Podcast

Popüler Kültürle İngilizce Öğrenmek

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde, film ve dizilerin dil öğrenimindeki etkisi hakkında konuşuyorum. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak, izlediğim yapımların İngilizce öğrenimime nasıl katkı sağladığını anlatıyor, popüler kültür referanslarıyla bazı ilginç deyimlerin kökenlerine değiniyorum. Eğer dil öğrenirken eğlenmenin en iyi yolu ne diye merak ediyorsanız, bu bölümü kaçırmayın!

• Black Swan Theory – Siyah Kuğu Teorisi. mecazi. Beklenmedik büyük etkili olaylar.
• Breakthrough – Kırıp geçmek. mecazi. Büyük buluş, ilerleme.
• Milestone – Kilometre taşı. mecazi. Dönüm noktası.
• Break a leg – Bacağını kır. mecazi. Bol şans.
• Spill the beans – Fasulyeleri dökmek. mecazi. Ağzındaki baklayı çıkarmak.
• The nail that sticks out gets hammered down – Çıkıntı yapan çivi çakılır. mecazi. Farklı olan bastırılır.
• Hit the nail on the head – Çiviyi kafasından vurmak. mecazi. Doğru noktaya parmak basmak.
• Straight from the horse’s mouth – Doğrudan atın ağzından. mecazi. Birinci elden bilgi almak.
• With a grain of salt / With a pinch of salt – Bir tutam tuz ile almak. mecazi. Şüpheyle yaklaşmak.
• Bite the bullet – Mermiyi ısırmak. mecazi. Zor bir şeye katlanmak, dişini sıkmak.
• Against all the odds – Tüm ihtimallere karşı. mecazi. Her şeye rağmen başarmak.
• The straw that broke the camel’s back – Deveyi çöktüren son saman tanesi. mecazi. Bardağı taşıran son damla.
• Point of no return – Geri dönüşü olmayan nokta. mecazi. Karar alındıktan sonra dönüş yapılamayan durum.
• Don’t burn the bridges – Köprüleri yakma. mecazi. İlişkileri koparma, geri dönüşü olmayan şekilde bağları kesme.
• Fortune favors the bold – Şans cesurlardan yanadır. mecazi. Cesur olanlar başarıya ulaşır.
• All it takes is one bad day – Tek gereken kötü bir gündür. mecazi. Bir kötü gün her şeyi değiştirebilir.
• Pronounce – Telaffuz etmek.
• Extraterrestrial (E.T.) – Dünya dışı varlık.
• Adaptation – Uyum sağlama, adaptasyon.


Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir.
Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok.
ON Mobil'i İndir!

Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir.
Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!

Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.001 kelime · ~20 dk okuma

Filmler bence her şeyi öğrenebileceğiniz yerler. Özellikle film ve dizi izleyerek büyümüş biri olarak İngilizcemin büyük bir kısmını bunlara aynı zamanda oyunlara borçluyum diyebilirim. Bence bu podcastı dinleyen çoğu kişi de öyle. Çünkü bir kültüre odaklanmanın yani o kültürü bilmenin yapı taşlarından biri o kültürdeki ürünlerle ilgili olmak. Harry Potter'ı izlemiş insanlar bile orada geçen sözcükleri ve kelimeleri hatırlıyordur.

Mesela ben özellikle bu seriye bayılan biri olarak İngilizcemin başlangıcını gerçekten Harry Potter serisine borçluyum diyebilirim. Bunu siz de yaşamışsınızdır eminim. Mesela ders çalışırsınız uykunuz gelir ya da oyun oynarsınız uykunuz gelmez. Bu tamamen öğrenmek ve eğlencenin yapılma şekliyle ve beyinde algılanma şekliyle alakalı. Bu podcast'ta bence eğlence ve öğrenme bir arada. Bu yüzden biraz film olsun, dizi olsun, o tarz önerileri verip aynı zamanda o filmlerdeki ya da dizilerdeki ilginç deyim ve ifade ve kelimelerden yola çıkarak aklınızı bu ifadeleri yazmak istiyorum. Şu anda Şikago'da hava inanılmaz soğuk bu arada. Ben eksi derecelerde donarak bu podcast'i kaydediyorum. Adım Atacan Yaşıyor'da ve 24 yaşındayım. Donmama çok az kaldı. Bu yüzden İngilizcesi'nin evi podcastine hoş geldiniz.

Mesela ben izlediğim filmlerden duyduğum birçok İngilizce ifadeyi günlük hayatımda kullanmaya çalışıyorum. Ama işin ilginç yanı şu, bazı deyimler o kadar garip ki ilk duyduğumda hani bu ne alaka diyorum kesinlikle. Sonra hikayesini öğrenince daha da akılda kalıcı bir ifade oluyor benim için. Mesela Birdman veya Black Swan gibi filmleri izlediyseniz çoğu zaman denk geldiğiniz fakat görmezden geldiğiniz belli başka ifadeler olabilir. Bu arada bu iki film de sanat ve sahne ile alakalı filmler. Hele Black Swan gerçekten bambaşka bir seviye bence. Korku dolu ve aynı zamanda psikolojik açıdan insanı geren bir film. Siyah kuğu tam çevirisi Black Swan olarak geçiyor.

Transkriptin tamamını oku

İçinde sanat var, mükemmelletçilik var, paranoya var. Barshall da Natalie Portman'ın Nina karakterini oynuyor. Ve zihinsel olarak çöküş yaşarken içindeki mükemmelletçiliği nasıl kırdığını izliyoruz aslında. Perfectionist olmak aslında tam olarak. Benim bu konuda bahsedeceğim çok ilginç bir teori var. Aslında filme ismini veren bir teori. O da şu, Black Swan Theory. Yani siyah kuğu teorisi. Bence bunun da hikayesi çok ilginç gerçekten. Çünkü yüzyıllar boyunca herkes Avrupa'da sadece beyaz kuğuların var olduğunu sanıyormuş.

Çünkü gözle görülen ve kayıtlara geçen bütün kuğular beyazmış. Sonra bir gün 1600'lü yıllarda Hollandalı bir kaşif Avustralya'ya gidiyor ve bir bakıyor ki orada bir gölde simsiyah bir kuğu var. Bu keşif o dönemde insanların dünyaya bakış açısını tamamen değiştiriyor zaten. Çünkü sadece beyaz kuğular vardır düşüncesi bir anda çöp alıyor. Aynı mesela Thesis, Antithesis gibi yani bir tezin

Aynı zamanda bir karşılık olan bir tezi var ve o tez onu çürütebiliyor. Bu arada refute, çürütmek demek. Yani mesela bir tezi ya da bir argümanı çürütmek olarak kullanıyorsanız refute olarak kullanabilirsiniz. İşte bu olaydan yola çıkarak aslında daha önce imkansız ya da olasılık dışı görünen şeyler ama bir anda hayatı değiştiren büyük olaylar için Black Swan Theory deniyor. Yani nasıl bir şey bu? Daha önce böyle hiç düşünmeyeceğiniz

Ama aslında bir anda ortaya çıkınca tüm bütün düşünceleri değiştiren bir olay. Yani aslında büyük bir etkisi olan ve breakthrough yaratan, yani milestone olan bir olaya söylüyorsunuz bunu. Breakthrough buluş demek aslında ama bence milestone tam olarak bu teoriye uyuyor. Çünkü dönüm noktası demek aslında milestone. Terimi popüler hale getiren kişi ise istatistikçi ve filozof olan Nassim Nikolaos Taleb. Kendi kitabında beklenmedik, büyük etkili ve sonradan açıklanması kolay olaylar için kullanıyor bu terimi.

Peki filme dönecek olursak, şöyle bir örnek daha verebilirim. Natalie Portman'ın canlandırdığı Nina, kendini balenin zirvesine çıkarmaya adamış bir dansçı aslında. Ve klasik beyaz kuğu karakteri için mükemmel olsa da, onun karşısında olan, yani bu teoride bahsettiğimiz gibi, siyah kuğu, yani Black Swan karakterini canlandırmakta zorlanıyor. Çünkü siyah kuğu tamamen kusursuz olan, perfectionist bir özgüvene yani bir confidence'a sahip biri. Ve bu şehvet ve tehlike aynı zamanda bu karakterin içinde. Aslında filmin temel çatışması bu teoriye dayanıyor. Nina'nın beyaz kuğudan siyah kuğuya dönüşümü nasıl olacak ve nasıl gerçekleşecek ve o mükemmel letçilik ve sahne baskısı altında nasıl bir şeyler ortaya çıkacak? Aslında korkutucu olan kısmı bu.

Ve Nina o kadar derin bir değişime giriyor ki sonunda böyle gerçeklikle bağı kopan bir karakter görüyoruz. Hatta yani biraz spoiler gibi olacak ama kızın sırtında böyle kuğunun kanatları çıkmaya başlıyor ve gerçekten çok korkutucu bir sahneydi bu. Dediğim gibi Black Swan kavramı aslında sıradan bir metafor değil yani bu film öylesine ismi Siyah Kuğu ya da sadece bu oyundan alınmış bir isim olarak koyulmamış. Aslında dünyayı ve geleceği anlama biçimimizi değiştiren ve kökten değiştiren bir teori bence bu.

Tümden gelim, tüme varım olarak bakarsak, Black Swan filmi bireysel bir dönüşüm hikayesi anlatıyor ama Black Swan teorisi küresel düzeyde devrim niteliğinde bir olayları ele alıyor. Yani ikisi aslında çok benzer şeyler. Bu arada o bahsettiğim Hollandalı kişi ekibiyle gidiyor oraya. İsmi Willem de Vlaming.

Onu tam olarak ben de pronons edemiyorum. Ama işte burada devrim niteliğinde bir şey buluyorlar. Yani çok basit bir şey aslında. O zamana kadar hep beyaz kuğuların olduğunu düşünüyoruz. Siyah kuğu aklımıza bile gelmiyor. Ama bir anda siyah kuğu ortaya çıkıyor. Yani aslında bu teorinin sonucunda şöyle bir şey ortaya çıkıyor. Gerçeklik, insan algısının çok ötesinde olabilir. Yıllarca yaşadıkça bunu fark ettik. Tarihte bize bunlar kanıtlandı. Ve artık o zaman devrim yaratan ama şu anda normal olan olaylar var.

Yıllarca yaşadıkça bunu fark ettik. Şimdi de ekstraterrestrial olan yani dünya dışı varlıklarla karşılaşırsak bence şaşırmayalım. Yani çünkü baktığınızda bu teorinin asıl amacı bir şeylerin devrim niteliğinde olması ama aynı zamanda sonra normalleşmesi. Yani şu an uzaylılar gelse devrim niteliğinde olacak ama sonradan bu normalleşecek. Talebin en büyük iddiası da bu aslında. Yani insanlar tahmin edilebilir bir dünyada yaşadıklarını sanıyorlar ama aslında tamamen kaotik ve ne olacağını bilmediğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Fakat insanların adaptasyonu yani adaptation o kadar yüksek ki çok rahat bir şekilde adapte olabiliyoruz.

Dediğim gibi beyaz kuğu mükemmel ama siyah kuğuyu canlandırmaya gelince karanlık ve kontrolsüz tarafını açığa çıkarması gerektiğinde zihni paramparça oluyor. Bu film aslında bir insanın kendi içinde bir Black Swan olayını yaşamasını anlatıyor. Yani aslında bu nine karakteri için de bir milestone'du, bir dönüştü ve nasıl bittiğini kendiniz izleyip görün derim. Gerçekten çok etkileyiciydi.

Tiyatro ve sahne dünyasında break a leg ifadesi aslında bol şans demenin en yaygın yollarından biri. Hatta öyle ki bir oyuncuya sahneye çıkmadan önce good luck yani iyi şanslar derseniz size ters ters bakabilirlermiş ve kötü hissedebilirlermiş eskiden. Çünkü tiyatroda doğrudan iyi şanslar demek kötü şans getirir inancı varmış. Peki nereden geliyor yani bu garip ifade nereden geliyor diye ben merak ettim gerçekten araştırmak istedim. Çünkü break a leg yani nasıl diyebilirsin ki neden ayaklarını kırsınlar diye insan düşünüyor. Her şeyin eski olduğu ve kılıçların konuştuğu ama bir o kadar da güzel olan Antik Yunan'da tiyatro oyunlarında izleyiciler beğendikleri performanslar için ellerini çırpmazmış.

Mesela ben araştırdığımda bunu öğrendim. Bunun yerine tüm herkes ayaklarını yere vururlarmış. Eğer bir oyun çok beğenilirse, seyirciler o kadar çok ayaklarını vururlarmış ki yani o kulüstekiler, o oyuncular bacakları kırılacak gibi bir söylemde bulunulmuş. Yani sahnedeki performansınız ne kadar iyiyse o kadar çok aslında ayak yere vurulurmuş ve bacak kır yani break a leg deyimi de buradan yola çıkmış. Yani o kadar harika bir performans sergili ki izleyiciler çılgına dönüp bacaklarını yere vuracak kadar delirsin anlamına geliyormuş.

Bu yüzden aslında Break a Leg derken iyi şanslar diyoruz. Bu arada Burtman'dan bahsettim. O da 2014 yılında çıkmış bir film. Yani benim için Black Swan seviyesinde olmasa da harika bir filmdi gerçekten. Tiyatro dünyasının iç yüzünü anlatıyor bu film. Ve gerçekten bu ifadenin yani Break a Leg kısmının gerçek anlamını da görüyoruz bence. Ya da gerçekten gerçek anlamını görmek isteyenler için Smile 2 yani Smile 2 filminde

Break a leg kısmı vardı ama gerçekten tam anlamıyla bir break a leg'ti ve baya korkutucuydu bence. O yüzden yani bunu izleyecek insanlar dikkat etsin. Her ne kadar kulağa garip gelse de dediğim gibi bacak kır demek yani break a leg demek aslında sahne dünyasında iyi şans dilemenin en eğlenceli ve en geleneksel yollarından biri. Peki antik Yunan dedik. Demokrasinin çıkış yeri olarak bilinen bu antik Yunan. Ben de bundan bir örnek vererek bir şey daha öğretmek istiyorum aslında. Çoğu filmde ve farklı yerlerde bu deyimi görseniz de benim en son izlediğim filmlerden birinde geçti. Bu yüzden aklımdan çıkaramadım çünkü etimolojik olarak gerçekten merak ettim. Spill the beans.

Yani fasulyeleri dök diyorsunuz birine. E neden fasulyeleri dök diyorsun? Yani fasulyesi olmayan birine diye sorarlar. Aynı ben de öyle sordum. Yani siz de soruyorsunuzdur bence. Ve İngilizce'de her şeyin bir hikayesi olduğu için bunun da bir hikayesi var. Ağzındaki bakliye çıkarmak aslında tam Türkçe çevirisi. Böyle deyince Spiraled Beans hemen anlaşılıyor. Çünkü direkt aslında tam çeviri gibi. Ama akılla kalması için bence çok ilginç bir hikayesi var. Sır saklamamak ve ağzından kaçırmak ile fasulye dökmek arasında ne gibi bir bağ olabilir diye insan soruyor.

O da şöyleymiş aslında. Antik Yunan'da yine halkın karar vermesi gereken bir konu olduğunda tabii ki oylama yapılırmış. Çünkü demokrasinin de aslında geldiği bir yer burası ve çok geliştiği bir yer. İnsanlar beyaz ve siyah fasulyelerle oy kullanılmış. Beyaz fasulye evet anlamına geliyormuş. Siyah fasulyede hayır anlamına geliyormuş. Oylar gizli bir şekilde toplanıyormuş. Bir kavanoza atılıyormuş ve oylama bittikten sonra görevliler tarafından tek tek sayılıyormuş. Peki ya biri yanlışlıkla ya da bilerek

fasulyeleri kavanozdan dökerse. Böylece oylamanın sonucu bir anda ortaya çıkıyormuş ve gerçekten ''Spill the beans'' buradan gelmiş. Yani bir sırrı bir şeyi kazara açıklamak, istemeden bir bilgiyi sızdırmak ya da açıklamak anlamına geliyor. O yüzden artık biri yanlışlıkla bir sırrı açık ettiğinde ona ne diyeceğinizi biliyorsunuz bence. ''Oops, you just spilled the beans.'' Yani ağzından bir şeyi kaçırdın. Yani mesela bir arkadaşınız konuşuyor ve aranızda bildiğiniz bir şeyi başkasına anlatıyor. Bu aslında ''Spill the beans'' oluyor. Yani ağzından sizin söylediğiniz bir sırrı kaçırmış oluyor.

The Big Bang Theory'ı izleyenler var mıdır bilmiyorum. Ama izleyenler bilir. Sheldon çok ilginç bir karakter gerçekten. Young Sheldon diye bir dizisi de çıktı hatta. Bayağı iyiydi bu arada. Küçüklüğünü anlatıyor bu Sheldon'un. Sheldon hep böyle farklı biri oldu. Yani küçüklüğünde de büyüklüğünde de çok garip bir karakter gerçekten. İzleyenler de zaten tüm davranışlarını garip bulmuştur ve gülmüştür. İnanılmaz zeki olduğundan dolayı insanın bu tarz şeyleri olabiliyor tabii.

Bu tarz insanlar için de söylenen bir şey var ama o deyimde tam olarak şu, henüz zekilikten falan bahsetmiyorum ama daha böyle garip bir şey. Onun da bir hikayesi var aslında. Yani çıkık olan ya da çıkıntı yapan çiviye çakarlar. Tam anlamı.

Japon kültüründen gelen bir deyim aslında bu. Bakmayın hani Sheldon diye anlattığımı, o örnek olsun diye aklınızda kalsın popüler kültürden diye anlatıyorum. Japon kültüründe de şöyle bir ilginçlik var. Herkesin bir kuralı uyduğu ve her türlü bir yasayı takip ettiği bir söylem olduğundan insanlar bu tarz bir söylemi çok benimsiyor ve oradan İngilizce'ye geçiyor. Yani mesela Japon bir ailede yaşadığınızı düşünün. Anneniz gelip size bu söylemin Japoncasını kullanıyor tabii ama İngilizce'de de şöyle diyorlar. The nail that sticks out gets hammered down. Aslında Luna Park'larda oynadığımız ve o içinden kunduz çıkıp da böyle vurduğumuz şeyler var ya tam olarak onu anlatıyor bu deyim. Conformity olarak da bilinen bir kelime verebilirim size. O da aslında uyum demek. Yani Japanese conformity. Yani ne kadar çıkıntı yaparsan o kadar o hammer'ı yani o çekici yersin diyorlar sana. Sen de tabii bunu bildiğinden uyum sağlayıp başını eğiyorsun. Bu arada bu bütün verdiğim kelimeleri açıklamalarda bulabilirsiniz. Tekrar hatırlatmak istedim.

Buna benzer bir şey daha var. O da aynı zamanda çiviler üzerinden gidiyor. Yani insanların bu çivilerle derdi neymiş ben anlamadım. Ama şöyle bir şey. Hit the nail on the head. Onun anlamı çok farklı bu arada. Yani böyle tam üstüne bastığın gibi bir şey Türkçesi. Çok basit bunun geldiği bir yer. Herhangi biri çivi çakarken... O çiviye yandan vurursanız veya yanlış vurursanız tam girmez o çivi. Ve yamuk yumuk olur böyle, düz olmaz. Bunu siz de kesin biliyorsunuzdur. Çivi çakan herkes bunu bilir. Yani doğru noktaya parmak basmamış olmak, doğru noktaya çivi vurmamış olmakla eşdeğer aslında. Bu bahsettiğim deyim de öyle bir şey.

Bu yüzden basit bir sebepten dolayı ''You hit the nail on the head'' diyorlar ki doğru noktaya parmak bastığınızı söylüyorlar ve sizi onaylıyorlar. Bu arada Big Bang Theory İngilizce açısından gelişmiş bir dizi olarak dursa da bence harika bir dizi gerçekten. Öğrenmek için de gerçekten çok güzel. Young Sheldon'a da bakmanızı öneririm. Türkçe altyazılı bir şekilde izleyip hatta yapabiliyorsanız çift altyazılı bir şekilde izleyip öğrenmeyi arttırmaya çalışın. Friends de tabii bunu aynı örnek dizilerden yani yurt dışına gidemiyorsun belki ama bilmem kaç sezon

O arkadaş grubuyla beraber oturup kalkıp onların İngilizce konuştuklarına şahit oluyorsun. Bence en güzel yollardan biri. Sizin mesela şu an yaptığınız şey, bu deyimleri, ifadeleri benim ağzımdan öğrenmeniz. Yani direkt olarak ben anlatıyorum bunu size. Asıl aldığınız kaynak benim. Bunun adı aslında İngilizce'de de çok ilginçtir. Ama şöyle bir deyim kullanılıyor. ''Straight from the horse's mouth.'' Yani atın ağzından, atın ağzından doğrudan bir şeyi almak. Aslında dediğim gibi burada anlatılmak istenen şey bir bilgiyi birinci kaynaktan yani doğrudan almak. Bunun da çok ilginç bir hikâyesi var. 1900'lerde at yarışlarında bayis oynayanlar atın yaşını ve sağlığını kontrol etmek için doğrudan atın dişlerine bakarlarmış. Çünkü atın yaşı ve kondisyonu dişlerinden anlaşılırmış. Genellikle işte burada bu deyim kullanılıyormuş. Çünkü o atın yaşına ve sağlığına bakmak için direkt ağzından bakmak, yani ağzına bakmak en kolay, en net yolmuş. Ama farklı bir durum da var aynı zamanda. Şöyle bir olay yaşanmış. At yarışlarında ipucu veren insanlar varmış. İşte şu kazanabilir, şunu yapabilir falan diye. Adamlar da bir gün sormuş, nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsun ya diye. Adam da şöyle demiş onlara, at bana ağzıyla söyledi.

Yani direkt kaynağından söylüyorum diye bir dalga geçmiş aslında. Ama tabii ki adam torpilliymiş, şike yapmış yani. Eğer bilgi doğrudan atın ağzından geliyorsa kesin doğrudur anlamına kadar evrilmiş bu. Yani yetkili birinden ya da doğrudan bir kaynaktan aldığınız ve emin olduğunuz bir bilgiyi şöyle anlatabilirsiniz. It comes straight from the horse's mouth denilebilir.

Bu tarz insanların günlük hayatta yaptığı şeylerden daha ilginç şeyler de var. M.S. 77 yılında yaşamış Romalı doğa bilimci Plinius the Elder, Naturalist History adlı eserine dayanan bir deyim var. Ben çok seviyorum gerçekten çünkü İngilizce'nin kültürle ilişkisini tam olarak anlatıyor. Plinius burada Pontus kralı Mithridates'in zehirlere karşı barışıklık kazanmak için kullandığı bir panzehir tarifini aktarıyor. Bu tarifte

2 kuru ceviz, 2 incir ve 20 adet ruh yaprağı, acı bir bitki o da, eziliyor ve bir tutam da tuz ekliyormuş. Ve bu yapılan karışımın aç karnına alındığında kişiyi o gün boyunca zehirlenmelere karşı koruyacağına inanıyorlarmış. Antik çağlarda tuz sadece bir baharat değil, aynı zamanda koruyucu ve arındırıcı özellikleriyle de biliniyor. Ki zaten Supernatural, yani doğaüstü dizisini izlediyseniz bunu biliyorsunuzdur. Orada da hayaletler gelmesin diye tuz döküyorlardı kapılara.

Bu nedenle tuzun eklenmesi, bilginin ya da bir durumun daha sindirilebilir hale getirilmesi gerektiğini ima ediyormuş. Yani mesela bir bilgiyi bir tutam tuzla almak, onu daha dikkatli ve şüpheci bir şekilde değerlendirmek anlamına geliyormuş. Latince'de hatta başta şöyle kullanmışlar, cum, granau, salis. Tabi bunu bilmenize gerek yok ama İngilizce'ye işte şöyle anlatılmış. 17. yüzyılda geçmiş bu. With a grain of salt. Hatta İngiliz İngilizcesinde take it with a pinch of salt derler. Onlar pinç'i kullanır. Yani çok garip tabi bu da ondan da bahsedeceğim. Amerikan İngilizcesinde de take it with a grain of salt derler. Yani bir şeye şüpheyle, ihtiyarla yaklaşmak. Bir kez sütten dili yananın bir daha yoğurdu üfleyerek yemesi gibi.

Yoğurt dedik, aklıma yemeklerden geldi. Sandviç. Gerçekten çok ilginç. Sandviçle alakalı ne anlatabilirsin ya bize diyeceksin şimdi. Ama çok ilginç bir hikayesi var. 18. yüzyılda yaşamış, 4. Earl of Sandwich olan, yani John Montagu isminde bir adam. Büyük bir kumar tutkunu olarak biliniyormuş.

Öyle ki adam kumar masasından kalkmadan yemek yemek istiyormuş. Aynı benim bilgisayar oynarken küçükken bilgisayarın başından kalkmamak istemem gibi. Ama bu adam zengin tabii. O yüzden hizmetçilerine ekmek arasına et koymalarını yani roast beef denilen şeyi koymalarını söylemiş ve hızlı ve pratik bir şekilde bana yemek hazırlayın demiş.

Ve o kadar sık bir şekilde bu yemeği yemiş ki kumar oynarken çevresindekiler de aynı şeyi sipariş etmeye başlamış. Aynısından istiyorum. Sandviç'in yediğinden diye bir istek başlamış aslında. Ve zamanla bu sandviç'in yediğinden diye diye sandviç yani sandviç kelimesi ortaya çıkmış. Mesela böyle garip bir şey daha var. O da ketçap. Ketçap yani. Çoğumuz ketçapın domatesle başladığını düşünürüz ama aslında bu sosun kökünü Çin'e dayanıyor.

17. yüzyılda Çin'de Koi Chiap, tabii ben tam telaffuz edemiyorum benim Çincem olmadığı için. Ama bu isimde bir sos varmış. Ama bu sos bugünkü domates bazlı soslardan çok daha farklıydı. Balık ve baharatlardan oluşurmuş. İngiliz denizciler bu sosu Avrupa'ya getirdiğinde yine içinde anchoise varmış. Ama bu şekilde yemeye devam etmeyen insanlar üstüne domates ekleyerek ketçap halini almış.

Gerçekten çok güzel yani ve yiyen kişilerin aslında ketçapın orijinalinin içinde balık yani anchoise olduğunu bilmiyor. Buna özel başka bir kelime daha söyleyebilirim size. O da şampu yani şampuan. Aslında Hint kökenli bir şey bu. Aslında İngilizler Hindistan'a gittiklerinde burada yapılan, burada kullanılan şampu kelimesiyle tanıştılar.

Bu kelime masaj yapmak anlamına geliyordu bu arada. Baş masajı yani. Tam olarak saçın temizlemesiyle ilişkilendiriliyordu. 18. yüzyılda İngiltere'ye getiriyorlar yine bunu dediğim gibi sömürgecilik yaparak tabii ki. Ve zamanla saç temizliği için kullanılan sıvı ürünlere verilen bir isim haline geliyor. Şimdi banyoda şampuan kullanırken aslında bir Hint masaj tekniğinin adını söylediğinizi bilmek çok ilginç bence. Bu arada bugünlerde acı hissetmeden ameliyat olabiliriz. Çünkü anestezi diye bir şey var. Ama bundan birkaç yüzyıl önce

Bu bir hayaldi. Peki savaş alanlarında o zamanlar ne yapıyorlardı? Doktorlar askerleri ameliyat edecekken onları bayıltacak bir yöntemleri yoktu. Peki mesela bir askerin bacağı kesilecekse o zaman ne oluyordu? İşte burası gerçekten çok korkutucu. Çünkü acıyı azaltmak için dişlerine bir kurşun veriliyormuş. Ve onlara ne diyorlarmış biliyor musunuz? O kurşunu ısır ve dayan. Bu yöntem bu arada özellikle Amerikan iç savaşında yani 1861-1865 arasında olan iç savaşta, Civil War'da kullanılan bir yöntemmiş.

Hatta bunun raporları var. Yaralı askerler kurşunları ısırarak ameliyat olmuş. O kadar fazla asker bu yönteme başvurmuş ki savaş alanlarındaki hastanelerde yere düşmüş, kanla karışmış ve diş izleri bulunan mermiler varmış. Hatta ben de burada gittiğim bir müzede aynı bu şekilde diş izleri olan üstünde bir mermi gördüm. Gerçekten bunun hikayesini bilmek çok ilginç ve bu olay zamanla bir metafor haline geldi aslında.

Yani artık gerçekten kurşunu ısırmamız gerekmese de, zor bir karar almak için ya da acı verici bir durumu kabullenmek zorunda olduğumuzda kullandığımız bir deyim var İngilizcede. O da şu... Yani kurşunu ısır. Yani mesela birinden ayrılacaksınız ve diyorsunuz ki, bite the bullet. Dişini sık, o an devam et, söyle, yapacak bir şey yok diyorsun. Bir şey almanız gerektiğinde söylüyorsun yani. Yani mesela paraya ihtiyacınız var, bir yerde çalışıyorsunuz ama işi de sevmiyorsunuz. Şöyle diyorsunuz, I don't like this job. But until I find a better one, I will have to bite the bullet.

Yani kurşunu ısırmam gerek. Bite the Balik dedik ve savaştan bahsettik. Yani zor bir şey göze alıp acıya anmak dedik. Benim bunu düşündükçe aklıma bir film geldi. Hacks of Rage. 2016 yılında çıkmış bir film bu. Mel Gibson yönetiyor ve gerçek bir hikayeye dayanıyor bu film. Savaşta silah kullanmayı reddeden bir askerin müthiş bir cesaretini anlatıyor aslında. Başrolde bu arada Spiderman'den bildiğimiz Andrew Garfield var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Okinawa Savaşı'na katılıyor herkes. Ama bu askerlerden bir farkı var Andrew Garfield'ın.

O da şu, silah taşımıyor. Yani gerçekten cepheye gidiyor ama elinde silah yok. Çünkü dini inançlar gereği insan öldürmeye karşı biri. Ama bu adam sadece inat etmiyor, aynı zamanda savaşın ortasında tek başına silahsız bir şekilde bir sürü askeri kurtarıyor. Herkes ona deli gözleriyle bakıyor tabii. This is a battlefield diyorlar yani savaş alanı burası. Ama o kararlı bir şekilde silah kullanmıyor.

Ve gerçekten film çok güzel. Tam anlamıyla bir bite the bullet anı yaşıyor bu arada. Savaşın en korkunç yerinde bile kendi doğrularına bağlı kalıyor aslında ve mucizeler yaratıyor. Buradan yola çıkarak bir İngilizce ifade aklıma geldi. Against all the odds. Yani hayat size tam tersini gösterirken, inandığınız şey uğruna devam etmeniz gibi. Her şeye rağmen tam çevirisi bunun. Bu da aslında Desmond'un yani Andrew Garfield'ın oynadığı karakterin yaptığı bir şey. Yani her şeye rağmen bütün engellere karşı başarıya ulaşmak aslında.

Geçen de ben yeniden The Killing Joker izledim. Yani öldüren şakayı izledim aslında. Orada da Joker'i anlatıyor ve bence hayattaki en ilginç felsefelerden birine sahip şeytani bir karakter bu. All it takes is a one bad day diyor. Yani tek gereken şey kötü bir gün diyor.

Joker öyle bir karakter ki bir insanın delirmesi için sadece bir gün gerektiğini savunuyor. Ve beni çok şaşırtıyor gerçekten bu felsefe. Çünkü bazen doğru olabilir mi acaba diye düşünüyorum. Çünkü impulsive yani bir anlık dürtüsel şekilde yaptığımız şeyler o kadar başımıza bela açıyor ki insan o hatalardan geri dönemiyor. İngilizcede de bu son damla olan ya da böyle bardağı taşıran, hayattaki her şeyi değiştiren, bir an olan ya da bir olayı anlatmak için kullanılan bir deyim var aslında. O da şöyle.

Yani deveyi çöktüren son saman tanesi demek istiyorlar. Yani zaten böyle üst üste gelen sıkıntılar vardır. Ve en ufak şey bile bir bardağı taşıran son damla olur. Aslında bunu anlatmak için kullanabilirsiniz. İlla büyük bir şey olmasına gerek yok. Mesela bir arkadaşınızla konuşmayı kestiniz. Çünkü burnunuza kadar gelmiştir artık. Ve diğer bir arkadaşınıza anlatıyorsunuz. Şöyle dersiniz. Yani deveyi çöktüren son saman tanesiydi. Bardağı taşırdı artık diyorsunuz.

Bu tarz point of no return olan yani dönüşü olmayan noktalara girmemek lazım tabii ki hayatta. Çünkü hayatta her şey bildiğiniz üzere değişebilir. Köprüleri asla yakmamak lazım. Do not burn the bridges. Çok güzel bir deyimdir o da. Bu tarz film ve dizilerden örneklerle hem bunu da izlesem harika olurmuş ya diyeceğiniz hem de aynı zamanda dizileri ve filmleri kelimelerle birleştireceğiniz birden fazla bölüm gelecek. Bu yüzden İngilizcesi Neydi podcastini İngilizce öğrenmek isteyen ama aynı zamanda gramer kitabına gömülmek istemeyen arkadaşlarınızla paylaşın kesinlikle. Ben uzun zamandan beri bu podcasti istiyordum ve gerçekten sonunda size sevdiğim şeyleri anlatabilmek harika bir iz. Benim için de bunu yapmak bir cesaret işiydi. Peki bu bölümde nelerden bahsettik? Hızlıca bir özet geçelim isterseniz.

Black Swan Theory dedik, yani siyah kuğu teorisi. Beklenmedik büyük etkili olayları anlatmak için kullanılıyor bu. Breakthrough dedik onun altında. Buluş, büyük ilerleme. Milestone dedik, dönüm noktası. Bacak kır dedik, yani break a leg. Bol şans dedik, bir tiyatro deyimi. Bol şans derken diyorsunuz bunu. Peki neden diyorduk? Çünkü tiyatroduk insanlar ayaklarını o kadar sert vuruyordu ki ayakları kırılacak gibi oluyordu.

Spill the beans, ağzındaki bakliyeyi çıkarmak. Yani bir sırrı açığa vurmak aslında. Antik Yunan'da oylama yapılırken yanlışlıkla bir kavanozu döktüğünüzde oylamanın sonucu bir anda ortaya çıkıyordu. The nail that sticks out gets hammered down. Yani çıkıntı yapan çiviye çakarlar. Japon kültürü uyum dedik, conformity dedik. Conformity de uyum sağlamak. Hit the nail on the head dedik. Yine bir çividen dolayı yola çıktık. Doğru noktaya parmak bastın aslında. Yani çivinin tam kafasına vurdun demek.

Straight from the horse's mouth dedik. Yani doğrudan bir kaynaktan bilgi almak aslında. With a grain of salt dedik. Yani şüpheyle yaklaşmak. Böyle pinçik ederek, pinçik pinçik ederek o tuzu almak aslında. Sandwich dedik. Yani sandviç. Herkesin bildiği sandviç kelimesinin aslında kumarbaz John Montagu'dan geldiğini söyledik. Ketçap dedik. Ketçap. Çin'den gelen ve başlangıçta balıklı olan, anchoise'de olan bir sos.

Ama sonra İngilizler Avrupa'ya getirdiği için değişiyor tabii. Shampoo dedik, Hint kökenli, masaj anlamına gelen bir kelime aslında. Ama ilerledikçe değişiyor tabii ki. Bite the bullet dedik, askerler Amerikan İç Savaşı'nda gerçekten mermileri ısırmışlar. Yani onlar bu zor şeyleri göze aldıysa, you can bite the bullet as well, diyoruz.

Yani sizin de dişinizi sıkmanız lazım. Yani her şeye rağmen dedik. Bardağı taşıran son damla dedik. Dönüşü olmayan bir nokta. Körpüleri yakmayın, ilişkileri koparmayın dedik. Yani gerçekten köprüleri yakmıyorsunuz, ilişkileri koparma diyorsunuz.

Bu arada Burned Bridge'in de geliş noktası var. Onu da merak ediyor olabilirsiniz. Yani köprüyü yakmak nereden yola çıkmış olabilir diyebilirsiniz. Onu da şöyle söyleyeyim. Yine Antik Yunan'da insanlar savaştayken bir köprüden geçiyorlarmış. Ve o köprüyü tamamen çökertiyorlarmış. Çünkü onların geri çekinmekten başka çaresi kalmasın diye düşünüyorlarmış. O da buradan geliyor. Ama bunun çok böyle bir şaşalı bir şey olmadığından anlatmak istemedim başta. Fortune favors the bold dedik. Şans cesurdan yanadır dedik. Yani tarih cesurları yazar dedik.

Kendinize çok iyi bakın ve bu podcast'i kaydedip her hafta dinlemeyi unutmayın. Her hafta yeni bölümler gelecek. Ben Atacan Yeşilada, yani İngilizce Şut Atacan ve İngilizcesi Neydi podcast'inin sonuna geldiniz. Bu yüzden bir sonraki bölümde görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)