçmak gibi motivasyon var, yani o bölgede bir savaştan kaçmak gibi motivasyon var, ama bir yandan da havuca da iştah kabartıyoruz. Lan diyoruz, bir yandan da bu işi hallederken Kürtlerle bir anayasada yaparız ya belki. Ha? Belki de böyle bir... Ne dersiniz? Gibi bir iştah da var.
Bu aşamada sadece bir dış politik krizi çözmek değil derdimiz. Bu dış politik krizi çözerken bir yandan da içeride yeni bir paradigma inşa edebiliriz. Bunu tabi Erdoğan'ın ağzından düşünüyorum yani. Devletler ve siyasetçiler için savaş veya barış böyle bir şeydir. O halde bir devlet gibi ya da bir siyasetçi gibi düşünelim savaşla barışı.
Önce savaşı masaya yatıralım. YPG ile girişilecek bir savaş. Gerçi savaş devletler arasında olur değil mi? Özür dilerim. Nasıl da devlet diliyle terbiye oluyoruz. Savaşa bile savaş diyemiyoruz. Düzeltiyorum. Askeri operasyon. Yani Şam onlarla konuşuyor. Bir defa söyledi. Bir daha söyleyecek. Bir daha söyleyecek. Yani bu Nusul'a uslanmayanı etmeli tekdir. Tekdirle uslanmayanın hakkı askeri operasyondur diyoruz. Kuzey Suriye'ye girişilecek bir askeri operasyon.
Her türlü alırız bu savaşı. Oyun oynayan gamer tayfa savaşı böyle zannediyor. Alırız ya bu savaşı. Alırız almasını ama bunun bedeli olacağı açık. Kuzeyrağa dönük veya sınırlarımız içindeki terör noktalarına askeri operasyondan çok daha farklı bir durum var şu anda. Karşımızda bir gerilla gücü yok. Yani vurup kaçarak savaşan.
Küçük birlikler halinde ve sürekli hareketli vaziyette olan birkaç bin kişilik piyadeler yok. Kuzey Suriye'de yaklaşık 15 yıldır bir biçimiyle savaşın içinde olan, dolayısıyla tecrübeli, kontrol ettiği havalimanları ve kentleri olan 100 bin kişilik bir piyade gücü var. Bunlar gerilla değil, bir yüzenli ordu biçiminde organize olmuş haldeler. Yani vurup kaçmıyorlar, alan hakimiyeti kuruyorlar.
Teknik olarak bir farklılıktan bahsediyorum. Bir gerilla gücünden farklı olarak tankları var mesela ya da helikopterleri var, hava savunma sistemleri var. 2016'da Rusya ile Suriye devleti bir araya geldi. Halebi neredeyse 2,5-3 ayda alabildi. Binlerce askerini kaybettiler her ikisi de. Şöyle düşünelim, Hamas'ı ele alın. Çok ama çok dayak yedi ama hala yaşıyorlar değil mi? Bakın, İsrail Hamas'ın üzerinden geçti ama Hamas hala ayakta, var hala Hamas. İsrail'in demir kubbesi olmasaydı, Hamas perişan etmişti İsrail'i ya. Yani bu dönemde, böyle dönemlerde alan hakimiyeti kuran buna benzer yapılarla savaşmak zannettiğimiz kadar kolay değil. Yeni askeri operasyonlarda füzelerin ne kadar etkin kullanıldığını gözümüzle görüyoruz. Askeri uzman olmaya bile gerek yok. Bizde de bir demir kubbe yok. Yani şimdi böyle bu ikisini bir araya getirdiğiniz zaman lafın tamamı aptala söylenir. Bunu da söylemeyeyim. Ama bunları söyleyince insanları korkutarak barışı dayatmakla suçlanıyorum.
Bu anlattıklarımı ihma eden bir iki tweet attım. Yani benim endişelerim bunlar yani. Ya böyle bir savaş başlarsa ne olacak? O bölgede Güneydoğu'da Kürtler ne yapacak? Bunların hepsini kafamda tartıyorum. Neyse. Manipüle edilmeye çok müsait ama söylediklerim. Farkındayım ama bir gram da yanlış bir şey demiyorum. Ya hakikattir dediklerim. Şöyle bir tartıyorum kendimi. Ya yanlış bir şey mi diyorum? Yoo. Dememek mi gerekir? Tam da bu dönemde demek gerekir. Kardeşim savaşın bedeli budur.
Korkutmak için söylemiyorum, aklımdakileri söylüyorum. Savaşın bedelini bilmek gerekir. Barışın da bedelini bilmek gerekir, o ayrı. Şöyle dediğimle düşünülmesin. Böyle bir askeri operasyondan Türkiye tırnak içinde söylüyorum, yenilmiş sayılmaz. Yani bu tip bir operasyondan Türkiye kazanımla çıkar. Hatta çok iyi organize oldunuzsa birkaç haftada çözülebilir bir hadisedir belki de. Ama böyle bir askeri operasyon, şimdi şöyle düşünün, tek taraflı olmaz. Zira bölgede başka aktörler de var.
İsrail Başbakanı Netanyahu, 2 Mart'ta şu konuşmayı yaptı. Lübnan'daki Hezbollah'a diz çöktürdükten ve Esad ordusunu yok ettikten sonra, Lübnan ve Suriye'deki düşmanlarımızın yeniden güç kazanmalarına izin vermeyeceğiz. Bu yüzden elimiz, dürüzi müttefiklerimiz ve bölgedeki Kürt dostlarımıza uzanıyor. An itibariyle altını nasıl doldurursanız doldurun. Kürt sorunu, artık iç meselemiz olmaktan çıktı. Bölgesel mahiyeti olan bir meseleye dönüştü. Şam yönetimi canıyla cebelleşirken, İsrail bölgedeki nüfusunu arttırıyor. Üstelik artık İsrail'e diş geçirebilecek bir Hamas, Hizbullah gibi güçler yok. Keza İran'ın da esamesi okunmuyor.
Hepsinin kolu kanadı kırılmış vaziyette. Kimsenin İsrail'in karşısında duracak gücü kalmadı. Bölge yeniden dizayn edilmeyi bekliyor. Eli güçlü olan tarafın İsrail olduğu ise çok açık. Zira İsrail, sadece düşmanları zayıf olduğu için güçlü değil, aynı zamanda Trump gibi bir dostu olduğu için de güçlü konumda.
Trump'ın ağırladığı ilk yabancı lider Letanyahu'ydu. Trump'ın Gazze hakkında söyledikleri, Orta Doğu'da nasıl bir düzen hayal ettiklerinin de göstergesi gibiydi. Amerika Birleşik Devletleri Gazze şeridini devralacak. Burada yapmamız gereken bir iş var. Gazze'nin sahibi olacağız ve oradaki tüm tehlikeli patlamamış bombaların inhasından ve bölgenin silahtan arındırılmasından sorumlu olacağız.
Trump döneminde Orta Doğu'da bir İsrail barışı dayatılacak. Bu benim gördüğüm değil bu arada, vaziyeti herkes farkında. Trump ABD'si Orta Doğu'yu tümüyle İsrail'e emanet ediyor. Bu arada tabii bir de büyük kaybeden İran var. İsrail hem PYD ile hem de Barzani ile kurduğu ilişki sayesinde İran'a uzanabiliyor. Meselenin böyle bir jeopolitiği de var yani. Tüm bu süreci ve Dem Parti'yi yakından takip eden gazeteci İrfan Aktan, Orta Doğu uzmanı ve tarihçi Hamit Bozaslan'la Arta TV'de konuşmuş. Benim akrabalarımın bir kısmı İran'da olduğu için onlarla da tabii görüşüyoruz, oradaki genel havayı da. Orada da Tahran'ın baskıları, idamlar ve diğer bütün bu kuşatmalar nedeniyle nefes alamayan, almakta güçlük çeken bir Kürt toplumu var. Aslında biraz şöyle bir kaygı da var Türkiye açısından.
İsrail'in İran'a uzanması ya da uluslararası bir müdahale rejime, İran rejimine karşı, İran'daki Kürtlerin de yeni bir Rojava'ya benzer bir siyasal yapılanma içine girmeleri kaygısı belki de var. Orada da yani sanıyorum Türkiye'nin artık Kürt meselesini kabul etmesi gerekiyor. Orta Doğu'daki Kürt meselesini kabul etmek gerekiyor. Bildiğiniz gibi Java politik konusunda, Tümür'le Körca ayrım, uluslararası ilişkiler konusunda da ama eğer son derece kinlik hesaplardan yola çıkarsa eğer Türkiye Suriye'yi kazanmak istiyorsa bunun yolu Rojava'yı kazanmak. Yarın Rojava'yı tanıyan, kabul eden ve koruyan bir Türkiye Suriye'yi kazanmış demektir. Yani meselenin bir de İsrail ve İran'ı bağlayan jeopolitik bir boyutu da var. Karma karışık bir mesele. Bu meseleye biraz zaman ayırmak gerekir. Kulak verin. İran. Denkleme bir bilinmeyen olarak İran'ı da dahil edince işler daha çetrefilli bir boyut kazanıyor. Düşünsenize Suriye'de rejim yıkılırken neler yaşadık. Bir de İran'da rejimin yıkılma ihtimali var. Orada da Türkler ve Kürtler var. Ama İran'a geçmeden önce bir reklam arası verelim.
Kürtler konu İran olduğunda da kritik bir önem arz ediyorlar. Orta Doğu haritasını gözünüzün önüne getirin. Kuzey Suriye'yi ve Kuzey Irak'ı an itibariyle Kürtler kontrol ediyor. Ve İsrail ile İran'ı neredeyse birleştiren bir koridor bu. Yani bu koridoru Kürtler tutuyor. Üstelik İran'daki muhalif Kürtleri de destekliyorlar. Bu açıdan İsrail için desteklenmesi gereken, sıkı bağlar kurulması gereken doğal bir müttefike dönüşüyorlar.
Çünkü hem İsrail'i karadan İran'a bağlayan hem de İran'daki Kürtlerle diyalog halinde olan bir müttefik bu. Belli de olmaz bu arada. Herkes İran'a odaklanmış vaziyette. İran'da da rejimin sonu gelecek deniyor. Henüz biz bilmiyoruz ama belki de 1-2 ay içerisinde İran karışacak. 7 yıl önce Kuzey Irak'ta bağımsızlık referandumu yapmaya kalkan Barzani'yi bölge devletlerinden hiçbiri onaylamamıştı.
Sadece İsrail bakın, sadece İsrail Barzani'nin bağımsızlık referandumunu destekleyecekti. Bir anda bölge devletleri Barzani'den desteğini çekerken Barzani yönetimine destek veren tek ülke İsrail'di. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu geçtiğimiz hafta, Kürt halkının kendi devletlerini kurmak için meşru çabalarını destekliyoruz açıklamasını yapmıştı. Peki neden?
Neden bütün ülkeler bu bağımsızlık referandumunu erteletmeye çalışırken İsrail tam tersi bir tutum takılmıştı dersiniz? Bu arada öyle bir konjonktür ki dünyada da herkes kendi derdine düşmüş durumda. Trump ABD'si, AB'nin savunma ihtiyacını karşılayamayacağını Zelenski'yi azarlayarak tüm dünyaya göstermiş oldu. Batı bloğu diye bildiğimiz ABD, Avrupa, Kanada arasında gerginlik had safhada. Üstelik Avrupa'da da yeni Trump düzenine uyumlu siyasal hareketler yükseliyor. Trump'ın politikaları Avrupa'yı savunma bütçesini arttırmaya zorluyor. İngiltere, ki ABD'nin dış politik ortağı diye bilinir, İngiltere bile Trump'ın Ukrayna tavrını yadırgadı. İngiltere Başbakanı Starmer, 27 Şubat'ta savunma bütçesini gayri safi yurt şahıslarının %2,5'a kadar çıkaracaklarını açıkladı. Finansman için tüm dış yardımları durdurduklarını söyledi.
Bu fonlar var ya, o fonlar artık neredeyse yok. Keza benzer açıklamalar Almanya'dan ve Fransa'dan da geliyor. Batı'da da yani bir paradigma iflas ediyor. Yani dünya ateş topuna dönüşüyor. İşte tüm bu kesişimler Tayyip Erdoğan'ın ifadelerinde tarihsel fırsat benceresi olarak dile geldiği. Tarihsel fırsat benceresi. Üstelik bunu bir kez de değil, birkaç kez aynı bağlamıyla tekrar etti Erdoğan. Suriye devrimiyle birlikte
hem ülkemizin hem de bölgemizin önünde tarihi bir fırsat penceresi açılmıştır. Devletimizin uhdesinde bulunan her türlü vasıtayı, her türlü imkanı kullanarak terörsüz Türkiye idealimizi inşallah gerçekleştireceğiz." Tarihsel fırsat penceresi ifadesini terörsüz Türkiye bağlamıyla ele alan Erdoğan, tüm bunları yaparken Suriye'deki durumu işaret ediyor. Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan bu zamana dek siyasi hayatıyla bize bir şey ispatladı. Adam her türlü manevrayı taban kaybetmek pahasına yapmıyor. 2015'te olan biteni 7 Haziran'da gördü, çözüm sürecinin bitmesi 2 ay sürdü bakın. Yani eğer ki bu süreç Erdoğan'ın tabanını kaybetmesine neden oluyorsa bu süreci bitirir Erdoğan.
Bakın Bahçeli öyle değil. Bahçeli taban kaybetmeyi göze alıyor. En kötüsü 7-8 puanlık tabanı var. Onu 15 yapmak zorunda değil Bahçeli. Ama Erdoğan öyle değil. Erdoğan'ın hayatta kalma sırrı taban desteği. Dolayısıyla Erdoğan için bu destek hayati önemde. Bu desteği kaybederse iktidarda kalamayacağını biliyor.
Peki, böyle riskli bir işe Erdoğan neden giriyor? Taban kaybetmekten korkmuyor mu? Peki, taban buna ne diyor? Cem Küçük Tegeret'e de markette başına gelen bir olayı anlatmış. Buradan programdan çıkınca 11-12'de görüşmekte markete uğradım bu Ramazan şeyi diye. Oradaki vatandaş, ya diyor siz de bak yemin billahi diyorum bu Ramazan günü oruçluyuz. Hani siz demiyor muydunuz diye terör bitti, işte şöyle yaptık İHA'lar, BİHA ne gerek vardı?
Bunu mesela sağ muhafazadaki, yani milliyetçi ülkesindeki hava bu. Cem Küçüğü dinlediniz. Bir yandan da ekonomik bunalım sürüyor. Yıllardır ne deniyor bu insanlara? Garibanlık var, yoksulluk var, kabul ama terörle mücadele var. Artı bizim dışımızdaki diğerimiz, muhaliflerimiz direkt terörist.
Terörü bitireceğiz. Öyle denmiyor mu? Peki şimdi ne oluyor? Tam tersi. Bu illaki taban kaybettirecek bir hadisedir. En azından bu iş sonuçlanana kadar, süreç nihayete erene kadar, Erdoğan'ın tabanı eriyecektir. Haliyle bu işin yıllar sürmemesi beklenir. Yani önümüzdeki aylar içinde bu iş hal yoluna konulur. Erdoğan taban kaybetmekten hiç mi korkmuyor? Korkmadığını söylemek zor. Çünkü korkmasa önlem almazdı. Ne gibi önlemler alıyor mesela?
Mesela aldığı önlemlerin başında muhalefetin kafasını kaldırmasına müsaade etmemek var. Hapislik muhalifler için çok yakın bir olasılık artık. Sadece siyasetçiler değil, tüm toplum kesimlerine büyük bir gözdağı veriliyor. Gazeteciler, iş insanları, sanatçılar, akademisyenler, sivil toplum temsilcileri, sendikacılar, An itibari içeride olmayan yok. Tabii ki bu toplumu da hizaya sokuyor. Gözaltılar ve tutuklamalarda hukuk değil, Cumhur İttifakı tabanının tepkisi gözetiliyor. E böyle dönemlerde tabanı mutlu etmek gerekir. Bazen de tabanın, tutuklayın ya şunları diyene tutuklamak gerekir.
Bu hafta sonu Zorlu CEO'su Cem Gürses gözaltındaydı. Yurt dışına çıkış yasağıyla serbest bırakıldı. Bu gözaltının nedeni ise şirket içi bir yazışmada Ramazan ayının kutlama listesinde olmadığını Westel CEO'suna hatırlatmasıydı. Aynı zamanda biz ne yapacağız? Zorlu Holding CEO'su Cem Köksal gözaltına alındı. Bakın yani şimdi
Şöyle, yani bir şirket içerisindeki bir tartışma, iç yazışma, şirketin kendi geleneğini, yani belki bir vesileyle ortaya koymuş olması, hemen bakın gözaltına alınma, Türkiye'den köklü olduklarından bir tanesi. Toplum bu gözaltılarla mesajı net alıyor. Diyor ki, zorluğunun siyasına bunu yapan sana bana ne yapmaz. Ama sadece siyasetçilerden gidelim. Ümit Özdağ hapiste. Onu sevmeyenler adamın hapistliğine seviniyor da, Ümit Özdağ'ın hapiste olması bu sevinenlerin de hapse daha yakın olmasına neden oluyor. Sevinecek bir şey yok. Aynı tarife Ümit Özdağ da uygulanıyor, sana da uygulanıyor, bana da uygulanıyor. Yarın bana uygulanacak olan, yarın size uygulanacak olan, bugün Ümit Özdağ uygulanıyor. Aynı tarife yani. Dolayısıyla bu tarifeye karşı çıkmamak... Büyük salaklık. Tabii sadece Ümit Öz da hapiste değil, CHP'li Esenyurt, Beşiktaş ve Beykoz belediye başkanları da hapiste. İkisi yolsuzluktan, biri terörden. Haliyle tabanın dağılmasını engelleyebilecek aparatlara sahip bir iktidarla karşı karşıyayız. Ve daha seçime en az iki yıl var. Şimdi tüm bu anlattıklarım ışığında bir daha düşünelim. Kuzey Suriye'nin statüsünü belirlerken sizce hangisini yapmalıyız? Savaş yoluyla mı, yoksa barış yoluyla mı hareket etmeliyiz?
Böyle bir Orta Doğu, böyle bir dünya ve böyle bir Türkiye varken, dünya ateşle barut gibiyken, sizce Kuzey Suriye'de ateşle barutu yan yana mı getirmeliyiz? Kuzey Suriye'ye bir askeri operasyonun bedellerini öngörmek zor. Biraz önce taç giyen baş akıllanır demiştim ya, taç giymiş gibi düşünün. Siz olsanız Suriye'ye operasyon düzenler misiniz? Operasyon düzenlemeyecekseniz eğer, o bölgenin statüsünü belirlemeniz gerekir.
O statüyü de kimle belirleyeceksiniz? Ya bu bölgede bu statünün belirleneceği birkaç güç var. Ya Kandil var, ya direkt YPGP'ye de var, ya da Öcalan var. Bu sorulara cevap verebilmek zordur, kolay değildir. Askeri operasyon yapmamalıyız diyene hain denemez bakın. Yapalım diyen de manyak değildir yani. Çünkü tablo karmakarışık. Benim de kafam oldukça karışık.
İlki olarak barıştan yanayım bakın. Yani iyi olur bu sürecin uhulet ve suhuletle bitmesi, PKK'nın artık tarihe karışması, en azından bir Kürt meselesi üzerinden savaşmamız, böyle silahlı bir çatışmaya girmemiz biter, geride kalır. Bu da iyidir yani. Ben bundan yanayım. Geçmişte Türkiye'de kült realitesi tanınmıştı. Şimdi Orta Doğu'da da bir kült realitesi var, görüyoruz. Ama şimdi bu realiteden yanayım, bunun gelişmesi iyidir vs. diyoruz da başka bir şey de var. Erdoğan bu süreçten bir anayasa elde etmek de istiyor. Yani bu barış, diğer taraftan Erdoğan'ın arzu ettiği anayasal değişiklikleri de kendisine verebilir. Dem Parti bu sürecin içinde Erdoğan'ın anayasa değişikliğine
onay verebilir veya en azından masaya oturacağı artık kesin gibidir. Dem parti de masaya oturduktan sonra CHP'nin dışarıda biz oturmayız, erken seçim isteriz demesi de zordur. Yani Erdoğan aslında bir anayasa masasını zorla dizayn ediyor gibidir an itibariyle. Tüm bu esnada CHP eğer masaya oturmazsa muhalefeti tümüyle çemberin dışına atabilirler.
Selahattin Demirtaş dışarı çıkarılırken Ekrem İmamoğlu içeri alınabilir. Bu haliyle ay ne güzel barış olsun demek de zordur yani, o da kolay değil. Bu bölüm boyunca bu süreçte tavır sahibi olmanın zorluklarından bahsettim. Ama kimisi için tavır sahibi olmak çok kolay, kimi milliyetçi dinleyicilerimiz için konu tartışmaya kapalı. Elbette savaşmalıyız, zaten savaşmak milliyetçi bir diskurdur.
Yani barış ihtimali bu kafada yok. Öcağ'ın çağrısını ele aldığım son bölüme bir dinleyicimiz şöyle yazmış. ''Tüm bu olup bitenler bittiğinde, her şey geride kaldığında elinizde bir tek şerefiniz, onurunuz, haysiyetiniz kalır.'' demiştiniz. ''O yüzden tarih dik duranları yazacak.'' demiştiniz.
Ne kadar ikiyüzlü olduğunuzu, bir önceki apoyu yere göğe sığdıramayıp, bir saat boyunca TR'ye uçacak, kaçacak, demokraside şölen ve milat yaşanacak, tüm dertlerimiz geride kalacak sita işinizden anladım ki, siz para için fikirlerinizi değiştiriyorsunuz Ozan Bey. ederiniz neyse söyleyin de bu ihanet sürecinin akla ziyan olduğunu, sürdürülemez olduğunu, bedelinin şehirlerimize, yaşam alanlarımıza canlı bomba olarak döneceği yönünde aramızda para toplayıp size bir şeyler söyletelim. Peki ne diyeyim? Ne diyeyim yani? Aranızda para toplayın da tüm bu anlattıklarımı anlattırmayın bana. Eleştiri bile değil, anlattıklarını anlatmaman lazım deniyor. Ya böyle bir şey var mı? Zaten televizyonda orada burada sansür uyguluyoruz kendimize.
Çok seviyor ya bu milleti. Sizin bizim gibi hain değil yahu. Bir o seviyor Türk'ü, biz sevmiyoruz. Onun gibi şerefli de olamıyoruz. Bu aşamada ne yapılabilir ki? Ben bu süreci desteklemiyorum. Zira sürecin sonunda faşizmin kılıcı daha keskin olacak. Bu kılıç da benim, sizin, hepinizin boynuna vurulacak. Endişeliyim. Çok endişeliyim hem de. Bu yüzden bu süreci zihnimde mutlulukla karşılayamıyorum. Dedim ya, sürecin adı konulacaksa eğer, Demirtaş'ın dışarı çıktığı, İmamoğlu'nun içeri girdiği süreçtir bu. Savaşın anti-emperyalist bir tutum olduğu ezberini de tartışmaya açık buluyorum. Bu ortamda bir Türk-Kürt savaşı, İsrail'in menfaatine de olabilir. O yüzden ben rahat rahat savaşı da savunamıyorum.
Çünkü Kuzey Suriye'ye TSK girdiğinde bunları yazan dinleyicilerimiz daha mutlu olmayacak. Tablo daha parlak olmayacak yani Kuzey Suriye'ye bir savaş başladığında. Ben sadece bu sürecin neden başladığını anlatmaya çalıştım. Görev bildim, bu yüzden başlıyor dedim ve ilk söyleyenlerdenim. Yani Kasım ayında da, Aralık ayında da bu iş Suriye'de düğümleniyor diyenlerdenim.
Bu sürecin neden başladığının nedenlerini anlatırken kafası çalışan endişeleniyor. Ne yapmak lazım bu tabloda diye düşünüyor. Sorumluluk hissediyor. Memleket adına kafa yoruyor. Ona buna küfretmiyor biraz önce dinlediğiniz gibi. Kafası çalışmayan biraz önceki gibi ataklar geçiriyor çünkü. Fikre ihtiyacımız var. Bakın derinlikli düşünmeye ihtiyacımız var. Lütfen böyle ataklar geçiren dinleyicilerimiz dinlemesin Trentopi'yi. Burası bir uydu yayını değil. Hiç değilse burada rahat bırakın da özgürce konuşalım. Gidin kardeşim, gidin kendinizi nerede rahatlatıyorsanız rahatlatın. Ama benim de şerefimin bir adı var. Ne demek para toplayalım aramızda falan filan. Neyse. Sırf bu yüzden podcast yapıyorum bakın.
Biraz önce dinlediğiniz gibi tipler paçamıza bulaşmasın diye. Hakikat ağırdır, her zihin kaldıramaz bakın. Ağır geliyorsa gidin kardeşim başka yerde tartışın ne tartışıyorsanız. Fakat hakikatten daha ağır olan bu nefret ikliminde birbirimizi yemeyelim diye mücadele etmektir.
Birbirimizi anlamak gerekir. Derdi anlatmak olan podcast yapsın kardeşim. Bak, benim bazı dertlerim var, podcast yapıyorum, anlatıyorum. Sizin de derdiniz varsa podcast yapın. Anlamaya çalışan dinlesin. Bugün bir final şarkısı olmasın, tadım kaçık açıkçası. Ne zor insanın kendisini ifade etmesin. Tren Topik'i PodB Media'yla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar farklı fikirlere saygı duymaya çabalayın. Kendi fikrinize iman etmeyin. Belki de fikriniz yanlıştır, o fikrinizin bazen sağlamasını yapın. Dayanışmayla kalın, kusuruma bakmayın. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.