Podcast

Hatıralara Yolculuk

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Madde odaklı bir dünyada dört bir yanımız hatıralarla bezeli. Fakat bu bizi giderek daha fazla şeyden vazgeçmeye ve yerine daha fazla yeni şeye sahip olmaya zorluyor. Teknolojinin hafızamızı şekillendirmek adına çalışan bir araca dönüşmesi de cabası. Ömrün dahi gelip geçici olduğu hayat düzeninde hatıralara anlam yüklemek hadsiz bir çaba gibi gelebilir. Ama işte hayat, ona anlam katan anılar olmadan da yaşanmıyor. Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde bir şeyi ya da anı anlamlı hale getirenin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Belleğimizde yer edinen hatıralara dair bir takım sorular yöneltiyoruz.



Bölümde bahsi geçenler:

Wikipedia: Mandela Effect.

Hugo çevrimiçi sürümü.

Ekşi Sözlük / Hugo’ya küfreden çocuk.

YouTube / Sedat Tulumdaş: Hugo'ya Küfreden Çocuğun Şimdiki Haline Ulaştık.

TED 2010: Daniel Kahneman / Deneyime karşı Anılar Bilmecesi.

Google Arts & Culture: The Klimt Color Enigma.

Ömer Kavur: Gizli Yüz (1991).

HAYR-44: Köksüzlük.








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.021 kelime · ~15 dk okuma

Türkiye'den uzak bir şehirde denk geldiğim bir antika pazarında dolanıyorum. Normalde asla bir araya gelmeyecek binlerce şeyin tezgahlara dökülüp saçıldığı, sahipleri hakkında hiçbir şey bilmediğim objeler dört bir yanımda. Hepsi bir dönem birileri tarafından arzulanmış, sonra bir şeyler olmuş ve bir bir gözden çıkarılmışlar. Şimdi onları arzulayacak yeni kişileri arıyorlar.

Devasa meydana yayılan pazarı dolduran mahşeri kalabalığa bakılırsa bu ara iş pek de uzun sürmeyecek gibi. Porselen takımları, gazoz kapakları, teneke robotlar, rengarenk oyuncaklar, solgun renkli kıyafetler, tencereler, tavalar, saksılar, pullar, plaklar, anahtarlar, tedavülden kalkmış paralar, kitaplar ve daha neler. Antika pazarları bu cıvıl cıvıl haliyle her zaman ilgimi çekmiştir. Bir benzeri İstanbul'da yaşadığım semtte de her hafta kuruluyor. Fırsat buldukça soluğu orada alıyorum. Bir seferinde bir tezgahta bir baliyeye denk geldim. Medya tarihiyle ilgili en seçme başlıklardan oluşan otuza yakın kitap. Esnaf tabiriyle Lot.

Belli ki benim kafadan biri yıllar boyu özenle toplamıştı. Şimdi bidon lastiğine sarılı şekilde çıtçı fıtın arasında devrilmiş duruyorlardı. Fiyatı da şaşırtıcı derecede makuldü. Kimin acaba bu kitaplar biliyor musunuz dedim.

Transkriptin tamamını oku

Yanıtı hem ilginç hem de hüzün vericiydi. Elbette biliyorum dedi. Bizim müşteriler üç aşağı beş yukarı bellidir. Zamanla ahbap oluruz. Yıllar boyu onlara bir şey satar dururuz. Bir vakit gelmez görünmez olurlar. Anlarız ki öldü. Birkaç hafta sürmez eşleri evlatları yıllar boyu sattıklarımızı çuvalara doldurup geri satmak için bize getirir.

Antika pazarı dediğin şeyin hatırı sayılır kısmı budur. Aynı şeyler farklı kişilerde dolaşır durur. Peki aileleri hiç mi saklamak istemez bunları dedim bir umutla. Binde bir belki dedi. Çoğunluğu için bunlar toz yuvası çer çöptür. Belli ki öyleydi. Yani onlar için. Balyeyi elime aldım, lastiğini gevşettim. Her birine tarih atılmış, böylece 20 seneye yayıldığı anlaşılan bir emeğin ganimeti. Tek tek okunmuş. Bazı sayfaların köşeleri kıvrılmış, altları çizilmiş, kenarına notlar düşünmüş. Tam bir hazine.

Kimdi bu kitapların sahibi? Keşke yaşıyor olsaydı. Keşke tanıyabilseydim. Keşke tanıyabilseydim ve bu kitaplar hakkında konuşabilseydik. Yanına düştüğü notları tartışsaydık. Birbirimize tavsiyeler verseydik. Şunların kıymetinden habersiz olanlardan dert yansaydık.

Bir kişinin hayatına adadığı bir uğraş diğerleri için nasıl bu kadar kıymetsiz olabiliyordu? Bir konuya böylesine derinlemesine dalmış birinin ailesinde bunlara ilgi duyan hiç kimse olmamış mıydı sahiden? Şu kitap balyasının hatırası dahi yok muydu onlar için? Acaba satılmadan önce en azından sayfalarını karıştırmışlar mıydı? Şu yazdıklarını görmüşler miydi? Şunu mesela onun sesinden okumuşlar mıydı?

Tezgahın başında yoruluncaya kadar sayfaları çevirirken bunları düşünüp durdum. Satın alacağımı sezen esnaf beni esnaf gözleriyle süzmeye başladı. Çünkü antika pazarında fiyatlar değerine değil, ilgilenen kişinin tipine, kılığına, kıyafetine göre belirleniyordu. İyi de şimdi benim 3.30 paraya bu kitapları satın almam doğru muydu? Bu karar beni aklımın almadığı o ihanete ortak mı yapacaktı yoksa?

Derin bir nefes aldım, don lastiğini kitaplara iz bıraktığı yere denk gelecek şekilde özenle yerleştirdim ve ayrıldım. Belki de o kitaplarda kendimi gördüm. Yıllar boyu biriktirdiğim, okuduğum, kenarına notlar aldığım kitaplarım ben toprağa gübre olurken bir gün aynen buna benzer bir tezgahta haraç mezat satılacaktı. yıpranmış, satırları çizilmiş, tütün kokmuş, kahve lekeli sayfaları muhtemelen değerlerini epey düşürmüş olacaktı. Bazılarının arasında yolup durduğum kaşlarım bile olabilirdi. Robot koleksiyonum, figürlerim, plaklarım, kutu oyunlarım, teknolojik aygıtlarım, kalemlerim, saatlerim, antika pazarının plastik sepetlerinde benim gibilerin anılarına karışıp gidecekti. Belki de olması gereken tam da buydu.

Yine de kabullenmek zor geliyordu işte. O günden bu yana antika pazarından neredeyse hiçbir şey almadım. Alamadım. O rengarenk albeneli tezgahlar bir hatıralar mezarlığına dönüştü gözümde. Her pazar bir kabristan ziyareti oldu. Objelerin her biri okunmayı bekleyen mezar taşları.

Şu cafçaftı porselen takımla kimler kahve içti mesela? Bulaşık makinesine atan kıymet bilmez torunlar azar işitti mi? Şu pul koleksiyoneri tam olarak neye kafayı takmış? Bu takım elbise hangi düğünde giyinmiş? Şu tablodaki kişi kimin nesi? Bu saatin sahibi sabah mı kurardı onu yoksa akşam mı? Geri kalıp da sıkıntı yarattı mı hiç?

Kurarken bir tur ileri bir tur geri yapmayı ihmal etmiş olmasın? Muhtemelen tek bir kopyası olan bu fotoğraflar nasıl gözden çıkarılmış? Bu hatıraya sahip çıkacak hiçbir akraba kalmamış olabilir mi sahiden? Hepsini geçtim. O fotoğrafları şimdi satın alanların amacı ne?

Gizli bir yüz mü arıyorlar onlar da benim gibi yoksa? Bilseler ki binlerce, binlerce sır bilinecek o gizli yüz gösterince kendini. Çünkü anlamlı bir yüz her zaman bir hikaye anlatır. Madde odaklı bir dünyada dört bir yanımız hatıralarla benzeri. Fakat aynı gerekçe bizi giderek daha fazla şeyden vazgeçmeye ve yerine daha fazla yeni şey sahibi olmaya zorluyor. Ömrün dahi gelip geçici olduğu bir düzende hatıralara anlam yüklemek hadsiz bir beklenti gibi gelebilir. Fakat hayat ona anlam katan hatıralar olmadan da yaşanmıyor işte. Peki nedir bu anı denen şey?

Bir şeyi hatıra haline getiren, anlamlı kılan, diğer anlardan ayıran nedir? Hatıralar hep güzellikler mi içerir? Neden bazısı hatırlanır da bazısı hemen unutuluverir? Haddini aşan yaşam rehberinde ben yine durmadan sorular soruyorum. Sizler dinliyor ve düşünüyorsunuz. Dört piyanomuzu saran hatıralara el birliğiyle dalıyoruz. Bir de gözlerinizi kapatın.

Anılara sadakatimizi yerine getirelim ve her bölümde olduğu gibi bahsedeceğimiz konularda sıkça anacağımız bazı sözcüklerin anlamlarına, onlarla ne kastettiklerimize bakalım. İlk olarak tahmin edeceğiniz gibi anı kavramına bakacağız. Anı öz Türkçe hatta Oğuz Türkçesine kadar dayanan bir geçmişe sahip. Hatırlamak, akla gelmek anlamına geliyor. Daha doğrusu onu temsil eden an fiilinden türüyor. Türkiye Kurumu'na göre anı geçmişte yaşanmış olaylardan belliğimizde yer edenleri temsil ediyor.

Hatıra ise yine tahmin edeceğiniz gibi Arapça. Anı ile tam olarak aynı anlamı taşıyor. Akla gelen, hatırlanan manası taşıyor. Bir de hatır var onun kökünde. O da gönül ve bilinç kavramlarını ifade ediyor. Kültür kurumuna göre hatıra bir kimseyi ya da olayı anımsatan nesne anlamına da sahip. Bir başka benzeri de andaç ya da bergüzar. Bergüzar da Farsça. O da aslında yolcuya verilen hediye anlamına geliyor. Bir de yadigar var yine hatırayla çok birlikte andığımız. O da Farsça. Onun kökeni daha doğrusu özü yadekar. Yani anıyapıcı. Çok ilginç de bir sözcük.

Andaç mesela, andaç, andıç bir ara epey de gündemimizdeydi 28 Şubat döneminde. O da hatıra kökenine sahipti. Hatıra, ihtar, muhtıra bunların hepsi malum aynı kökene sahip. Asıl anlamı daha hoş yani bu andaç, andıç dediğimiz şeyin özü hatıra ama bugün artık öyle bir kaymaya maruz kalmış bence yazık da olmuş. Bir de sıkça yine kullandığımız özellikle teknoloji tabirlerinde

benim gibi Türkçe karşılıklarını kullanmaya özen gösterenlerin yine sıkça dilinde yer eden bellek kavramı var. Bellek de yine hafıza anlamına geliyor. Türk Dil Kurumu'na göre bellek, yaşanılanları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücümüz ya da gücün bizzat kendisi. Kavramlarımız işte böyleydi sıkça duyacağınız kavramlar. Şimdi bakalım neymiş bu anılar, hatıralar.

Paranormal olarak da adlandırılan olağan dışı vakaları inceleyen Amerikalı yazar Fiona Broome 2010 senesinde bir konferansa davet edilir. Bir bölümünü 1980 yılında hapishanede hayatını kaybeden Güney Afrika'nın önde gelen Zenci Hareketi lideri Nelson Mandela'ya ayırdığı konuşması ilgiyle dinlenir. Ancak bir sorun vardır. Mandela etkisi olarak anılacak fenomeni doğuracak derecede büyük bir sorun üstelik.

Nelson Mandela 1980 yılında ölmemiş, aksine ömür boyu hapse mahkum edildiği hapishanede 27 yıl yattıktan sonra yani 1990 yılında tahliye olmuş, ardından çıktığı ülke turunda başlattığı hareketle ırk ayrımına dayanan apartheid rejimini bitirmiş ve nihayet 1994 yılında ülkenin ilk siyah başkanı olmuştu. Mandela 2013 yılında 95 yaşında hayatını kaybettiğinde tarihin en geniş uluslararası katılımına sahne olan ve dünya televizyonlarında canlı yayınlanan bir cenaze töreniyle hedeflenilmişti. Yani Fiona Broome 2010 yılındaki konferansta konuşurken Mandela hala hayattaydı. Fakat salondaki birçok izleyici aynen Broome gibi onun hapishanede öldüğünü sanmaktaydı.

Hakikatin ortaya çıkmasının ardından konu daha geniş bir çerçeveye yayılır ve merhum Mandela algısının sanılandan çok daha yaygın olduğu ortaya çıkar. Bu kitlesel yanılgıya Mandela etkisi denir. Aslında hiç olmamış, hiç yaşanmamış bir olayın geniş kitlelerin belleğinde yer bulması ya da farklı bir sürümüyle yer etmesi de denebilir buna. Bunun bizdeki en yaygın örneği Hugo'da küfreden çocuk fenomeni olmalı. Üstelik Mandela'dan daha da tuhaf bir şekilde. Özel yayıncılıkla tanıştığımız 90'lı yıllarda Kanal 6 adlı televizyon o dönem için son derece sıra dışı bir çocuk programı ile nam salmıştı. Hugo adlı basit bir Amiga oyununu temel alan yayında çocuklar bir telefon hattını arıyor ve bağlandığında yine telefonun tuşlarına basarak televizyon ekranındaki karakteri yani Hugo'yu hareket ettiriyordu. Oynayanı da izleyeni de pür dikkat kendine çeken bu program o dönem neredeyse herkes tarafından seyrediliyordu. Bir yayında oynamayı beceremeyen çocuklardan biri hiç puan alamadan tüm aklını kaybedince galiz bir küfür savurup telefonu kapattı.

Formatı gereği mecburen canlı yayınlanan dolayısıyla Türk televizyon tarihinde eşine rastlanmamış türden o küfrü tüm izleyicilerle paylaşan programın sürücüsü Tolga Gariboğlu ne yapacağını şaşırmış ama çok ayıp olmuyor mu türünden kemkümlerle apar topar sıradaki oyuncuya geçmişti. Ertesi gün herkes bu olayı konuşuyordu. Hatta dönemin bazı televizyon eleştirmenleri konuyu gazete yazılarına taşıdı. Gel gelelim Gariboğlu bu olayı reddediyor böyle bir şeyin asla yaşanmadığını iddia ediyordu. Seneler boyu unutulmayan, her fırsatta gündeme gelen bu konu yine seneler boyu her fırsatta Gariboğlu tarafından yalanlandı. Hatta mesele öyle bir inada bindi ki Gariboğlu bunun yaşandığını ispat edene bir Mercedes otomobil hediye edeceği sözünü verdi.

Bu bölüme hazırlanırken bu hatıra yanımsayınca tekrar bir araştırayım dedim. Bu vesileyle Hugo'nun internette oynanan bir kopyasına eriştim. O saç baş yoldurucu kanserojen parkurları aşmak için bir saat debelenip durdum. Ekşi Sözlük'te 300 sayfadan fazla paylaşım okudum. Sonunda YouTube'da bir videoya denk geldim. Kanalın sahibi Sedat Tulumdaş, programın yapımcılarından Alper Manas'ın paylaştığı ipucunu takip ederek küfre eden kişiye ulaşmış, olayı doğrulatmış ancak yayına konuk olmaya bir türlü ikna edememişti. Bu keşfin ardından gözler yeniden Tolga Gariboğlu'na çevrilmiş, Gariboğlu ise kendisine ulaşan bir haber sitesine Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğunu, dönünce konuyla ilgileneceğini söylemişti.

Devamı meçhul. En azından ben bilmiyorum. Neyse ki derdim işin o kısmı da değil. Canlı yayında bizzat izlediğim, gayet net hatırladığım bu olayın kamera karşısında bizzat yaşayan kişi tarafından reddedilmesi, seneler sonra ortaya çıkan mandala etkisi kavramından sonra daha da kafama takıldı. Böylesine sıra dışı bir olayı hiç yaşamadığı halde milyonlarca kişinin nasıl hafızasına yerleştirmiş olabilirdi? Belgelerin bizden yana çıkmasının ardından iş daha da garipleşti. Belli ki bu olay sahiden de yaşanmıştı. O zaman Mandela etkisine kapılan tam aksine Tolga Gariboğlu muydu?

Mandela etkisinin vesilesi Fiona Broome'un kişisel tutkusu paranormal vakalar olduğundan mıdır bilmem, azım sanmayacak bir kitle yanlış hatırladıklarını kabullenmek yerine Mandela etkisini bir kuantum fenomeni olarak paralel evrenler teorisine bağlamayı tercih ediyor. Yani Mandela aslında 1980 yılında gerçekten ölmüş ama başka paralel bir evrende. Ama bu paralel hayatı ve zamanı yaşayanlar sonradan nasıl bir araya gelip de bu çelişkiyi yaratmış o da ayrı bir muamma. Paranormal taraklarda bezim olmadığından konuyu burada kapatıyorum.

Belliğimizi oluşturan anılar, hatıralar böylesine yanıltıcı olabiliyorsa onlara nasıl güveneceğiz? Hafızamızın teknoloji yüzünden sürekli daha zayıfladığı bir dönemde can simidimiz ne olacak? Dahası bizzat teknoloji hafızamızı şekillendirmek adına çalışan bir araca dönüşmüşse ne yapacağız? Somut bir örneğe bakalım. Google 2023 yılındaki geliştiriciler konferansında fotoğraflarımızdan istediğimiz, daha doğrusu istemediğimiz şeyleri tek bir dokunuşla silen yapay zeka destekli sihirli silgi özelliğini tanıttı. Olay silmeyle sınırlı da değildi.

Aynı yöntemi kullanarak aynı kolaylıkla fotoğraflarınızda aklınıza gelen hemen her şeyi yapabiliyordunuz. Aklınıza öyle basit filtre oyunları da gelmesin. Olmayan arkadaşlarınızı eklemek, bambaşka mekanlarda çekilmiş gibi göstermek, kapalı çıkan gözünüzü açık hale getirmek ya da beğenmediğiniz her tür ayrıntıyı çıkarmak gibi bir dizi sihirli yetenek böylece parmaklarımızın ucuna yerleşivermişti. Üstelik hepsini o kadar kusursuz şekilde yapabiliyordu ki bakan birisinin sahiciliğinden şüphe etmesinin neredeyse imkansız hale geliyordu. Gelin tam bu noktada birkaç yüzyıl geriye giderek hafızamızı tazeleyelim.

1839'da fotoğrafın icadı doğrudan ve dolaylı pek çok değişimi tetiklemişti. Örneğin fotoğraf kameraları sayesinde artık sadece ressamlara kendini çizdirme şansı olan varlıklı ve soyluların değil herkesin bir sureti olabilecekti. Dahası herkes gibi her yerde bir dokunuşla bütün ayrıntılarıyla olabilecek en kusursuz halleriyle sonsuza dek kayda geçirilebiliyordu. Bundan böyle anlam ve şeylerin ölümsüzleşmek için ressamların ilgisini çekme mecburiyeti kalmamıştı. Bu rekabet tepki olarak resim sanatında izlenimcilik yani empresyonizm akımını doğurdu. Artık ressam için marifet, görününü bir fotoğraf misali yansıtmakta değil, onu algıladığı şekilde resmedebilmekteydi. 20. yüzyılın ardından dışa vurumculuk yani ekspresyonizm çağı başladı.

Resim artık gerçekleri yansıtma iddiasının da ötesine geçip bizzat ressamın ruh halini ve fikirlerini yansıtan bir şeye dönüştü. Süreç kübizm ve soyut sanatlığa bu günlere kadar geldi. Fotoğraf kadar gerçekçi ve sahici resimler üreten hipergerçekçi ya da fotogerçekçi ressamlar da yok değil ama onlarınki daha çok bir benzeme yarışı. Yani hakikatin fotoğrafik bir sureti olma gayreti. Amacım teknolojiye çemkirmek değil. Öyle bir muameleyi de hak etmiyor zaten.

Ama bir başka örnekle hem arayı bulayım hem de ne demek istediğimi biraz daha anlatayım. Avusturyalı ressam Gustav Klimt 1918'de aramızdan ayrıldı. 1945'teki bir yangında kendisinden arta kalan en önemli miraslardan Fakülteresimleri adlı koleksiyonu da aramızdan ayrıldı. İronik bir ayrıntı olarak o resimlerden geriye sadece çekilen siyah-beyaz fotoğrafları kaldı. Makine öğrenimi tekniğiyle çalışan bir yapay zeka algoritması geliştiren Google ise o fotoğraflardan yola çıkarak eserlerin orijinal renklerini tespit etti ve Arts & Culture sitesinde yeniden bizlerle buluşturdu.

Bölümün notlarına bağlantısını ekliyorum. Umarım bakma fırsatınız olur. O muhteşem eserleri. Sihirli Silgi'ye dönersek, hakikati bütün çıplaklığıyla yansıtma iddiasıyla ressamları öte diyarlara savuran fotoğraf hala aynı ünvanı ve iddiayı taşıyor mu? Eski şöhretinin ekmeğini yemeye devam edebilir mi? Fotoğrafın hala hakikatin tutarlı bir temsili, yansıması olduğu söylenebilir mi?

Fotoğrafçılığın esasen çerçevelediği kısmıyla yani kadrajıyla dahi gerçeğin sadece bir kesiti olduğunu, bütünden kopuk bir parçayı seçtiğini, renklerle, lenslerle, filtrelerle, ışık oyunlarıyla hakikati ilk günden beri manipüle ettiğini söyleyebiliriz elbette ama yine de ne kastettiğimi anladığınızı düşünüyorum. Bazen gerçek hayatta tanıdığım bazı arkadaşlarımın instagram profillerini dehşet içinde izlerken buluyorum kendimi. Bu o mu sahiden diyorum. Bir yanıyla evet o ama değil. Kim bilir kaç yüz kare içinden seçilmiş o karenin üstüne o kadar çok şey uygulamış ki ortaya neredeyse bambaşka biri çıkmış.

Sonra gözümle gördüğüm halinin de gerçekten o olmadığını hatırlıyorum. Tanıştığımız döneme ait hatıralarımda ne o köşeli çenesi vardı ne de o badem gözleri. Ne dudakları öyleydi ne yanakları. Ne kalçası ne de memeleri. Arkadaşlarımın bir kısmı zamanla o kadar değişti ki daha doğrusu kendini o kadar değiştirdi ki profilindeki eski fotoğrafları silmek zorunda kaldılar. Kendine yabancılaşma tabirinin belki de en garip tezahürü.

Kendine has bir olguya dönüşen instagram aynı zamanda hafızamızın görsel bir yansıması. Hayatımızın kamuya muall olan görüntülü özeti. O yüzden hepimiz orada görkemli, canlı, renkli ve eğlenceli hayatlar sürüyoruz. Öyle mi peki? Yoksa sadece biz mi en güzel, en özel anlarımızı ekliyoruz? Sadece siz mi ayrıldıktan sonra eski eşinizin ya da sevgilinizin fotoğraflarını temizliyorsunuz arşivinizden? Elbette ki hayır.

2024 yılında aramızdan ayrılan Nobel ekonomi ödülü sahibi psikolog Daniel Kahneman, Instagram kuşağını mevcut anı hasretle anacağı bir hafıza gibi tecrübe edenler olarak tanımlıyordu. Mevcut anı hasretle anacağı bir hafıza gibi tecrübe etmek. Yani mevcut anı acısıyla tatlısıyla yaşamak yerine onu ileride bakıp özlemle anacağımız bir Instagram karesine çevirmek için uğraşıyoruz. O yüzden her güzel an olabileceği en güzel haliyle yerini almalı. Bu çabanın ödülü kaydırdıkça keyif veren bir profil. Fakat ne pahasına? Yaşanan anların keyfine bir türlü varamamak pahasına. Nasıl olsa o an diğer her an gibi gelip geçecek ama Instagram herden baki. Orada yerini almadıktan sonra ne kıymeti var anların değil mi? Şimdi keyfine varamasak bile ileride bakıp anarız. Avuç dolusu para döküp bilet aldığınız konseri hoplaya zıplaya izlemek yerine

Sahneye olabildiğince yaklaşıp telefonla video çekmeye çalışırken bulmadınız mı hiç kendinizi? Gerçi böyle bir şeye yeltenmeseniz de konseri izleyemeyecektiniz zaten. Aynı amaçla havaya kalkmış binlerce telefondan oluşan parlak ışıklı bir barikat performansınızı seyretmenizi yine imkansız hale getirecekti. Belki de bu yüzden Daniel Kahneman az önce alıntı yaptığım 2010 tarihli TED konuşmasına şu düşündürücü soruyla başlıyordu. Muhteşem bir tatile çıkacaksınız fakat bittiğinde tüm hatıralarınıza el konulacak ve hafızanız silinecek. Bunları bilerek o tatile çıkmak ister miydiniz?

Yani başka bir açıdan soracak ve düşünecek olursak tecrübe etmeyi mi yoksa hatırlamayı mı tercih ederiz? İçinizden telaşlı birini seçmiş olabilirsiniz. Yine de sakin bir vakitte birkaç dakika da olsa yeniden bir düşünün derim. Sandığınız kadar kolay bir tercih değil çünkü. Tam bir Eternal Sunshine of the Spotless Mind açmazı bence.

Peki sahiciliği dahi tartışılır hale gelmiş hakikatin suretine dolandığımız bu zamanda anılarımıza sığınma imkanımız kaldı mı dersiniz? Dahası bu anları hatıraya çeviren şey ne? Bir günde yani 24 saatte 86400 saniye var. Psikoloji bilimi an denen kesitin en fazla 3 saniye sürdüğünü söylüyor. Demek ki uyanık geçirdiğimiz süre içinde her gönlün ortalama 20.000 an yaşıyoruz.

Bu anlardan çok az bir kısmı anı olabiliyor. Sebebine yönelik basit bir yanıt yok. Formülü yahut reçetesi de. Yine de iki temel belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Yani en azından düşününce aklıma gelen iki önemli belirleyici oldu. Birincisi yoğunlaşma. Bizde derin, güçlü, sert etkiler bırakan anılar en net hatırladıklarımıza dönüşüyor.

Bunlar hem iyi hem de kötü anlamda olabiliyor tabii ki. Her zaman iyi hatıralarımız yok malum. İkincisi ise pekiştirme. Sürekli hatırladığımız, içimizde tekrar tekrar yaşadığımız ya da anlatarak paylaştığımız anılar zihnimizde daha kalıcı hale geliyor. Yine de her şeye rağmen belliğimizin son derece taraflı, seçici, kişisel, yanıltıcı ve güvenilmez olduğunu akılda tutmakta fayda var.

Zihnimizde canlanmasını kolaylaştırmak adına hep imgelerden söz ettim ama hatıra dediğimiz şey görünenle, dokunulanla sınırlı değil elbet. Örneğin kokular da belleğimizde hatırı sayılır bir yere sahip. Üstelik çoğu zaman çok daha belirgin bir şekilde yer etmiş halde. Anneanne, babaanne kokusu, anne evi, baba kıyafeti, yatılı okul tuvaleti ya da davul fırında kızarmakta olan burma baklavanın kokusu unutulur mu? Ya da kokuyla şekillenen o unutulmaz tatların, anların hatırası silinir mi? Mümkün değil.

Lafı baya uzatmışım yine. O zaman hepsini bir kenara bırakıp yeniden kahnemanın kurgusuna dönelim. Hiçbir hatırası kalmayacak bir anı yaşamaya var mıyız? Anısı kalmayacak anlardan ibaret bir hayat ödül mü yoksa ceza mı? Ya da şu dijital cennetimizin sarsılmaz konforunda fanteziler kuralım. Fight Club filminin sonunda bankaların veri merkezlerini havaya uçurarak bütün borçlarımızı silen türden bir hayal olsun. Bir elektromanyetik bomba ki var öyle şeyler biliyorsunuz, sadece bankaların değil tüm dijital hizmetlerin verilerini silse ne olurdu?

Elbette elimizde yalnızca fiziki objelerimizden ibaret hatıralar kalırdı. Peki var mı sizin öylesi hatıralarınız, bellek objeleriniz? Sizden sonra ne olur diye düşündünüz mü hiç? Elektronik bir kıyamet kopsa antika pazarları kalır mıydı dersiniz?

Yaşamla aramızda kalan tek ilişkiyi bu kadar hoyratça savar mıydık başımızdan? Yoksa antika ve bit pazarları tam da aynı mantıkla geçmişte kalan, belleğimizde solan, yitip giden hatıralarımıza yeniden ulaşma çabası mıdır? Başkasının yaşanmışlığıyla bellek tazelenir mi? Bir başkasının yarasıyla kan kardeşi olunur mu? Dijital bir felakette haddini aşan yaşam rehberi arşivi ne olur hiç düşündünüz mü peki? Aklınızda kaç bölüm kaldı? O bölümlerin ne kadarı yer etti kim bilir? Daha neler anlatacaktım ama şimdilik yeter.

Doymayanlar için bölüm notlarına bolca malzeme bırakıyorum. Göz atmayı unutmayın sakın. En sevdiğim yazarın senaryosunu yazdığı, en sevdiğim yönetmenlerden birinin çektiği, en sevdiğim filmlerden birine ait bir replikle bitireyim. Bazı insanlar var, hikaye anlatırlar sana. Eve döndüğünde kafan bu insanlarla doludur. Ama adamın söylediği tek kelimeyi bile hatırlamazsın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)