Podcast

Oi Mate! Nedir Şu British English? - Part 2

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde İngiliz kültürüne dair incelikler üzerine konuşmaya devam ediyorum. Bir önceki bölümün devamı niteliğindeki bu kısımda Kraliçe (R.I.P.) ile çay içme hikayemin devamını da bulabilirsiniz!



• Not my cup of tea – Bana göre değil

• Fancy a cuppa – Bir çay ister misin?

• Scone – Bir çörek

• Clotted Cream – Yoğun krema

• Keep a stiff upper lip – Duygularını belli etmeme, metanetli olma

• Tongue and cheek – İronik, hafif alaycı bir üslup

• Self-deprecation – Kendini tiye alma

• Sarcasm – Alaycı söz

• Irony – İroni

• Typical British wit – Tipik İngiliz zekâsı, espri anlayışı

• Keep calm and carry on – Zorluklar karşısında sakin kal ve devam et (II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz hükümetinin moral verici sloganı)

• Fish and chips – Balık ve patates kızartması (İngiliz mutfağının klasik yemeği)

• Meal deal – Market veya kafelerde içecek+yemek+atıştırmalık kombinasyonu içeren ekonomik menü

• Duke of Wellington – Tuvalete gitmek (Eğlenceli bir tabir, “Dük’ü ziyaret etmek” anlamında)

• Spend a penny – Umumi tuvalete gitmek (Eskiden tuvaletler için bir kuruş ödenirdi)

• Going to the loo – Tuvalete gitmek

• Nature is calling – “Doğa çağırıyor” (Tuvalete gitme ihtiyacını esprili bir şekilde ifade etme)









Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast, Garanti BBVA reklamı içermektedir. Bonus Platinum'un avantajlarını ⁠⁠keşfet⁠⁠!

Bölüm Transkripti

2.438 kelime · ~12 dk okuma

Merhaba arkadaşlar. Nerede kalmıştık? İngiliz kültüründe çayın öneminden ve kraliçe karşısında çay içmenin ne kadar gergin olduğundan bahsediyorduk. Eliniz titriyor ve sonra düşünmeye başlıyorsunuz. Ben önce çayı koyayım, sonra süt ekleyeyim. Ne olabilir ki diyorsunuz. Sütü dökmek için elinizi alıyorsunuz.

ve kraliçe Elizabeth hafifçe kaşlarını kaldırıyor. Odada bir anda hava değişiyor. Tam o anda bir şey söyleyecek gibi oluyor ama kendine hemen hakim olup kibarlığını bozmuyor, sadece kupasına odaklanıp sessizce içmeye devam ediyor. Ben az önce bir diplomatik kriz mi çıkardım acaba? Tahtı bırakabilir mi bu yüzden falan diye kafayı yiyorsunuz ya da mesela bir şey yapar mı bana diye o odada etrafta kaçacak yer arıyorsunuz.

İşte İngiltere'de, şakayla karışık anlattım ama, çayın nasıl içileceği çok ciddiye alınan bir konu. İngilizler ve çay kültürü gerçekten çok kutsal bir şey. Çaya şeker atıp atmamaktan çok, süt eklesek mi yoksa sonradan mı eklesek sütü diye bir tartışma var. Bazıları önce çay koyup sonra süt ekliyor. Bazıları ise önce süt koyup sonra çay ekliyor. Bana sorarsanız ben direkt sütlü çay konusundayım fikir diliyim İngilizlerle. Hatta durun daha güzel bir şekilde İngilizce cevap vereyim. Onların anladığı dilden olsun. Not my cup of tea. Yani benlik değil, bana göre hiç değil diye bir deyim. Bir de İngilizlerin bu çay aşkı, fernsia kapa diye sorarlarsa bil ki sana bir çay ikram etmek istiyorlar. Kapa dediğimiz şey aslında cup of tea'nin samimi hali. Onlar için bu arada çay sadece bir içecek değil, bir ritüel. Günün her saatinde içiliyor ama aslında özellikle içildiği vakit afternoon tea dedikleri beş çayı çok önemli.

Transkriptin tamamını oku

Ve tabii bu ritüelin bence olmazsa olmazı scone ve clotted cream. Eğer bir gün Cornwall'a giderseniz yapmanız gereken en iyi şey, üzerine bolca reçel ve krem sürülmüş bir scone yemek. Scone araştırabilirsiniz. S-C-O-N-E. Evde yapmak isterseniz çok güzel bir şey. Ama dikkat edin. Neden dikkat edin? Çünkü bu sefer de İngilizler

Önce krema mı sürülür yoksa önce reçel mi gibi bir tartışma çıkartmış. Cornwall taraflarına giderseniz hiç umursamadan sürün reçelinizi. Gerçi bak ben de ilk reçel dedim şimdi. Hangisini süreceğiz bilemiyorum. Ben size bırakıyorum. Damak tadı sizin damak tadınız.

Buraya kadar gelmişken siz, ben bu İngilizlerin mizahına değinmeden de gitmeyelim diyorum. Humor, yani tam bir dry humor bu. Kuru mizah. Nasıl bir mizah? Şöyle, ifadesiz bir yüzle yapılan, yani deadpan dedikleri bir yüz ifadesiyle yapılan espriler. Ve bu espirilerin şaka olup olmadığını anlamak gerçekten çok zor. Deadpan, ifadesiz yüz demek. Ve gerçekten de bazı İngilizler öyle. En zor durumlarda bile ya da en komik şeylerde bile dümdüz bir şaka yapıyorlar. Keep a stiff upper lip diye bir deyimleri var hatta. Yani duygularını belli etme, güçlü ol diye sırf bunun için söylenen bir şey. İngiliz mizanın kökenleri aslında Orta Çağ'daki soytarılara ve hiciv geleneğine dayanıyor.

Soytarılar krallara bile laf sokabilen nadir insanlarmış ve bunu yaparken tongue and cheek yani alaycı ama eğlenceli bir dille konuşurlarmış. Bunun en iyi örneği bence The Office UK ve Monty Python gibi yapımlar. Gerçekten İngiliz mizahını tam olarak anlatıyor. Şöyle mesela self-deprecation yani kendini küçümseme kişinin kendi hatalarıyla ve eksiklikleriyle dalga geçmesi aslında.

Bu İngiliz mizanının temel taşlarından biri. Mesela şöyle diyorlar. Diyip kendi yemek yapmasını eleştiriyor mesela. Sizinle de dalga geçebilirler bu arada. Hem de çok fena gerçekten. Ama tabii yakın hissediyorsa. Bazen böyle içi dışı bir insanlar gelebiliyor. O yüzden dikkat etmek lazım. Mesela adam bana gelip, baya uğraşıp sağlam bir şekilde alınabileceğim şeyler söylemişti. Sonrasında da...

Take in the piss. Yani pis, çiş demek aslında. Hepimiz biliyoruz bunu. Ama take in the piss derseniz, şaka yapıyorum, dalga geçiyorum demek. Yani daha argı konuşmak istemiyorum ama bu anlama geliyor. Tabii farklı mizahları da var. O da şöyle, sarkazm. İğneleyici konuşma yani. Alaycı ve iğneleyici ifadeler kullanıyorlar. Ve bunların aslında amacı, söylenenin tam tersini kastetme sanatı. İroni var. Irony diye söylenebilir.

Böyle yine ironi gibi yazılıyor. Ama i yerine y var sonunda. Beklenenin ve görünüşte olanın aksine bir durumun ifade edilmesi. Sarkazm'la çok benzer zaten. Bunu aşırı duydum. Özellikle bir flörtünüz varsa daha fazla duyuyorsunuz. Şöyle diyorlar mesela...

Yani sanki hiç yağmur yağmıyormuş gibi dalga geçiyorlar. Alaycı bir şekilde sarkayzm yapıyorlar. Bir de understatementları var, yani azımsama. Önemli bir durumu, böyle bir duyguyu kasıtlı olarak hafife alıyorlar. Onun dışında pan var, benim en sevdiğim şeylerden biri. Kelime oyunu yani. P-U-N. Benzer sesli kelimeler veya çok anlamlı kelimelerle yapıyorlar bunları. İngilizlerin mizahlarının %80'ini kelime oyunları oluşturuyor. Mesela şöyle bir örnek vereyim. I told my wife she should embrace her mistakes. And she gave me a hug. Eşime hatalarını kucaklaması gerektiğini söyledim. O da bana sarıldı. Gibi bir örnek. The Office UK'den bahsettim. Ricky Gervais'in canlandırdığı David Brand karakteri. Aslında tam bir İngiliz mizahı özeti. Adamın şaka yapma biçimi tamamen ironi.

Kelime oyunları ve acımasız bir şekilde kendini küçümseme yani self-deprecation üzerine kuruldu. Mesela bir sahnede David Brand iş yerindeki insanlara motivasyon konuşması yapıyor ama söylediği şeyler hem alakasız hem de ters etki yapıyor. Ama yine utanç verici bir kelime oyunu yapıyor. Şöyle diyor. There is no I in team, but there is a me if you look hard enough. Takım kelimesinde ben yok ama dikkatli bakarsan ben var. Tabii Türkçe'ye çevirince tam olmuyor ama team kelimesinde gerçekten me harfleri var ve tamamen saçma bir mantıkla size bunu söylüyor. Biraz anlaşılması zor ama tam bir tongue in cheek. Yani alaycı ama şakay oldu.

Ciddi olup olmadıklarını anlamak çok zor bazen. Eğlenceli mi? Eğlenceli. Bence kesinlikle Amerikanlardan daha komikler. Typical British wit diyorlar. Yani keskin ve zeki espri anlayışımız var diyorlar. Ama yine de bence Türk mizahına yaklaşamazlar. Mesela İngiliz mizahının DNA'sını işlemiş bir olay daha var. 2. Dünya Savaşı'ndaki propaganda posterleri.

Bunu ben söyleyince siz de şaşıracaksınız mesela çünkü herkes biliyor diye düşünüyorum bunu. Şöyle bir şeyler görüyorsunuzdur sosyal medyada ya da görmüşsünüzdür daha önce. Bir aralar gerçekten çok fazla yapılıyordu bu tarz afişler. Keep Calm and Watch Office TV Show. Bunun geldiği yerde aslında Alman bombardımanı sırasında İngiltere sokaklarındaki meşhur bir afişten dolayı. Onda da şöyle yazıyor. Keep Calm and Carry On. O dönemde insanlar da böyle panik içinde sığınaklara kaçıyor ve bombalar gelecek diye korktuğu için

İnanılmaz şekilde kaçmaya başlıyorlar panikte. Ama tabii hükümet insanları sakinleştirmek için bu böyle soğukkanlı ve neredeyse komik bir tavır takınan bir afiş yapıyor ve onları her yere asıyor. Yıllar sonra o kadar popülerleşiyor ki bu her yere uyarlanıyor. Mesela şöyle kesin görmüşsünüzdür. Keep calm and drink tea. Ya da keep calm and watch Netflix. İngilizler en kötü durumda bile kendi olaylarından bir şaka uydurabiliyor. Ya da mesela bir gün Londra'da biriyle tanıştığınızı düşünün. Size aşırı ciddi bir yüz ifadesiyle şunu söylüyor. Are you like the British weather?

Well, you have a brilliant mind. Yani İngiliz havasını seviyor musun? Çok akıllısın, diyor. Burada yaptığı şey ironi. Sizi övüyor gibi yaparken aslında tam tersini kastediyor. Sarkazm yani. İngiliz mizahına alışık değilseniz anlamakta zorlanabilirsiniz ve gerçekten çok alınabilirsiniz. İngilizce öğrenirken bu tarz takılları anlamak önemli bence. Çünkü günlük konuşmalarda, özellikle İngilizlerle takılırsanız, bu tarz esprileri her yerde duyacaksınız. Mutfak olarak da bu arada bence çok sıkıntılı bir mutfağı sahip İngiltere, Amerika gibi. Yani Türk mutfağının yanından geçemez. Ama böyle gerçekten tasty dediğim, yani lezzetli bulduğum belli başlı şeyler var. Onlar da şu. Fish and chips, yani bildiğiniz balık ve patates kızartması. Bir de meal deyiller var. Onlar da çok güzel oluyordu zaten ve çok ucuz oluyordu. Ve çok önemli bir fark var burada. İngiltere'de patates kızartmasına fries denmiyor.

Chips deniyor. Amerika'da ise chips yani cips derseniz bildiğiniz cipsten bahsediyorsunuz. Peki, İngilizler patates kızartmasının chips diyorsa, cipse ne diyor? Ona da crisps diyorlar. Ben İzmirliyim bu arada ve İzmirlilerle dalga geçildiğini biliyorum. Farklı isimlerimiz var diye. İngilizleri de İzmirlilerin ülkesi olarak söyleyebiliriz bence. Vücufentia cup of coffee diyorlar mesela. Bir fincan kahve ister misin diye. İçmeden duramıyorsunuz. Ama tabii kahve içmek için para lazım.

Ve paraya da ''Do you have an English pound?'' demiyorlar. ''Do you have money?'' or ''Do you have five quid?'' diyorlar. ''Five pound var mı?'' diyorlar yani.

Londra'ya ilk taşındığım zaman aksanım biraz Amerikan vari olduğu için insanların beni Amerikalı sandığını fark ettim ben. Hani normalde Amerikalılar pek sevilmez diye bir genelleme var ya. Bunu kanıtlayan bir anı bizzat başıma geldi. Bir gün bir kafede oturmuş. Bir kahve sipariş edeceğim. Bekliyorum sıraya girdim. Önümde de böyle gerçekten düzgün takım elbiseli kravatlı bir iş adamı var. Tam böyle BBC İngiliz konuşan bir adam. Barista'ya siparişini verirken adam şöyle dedi. Yani

ben bir an duraksadım gerçekten. Normal teşekkür etmek yetmiyor mu abi? Kraliyet ailesinin raporu vermiyorsun. Barista'yla konuşuyorsun. O adam da garipser bunu. Adamın karşısına da böyle insanlar gelmiyor. Saçma gelmişti bana. Çünkü dizilerde duyuyordum. Gerçek olduğuna inanmıyordum. Ben de dedim ki içimden. Ben de bu kadar düzgün ve havalı konuşmalıyım. Çünkü

Amerikan aksanıyla, ''Can I get a latte?'' dersem, bana turist muamelesi yapacaklar. Ben de denedim tabii. Durdum, bekledim. Düşünüyorum ama sırada, ne söylesem, ne söylesem diye. Öksürdüm, boğazımı temizledim. Dedim ki şöyle, döndüm Barista'ya. İnanılmaz bir İngiliz beyefendisi gibi şöyle dedi. ''Might I trouble you for a latte, dear sir?'' Barista önce bana bir baktı. ''Ne diyor bu?'' diye baktı. Sonra adam haykırmaya başladı. Gerçekten hayatımda bir insanın bu kadar güldüğünü görmemiştim.

Ve bana dönüp şöyle dedi en sonunda, böyle sanki hayal kırıklığı yaşamış gibi. Mate, just say latte. O an anladım ki BBC İngilizce konuşmaya çalışmak, yani BBC İngilizcesi, Royal English konuşmaya çalışmak gerçekten o sınıfa aitsin üstüne oturuyor. Ben de deli gibi gülüp lattemi aldım ve gittim.

Benim her ay mentor dediğim ve buluştuğum Kristofferis'inde bir adam vardı. Kendisi Cambridge Profesörü ve tamamen kraliyet ailesi gibi prestijli aileden gelen biri. Hatta inanılmaz zengin. Yani zenginliği de şuradan anlaşılıyor. Vintage arabaları var. Yani o arabalar da sadece böyle İngiltere'de bulunan...

Çok eski 1960'dan 1950'den kalma arabalar. Adam da kendi içinde benimle her ay gezdiğinde benim yeni bir yer görmem için kendini odaklamıştı ve gerçekten de bir otel tutup her ay arabayla yolculuğa çıkarıyordu. Hatta onun sayesinde tüm İngiltere'yi gezebildiğim arabayla bir gün Oxford'a gittik mesela. Oxford'la Cambridge arasında çok büyük bir savaş varmış. Ama çok da tatlı bir savaş bence bana sorarsanız. Oxford Üniversitesi de, Cambridge Üniversitesi de sağlam köklü üniversiteler. Ve artık şehirlere gittiğinizde, yani Oxford şehrine gittiğinizde üniversiteye gitmiş oluyorsunuz. Çünkü buralar tamamen üniversite şehirleri.

Biz de Cambridge'e gittik ve çok güzel geçti. Hatta bayıldım ben. Sonra Oxford'a gittik ve nedense bana bir tek daha güzel geldi. Ben de içimden dedim, ya ben gelmişken bir Oxford sweatshirt'ı alayım ya. Hep görüyoruz ama Oxford'tan da sweatshirt alan kim vardır ki diye düşündüm. Chris de bana döndü dedi ki, choose wisely. Yani akıllıca seç diyor. Ben de böyle bir düşündüm. Neden acaba böyle diyor falan. Sormaz olaydım adama da. Şöyle dedi bana,

I'm the one driving mate. Gerçekten haklıydı. Çok kaba duruyor mesela böyle bahsettiğimde. Ama sarkazm. Ve gerçekten ben de güldüm. O da güldü. İngilizlerin böyle acı tatlı mizahları var. Ben bunu bildiğimden alınmadım tabii ki. Ama adam da haklıydı yani. Her yere beni götürüyor. Ve bana ufaktan diyor ki, doğruyu seç. Cambridge yani. Bak ben Cambridge'de profesördüm diyor.

Güzel bir fanatiklik var yani orada da. Sonra da Oxford'da durup göl kenarında bir burger yiyelim dedik. Ve sipariş ettikten sonra Chris bana dönüp şöyle dedi. I'm gonna take a Duke of Wellington. Ben de diyorum hani herhalde menüden bir şey alacak. Ama sipariş de verdik. Nasıl olabilir falan. Gerçekten çok şaşırdım. Ne demeye çalışıyor diye anlamaya çalıştım. Anlayamadım. Duke of Wellington'a baktım. Ne oluyor falan. İki saniye geçmedi bunu söyledikten sonra. Ayağa kalktı ve ileriye doğru gitti. Kayboldu gözden.

Ben oturuyorum tabii. Nereye gitti diye falan merak ediyorum. Sonra geri geldi. Ben nereye gittim diye sordum. O da bana şöyle dedi. Söyledim ya, I took a Duke of Wellington. Taken a Duke of Wellington meğersem tuvalete gitmek demekmiş. Nedenini sordum ben bunu çünkü hiçbir anlamı yok yani. Baktığımda falan da bulamamıştım. Duke of Wellington tamam, Duke of Wellington ama tuvaletle ne alakası var diye düşünüyorum. O da şöyleymiş.

The Duke of Wellington, Waterloo Savaşı'nı kazanan bir Dük'müş. Waterloo da Pooh yani dışkıyla kafiyeli bir yer. Yani sonu iki oğla bitiyor ya, o yüzden. Ve bizim Cockneyler, Cockney aksanını kullananlar, yani Doğu Londra tarafındakiler kullanıyormuş bunu. Chris'in bilme sebebi de tamamen akrabalarının bir tarafının Doğu, bir tarafının Batı doğumlusundanmış. Genelde bu arada İngilizler tuvalete giderken ''spend a penny'' yani para harcamak gibi bir deyim kullanıyorlar. Çok yaygın hatta bu. Ya da ''going to the loo'' hatta ''nature is calling me'' yani ''doğa beni çağırıyor'' falan da diyebilirsiniz. Bu deyim tamamen Türkçe'ye de uyarlanır bu arada ki uyarlanmış hali de vardır elbet.

Bu bölüm Tong'un Cheek olan İngilizleri anlattığım bölüm. Nelerden bahsettik? Hızlıca özetleyeyim. Açıklamada da olacak bu arada bunlar. Bob's your uncle dedik. Ve işte oldu bitti. Hani oldu bitti tamamen anlamına geliyor. Nepotezimden yani akraba kayırmaktan bahsettik. Throw in the towel dedik. Bir işi bırakmak, mücadeleden vazgeçmek dedik. Pes etmek dedik. Boks rinklerinde yenilgiyi kabul etmek için havlu atıyorlar. Oradan geliyor bu.

It's all gone pear-shaped, dedik. İşlerin ters gitmesi, kontrolden çıkması anlamına geliyor. 2. Dünya Savaşı'nda pilotlar dönüş manevralarını düzgün yapamıyor ve bu dönüşün şekli Armuda benziyor. Smooth-wound ruffled feathers. Birinin olumsuz duygularını törplemesi.

Ya da smooth my ruffled feathers. Kendi duygularımı, kendi olumsuz duygularımı törpülemek. See you lads dedik. Görüşürüz beyler, dostlar. Take someone down a peg or two. Birini kendine getirmek, sarsmak ya da burnunu sürttürmek aslında. Tabii mecazen anlamda. Ortaçağ'daki pub'lardaki içki ölçü sisteminden gelir. Bu da. Nature is calling dedik. Tuvalete gitmem lazım. Spend a penny dedik. Tuvalete gitmek yine. Bu da aslında eskiden İngiltere'de tuvaletlerin paralı olmasından geliyor. I'm gonna spend a penny dediğinizde gerçekten gidip para verip tuvalete gidiyorsunuz. Taking a Duke of Wellington dedik. Cockney Argos'un da tuvalete gitmek. Apples and pears dedik. Merdiven demek. Yani stairs. Normal İngilizce'de stairs demek. Bu tabii Cockney slangi. Trouble and strife dedik. Eş demek aslında. Yani wife. Bela olarak bahsetmişler eşlerinden. Dog and bone dedik. Telefon. Bread and honey dedik. Para. Fancy a cuppa diye sorduğunuzda bir fincan çay ister misin diyorsunuz. Cuppa, cup of tea demek. Keep a stiff upper lip. Yani üst dudağını sağlam tut. Üst dudağını katı tut demek. Duygularını belli etme demek aslında. Yani güçlü ol demek. İngilizler bunu benimsemiş gerçekten.

Keep calm and carry on. Yani sakin ol ve devam et. İkinci Dünya Savaşı'ndaki propaganda afişlerinden geliyor. It's raining cats and dogs. Bardaktan boşunacaksına yağmur yağıyor demek. Self-deprecation. Kendini küçümseme. Sarcasm. İhnelici konuşma. Irony. Irony. Understatement. Azımsama. Pun. Kelime oyunu. Ve şöyle de bir şey anlatmıştım hatta. Paraya pound demiyorlar çoğu zaman. Quid diyorlar. Mesela beş poundun var mı diyecek. Do you have five quid diyor.

Televizyona da bu arada televizyon demiyorlar. Tell diyorlar. TV. TV bile kullanmıyorlar hatta. İngiliz kültürüne ilgili olmasanız da bunlar bence hayatınız boyunca size yardımcı olacak şeyler. Ben Atacan Yaşıyor'da İngilizcesi Neydi Podcast'inin sonuna geldik. Sonraki bölümlerde sizi şaşırtacak bir sürü İngilizce bilgi için dinlemeye devam edelim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)