
3.052 kelime · ~15 dk okuma
80'li yıllarda o dönemin alternatifsiz televizyon kanalı TRT'de Bir Kelime Bir İşlem adlı bir yarışma başladı. 30 yıldan uzun süre yayınlanan program gayet de basit bir formata sahipti. 3 yarışmacıya bir turda karışık harfler, diğer turda ise yine karışık sayılar veriliyordu. Yarışmacılar ilk turda çıkan harflerden mümkün olan en uzun sözcüğü oluşturmaya çalışıyor İkinci turda ise yine rastlantısal 6 sayıyı sadece bir kez kullanarak yapacakları işlemlerle hedef olarak belirlenen 3 haneli sayıya ulaştırmaya çabalıyordu. İzlemeyen var mıdır bilemedim o yüzden bu bölümün notlarına bir tanesinin bağlantısını ekliyorum. Merak eden tıklar, izler. Tavsiye de ederim henüz tanışma fırsatınız olmadıysa. Kişisel yatkınlığımdan mıdır bilmiyorum ama harflerden sözcük oluşturmak nispeten kolay gibi görünürdü.
Ama 6 sayıya takla attırıp hepi topu birkaç işlemle hedefe ulaşabilmek bana hep akıl almaz hatta mucizevi gelirdi. Kağıt kalem dahi kullanmadan yaptıkları hesaplamaları hayretler içinde izlerken tuhaf bir fikir kafamda yankılanır dururdu. Her şey ile her şeye ulaşmak mümkündü. Yeterince gelişmiş bir insan beyni belirlediği hedefe elindeki her araçla bir şekilde erişebiliyordu.
Her şey bir başka şeye dönüşebiliyordu. Amaç belirlendikten sonra her şey bir araç halini alıyordu. Her şey bir amacın aracına dönüşme potansiyeli taşıyordu yani. Tıpkı aynı dönemlerin popüler televizyon dizisi MacGyver'dakiler gibi.
Sonraları bu düşünce her fırsatta karşıma çıkan klişelere, sınıflandırmalara ve önyargılara da sirayet etti. Önyargılar zihnimizde bir kere oluştu mu, her şey onu doğrulamaya çalışır şekle bürünüyordu. Algımızı sabitledikten sonra çevremizdekilerin önemi kalmıyordu. Her şey ve herkes eğilip bükülüp bir şekilde kafamızdaki o kalıba giriveriyordu. Kişilere, gruplara, olaylara has nasıl oluştuğunu bile unuttuğumuz genel kabullerimiz ve kalıplarımız var.
Hayatı bir imalatane bandında ürünleri boyuna ve rengine göre ayıran robotik işçi mantığıyla yaşıyoruz. Tek algı, tek hikaye, tek ihtimal, tek doğru, tek yanlış. Bu yöntem tavuk çiftliğinde yumurtaları boyutlarına göre sınıflandıran bir çalışan için anlamlı olabilir. İyi de hayatın geneli böyle yaşanabilir mi?
Her olgu algılarımıza hizmet eder hale gelebiliyorsa, anlamdan, hakikatten, eğriden, doğrudan bahsetmek mümkün müdür? Klişeler kendini her zaman doğrulayabiliyorsa, diğer her şeye gözümüzü kör, kulağımızı sağır edebiliyorsa, hakikati neye göre belirleyeceğiz? Bu soruların yanıtlarını ben de bulabilmiş değilim. Bu sebeple haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde zihnimizdeki kalıplara, sınıflara, kategorilere, klişelere, arketiplere nasıl ve neden oluştuklarına, neden bu kadar belirleyici olduklarına bakacağız. Birbirimize sorular sorup yanıtları birlikte düşüneceğiz.
Elbette haddini aşan yaşam rehberinin de kendine az klişeleri var değil mi? Nedir onların başında gelen kavramlar sözlüğü? Neyden bahsedeceğiz? Ne kastedeceğiz? Bir bakalım. Sıkça duyacağımız sözcüklerin altını eşeleyelim.
İlk başta kategori geliyor elbette ve tahmin edeceğiniz üzere Fransızcadan geçmiş dilimize ama Fransızcaya da eski, antik Yunancadan geliyor. Onun da esas anlamı yani Yunancadaki karşılığı iddia ve itham etmek. Ne ilginç değil mi? Yani kategori dediğimiz şey bir itham, yüklenen bir anlam tabii ki. Ama bununla birlikte özneye atfedilen özelliklerin her biri anlamını da taşıyor. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ise aralarında herhangi bir bakımdan ilgi veya benzerlik bulunan şeylerin tamamı ve grup anlamına geliyor. Bir de daha böyle öz Türkçe, daha doğrusu türetilmiş Türkçe'de bir karşılığı da var aklımızda olsun. Ulam.
Yani sonu Manisa ile biten bir ulan gibi. Bir diğer sözcüğümüz sıkça duyacağımız sınıf. O da Arapçadan geçmiş dilimize tür, cins, çeşit anlamına geliyor ve Arapçaya da ilginç bir tesadüfle yine Yunancadan geçmiş Türk Dil Kurumu sözlüğü ise bu bölümümüzün özeline karşılık gelen anlamıyla çeşitli amaçlarla oluşturulmuş kümeler, önemlerine, niteliklerine göre kişi veya nesnelerin yerleştirildiği kategorilerin her biri olarak tanımlamış sınıf sözcüğünü. Bir diğer kavram ise örüntü. O da Öztürkçe, tahmin edeceğiniz üzere ör. Yani örme fiilinden türüyor.
İngilizce'deki karşılığı pattern belki daha sık duymuş, kafanızda daha kolay canlandırıyor olabilirsiniz. Pattern'ın karşılığı örüntü. Böyle derseniz birinizi eşek arası sokmaz, kimse sizi kınamaz. Türkiye Kurumu sözlüğü örüntü için olay veya nesnelerin düzenli bir biçimde birbirini takip ederek gelişmesi karşılığını belirlemiş.
Bir de izlek var. İzlek de yine Öztürkçe bir tabir. İzden geliyor. İz, izde, izdence gibi fiillere de türeyen. Ne demek? Patika ya da model anlamını taşıyor. Ve bir diğer sözcüğümüz yafta. Yafta da Farsçadan Türkçe'ye geçmiş. Aslında bulmak, elde etmek, bulunmuş olmak anlamını taşıyor ama Türkiye Kurumu'nun karşılıklarına baktığımızda yani Türkçe'ye yerleşmiş şekline baktığımızda
Üzerine asıldığı veya yapıştırıldığı şeylerle ilgili bilgi veren yazılı kağıt parçası demek. Bu onun İtalyanca'daki karşılığı da etiket oluyor. Etiket de Türkçe'ye geçmiş. Yafta da esasında birebir etiketin karşılığı dilimizde daha çok kullandığımız ama daha çok Türkçe'deki karşılığıyla isnat edilen haksız suçlama yani bir konuda bir insanı yaftalama gibi.
Bu arada tabii unutmayalım yafta, hani boynuna yaftayı astı diye bir tabir vardır. O da bir tesadüf değil. İdam, asılarak idam edilmesi kararlaştırılan kişilerin infazının gerçekleştirilmesinden hemen önce boyunlarına bir kağıtla suçları asılıyor. İşte ona da idam yaftası deniyor. Böyle hüzünlü bir tarafı da var bu sözcüğün. Ve son olarak ön yargım. O da Öztürkçe. Yargıdan geliyor, yargının ön tanımlı hali. Yani yargı ne demek? Çekişme, müsabaka, mahkeme anlamında bundan türemiş yargı. Türk Dil Kurumu karşılığıyla da bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş, olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin fikir, peşin hüküm. Ama burada olumlu veya olumsuz nitelemesi yapılmakla birlikte esasında ön yargı dediğimiz şey genellikle olumsuz izlenimler için kullandığımız bir şey değil mi? Onun da bir altını çizmiş olalım bu bölümü kapatmadan önce. Konumuz ortaya çıktı, terimlerimiz, tabirlerimiz de öyle. O zaman gelin bakalım şu kategorize etme meselesinin kökenine, başımıza açtığı işlere ve tedavi yöntemlerine.
1884 yılında İsviçre'de doğan Hermann Rorschach'a arkadaşları Klecks adını takmıştı. Almanca'da mürekkep lekesi anlamına gelen bu yakıştırmanın gerekçesi, Rorschach'ın tam da lakabına yaraşır bir şekilde mürekkep lekeleriyle oynama merakıydı. Bu tutkusu üniversitede aldığı psikiyatri eğitimiyle birleşince 1921 yılında meşhur Rorschach testi ortaya çıktı. Hermann Rorschach sadece bir yıl sonra henüz 37 yaşında hayatını kaybettiği için keşfinin seyrini görme fırsatı bulamadı.
Rorschach testi kısa sürede dünyanın dört bir yanında psikiyatrinin en yaygın tekniklerinden birine dönüştü. Böylesine yaygınlaşmasının ardında basitliğine karşılık ortaya çıkmasına vesile olduğu sonuçların çeşitliliği ve kullanışlılığı yatıyordu. Testte kişiye beyaz bir kağıda gelişi güzel dağılmış ve genellikle simetrik mürekkep lekeleri gösteriliyor ve o şeklin onda neyi çağrıştırdığı, neyi gördüğü soruluyordu. Bu şekilde bilinç dışı arzular, endişeler, korkular, travmalar, çatışmalar gibi pek çok duyguya yönelik ipuçlarına ulaşılıyordu. Aslında kartlardaki lekeler hiçbir şey ifade etmiyordu. Ancak bakan kişi bilinç altındaki hisler ve düşünceler ışığında onları bir şeye benzetiyor ve bu şekilde psikiyatrist için zihnine yönelik altın değerinde bir harita oluşturuyordu.
Elbette her teknik gibi Rorschach testi de tartışmalara sahne oldu. Neyi ölçtüğünün net olmaması, alınan yanıtları yorumlayan kişilerin de kendi bilinçaltlarının etkisiyle farklı anlamlar çıkarabilmesi ve elbette kültürel farkların evrensel örüntüleri zorlaştırması gibi pek çok konuda eleştirildi. Bugün akademik alanda kullanımı ve şöhreti azalmış olsa da Rorschach testi hala kullanılan bir teknik. Zaten bizi ilgilendiren kısmı da psikiyatrik açıdan işlevselliği değil, zihnimizin örüntüler oluşturma, algı yaratma ve anlam yükleme eğilimini ortaya çıkarmadaki becerisi.
Bu testi hayatınızda görmemiş, duymamış olabilirsiniz ama hiç yoktan gökyüzüyle denk geldiğinizde bulutlardan şekiller, anlamlar çıkardığınız olmuştur herhalde. Gayet sıradan örüntülerle kendimize özel anlamlar üretmek en kadim huylarımızdan biri. Hatta belki de kahve falını bile zorlasak bu sınıfa sokabiliriz. Hayatınızda ilk defa gördüğünüz birine anında kanınızın kaynaması ya da tam tersine nefret etmeniz de bu yüzden.
Hepinizin mutlaka duyduğunda ya da bazen duymadığınızda işgillendiği sözcükler, kalıplar vardır. Şunu söyleyenle olmaz ya da bunu düşünenle olur gibi kalıpların giderek yaygınlaşması da hep bu sebepten. Bunların hiçbiri tesadüf değil. Zira beynimiz her zaman bir şeyleri anlamlandırmaya, açıklamaya çalışıyor. Herkesi ve her şeyi kafamızda bir gruba oturtmak istiyoruz. Herkesin her ayrıntısıyla kendine has bir birey olduğunu biliyoruz. Her sözün, her eylemin, her söylemin, her olayın binbir türlü dış etkenle şekillendiğini de. Fakat tembelliğe, kaytarmaya meyilli beynimiz hiçbir şey ve hiç kimse için bu kadar emek vermek istemiyor. Kestirip atmak, etiketi basmak, yaftayı yapıştırmak kolayımıza geliyor.
bu zaaf bir fabrik ayarı gibi adeta genlerimize işlemiş durumda. Böylesi bahanelerle anlaşılabilir, hatta mazur görülebilir hale gelen bu tavır bize epey enerji tasarrufu da sağlıyor şüphesiz. Fakat diğer yandan bizi hayatın renklerinden, farklılıklarından, özgünlüklerinden ve inceliklerinden koparıp basma kalıp bir düzene hapsediyor. Bireyler kitlelere, yığınlara, sürülere dönüşüyor.
Yığınlar giderek daha az sözcükle, daha az sıfatla tanımlanır ve anılır hale geliyor. Herkes ötekine sağırlaşıyor. Falancalar gayet makulken filancalar asla ıslah olmayacak gibi görünüyor. Bizimkilerin kusurlarına, diğerlerinin güzelliklerine körleşiyor gözümüz. Ötekiler bir şekilde yok olsa, ilk fırsatta bizimkilerle de ayrışacağımızı bal gibi biliyoruz ama köprüyü geçene dek bağrımıza taş basıyoruz görünen o kim?
Klişelerden bunca bahsetmişken haddini aşan yaşam rapperinin kendi klişelerini de ihmal etmeyelim. Gelin şimdi kısa bir ara verelim, bu yayının size ulaşmasını sağlayan destekçilerimize kulak verelim, ardından kaldığımız yerden devam edelim. Evrimsel psikolojiye göre kategorize etme eğilimimiz hayatta kalmaya programlı doğamızın hızlı karar verme ihtiyacından doğuyor. Hiç durmadan artan yaşam telaşı yüzünden hep daha kısa, daha kestirme bir yol arıyoruz. Kaotik yaşam bu sınıflandırma ve genellemelerle daha basit ve yönetilebilir hale geliyor.
Beynimizin ilkel yanı her şeyi ama en başta insanları benden olanlar ve olmayanlar şeklinde bölüyor. Ben ya da biz diye bir algı hepimizin aklında var. Ancak ne olduğu, neyi ifade ettiği büyük bir muamma. Ne bizim ne de etrafımızdakilerin bunu sorgulamaması da aynı bilinmezliğin ürperticiliğinden kaynaklanıyor. Sahi düşündünüz mü hiç? Siz kimsiniz?
Daha doğrusu daha da net bir tanımla ya da soruyla sen kimsin? Kimsin sen? Kendini ben olarak tanımlıyorsun ve senden gayrı herkes siz ya da onlar. Peki seni, bizzat seni diğerlerinden ayrıştıran ne? Kendini nasıl tanımlıyorsun? Böyle bir derde düştüğünde aklına ilk
Sana ait belirleyici bir özellik mi geliyor? Yoksa ait olduğun bir grup, meslek, siyasi görüş, ülke, ırk, din ya da mezhep mi? Bizzat kendine ait olanlar dışındakilerin hepsi etiketleme kolaycılığımızın eseri. Bunun bir de dış belirleyicisi var. Adına toplumsal yaşam diyoruz.
Bu sayede normalde belki asla bir araya gelmeyi istemeyeceğimiz kişilerle saf tutup ibadet ediyor, tribünlerde slogan atıyor, iş yerlerinde çalışıyor, okullarda okuyoruz. Toplumsal yaşam bizi bir arada olmaya mecbur kılıyor ve bunu katlanabilir kılmak için sürekli ortak faydalar arıyoruz. Aile yaşamından eğitime, iş yaşamından sosyal birlikteliklere kadar her şey bizi buna zorluyor. Sonuçta astı astır olmayan, dayanaksız, zihinsel kurgulardan ibaret türlü çeşit etiketler, sınıflar ve kategoriler ile kendimize sanal sınırlar, duvarlar, parmaklıklar örüyoruz.
Sınıflandırma çabamızın faydalı tarafları da yok değil elbette. En başta düzeni sağlıyor mesela. Somut bir karşılığı olmasa da sınıfsal algılar bize tahmin edilebilir örüntüler sunduğu için toplumsal yaşamda iş birliğini bir arada olabilmeyi sağlıyor. Ancak bu dürtü bazen de bizi akla mantığa oturtmanın imkansız olduğu hallere sokuyor.
Bunu tam nasıl anlatabilirim diye düşünürken aklıma yakın bir arkadaşımın yaşadığı olay geldi. Tamamen gerçek ama ismini veremeyeceğim elbette. Biz şimdilik onu Erkut olarak analım. Erkut çevremdeki en fanatik Galatasaraylı.
Galatasaray Lisesi mezunu, Galatasaray Spor Kulübü üyesi ve hatta Sivi Toplum Kuruluşları'nın bazılarında öncü rollere sahip. Hatta bir tanesinin bizzat kurucusu, çok uluslu bir şirketin Türkiye operasyonunun başında ülkenin en iyi yetişmiş beyinlerinden oluşan yüzlerce kişilik bir şirketi yönetiyor. Erkut, şehirler arası bir yolculukta, aracının yakıtı bittiği için yolda kaldı. Olabilecek en sapan yere denk gelmişti üstelik. Çekiciyi arayıp aracını akaryakıt istasyonuna götürmesi epey zaman ve epey parasına mal oldu. Söylene söylene bana anlatırken, neredeyse adım başı akaryakıt istasyonu olan bir ülkede nasıl bu hale düştüğünü sordum ben de ister istemez.
Lafı dolandırmaya başladığı bir şeyler gizlediğini anladığım ısrarlı soruların bir süre sonra dilini çözdü. Meğer yol boyunca karşısına çıkan istasyonların hepsi sahibi Fenerbahçeli olan Zincir'e aitmiş. Ona para kazandırmamak için hiçbirine girmemiş. Şansını ve tabii ki parasını hep bir sonrakine saklamış. Nihayetinde ıssızlığın ortasında bir emniyet şeridinde maküs kadarıyla yüzleşmiş.
Dili iyice çözüldüğünden olsa gerek, yakıtını her zaman sarı-kırmızı logolu akaryakıt zincirinden aldığını da laf arasına sıkıştırdı. Futbolun fesiyle ilgili olmayan benim gibi birinin böyle bir şeyi anlaması elbette mümkün değil. Gülmemeye çalıştım ama pek de becerebildiğimi söyleyemeyeceğim. Dünyanın en büyük şirketlerinden birini başarıyla yöneten ve belli ki her gün yüzlerce mantıklı ve stratejik kararlar alan birinin bu halini Anlayamıyor olmak benim kabahatim miydi bilmiyorum. Belli ki onun zihninde perçinleşmiş bir Galatasaraylı kategorisi vardı. Elbette bir de Fenerbahçeli. Kim bilir diğer takımlar için nice klişeleri vardı. Bu uğurda gerekirse yolda kalıp mağdur olmak, işinden gücünden geri kalmak işten değildi. Çünkü Galatasaraylı olmak bunu gerektiriyordu.
Fenerbahçeli petrociler de avucunu yalasındı. Kim bilir Fenerbahçelilerin, Samsun sporluların ne tür benzeri dertleri vardı? Bana gülünç gelen bu durum belki size de öyle gelmiştir ama özünde farklı isimlerde, kavramlarda ve boyutlarda mutlaka hepimizin hayatında izdüşümlere sahip olmalı bu durum. Hiçbir şey yoksa bile hemşericilik olur değil mi? İlk sorudur, hemşerim nerelisin?
Oysa bağlantısını bölüm notlarına eklediğim Ozan Aklyol'un eşsiz eserinde de değindiği gibi Malatyalıların ortak özelliği hepsinin Malatyalı olmasıdır. En basit tanımıyla Jean-Paul Sartre'ın da dediği gibi ırk, cinsiyet, milliyet gibi doğuştan gelen hiçbir unsur ahlaki değer taşımaz, taşıyamaz. Benzer şekilde Bernard Russell da seçemediğimiz şeylerle övünmenin hem mantıksız hem de tehlikeli olduğuna dikkat çekmişti. Kimliğimizi oluşturan, bizi biz yapan seçimlerimizdir. Neyi kabul edip neyi reddettiğimiz, neyi yapıp neyi yapmadığımızdır.
Marcus Aurelius'un sözleriyle ifade edecek olursak, Erdem başımıza gelenle değil, yaptığımız şeylerle ortaya çıkar. Bu kadar basit işte. Yoksa sırf Malatyalı diye Çetin Alp ile Turgut Özal arasındaki kesişim kümesini ar ar dururuz. Ama bize de yazık değil mi? Zihnimizde kireç misali tortular bırakan bu klişeler bizi farkında olmadan kendi içimizi hapsediyor. Belki de istediğimiz tam olarak budur, bilmiyorum. Kurallarını koyduğumuz, sınırlarını belirlediğimiz bir düzenin konforunda, muğlaklıktan uzak, berrak bir düzen arıyoruz.
Acaba öl olmayabilir mi sorusu en ortak tabumuz. Dolayısıyla hepimiz istemeden de olsa tek hikaye tuzağını düşüveriyoruz. Hiçbir araton içermeyen, sadece siyahlardan ve sadece beyazlardan oluşan bir dünya. Her şeyi algıladığımız kısmıyla değerlendiriyor, onu da aklımızın yettiği kadarıyla yaftalıyoruz.
Bunları düşünürken aklıma Nijeryalı yazar Chimamanda Adichie'nin 2009 yılında izlediğim TED konuşması geldi. 7 yaşından beri dünyayı anlamaya ve kalemiyle anlatmaya çalışan Adichie, zihnimizin genelleştirmeye meyilli refleksinin bizi klişelere ve yanlış algılara nasıl mahkum ettiğini konuşmasında çarpıcı bir şekilde anlatıyordu. bölüm notlarına da ekledim unutmadan paylaşayım. Çocukken okuduğu İngiliz ve Amerikan hikayelerinde Nijerya'da hiç olmayan türden insanların ve örneğin kar yağması gibi doğa şartlarının belleğinde bıraktığı izlerden söz ediyordu. Sonradan okumak için gittiği Amerika Birleşik Devletleri'ndeki oda arkadaşlarının onu yoksul, açlıktan ölmek üzere bir Afrikalı sandığını anlatıyordu.
Medyanın yıllar boyu aktardığı haber ve görüntüler yüzünden bizim de muhtemelen Afrika ve Afrikalı algımızda hep benzer imgelerle bezeli, çölün ortasında, yarı çıplak, açlıktan ölmek üzere olan sefil siyah insanlar. Ötekine yönelik algılarımızı görselleştiren Berkun Oya imzalı Bir Başkadır dizisinin yarattığı etki de bu zorunlu yüzleştirmeden kaynaklanıyordu belki de. Basitleştirmeye, tektifleştirmeye çabaladığımız bireylerin özünde ne kadar farklı ya da daha ürperten şekilde ne kadar bize benzer olduğunu görmek bizi bir an içinde olsa hayatı toptan, en baştan yeniden gözden geçirmeye zorluyor değil mi? Bu sınıflandırma çabasının lanetli bir meyvesi de var. Önyargılarımız. Başka bir açıdan bakınca tam bir yumurta tavuk hikayesi aslında. Genelleştirmelerimiz mi önyargılarımızı oluşturuyor yoksa önyargılarımız yüzünden mi genellemelere gidiyoruz anlamak, kestirmek, karar vermek güç.
Dahası bu çağda önyargılarımızı daha da ölümsüz, daha da kalıcı hale getiren dehşet verici bir araca sahibiz. Yapay zeka. ABD'nin yargı sisteminde savcı ve yargıçlara destek olan Kompas adlı bir yapay zeka algoritması var. Kompas. Yani şu İngilizce'deki pusula teriminin tek S ile yazılanı. Kompas.
Hakim ve savcılara sanıkların hangi kanunun hangi hükmüyle yargılanacağına yönelik tavsiyeler sunuyor bu sistem. Bunu yaparken kişinin bu suçu yeniden işleme eğilimini de göz önünde bulunduruyor. Fakat bunun için her bir sanığa sorular sormak, onu bir sınava tabi tutmak ya da savunmasını değerlendirmek yerine onu doğup büyüdüğü yere, aile geçmişine, kökenine ve varsa sabıkasına kaydolan geçmiş suçlarına bakarak karar veriyor. Bunlar bildiğimiz kısmı zira Kompas'ın kaynak kodları kapalı. Yani kriterleri şeffaf değil. Ancak 2016 yılındaki bir araştırmada Kompas'ın bulgular ne olursa olsun siyah hırttan sanıkları soluk benizli beyazlara kıyasla daha riskli gruba soktuğu ve daha üst seviyeden cezalar öngördüğü anlaşıldı.
Çünkü onu programlayan beyaz uzmanlar tam olarak böyle düşünüyordu bilinç altlarında. Yapay zekalarını da tam olarak böyle eğittiler. O algoritmayı yazanlar belki zamanla birçok iyi siyah vatandaşa denk gelerek kendi fikirlerini değiştirdi. Fakat yarattıkları canavar Kompas belki de sonsuza dek kendi bağnazlığının ve yobazlığının mahkumu olarak kalacak.
Kompas tartışmaya ve değişmeye gayet açık önyargısıyla belki binlerce siyahın hak ettiğinden çok daha uzun süre demir parmaklıklar arasında kalmasına sebep oldu. Çünkü neredeyse hiçbir hakim ve savcı onun tavsiye kararlarına karşı çıkma ya da sorgulama riskini göze almak istemedi. Yapay zekanın önyargılarına maruz kalmak için mahkemeye çıkmamız şart değil. Bankalara yaptığımız kredi başvurularından, iş bulmak için özgeçmişimizi yolladığımız şirketlere kadar her alanda bizi öncelikle ona benzer algoritmalar değerlendiriyor. Hatta çoğu şirket iş mülakatlarını dahi artık yapay zeka destekli sistemlerle yürütüyor.
Taksi çağırdığımız uygulamanın önceliği bize mi, yoksa şu ileride bekleyen ötekine mi vereceğini bile bu algoritmalar belirliyor. nasıl çalıştığını, neye göre karar verdiğini bilmediğimiz hesaplarla kaderimiz şekilleniyor. Yaratıcılığıyla böbürlenen insan evladı bile zihni genellemelerle işin kolayına kaçarken mekanik sistemlerden merhamet ya da anlayış beklemek ne kadar anlamlı olur bilmiyorum. Ama beklemek de hakkımız, üstelik buna muhtacız.
İşin bir de diğer yönü var, yani insani yönü. Areda Survey'in 2023 tarihli araştırmasına göre Türkiye'de yaşayanların %27'si komşularına hiç güvenmediğini söylemiş. Hiç ama hiç. Düşünebiliyor musunuz?
İlginç bir ayrıntı olarak 55 yaş üstündekilerde bu güvensizlik %39'a yükselmiş. Yani bir başka tabirle insanlar yaşlandıkça komşularına olan güveni de azalmış. Tuhaf. Aynı araştırmada komşularımı tanıyorum diyenlerin oranı sadece %48. Türkiye genelini anlatan bir araştırmadan söz ediyorum.
Tanımaya dahi çalışmadığımız insanlarla yaşam alanlarımızı paylaştığımız, dahası güvenimizi daha tanımadan getirdiğimiz bir hayatta yapılacaklar listesi sandığımızdan çok daha uzun. Sanıyorum hepimizin en başta içimizden çıkmaya ihtiyacımız var. Fakat bu bir cesaret işi. Ailemizden, çevremizden edindiğimiz ve nihayet kendimize terkin ettiğimiz klişelerden kurtulmak, birçok derdimizi de çözebilecek en basit yöntem. Kireç tutmuş zihnimizi bir parça harekete maruz bırakmak, esnetmek, kirinden pasından arındırmak hepimize iyi gelmez mi sizce de?
Her fırsatta yakındığımız kutuplaşma derdinin en büyük sermayesinin hayal dünyamızdaki kategorik tanımlar ve algılar olduğunu görmek neden bu kadar zor sizce? Mutlaka bir tahmininiz, açıklamanız vardır. Ne yazık ki ben onları duyamadan konuşmak zorundayım. Hayatı böylesi genellemelere, indirgemelere, sınıflandırmalara kurban edip renklerinden mahrum bırakmamak için de belki aynı yöntemi kullanabiliriz. O, bu, şu diye yaftalamadan edemiyorsak eğer, en azından parametrelerimizi değiştirelim. İnsanları mutlaka ayıracaksak iki temel kriterle ilerleyelim. İki tip insan olsun mesela hayatımızda. İyi insanlar ve kötü insanlar.
Üst kimliği, aidiyeti, mensubiyeti ne olursa olsun iyiler ve kötüler. Bu basit ama cüretken adımın devamında diğer her şey teferruat olarak kalacak. Ama yine de unutmayalım, bu yaklaşımda hep bahsedip durduğumuz türden başka bir kolaycılık olacak. Varsın olsun, diğerlerinden daha iyi bence.
Esasında aradığımız şablonu 1999 tarihli şarkısında Bülent Ortaçgil gayet de güzel özetlemişti. Ben sözleriyle hatırlatmış olayım. Siz daha dokunaklı bir şekilde dinlemek isterseniz bölüm notlarına bakın lütfen. Beni kategorize etme, benle oynama, yaftayı yapıştırıp bana isim koyma, karikatürleştirme beni, ilahlaştırma, tabulaştırma sakın, tapulaştırma. Matematikleştirme beni, çarpma, bölme, toplama, çıkarma sakın, beni hesaplaştırma. Mekanikleştirme beni, otomatikleştirme, yarıştırma sakın onunla bununla, karşılaştırma. Sıkıştırıp tıkıştırma beni, depolaştırma.
Duygularım yok oldu. Yüreğimi nasırlaştırma. Beni demoralize etme. Depolitize etme. Erişten kaçar oldum. İllegalize etme.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.