
3.304 kelime · ~17 dk okuma
Amerikan rüyası dedik ve delice eleştirdik. Peki İngilizler? Onların da pek az kalırlığını yok aslında. Ama bence çok da güzel yanları var. İngiltere'de belli bir süre yaşamış biri olarak size İngiliz aksanlarına örnekler verirken kendi deneyimlerimden bahsedeceğim ve aynı zamanda İngiliz yapımı olan birkaç dizi öndüreceğim. Ben bu British aksanlığı bir senede yapabiliyor hale geldiysem siz de çok kolay yaparsınız, buna eminim. Bob's Your Uncle. Yani merak etmeyin, Bob sizin amcanız değil, bu İngilizlerin bir deyişi. 1887'de Başbakan Robert Garcione Cecil, yeğeni Arthur Balfour'u kayırarak önemli bir göreve getiriyor. Yani resmen nepotizm yapıyor. Buna akraba kayırmak deniyor bu arada. İnsanlar da onun atandığını bildiğinden, Bob's your uncle yani Bob zaten senin amcan, oldu bitti işte diyerek bir deyim buluyorlar. Bob's your uncle deyip şu İngilizceyi artık hallettiğimiz İngilizcesineydi podcastine hoş geldiniz.
Özellikle eğitim sistemimizde çok nadir British aksanıyla konuşan hocalar var bence. Yani kendi deneyimimden yola çıkarak söylüyorum bunu çünkü ben büyürken Amerikan aksanıyla eğitildim. Hani ilkokulda falan ya da ortaokulda konuşulan İngilizce de tamamen Amerikan aksana odaklıydı. Bu da tabii ki benim gibi böyle iki aksan arasında kalmış insanlara şey dedirtebiliyor. Hani benim kendi aksanım var, bana özel falan diyebiliyorsunuz ama aslında eğitiminize baktığınızda
Aynı Gora filmindeki gibi yükleme yapmışlar resmen. Amerikan, İngiliz, İspanyol, aksan hepsini yükle, Türk de koy, devam et demişler. Belli başka farklılıklar var tabii. Hele ki eğer İskoçya tarafına giderseniz ve bir gün İngilizce anlamaya çalışırsanız ve hayatınız boyunca İngilizce öğrenmeye çalıştıysanız, ya ben bu kadar İngilizceyi niye öğrendim diye kendinizi sorgulayabilirsiniz. Benim İngiliz aksanını öğrenmem düşündüğünüz aksine İngiltere'ye gittim de olmadı.
Ben çok çok daha öncesinde İngiliz yapımı dizileri izleyen biri olarak ve özellikle Sherlock gibi dizilerle bu aksana daha da yakınlaşan biri oldum. Bence gerçekten çok estetik bir aksan bu arada. Tabii ki bu tamamen nasıl konuştuğunuzla ve nerede konuştuğunuzla alakalı. Çünkü İngiliz aksanı tek bir aksan değil. Aksan dediğimiz şey bölgeden bölgeye değişiyor aslında. Londra'daki biriyle Manchester'daki birinin konuşması bile fark yaratırken Liverpool'a ya da Newcastle'a gittiğinizde bambaşka bir dil konuşma gibi hissedebiliyorsunuz.
Hele ki bir gün Glasgow'a ya da dediğim gibi İskoçya'da bir sohbetin ortasına düşerseniz yani gerçekten kendinizi sorgulayıp ben İngilizce bilmiyor muyum acaba diye kafayı yiyebilirsiniz. Ki ben bunu yaşadım. Ama şöyle bir şey diyebilirim. Yani asla havlu atmayın. Bu deyim de mesela çok ilginç bana sorarsanız. Hazır aklıma gelmişken size de hayal ettireyim.
Koca bir spor salonu oluşuyor. Ringin etrafında bağıran, tezahürat yapan yüzlerce insan var. Ortam gerilim dolu, nefesler tutulmuş bir halde herkes size bakıyor. Sahnenin tam ortasında karşınızda kan ter içinde kalmış bir boksör var. Göğsü hızla inip kalkıyor. Gözlerinde hem bir hırs hem de bir tükenmişlik var. Siz ise dimdik ayakta yumruklarınızı sıkıyorsunuz ve bir an bile gözünüzü kırpıyorsunuz. Fakat son rando girdiğinizde bacaklarınız titremeye başlıyor ama pes etmek istemiyorsunuz.
Yumruğunuzu kaldırıyorsunuz ve son bir hamle yapıp vurmak istiyorsunuz. Seyirciler de deli gibi coşkuyla bağırıyor. Hatta antrenörünüz, hadi biraz daha dayan diye size bağırıyor. Ama üstünüzde darbeler yağdıkça gözünüz karanmaya başlıyor ve etrafı göremiyorsunuz. Ve sonra köşeden bir şey fırlıyor. Beyaz bir havlu. Antrenörünüz artık yeter diyerek, siz daha fazla dayak yemeyin diye ringe havlu atıyor.
Ve bu boks dünyasında aslında tek bir anlama geliyor. O da şu demek, maç bitti ve pes ettin. Yani havlu atmak, yenilgiyi kabul etmek demek. İşte throw in the towel deyimi buradan geliyor aslında. Çünkü o ringe girildiğinde sadece iki boksör ve bir hakem oluyor. Ve onun dışında hiçbir şey ortada olmuyor. Ama havlu bir kez yere düştüğünde kesinlikle pes ettiğiniz anlamına geliyor. O yüzden İngilizce'de de throw in the towel deyimi bir işi bırakmak, mücadeleden vazgeçip pes etmek anlamında kullanılıyor.
Bunu hayatın her alanında uyarlayabilirsiniz bu arada. Mesela bir sınava hazırlanıyorsunuz ama konu çok karışık, beyniniz patlamak üzere. Bir arkadaşınız, uğraşma, boşver, havlu at, throw in the towel diyebilir. Ama sen de diyebilirsin ki, ben hala ayaktayım ve havlu atmayacağım. Boks rinklerinden çıkıp günlük hayata taşınmış bir ifade bu. Böyle güçlü bir anlam taşıyor ama aynı zamanda bir anda vazgeçmeyi de ifade ediyor. Benim anlattığım ola ise Edwin Brock Kalesi'nin dışında yaşandı. Arkadaşımla beraber kaleye girip güzelce gezmiştik ve sonrasında tam çıkacakken kapıların kapandığını fark ettik. Dışarıda da bir etkinlik vardı böyle, ateşleri yakmışlar ve 5-10 kişi birden o iskoçların çaldığı gayda denilen müzik aletiyle öttürmeye başlıyor.
Biz de böyle ne oluyor diye falan kafayı yedik yani. Gerçekten kalede ayin mi var diye bir tepkimiz oldu. Çünkü bir anda tüm turistler de etraftan dağılmıştı. Aslında kaleye girişte inanılmaz bir kalabalık vardı. Fakat biz çıkmaya çalışırken kimse yoktu ortalıkta. Hatta ben polisi falan görünce gerçekten çok şaşırdım. Çünkü İngiltere'de böyle çok büyük bir olay olmadığı sürece polis toplanmıyor. Hatta bizimle beraber dışarı çıkamayan insanlar da vardı. Bir İngiliz adam gelip bize şöyle dedi.
It's all gone pear-shaped, lads. Biz de hatta ne demek istiyor falan diyoruz. Armut halini aldı işler falan diyor. Ben bir şeye yormaya çalışıyorum. Neyse o olay geçti ama ben sonundan araştırdım bunu. Meğersem it's all gone pear-shaped şuradan geliyormuş. İkinci Dünya Savaşı'nda pilotlar hareketini yaparken düzgün bir daire çizemeyip dönüşü armut şeklinde bozduğundan
Armuta sardı diyorlarmış. Yani gerçekten çok ilginç bence. Bizde de hatta var bunu nokta noktaya sardı işler gibi. Hani ben söylemek istemedim. Şöyle örnek vereyim buna. We tried to fix the car but it's all gone pear shaped. Arabayı tamir etmeye çalıştık ama işler tamamen ters gitti. Neyse örnek verdikten sonra devam edeyim. Biz de gittik solda. Gördüğümüz yelekli bisiklet işi abiye sorduk. Böyle yeni bildiğiniz
yetkili bir abiye benzeyen bir Scottish abiydi. Hani yeleği falan da vardı dediğim gibi. What's going on here? Where's the exit? diye sorduk. Adam bize öyle bir cevap verdi ki gerçekten hayatımda şaşırdığım ve en anlaşılmaz bulduğum şeylerden biriydi. Hani aksanı o kadar sert ve anlaşılmazdı ki yani ben acaba İngilizce bilmiyor muyum diye sorgulamaya başlıyorsunuz. Hatta ben o andan itibaren acaba gidip biraz daha mı çalışsam, acaba gidip bir şeyler mi yapsam anlamak için falan diye düşünmeye başladım. Ne oldu peki?
Anlayamadık. Ve yön soran turistler gibi tekrar tekrar adama sorduk. Ve adam da artık vazgeçip elleriyle beraber hareket yapıp bize böyle yine hadi hadi abicim buradan buradan der gibi çıkarttı. Ve sonra tek anladığım şey see you lat derken bize el sallaması oldu. Çok kibar bir abiydi ama anlayamadık yani gerçekten. See you lat, görüşürüz beyler, görüşürüz dostlar gibi bir anlamı var. Ama onu bile aslında see you lat gibi söyledi. Çok zor anlayabildim yani. Siz düşünün. Peki neler dönüyormuş bu kalede? Hani ne olmuş? Ayin mi yapıyorlarmış?
Biraz daha ilerlediğimizde çok uzun bir sırayla ve cübbelerle Edinburgh Üniversitesi'ndeki gençleri gördük. Sonra dedik ki içimizden, bütün bunlar koskoca bir tören içinmiş ve içeride sadece biz kalmışız. Yani graduation ceremony, mezuniyet töreni varmış. Fakat aklımıza bile gelmedi. Yani çünkü biz tatile gelmişiz. İçimden ben ama tek bir şey dedim. Adamlar mezuniyet törenini kalede yapıyor.
Gerçekten fena bir şekilde kıskandım ama jealousy hiçbir zaman güzel bir his değil arkadaşlar. Ben de bu yapımı törpüleyip yani hemen I had to go and do something. I had to smooth my ruffled feathers dedim. Oradan da bir deyim vereyim size. Birini sakinleştirmek ya da bir olumsuz duygunuzu törpülemek anlamına geliyor. Ben de öyle yaptım ve dedim ki kıskanmakla kalmayayım daha da hırslanayım. Öyle diye diye İngiltere'den Amerika'ya geldim. Daha nereye gideceğim bilmiyorum. Bakalım.
Bir de işin sınıfsal kısmı var. Mesela RP, Received Pronunciation, yani klasik kraliyet aksen dediğimiz şey. Hepimizin ingilizce kurslarında duyduğu o havalı ingilizce aslında. Genelde BBC spikerleri ve aristokrat kesim böyle konuşuyor ve o yüzden BBC İngiliz diyorlar buna. Ama mesela gidip bir papa oturduğunuzda Londra'da bu tarz bir aksen kullanan kişiye rastlamanız ortalama bir ihtimal. Tabii ki bu tarz insanlar bayağı var. Ben de karşılaştım gerçekten bu insanlarla ama her zaman denk gelmiyor.
Ünlü olan ve BBC aksanında konuşan birkaç kişi var hatta bildiğim Emma Watson, Benedict Cumberbatch mesela hani bu tarz aksanları kullanan ve gerçekten hakkını veren insanlar bunlar. Benedict Cumberbatch de bu arada Sherlock'u oynayan adam bilmiyorsanız kesinlikle izleyin. Bir aksan daha var benim gerçekten ilgimi çeken bir şey bu. Cockney aksanı. Hani şu, ''What you doing mate?'' ya da ''Oh come here lad.'' diye tarzında konuşan, daha salaş, daha samimi ve aynı zamanda Londra'daki işçilerin aksanı aslında. Hatta baya TikTok'da falan olay olmuştu bu yeni, çok klasik. Kesin duymuşsunuzdur. Şöyle bir şey mesela, ''Eş çözde ene.'' Mesela bu çok stereotip. Gerçekten basma kalıp bir şey. Çok gariptir. Ben Londra'da duydum ve Türk kebapçıda oldu böyle bir olay. Böyle yeni bubble ceket, yeni böyle UK drill'de giydikleri ceketler var ya. O tarz ceketler gelen 2-3 kişi geldi. Yüzlerinde de balaklava dedikleri maske falan vardı. Öyle birilerini gördüğünüzde korkarsınız tabii ki ama adamlar kebap yemeye gelmişlerden. ''How are you doing boss?'' diye bir girişleri oldu. Son derece Türk aksanlık, İngilizce konuşan kebapçı abi bir anda değişip aynı aksan şeklinde yani kokne aksanıyla konuşmaya başladı. Çok güzel bir şekilde adapte oldu bence. Demek ki esnaf olmak da böyle bir şey. Tam bir tradesman diye düşündüğüm içimden. Gelen kişiler orderlarını yani siparişlerini verdi. Ama şöyle söylediler.
Can you put some lettuce in my bowl and can I get some onions with it? Sonra arkadaşına döndü şöyle dedi. Mate, can you get my bowl? Yani ben tam yapamıyorum. Elimden geldiği kadar yapmaya çalışıyorum. Ama gerçekten çok ilginç. Bazen güldürüyor, bazen de gerçekten tam güzel enerji veriyor. Cockney aksanının güzelliği de bence başka bu yüzden. Ama kendilerine özgü bir sürü slangleri ve argoları var yani. Çoğu da kafiyeli oluyor bu arada. Rap müzikte de çok büyük yeri var bu aksanın.
Şöyle anlatayım, elinizde büyük hasır bir sepet var. İçinde de elmalar, armutlar var. Yeni toplamışsınız, sapasağlam duruyorlar. Ve o sepetle ahşap bir merdivenden yukarı çıkıyorsunuz. Her şey yolunda gibi ama bir şey oluyor ve ayağınız kayıyor, sepet elinizden fırlıyor ve tüm elmalar ve armutlar merdivenden aşağı yuvarlanıyor. Apples and pears. Merdiven demek bu, yani stairs. Ama bunların işte slangleri, yani sokak ağızı kullandıkları deyimler. Yani Londra'nın doğu yakasında koakney aksanını kullananlar merdivene direkt stairs demiyorlar.
Onun yerine apples and pears diyorlar. Mesela şöyle gelip birisi size şey diyebilir. I might up the apples and pears. Yani merdivenlerden yukarı çık hadi diyor adam. Ama siz anlamıyorsunuz çünkü elmalar ve armutlar diyor size. Peki bu kadarla bitiyor mu? Hayır. Mesela eş anlamına gelen yani wife demek istediğinizde Cockney aksanında şöyle diyorsunuz. Trouble and strife.
Yani bu da çok komik bence. Çünkü yani evlilik gerçekten bir mücadele olduğu için hani ben pek bilemediğimden tabii anlatamıyorum ama evli olan ve beni dinleyenlerin hisseteceği bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden eş için bela demişler yani. Onun dışında mesela bir tane daha örnek vereyim. Telefonu arıyorsunuz ama adamlar telefon için Dark and Bone diyor. Çok ilginç. Onların dilinde telefon demek bu.
Ve para. Biz paraya money diyoruz. Çok klasik. Ama Cockney'ler bread and honey diyor. Çünkü aslında Londra'da yaşamak için en çok ihtiyacınız olan şeylerden biri para.
Yani ekmek. Yani eve ekmek getirebiliyorsan param vardır gibi oluyor. O yüzden bread and honey demişler. Mesela bir gün Londra'da dolaşırken bir Cockney arkadaşınız varsa size şöyle diyebilir. Yani ben tabi aksanlı daha kendi çapımda yapıyorum. Ama gerçekten köpeğiyle kemiği unuttuğu anlamına gelmiyor bu. Belki de gerçekten unutmuştur. Ama Cockney aksanlıysa kesin telefonunu unutmuştur.
Mesela televizyona televizyon demiyorlar. Telling diyorlar. O da çok güzel bence. Ağza böyle tam oturuyor. Ben bunu Doctor Who dizisinden öğrendim bu arada. Gerçekten Doctor Who izlemediyseniz izleyin. O kadar sezon içine düşürüp, o kadar sürü yükleyici geçiyor ki istemeden bir itiş aksanınız oluyor. Bu argıların kökenleri işçi sınıfına dayanıyor dediğim gibi. Mesela Londra'nın doğusunda daracık taş sokakların arasına sıkışmış bir eski pub'a giriyorsunuz.
İçeride loş bir ışık var. Duvarlar koyu aşağıyla kaplı. Köşede de eski bir şömine yanıyor. Pub'un barında yaşlı bir adam oturmuş ve genesinden bir yudum alıyor. Köşede bir grup adam dart oynuyor. Hafif de bir uğultu var, böyle müzik de geliyor. İnsanlar içkilerini yudumlarken sohbet ediyorlar. Tam bara doğru ilerliyorsunuz ve yanınızda biri beliriyor. Hafif çakırkeyif ama gülümseyerek size bakıyor. Etraftan da müzik sesi geliyor. Böyle tanışıyormuşsunuz gibi bir haliniz var. Ve sonra eğiliyor size, kalın bir kokne aksanıyla şöyle diyor.
Oy mate, fancy a pint. Önce bir duraksıyorsunuz tabii adam ne dedi diye beyninizde analiz etmeye çalışıyorsunuz. Ama adam aslında size, gel kanka bir bira içelim mi diyor. İşte burada önemli olan şey sadece ne dediği değil, nasıl dediği aslında. Çünkü Cockney accent dediğimiz şey, sadece kelimeleri değiştirmek değil, tamamen kendine özgü bir havaya bak.
Yani gerçekten bazı cümlelerde bazı harfler tamamen eksiliyor, bazı kelimeler tamamen değişiyor ve anlamı çözmek için zaman harcamamız gerekiyor. Mesela T harfini genellikle yutuyorlar zaten. Yada diyorlar direkt. Hello derken mesela H'yi kullanmıyorlar. Diyorlar mesela.
''Tink'' değil de ''fink'' diyorlar mesela. Bizim en büyük yaptığımız İngilizce hatalarından biri de bu bence. ''Tink'' direkt telaffuz edilmeye çalışılıyor. Ama bence yapılması gereken şey ''f'' olarak telaffuz edilmesi. Yani ''fink'' olarak. O ''th'' sesini bulmamız lazım aslında. Biraz zor, üstüne pratik yapılması gerekiyor kesinlikle.
Ya da mesela hava çok soğuk olduğunda şöyle diyorlar. Yani hava çok soğuk dostum diyor, lanet olası bir havadan bahsediyor. Ve işin güzel yanı da şu, eğer dizi izleyerek ya da İngilizlerle konuşarak bu aksanlara aşina olursanız, bir süre sonra beyniniz otomatik olarak aksan değiştirmeye başlıyor. Benim de başıma geldi bu. Bazen fark etmeden cümleleri British tonlamayla söylüyorum. Bazen de böyle Amerikan aksanına köşüyorum çünkü onunla eğitildim. Ama aslında British aksan da çok sevdiğim bir aksan. Yani aslında aksan zamanla ve maruziyetle oturan bir şey. Ama işin en güzel yanı bir noktadan sonra seçim sizin oluyor. Peki İngilizler nasıl insanlar? Bana sorarsanız Amerikalılarla kıyasladığımda çok daha cana yakın olduklarını söyleyebilirim. Amerika çok individualistik yani bireysel demek oluyor bu. İngilizlere de bireysel demek hakaret oluyor bence. Çünkü onlarda inanılmaz bir pop kültürü var ve o kültürde herkes bir araya geliyor.
Ama Amerika'ya baktığınızda bireysellik her şey. İnsanlar genellikle kendi başlarına hareket ediyorlar. Ama İngiltere'de, kırsal kesimlerde de özellikle, yani büyük şehirler dışında, insanlar sizi iştenlikle karşılıyor. Mesela buna ufak bir örnek vereyim. Cornwall tarafına tatile gittiğimde, yolda bulduğumuz rastgele ve bir sürü arabaları olan bir ranch, yani bir çiftlik gibi bir yere girdik.
Adamın önce ilk köpekleri geldi, selam verdi bize. Onlar da böyle ilk başta havlayacak gibiydi. Ama sonra selam verdi, böyle sevdirmeye falan çalıştı. Onlar bile misafirperver yani. Ve sonra adamla çok uzun süre arabalarla alakalı sohbet ettik. Baya da güzeldi. Amerika'daki bireysellik anlayışı, İngiltere'de community, yani community, bir topluluğa ait olma hissine dönüşüyor. Bu yüzden de İngilizlerin, özellikle o pop kültüründen gelen dediğim gibi sohbet anlayışları, insana kendini evde hissettiriyor.
Ama tabii Türkiye'deki gibi bir komünite hissi beklememek lazım. Genelde havadan sonradan konuştuk muhabbeti Londra'da ve İngiltere'de gerçekten havadan sonradan konuşmaya dönüyor. Yani çünkü hava en büyük konuşulan konulardan biri Londra'da. Genelde böyle hep ne kadar yağmur yağıyor, ne kadar kasvetli olduğundan insanlar sürekli yakınıyor. Ben de bir Comic Con'a davet almıştım ve oradan çıktığımda bir anda yağmur bastırmaya başlamıştı. Yani böyle rastgele bir yere gidiyorsunuz.
Ve hava çok güzel, günlük güneşlik. 10 saniye sonra, şaka yapmıyorum bu arada, 5 dakika dediğim, 5 dakika sonra bir anda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. It's raining cats and dogs dedikleri muhabbet tam olarak bu aslında. Kesinlikle duymuşsunuzdur bu deyimi. Yani kediler ve köpekler yağıyor diyor. Ve gerçekten İngiltere'den çıkmasına şaşırmadığım bir söylem.
Çünkü tam olarak anlamı bardaktan boşanıcısına yağmur yağıyor demek aslında. Ve gerçekten de böyle dediğim gibi yani gökyüzünden gerçekten kedi ve köpek yağdığını hayal edin mesela. Hani baya böyle golden retrieverlar, scottish fold kediler pıfıdık pıfıdık üzerimize döşüyor. Hani nereden gelmiş, ne alaka diyorsunuz tabii bunu duyduğunuzda. Çünkü neden bir insan it's raining cats and dogs der?
Ama dediğim gibi İngilizce'de çoğu kelimenin çok güzel bir tarihi var bence. 17. ve 18. yüzyılda eski İngiliz evlerinin çatısı samanla kaplı olurmuş ve hayvanlar yani özellikle kediler ve köpekler bu çatılara tırmanıp orada uyurmuş.
Ama fırtına çıktığında yani şiddetli yağmur olduğunda ve bir anda bastırdığında bu çatıda uyuyan zavallı böyle küçük kediler olsun köpekler olsun kayarak yerlere düşerlermiş. Tabi zarar görmüyorlar ama dışarıdan baktığınızda ya da denk geldiğinizde üst tarafa bakıyorsunuz gökyüzünden size kedi köpek yağıyor. Kafanıza kedi düşüyor mesela. Yani buradan aslında çok ilginç bir şekilde ''It's raining cats and dogs'' demişler. Tabii bu bir teori. Aslında tamamen bunu kesin olarak bilmek çok zor. Ben bunu uydurmadım. Bu bir teori. İnsanlar bunu uydurmuş diyebiliriz aslında. Ama çok da olası bir teori. Ama bir gerçek var.
İngiltere'deyseniz yağmurun tam olarak ne zaman ve nasıl bastıracağını asla bilemezsiniz. Bu yüzden bir İngiliz size, ''Blimey, it's raining cats and dogs out there.'' dediğinde yukarı bakıp kedi-köpek aramayın. Çünkü ''it's raining cats and dogs'' yağmuru bastırmış demek anlamına geliyor.
Yani mesela insanlarla ilişkim kurmak için çok kolay kullandığım bir şey vardı benim. Yani mesela yoldan geçen bir adama ''The weather, ene?'' diyordum mesela. Adam da bana karşı cevap veriyordu hemen. Çünkü aynı anda aynı dertlerden müzdarip olan kişileriz. Ve o adam da artık havadan bıkmış. Benle çok kolay bir şekilde sohbetini başlatabiliyordu. Çok ilginç bir kültürleri daha var. O da Cuma ya da başka bir gün. Genelde Cuma oluyor bu. İşten çıktığınızda arkadaşlarınızla pava gitmek.
Herkes sarhoş oluyor o konağa payrağı ama aslında bu olay çok eskilerden geliyor. Size de şöyle hayal ettireyim. Eski Britanya'nın serin ve puslu topraklarında olduğunuzu hayal edin. Askerler uzun ve zorlu bir seferin ardından sırtlarında zırhları yüzlerinde savaşın yorgunluğuyla ağır ağır ilerliyor. Yağmur çiselemeye başlıyor ve ayaklarınızın altındaki çamur yapış yapış.
İleriye doğru bakıyorsunuz ve taş duvarlarla çevrili böyle ışığın geldiği bir yer görüyorsunuz. Taberna. Kapıdan içeri giriyorsunuz ve bir anda yüzünüze sıcacık bir hava çarpıyor. İçeride çok büyük bir ocak yanıyor, etrafa çok ekşi bir şarap kokusu yayılıyor ve insanlar kadehlerini tokuşturup şeref ediyor. Şerefe, cheers demek bu arada İngilizce'de, ona da geleceğim. Ahşap masalarda tüccarlar oturuyor, yerliler oturuyor, kendi şaraplarını uydumluyorlar ve aynı eski çağlarda olduğu gibi konuşmaya başlıyorlar.
Şarap bu arada o dönem için altın kadar değerli bir içecek. Sadece bir içki değil, aynı zamanda sosyal bir bağ kurmak için kullanılıyor. Zamanında bu dediğim tabernalar değişiyor ve Romalılar çekildikten sonra Britanya'ya yeni gelen Anglar, Saksonlar ve Vikingler bu içkili mekanları benimsiyor. Ama şarabı değil, kendi içkilerini yani bireyi getiriyorlar. Ortaçağa geldiğimizde ise bu yerler daha da yaygınlaşıyor. 970'li yıllarda bir kral bir karar alıyor. Her köyde sadece belirli sayıda içki evi olacak diyor. Çünkü halk öyle bir içiyor ki her köşede bir sarhoş ve her köşede bir meyhane oluyor. Bu adamlar da içki tüketimini denetlemek için bir sistem geliştiriyorlar ve buna da PEG adını verdikleri ölçü kapları ismini koyuyorlar.
Biri fazla içerse, hadi bakalım kendine gel anlamında da bir deyim var hatta. O da şöyle, ''Take someone down a peg or two.'' Yani bir pek az iç ya da bir pek fazla içme anlamına geliyor. Ama publar sadece içki içmek için değil, yolcular için de bir sığınak haline geliyor. Mesela atıyla uzun bir yolculuğa çıkmış bir gezgin, akşam olduğunda bu public house'a, yani pub da buradan geliyor bu arada, toplum evi gibi. Halkı açık bir ham buluyor. İçeri giriyor, ahşap masalarda iç içini yudumlayan adamları, köşede keman çalan müzisyenleri ve ocakta dönen kızarmış etleri görüyor. Bu sadece bir bar değil, bu sadece bir sapkınlık değil, bir yaşam tarzı onlar için ve gerçekten çok uzun süre sonra pub'lı kaosların, bu tabernaların ismi değişip kısaltılıyor ve pub diyor herkes. Ve hala Londra'da ya da İngiltere'nin herhangi bir köyünde nerede olursanız olun tarih kokan eski bir pub'a giriyorsunuz ve orada tarihin kanıtlarını görebiliyorsunuz. Bence en güzel yanları da bu zaten. Tarihi çok güzel korumuşlar. Saat 5 çayları da var tabi bu arada. Keyiflerinden asla vazgeçmiyorlar. Mesela Buckingham Sarayı'ndasınız. Altın varaklı duvarlar var. Devasa kristal abizeler var. Koca bir çölen masası var. Ve tam karşınızda kraliçe Elizabeth oturuyor.
Bir hizmetkar yanışıyor ve önünüze şık bir çay fincanı bırakıyor ve elinde de bir şey var. Size şöyle diyor. Fancy'a kapa sir ya da my lady diyor. Bir çay ister misiniz efendim ya da hanımefendi diyor. Siz de o an hayatınızın en büyük kararlarından birini vermek zorunda kalıyorsunuz. Sütü önce mi koyacaksınız sonra mı? Yanlış bir hamlede tüm Britanya imparatorluğu çökecekmiş gibi bir his var.
Burada şimdi bir ara veriyoruz, İngilizce üzerine olan sohbetimize ikinci bölümden devam ediyoruz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.