Podcast

Demokrasi

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Demokrasi dünya genelinde tarihinin belki de en büyük krizinin sancılarını yaşıyor. Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümü Dücane Cündioğlu’nun sözleriyle bitiyor.

"İyiler çoğunlukla kaybeder, ama iyilik daima kazanır."








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.169 kelime · ~16 dk okuma

Demokrasinin çok basit bir tanımı var. Halkın doğrudan ya da temsilciler aracılığıyla yönetimde söz sahibi olması. Kökeni oldukça eskiye, milattan önce 5. yüzyıla kadar dayanıyor. Yani demokrasi, 2000 yılı aşkın süredir tecrübe ettiğimiz, daha anlamlı ve işlevsel hale getirmeye çalıştığımız bir siyasi yöntem. Ancak dünya genelindeki tarihine, uygulamalarına ve yansımalarına bakınca bu çabada pek başarılı olmadığımız da ortada.

Demokrasinin sancıları doğduğu yer ve zamanda dahi kendini göstermiş. Uygulamaya başlandığı Antik Yunan'da Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi namlı filozofların hepsi onu yerden yere vurmuş, hatta neredeyse lanetlemiş. Fakat her şeye rağmen demokrasi ideal bir seçenek olma özelliğini bugüne kadar korumuş. Bunun iki muhtemel sebebi var. İlki alternatiflerinin çok daha başarısız olması, ikincisi ise demokrasinin hayal edilen formuna bir türlü kavuşamayarak hep bir ütopya olarak kalması. Winston Churchill, arada kesintiler olmakla birlikte 1940'tan 1965'e kadar Birleşik Krallık'ın en çalkantılı döneminde başbakanlık görevini üstlenir. Diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin dünyanın dört bir yanında oluk oluk kan akıttığı o yıllarda Churchill konumuzla ilgili en meşhur tespiti yapar.

Demokrasi yönetim biçimlerinin en kötüsüdür. Tabii şimdiye kadar denenen diğer tüm yöntem biçimleri hariç tutulursa. Peki kula ve akla gayet makul, mantıklı ve basit gelen demokrasi kuramını böylesine zorlaştıran nedir? Kolektif zeka, kitlelerin bilgeliği, insanlığın ortak tecrübesi gibi ulvi kavramlar neden siyasette hiçbir anlam ifade etmiyor? Yoksa o kabullerimizin de hepsi aynen ideal demokrasi gibi bir ütopyadan mı ibaret?

Transkriptin tamamını oku

Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde halkın kendi kaderini belirleme arayışında yaşananlara, yaşanamayanlara ve tarihsel süreci ışığında olası gerekçelerine bakıyoruz. Her zaman olduğu gibi kavramlarla başlayalım bölümün içeriğine. Kavramlardan kastımız ne? Bir anlamda bu bölüm boyunca sıkça anacağımız sözcüklerin kökenleri, gerçek anlamları ve bizlerin onları telaffuz ederken ne ifade etmeye çalıştığımız.

Elbette ilk sözcüğümüz demokrasi. Demokrasi Türkçe, Fransızca'da telaffuz edildiği formundan geçmiş ama kökeni bildiğiniz ve tahmin edeceğiniz üzere Yunanca'dan. Yunanca'da halk anlamına gelen demos ve egemenlik ya da iktidar anlamına gelen krates sözcüğünden geliyor. Bunun birleşiminden oluşuyor. Yani en Türkçe karşılığıyla demokrates, halkın iktidarı, halkın egemenliği anlamına geliyor. Sözlük anlamında ise halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi olarak tarif ediliyor. Bir diğer sözlük sıkça anacağımız siyaset. Siyasette Arapçadan dilimize geçmiş çok enteresanda bir kökeni var. Siyaset özünde at bakımı anlamına geliyor. Hani şu seyislikte olduğu gibi seyiz, seyislik, işte siyaset bu kökene sahip.

Halkın idaresi gibi bir anlamı da var şüphesiz ama sizce de çok böyle manidar, tuhaf bir benzetme değil mi bu bir eşlik? Osmanlı'da daha ilginç bir yansıması var. Şeriat kurallarına, İslam şeriatına uymaksızın idam etme fiilini işaret ediyor siyaset. Peki neye yönelik?

Padişahın meşruiyetine yönelik suçların bugünkü karşılığıyla işte bir anlamda yargısız infaz şeklinde uygulanan idam cezalarından söz ediyoruz ve bu cezaların bu idamların uygulandığı yere de siyaset meydanı denirmiş. Bir dönem Türk televizyonlarının en popüler programlarından biriydi. Hatırlayanlarınız, yaşı tutanlar varsa eğer mutlaka olacaktır. İşte siyaset meydanı dediğimiz şey Osmanlı'da esasında idamların, iktidara karşı gelenlerin kellesinin uçurulduğu, boynunun vurulduğu meydanların ismi. Türkiye Kurumu'ndaki sözlük karşılığı ise siyasetin devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş ve anlayışlar. Yani politika.

Peki politika ne? O da Yunanca'dan dilimize geçmiş, Yunanca'daki devlet, poli dengeli, polisten geliyor. Devleti yönetme sanatı, becerisi manasında. Bir de hukuk var sıkça anacağımız. Hukuk da Arapçadan geçmiş dilimize. Çoğul bir sözcük. Neyin çoğulu? Hakkın çoğulu. Haklar demek hukuk.

Sözlük'teki karşılığına baktığımızda ise toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütününe hukuk diyoruz. Peki hukukun kökenindeki hak ne? O da Arapçadan geliyor. Yasaya, hakikate veya erdeme uygun olma, doğruluk, hakikat, yasallık anlamına geliyor. Peki o kökenini nereden alıyor? O da İbranice'den ve Süryanice'den ne anlama geliyor hak bu dillerde? Taşa oyulmuş yasa, ferman, kural anlamına geliyor. İşte bu bölümde birazdan sıkça duyacağınız kavramların kökenleri bunlardı. Hepsi gayet berrak, hepsi gayet net. Ama konumuz öyle değil. Aksine alabildiğine çetrefil. Hadi başlayalım.

Demokrasi az önce bahsettiğim gibi M.Ö. 5. yüzyılda yani antik çağda, o dönem bir şehir devleti olan Atina'da doğar. Özünde halkın meclis adı verilen yerde toplanarak yasaları oylaması, dolayısıyla kuralları çoğunluğun oluşturması temeline dayanır.

Bugün milletvekili olarak andığımız özel bir temsilci heyeti olmadığı için yine bugünkü tanımıyla doğrudan demokrasi şeklinde işler Atina demokrasisi. Gel gelelim yönetime doğrudan katılan bu halk kesimi bizim bugünlerde anladığımız halktan oldukça farklı bir kapsama kümesine sahip. Atina'da halk yalnızca erkeklerden ibaret. Dahası erkek olmak da yeterli değil, özgür erkek olmak gerekiyor. Yani köle olmamak. Aynı tanım gereği kadınlar ve yabancılarda mecliste görüşlerini dile getirme hakkından mahrum. Çağdaşı olan Roma'da ise temsili bir demokrasi işliyor. Yani halkın seçtiği temsilcilerden oluşan senato, yani o temsilcilerde ne oluyor? Senatör. Bu senatörler senatoda yasaları şekillendiriyor. O yasaları ise konsüller yürütme faaliyetini üstlenerek idare ediyor.

Şimdi tarihten bu kadar bahsetmişken takvimi biraz daha ileri taşımadan tam bu noktada demokrasinin beşiği antik günahında az önce bahsettiğim düşünürlerin ondan yani demokrasiden şüphe duyma hatta nefret etme sebeplerine biraz değinmek gerek. Çünkü sonrasında yaşayacağımız pek çok marazı anlayabilmek için binlerce yıllık çok kadim bilgelikler içeriyorlar. Filozof Sokrates'e göre demokrasinin sorunu kendi özünde yani sisteminde değil, onu uygulayacak ve anlamlı hale getirecek halktaydı. Çoğunluğun her zaman en doğru karara vereceği ön kabulüne dayanan bu sistem halkı da benzer şekilde abartılı bir ön kabule tabi tutuyordu.

Sokrates'e göre herkese eşit oy hakkı tanınması akla ve mantığa aykırıydı. Çünkü halkın çoğunluğu siyasi kararların muhtaç olduğu bilgiye, tecrübeye ve uzmanlığa sahip değildi. Kitleler bilgiden çok duygularıyla hareket eden yapılardı ve manipülatif söylemlerle kolayca istenen tarafa çekilebiliyorlardı. Sokrates bu iddiasını şöyle bir örnekle açıklar.

Varsayalım ki denizde yüzlerce yolcu taşıyan bir gemideyiz. Demokrasinin yönetim kurgusunda bu geminin idaresine yönelik her karar yolcuların oyuna sunulacak ve çoğunun kararına göre şekillenecekti. Oysa yolcuların belki hiçbiri bulutlara bakarak hava tahmini yapma, yön belirleme, rota çizme, yelken seçme ya da dümen kırma bilgisine sahip olmayacaktı. Fakat sırf yolcu oldukları için yine de kararı onlar verecekti. Ancak demokrasi gereği kararı doğrudan yolculara bırakmak, hedefe ulaşmak bir yana, yaratacağı muhtemel kaosla hepsinin topluca helakına sebep olacaktı.

Öyleyse geminin idaresini denizcilikten anladığı düşünülen yolculardan seçilecek bir temsilci heyetine bırakmanın çok daha akıllıca bir karar olduğu yani bu sorunun temsili demokrasi ile aşılacağını düşünebiliriz. Mantık da böyle olduğunu söylüyor. Diyelim ki yolcular arasında gerçekten gemiyi menzile ulaştırabilecek beceriye sahip kişiler var. Fakat Sokrates, onların idareyi ele almasının da kolay olmadığını düşünür. Çünkü halkın akıl ve mantıkla değil, duygularıyla hareket ettiğini savunmaktadır. Sokrates'e göre halk çoğu zaman bilgili ve dürüst olanları değil, kendilerini en çok etkileyen ve duygularına en çok hitap edenleri seçer. Bu da genellikle sahte vaatlerde bulunan liderlerin iktidara gelmesine neden olur.

Socrates bu iddiasını da kurnaz siyasetçi ve hekim örneğiyle açıklar. Diyelim ki amansız bir salgın hastalığın kırıp geçirdiği bir dönemdeyiz ve yöneticilerimizden medet umuyoruz. Karşımıza çözüm sunan iki kişi çıkıyor. Biri hekim, yani tıp doktoru. Diğeri ise sağlık ile ilgili hiçbir bilgisi olmayan, tecrübeli bir politikacı.

Etkili şekilde konuşan ve duygulara hitap etmeyi iyi bilen siyasetçi, halka her zaman duymak istediği şeyleri söyleyerek gönülleri fetheder, puanları toplar. Yani bugün hani şu populizm dediğimiz şeyi yapar. Çünkü siyasetin mütemmim cüzü de budur. Hekim ise uzmanlığı gereği bizleri zorlayıcı ama kurtuluşumuzu sağlayacak o acı reçeteyi sunar bize.

Halkın çoğunluğu genellikle siyasetçinin kulağı hoş ve yapması kolay gelen söylemine meyleder. Sonuçta hekim elbette haklı çıkacaktır hatta belki halk da için için hekimin haklı olduğunu bilmektedir ama türlü çeşit sebeplerle işine gelmemektedir. Siyasetçi her zaman kazanır. Siyasetçi her zaman kazanır.

Atina halkının Sokrates'in haklı tespit ve uyarılarını dikkate alarak kendine çeki düzen verdiğini ve kararlarında daha temkinli davrandığını düşünebilirsiniz. Ne yazık ki Atina halkı bunun yerine Sokrates'in haklılığını farklı bir şekilde ispatlamayı seçer. Sokrates, gençleri yoldan çıkarmak ve tanrılara saygısızlık etmek suçlamasıyla meclisin huzuruna getirilir. Tarihin belki en meşhur savunmasını yapar ama nihayetinde 501 kişilik seçkin bir jüri heyeti tarafından ölüme mahkum edilir.

Birkaç talebesiyle birlikte evine çekilir, baldıran zehrini içerek hayatına son verir. Çoğunluk onu suçlu bulmuştur ve milli irade her zaman en doğrusunu tecelli ettirir. Demokrasinin gereği budur. Sokrates'in talebelerinden Platon, onun öğretisini biraz daha geliştirerek daha da popüler bir kuram oluşturur. Platona göre devlet denen soyut yapı esasen büyütülmüş bir insandır. Aynen insan gibi bir ruhu ve bedeni vardır ve ideal devletin yönetimi aristokratların elinde olmalıdır.

O dönemin düşünürlerinin siyasette temel belirleyici olarak gördüğü konu eğitimdi. Kendi kaderini belirleme hakkı verilen halk yeterli eğitimi almazsa kolayca yönlendirilerek her zaman olabilecek en kötü sonucu yaşamaya mahkum kalacaktı. Dahası yönetici takımının işini son derece kolaylaştıracak bu durumun sürdürülebilmesi için yetkililer halkın yeterince eğitim almasını asla istemeyecek bu konuda herhangi bir girişimde bulunmayacaktı. Yani filozofların ideal demokrasisinde ya herkes her konuda bilgi sahibi olacak kadar iyi eğitilecek ya da karar verme yani oy hakkı sadece o konuda bilgi sahibi olanlara tanınacaktı. Aksi takdirde demokrasi denen şey çapulcuların iktidarından başka bir sonuca ulaşmayacaktı.

Kulağa hoş ya da uygulanabilir gelmediğinin farkındayım. Neyse ki Sokrates bizi mantık ile duygunun çatışmasına yönelik uyarmıştı ve bu tam da ona uyan bir örnek işte. Kulağımıza hoş gelmiyor, uygulanabilir de gelmiyor ama mantık doğru olanın o olduğunu söylüyor. Tarihin devamında demokrasi gelişiyor, özellikle ortaçağda. Ama takvimi biraz daha ilerletmeden biraz nefeslenelim ve kısa aranın ardından demokrasinin yaşayacağı ortaçağa ve sanayi devrimine bakalım.

Tarihin devamında Orta Çağ'da demokrasi neredeyse tamamen ortadan kalkarak yerini toprak ağalarının yönetimi krallarla paylaştığı feodal düzene bıraktı. Her şeyi değiştirense Magna Carta oldu. 1215 yılında İngiltere kralı John, kendisine karşı ayaklanan soyduların baskısıyla Magna Carta adlı belgeyi kabul etmek zorunda kaldı. Bu metin özetle kralın yetkilerini tarihte ilk defa sınırlıyor, hukuku ve halkın temsilini her şeyin üstünde sayıyordu. Buyrukları Tanrı'nın emrine denk olan ve keyfince her şeye tek başına karar verebilen kral, böylece ilk defa kendini de bağlayan bir yasaya tabi kılınıyordu.

Magna kartı ile kralın keyfi kararlar alması yasaklandı ve Lordlar Kamarası'nın onayını almadan yeni vergi koyması engellendi. Kralın halkın mülklerine el koyma yetkisi de kaldırıldı, dini liderlerin seçimlerine müdahale etme hakkı da. Magna Carta'nın tarihteki en önemli maddelerinden biri, hiç kimsenin yasalar uyarınca adil bir mahkemede yargılanmadan cezalandırılamayacağının kabulü oldu. Bugün için belki de kulağa sıradan gelen bu karar, o zamana dek halkın hayal bile edemeyeceği türden bir haktı.

Anlaşmanın ardından 1265'te İngiltere'de ilk parlamento kuruldu. Aynı metin, yüzyıllar sonra 1689'daki Haklar Bildirgesi'ne, 1776'daki ABD'nin kuruluşunu simgeleyen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'ne, 1789'da Fransız devrimi kapsamındaki İnsan Hakları Beyannamesi'ne ve nihayet 1948'de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne temel oluşturdu. Soyluların krala karşı çıkarlarını korumak için oluşturulan Magna Carta, ironik bir dönüşümle halkın iktidarlara yönelik haklarını tanımlayan küresel bir şablon haline geldi. Modern demokrasileri kronolojik olarak temellendirmek çok da kolay sayılmaz. Ama ilk yapı taşlarını yani moderniteye yönelik ilk yapı taşlarını 17. ve 18. yüzyıla denk gelen aydınlanma çağına oturtabiliriz. Anayasaya bağlı yönetimlerin kökeni bu dönemde başlayıp az önce adını andığım Fransız ve Amerikan devrimleriyle bugünkü şeklini alıyor. Sanayi devrimiyle bireyin giderek artan önemi oy hakkındaki çeşitliliğe de yansıyor.

Örneğin kadınlara oy hakkı tanıyan ilk ülke 1893 yılında Yeni Zelanda oluyor. Konumuzun özüne dönersek, demokrasi icat edildiği günden bugüne hiçbir zaman idealize edildiği düzeni oluşturamamış. Sokrates'in tespitlerini hatırladığımızda bunun genetik bir sorun olduğunu düşünmek mümkün ama konunun derinliklerinde daha başka gerekçeler de var. Günümüzün alabildiğine kutuplaşmış düzeninde demokrasiyi hep bir kazananlar-kaybedenler ekseninde değerlendirme eğilimindeyiz. Dolayısıyla kazanan tarafın hep haklı, güçlü ve egemen olduğu, kaybedenlerin ise kazananların şartlarına kayıtsız ve şartsız riayet etmek zorunda kaldığı bir düzen yaşıyoruz.

Oysa istisnasız her siyasi sistemde iktidara sahip kesimin varlığı ve hakları zaten doğal olarak egemendir ve korunur. Halkın temsilini esas alan demokrasiler ise azınlığın haklarının da gözetildiği tek sistemdir. Yani ideal bir demokraside kaybeden diye bir şeyden söz etmek mümkün değildir. Aksine toplumun her kesimi, varlığı ve gücü ekseninde o bütünün içerisinde hem pay hem de söz sahibidir.

Aynı sebeple kulağımıza sıkça çalınan boşa giden oy meselesi sadece sorunlu işleyen demokrasilere has bir tabiridir. Örneğin hayvan haklarını savunan bir siyasi partinin en azından pratikte herhangi bir ülkede tek başına iktidar olma gibi bir fantezisi yoktur. Fakat aldığı oylar nispetinde yönetimde hayvan haklarının gözetilmesini sağlar. Amacı da budur.

Bu yüzden gerçek bir demokraside hayvan hakları partisine atılan hiçbir oy boşa gitmez, iktidara gelmese, koalisyon ortağı olmasa bile. Çünkü demokrasilerde amaç iktidar olmak değil, temsil edilmektir. Dolayısıyla halkın iradesinin yönetime yansıtılması idealini taşıyan demokrasi, mümkün olan en geniş katılımlı koalisyona hedefler. Yani hedef koalisyondur.

Tek bir partinin mutlak güç ile iktidar olabildiği ülkelerde demokrasilerden söz etmek mümkün değildir. Çok sesliliğin, çok renkliliğin ve farklı düşünebilmenin beşiği demokrasinin asıl iddiası azınlıkların varlığının korunmasıdır. Koalisyonların zayıflık, liderlik iddialarının düzene başkaldırı gibi algılandığı yapıların demokrasiyle bağlantısını kurmak en hafifinden zorlama olacaktır. Peki, böylesi bir demokrasiyi inşa etmek sahiden mümkün mü? Bugünkü kurallarıyla ne yazık ki hayır. Çünkü halk denen kitleler olarak bizler esasen 2000 yıl önceki Atinalı hemşerilerimizden çok da farklı durumda sayılmayız.

Kendi hayatımıza bakarak düşünelim. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti 2017 yılında anayasasını değiştirmek için bir referanduma gitti. Yani bu önemli değişikliği demokrasiye yaraşır şekilde halkının oylamasına sundu. Seçmenlerin %85'inin katıldığı ve %51 oranında evet oyu verdiği bu süreçte ülkenin en önemli siyasi değişimlerinden biri yaşandı.

Güzel. Halkın değerlendirmesine sunulan değişiklik teklifi komisyon tarafından çıkarılan yanlış hatırlamıyorsam 3 maddeyi bir kenarda tutarsak Happy Topu 15 maddeden ibaretti. O dönem seçmen vasfı taşıyorsanız çok büyük ihtimalle siz de oyunuzu kullanmışsınızdır. Peki aranızda bu 15 maddeyi okuyanların oranı nedir acaba? Keşke bilebilseydim, keşke bilebilseydim de ona göre konuşabilseydim nasıl isterdim? Ama örneğin bilebildiğim kısmıyla yani benim çevremde yok denecek kadar azdılar. Hatta size tam bir sayı da vereyim 2. Benim dışımda sadece 2 arkadaşım anayasa değişikliğini okumuş ve ona göre oyunu vermişti.

Bu sonuç çok da şaşırtıcı değil çünkü demokrasi artık ideallerin değil, liderlerin ve seçmen çıkarlarının üstünden ilerleyen bir sistem. Bu yüzden o tarihte Türkiye esasen anayasayı değil, onu savunan ve ona karşı çıkan parti liderlerini oyladı. Herkes siyaseten hangi lidere mail ediyorsa anayasa içinde tercihini ona göre yaptı gitti oyunu ona göre attı. Bunun aksi mümkün müydü değil miydi o ayrı bir tartışma bu bölümümüzün konusu da değil. Demek ki demokrasi derken idealize ettiğimiz ve arzuladığımız şey ile uyguladığımız arasında derin uçurumlar var. Demokrasinin bu dönemde dünyanın hemen her ülkesinde yaşadığı krizin sebebi de bu.

genetik olarak sorunlu bir yapıyı orasından burasından çekiştirerek eğip bükerek kendimizi uydurmaya çalışıyoruz. Olmuyor. Olmuyor ve olmadıkça da ona buna çemkirip duruyoruz. Ve bu çemkirme sırasında parmaklarımız nedense sorumlu olarak hep ötekilerini gösteriyor.

1332 yılında bugün Tunus olarak adlandırdığımız coğrafyada doğan İbni Haldun son derece hareketli ve bereketli bir yaşam sürmüş. En önemli miraslarından biri, dünya tarihini anlattığı yedi ciltlik Kitab-ül İber adlı kitabın girişini oluşturan Mukaddime adlı eseri. Mukaddime de bugünkü anlamıyla önsöz anlamına geliyor zaten. İbni Haldun'a göre toplumlar yaşamları boyu iki düzen arasında salınır durur. Kırsal ve göçebe yaşamı temsil eden bedeviyet düzeninde bir devlet otoritesi yoktur. Herkes kendi söküğünü dikmekle mesuldür. Dolayısıyla herkes her şey olmak zorundadır. Toplumsal dayanışma esastır. En güçlünün ya da en bilgenin elindeki iktidara mutlak bir itaat ve sadakat vardır.

Yaşam alabildiğine sadedir ve ihtiyaçlara göre şekillenir. Yerleşik düzene geçişin hızla olgunlaşan meyvesi hadariyet düzeninde ise tarım gelişir, ticaret gelişir, bolluk, bereket ve bir ekonomik düzen oluşmaya başlar. Artık herkes her şey olmak zorunda değildir. Devletin koruması ve otoritesi altında uzmanlıklar belirir.

Kimisi kasap olur, kimisi terzi, kimisi asker, kimisi çoban. Huzur artar, lüks artar, kültüre, sanata, bilime olan yönelim artar ve bu alandaki birikim yükselir. Toplumsal düzen yerini usulca bireye odaklı bir yapıya bırakır. Fakat İbn-i Haldun'un da altını çizdiği gibi bu bir döngüdür. Bedeviyetten doğan hadariyet yani medeniyet düzeni, ürettiği refah ile toplumu da devleti de ağır ağır rehavete sürükler, zayıflatır. Nihayetinde hırslı ve güçlü yeni bir bedevi grup düzenin başına geçer ve her şey başladığı noktaya döner.

Bu döngü yalnızca toplumu değil, devletleri de bağlar. Her devlet kurulur, yükselir, geriler ve çöker. Üstelik Haldun'a göre hepsinin bu süreçte neredeyse hiç değişmeyen ortak bir rotası vardır. Birleştirici bir güç ile kurulan devletlerin refahı büyüdükçe artar. Bu rahatlık yeni kuşaklarda mücadele ruhunu zayıflatır ve çözülme başlar. Devletler olgunlaştıkça halk ve yöneticiler refaha iyice alışır ve üretkenlikleri azalır. Lüks ve konforun arayışıyla ahlak geriler. Bunun sonucunda ekonomik, dini ve ahlaki yozlaşma başlar.

Rüşvet, haksızlık, adaletsizlik ve halktan kopukluk yaygınlaşır. Halkın yönetime güveni azalır ve devletin meşruiyeti sorgulanmaya başlar. Ancak artık devlet alabildiğine büyümüş ve yönetim kördüğü misali karmaşıklaşmıştır. Bürokrasi almış yürümüş, karar almak zorlaşmıştır. Yöneticiler merkezden koparak kendi çıkarlarına odaklanmaya başlar. İçeride zayıflayan devlet, dış devletlere karşı da direncini kaybeder ve nihayetinde çözülür.

İbni Haldun'a göre devletlerin çöküşü bir tesadüf ya da hata değil, toplumsal ve tarihsel bir zorunluluktur. Tarihte İbni Haldun'u doğrulayan sonsuz örneklerle doludur. 14. yüzyılda yani 1300'lerde bugünkü isimleriyle Tunus, Fas, Cezayir, Mısır ve İspanya'nın birçok farklı bölgelerinde yaşamış İbni Haldun'un modern demokrasiyi görme fırsatı hiç olmadı. Demokrasiyle yaşanan toplumlar ise ona nazire yaparcasına bolluğu, bereketi, refahı, zenginliği, yaşam süresini, bireysel güvenliği tarihte hiç olmadığı kadar yukarı taşıdı. Ancak yeni örneklere bakınca görünen o ki İbni Haldun'un tanımladığı döngüde değişen çok da bir şey yok gibi.

Demokrasi dünya genelinde tarihinin belki de en büyük krizinin sancılarını yaşıyor. Suçlu arayan parmaklarsa yine kendinden gayrı herkesi tarıyor. Halkları tarafından var edilen devletlerin yönetiminde de bizzat halkın iradesinin hakim olması kulağa hem hoş hem de mantıklı geliyor. Bir hiç şüphesiz. Ancak binlerce yıllık tarihte içimize sinecek ve işe yarayacak bir uygulama şeklini ne yazık ki bulamamışız. Ama ne mutlu ki ona yönelik inancımızı da kaybetmiş değiliz. Zira Churchill'in de dediği gibi demokrasiye hala mevcut seçenekler içindeki en iyi kötü yönetim şekli.

Üstelik son derece zorlu sınavlara tabi tutuluyor demokrasi. Halkın bilgelikle karar vermesini sağlayacak eğitimden mahrum kalması, kulağa hoş gelen şeyleri hünerle haykıran siyasetçilerin hiçbir zaman eksilmemesi, sürekli kısa vadeli ve geçici çözümlere mahkum kaldığımız panik düzeni, sosyal ağlarla pompalanan yalan ve yanıltıcı bilgilerin belirlediği gündemler, azınlığın temsiliyetini korumak yerine çoğunluk diktatörlüğüne meyleden intikamcı dürtüler, sosyal ve ekonomik adaletsizliğin aşındırdığı ahlak, hangi birini sayayım bilmedim nefesim bile yetmiyor bütün bunlara. 19. yüzyılda yaşamış ve demokrasi ve örgütlenme üstüne epey kafa yoğurmuş Alman sosyolog Robert Mischels oligarşinin Tunç Kanunu adlı kuramıyla da tanınır. Bu kurama göre sendika, dernek ya da bir okul sınıfı ya da siyasi parti fark etmeksizin demokrasi içine girdiği her alanda mutlaka yönetimi bir seçkinler grubunun eline bırakır.

Çünkü insanlar işlerini ve sorumluluklarını çoğu zaman liderlere ve uzman bildiklerine devretmeye meyillidir. Sistemler büyüyüp karmaşıklaştıkça yöneticiler seçkin bir sınıfa dönüşür ve bu gücü kaybetmemek için başta medyayı ve ekonomik imkanları kullanarak sistemi kendilerine göre yeniden ve yeniden düzenlerler. Bürokrasi halkın iradesini yansıtmak ve dertlerini çözmek yerine kendi kendini var etmek ve kendi çıkarlarını korumakla meşgul olmaya başlar. Ve nihayetinde demokrasi seçimlerin göstermelik olarak yapıldığı, sonuçta her zaman aynı kişilerin iktidarda kaldığı bir ilüzyona yani oligarşiye dönüşür.

O zaman Sokrates'ten İbni Haldun'a, Churchill'den Michels'e kadar kimsenin şans vermediği bu demokrasiden vaz mı geçelim? Elbette hayır. Zaten onların da arzusu istediği bu değildi. Aksine onlar da bizim gibi sürekli demokrasiyi daha anlamlı, işe yarar hale getirebilmek için uğraştığı kafa yordu.

Sorun demokrasinin teorisinde değil, pratiğinde, uygulanışında. Uygulanışına yönelik sorunun çözümü ise demokrasiye yönelik tartışmalarda değil, bireye yönelik ideal ve stratejilerde. Bunları elimizden geldiğince, fırsat buldukça ilerideki bölümlerimizde ayrıca yer alacağız. Robert Michels ile 19. yüzyılda yani 1800'lerde kalmıştık. Aynı dönemden bir Anadolu şairi, Aşık Serdar'ın dizeleri aklıma geldi. Bakın adaşım ne diyor? Zenginin sözüne belli diyorlar, fukara söylerse deli diyorlar. Zamane şeyhine veli diyorlar. Gittikçe çoğalır delimiz bizim. Tahsildarlar çıkmış köyleri gezer. Elinde kamçısı fakiri ezer. Döşeyi yorganı mezatta gezer. Hasırdan serilir çulumuz bizim. Serdar-ı halimiz böyle ne olacak? Kısa çöp uzundan hakkını alacak. Mamurlar yıkılıp viran olacak. Akıbet alınır öcümüz bizim.

Demokrasiye yönelik ümitlerimize ve arayışımıza yönelik aklımızda kalmasını istediğim bir tespiti sahibi Dücani Cündoğlu'nun sözleriyle aktararak bitireyim bu bölümü. İyiler çoğunlukla kaybeder ama iyilik daima kazanır.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)