
1.218 kelime · ~6 dk okuma
Herkese iyi geceler. Bugün Handan Balıoğlu'nun yazdığı Eksik Eldivenler Dükkanı isimli öyküyü seslendireceğim size. Çok heyecanlandım ben bu öyküyü ilk okuduğumda. Umarım size de güzel gelir. Böyle tatlı güzel bir gece geçirmenize yardımcı olur.
Eksik eldivenler dükkanı. Bir şehrin sokaklarında kaybolma arzusuyla güdümlenen ruhlardan benimkisi. Her şeyi bırakıp yola çıkmayı, hayatını bir çantaya sığdırabilmeyi, köksüzlüğü başarabilenlerdenim. Biriktiriciliği hiç sevmedim. Bu yüzden ne günlük yazarım ne de fotoğraf çekerim.
Sosyal medyayı da bir tür köklenme olarak gördüğümden istediğin kadar stokla üzgünüm beni bulamayacaksın. Benim sevdiğim şey iz bırakmak. Bulunduğum, dokunduğum yere kendimce küçük işaretler koyup küçük bir oyun sürdürüyorum. Bulduğum yöntemlerden biri de işte böyle isimsiz, adressiz küçük mektuplar bırakmak.
Merhaba bu notu bulan kişi. Demek eksik eldivenler dükkanındasın. Hoş geldin. Bir bahar günü gelmiştim bu şehre. Üzerimde fazla para olmadığından birkaç gün çalışacak ve barınacak yer bulmam gerekiyordu. Bu arayışta sokaklarında dolanırken gördüm tabelayı. Belki birkaç dakika önce seni sarmış olan his beni de sardı. Güzel bir şeyle karşılaşmak üzere olduğunu fark ettiğin anı hissedilen tatlı merak duygusu, hayatı yaşamaya değer kılan duygulardan biri sadece.
Ben de duygumun peşine takılıp içeri girdim. Beni ilk karşılayan ve aynı anda içeridekilere gelişimi bildiren kapının üstüne takılı minik zil oldu. İlk adımımla zamanda geriye yolculuk yaptığımı ve 70'lere ışınlandığımı hissettim. Çağla yeşili duvarlar ve biber kırmızısı masalarla donatılmış, bol antikalı, bol oyuncaklı, mis gibi kahve ve tarçın kokan bu kahve eviyle böyle tanıştım. Bana çevrilen birkaç yüze başımla selam verip içeriği gözlemleyebileceğim güzel bir köşe masa seçtim kendime. Gerçi eleman arayıp aramadıklarını henüz bilmiyordum ama bu mekanın küçük dünyası beni ısrarla kendine çağırıyordu. Belinde kırk yama işi rengarenk önlüğüyle zümrüt yeşili bir şift göz yaklaştı ve kocaman gülümsemesiyle birlikte beni önüme bıraktı.
Saçlarının ardında dalga dalga kızıl izler bile nasıl da bu mekanı tamamlıyordu. Yeşil ve kırmızının birbirine bu kadar ahenkle karışabileceği bir mekan, bu kadar zıtlıkla güzelleştirebileceği bir kadın. Saçımın bir kısmını yeşile boyamış olduğumu hatırlayıp mutlandım o an. Beyaz bağcıklı kırmızı ayakkabılarıma bakıp yeşil bağcıklar kondurdum hayalimde ve bir eleman arıyor olmalarını tüm kalbimle diledim.
Menüden seçtiğim tart ve kahve fazla bekletmeden geldi. Mutfak girişinin hemen yanındaki köşede dantel örtülü ahşap sehpanın üzerindeki gramofonu o an fark ettim. Düşüncelerimin sesi müziği bastırmıştı belli ki. Gramofondan ince ince caz sızıyordu ve kahvenin kokusuna binip tek tek tüm masaları ziyaret ediyordu.
Sesin yayılımını gözlerimle takip ederken buraya adını veren duvarı keşfettim. Diğer tüm duvarların aksine bu duvar masalarla aynı renkte boyanmıştı. Birbirine paralel sekiz hasır ipe mandallanmış ileli ufaklı, eskili püskülü eldivenleri misafir ediyordu. Misafirlerin özelliği senin de anlamış olduğun gibi tek oluşlarıydı. Aklından bin türlü neden geçiyor ama bir türlü hangisinin asıl sebep olduğuna karar veremiyorsun değil mi? Bana da öyle oldu.
Kızıl saçlı zümrüt gözlü kadını Fulya ile kısa bir tanışmadan sonra duvarı sordum. Çocukluğundan beri ne zaman yerde bir eldiven teki görse üzülenirmiş Fulya. Sahibi fark edince kim bilir nasıl üzülecek diye kederlenirmiş her seferinde. Bu hissini en yakın arkadaşı Suzan ile paylaştığında o tek eldivenleri sokaklarda bir başına bırakmamaya karar vermişler ve toplamaya başlamışlar.
Ailelerinden gizli bir çeşit oyun haline gelmiş bu onlar için. Bir zaman sonra eldivenlere artık saklanamayacak sayıya ulaştığında koleksiyonlarını sergilemeye karar vermişler. Sahiplerini bulma umuduyla şehrin nispeten eşek bir meydanına yere serilen eldivenler ve başlarına duran iki kız çocuğu herkesten çok yabancı turistlerin ilgisini çekmiş. Kapıdan girişte sağda asılı fotoğraflar var ya, onlar arasında bu anın bir fotoğrafını bulabilirsin. Yıllar sonra cebinde eski fotoğraflarla yeniden şehre gelen bir turist, tesadüfen dükkanı bulup hayretler içerisinde bırakmış anıyı sahibine. O gün ne yazık ki hiçbir eldiven diğer eşine ulaşamamış. Kızlar da eldivenleriyle beraber kırılan hayallerini de kaldırımdan toplayıp evlerinin yolunu tutmuşlar.
Bu olaydan birkaç ay sonra Suzan'ın babasının tayini çıkınca iki can arkadaşın yolları ayrılmış ve o günden bu yana da bir daha birleşmemiş. Dostunu bulmak için her yolu denemiş ama başaramamış Fulya. Sonra hayat onu bir şekilde bu dükkana getirmiş. Kahve evini açacağı sırada akında eldivenler hiç yokmuş aslında. Öte yandan bu mekanın Suzan'ın onu eğer arıyorsa bulabilmesi için önemli bir fırsat olacağı fikri de hakkının bir köşesinde durmaktaymış. Böylelikle bir gün eldivenleri hatırlamış, fikri geliştirmiş ve işte buradayız. Suzan'a varabilmek için yaptığı bu duvar kısa sürede ilgiyle karşılanmış, masalar dolup taşmış. Eğer eldiven bana ait derseniz alıp gidebiliyorsunuz duvardan öylece. Sınılanın aksine eldivenler hızla eksilmemiş duvardan çünkü kimse bir şeyin sadece yarısıyla yetinmez. Gel zaman git zaman konuklar eldivenler üzerinden karakter tahlili yapıp tahminlerini küçük notlarla eldivenlerin içine atarı olmuşlar.
Evet, hafif şişkin duruşları bu yüzden. Ne hikayeler yaşanmış, mektuplara sığmaz. Ama beni en çok etkileyenini paylaşacağım seninle. Benim buraya gelişimden 2-3 yıl kadar önce bir müdavim edinmiş dükkan. Deri kasketti, ekosa ceketti, hafif tıknaz, ellerinde bir bey, her gün öğle üzeri aynı saatlerde gelip duvarın karşısındaki masaya kuruluyor, bir sade kahve söylüyor ve saatlerce eldivenleri izliyormuş.
Akşamüstü kalabalığı bastırınca da usulca hesabını ödeyip gidiyormuş. Fulya uzaktan uzağa izler anlam giydirmeye çalışırmış adamın davranışına. Sorup da rahatsız etmemek için merakıyla savaşmış günlerce. Sonra bir gün adam yine aynı saatte gelip bu kez farklı bir masaya yerleşmiş, duvarın tam önündeki masaya. Bu farklılık Fulya'nın da daha bir dikkat kesilmesine yol açmış.
Yine her zamanki gibi söylemişlerdi kahvesini. Yanındaki lokuma dokunmadan aşağı yukarı benzer sürede tüketmiş. Sonra ceketini iç cebinden bir dolma kalem ve minik bir not kağıdı çıkarmış. Özenle yazmaya koyulmuş.
Bu kısa süren yazım anından sonra dolma kalemi yine aynı özelliğine iç cebine geri koymuş, sonra minicik, yavru az bir bez parçası çıkarmış cebinden. Katladığı kağıdı bu bez parçasına iliştirirken, Fulya bunun bir eldiven olduğunu fark etmiş. Hani şu güzel bir şeyle karşılaşmak üzere olduğunu fark ettiğin an hissedilen tatlı merak duygusu var ya. Onunla deli deli çarpmış Fulya'nın yüreği. İçinde o zerafetle yazılmış minik notu taşıyan yavru ağzı eldiven, duvardaki diğer biri yavru ağzı eldivenin yanına tutturulmuş. Sonra adam, hesabı istemeksizin masaya bırakıp usulca kalkmış, dükkandan uzaklaşıvermiş. Fulya'ya, ''Neden adamın hikayesini sormadın?'' dediğimde, ''Konuşmak istese her zamanki gibi hesabı isterdi.'' dedi. İncelik asla anlık bir oluş değildir, inan. Bu cevabı verebilecek pek az insan var bu dünyada.
Adam uzaklaştıktan sonra fulya duvara yaklaşmış, heyecanını dizginleyip hak ettiği saygıyı göstererek özenle almış notu eldivenden. Bahar kokan kadın, önce sen eldivenini kaybettin, sonra ben seni. Düşündüm ki bir eldiven eşini bulabiliyorsa belki ben de bulurum seni. Beni kayıp eldivenine çıkaran kader seni bana getirir mi dersin? Ben hep olduğum yerdeyim, sen sadece gel yeter.
Şimdi çaktırmadan en kuytu köşede kandili yanmayan tek masaya bak. Mümtaz Bey amcayı göreceksin. Eğer göremezsen en azından onun hikayesi mutlu sona ulaşmış demektir. Fulya o hikayeyi ne sormuş ne anlatmış. Ertesi gün ve sonraki gün Mümtaz Bey amca gelip o kuytu masaya yerleştiğinde, Fulyacık işaret olarak kandili söndürmüş. O da anlamış.
Fulya sormadan lokumsuz kahvesini getirir, Mümtez amca istemeden hesabe öder olmuş. Buranın en sessiz ama en derin dostluğudur onlarınki. Ya da belki artık konuşur olmuşlardır, kim bilir. Bana gelince eleman aramıyorlardı ama bu güzel sohbetin üzerine Fulya işi aldı beni. Sandığımdan daha da uzun süre kaldım burada. Çok da mutlu günlerdi. Ama işte, sonunda yol kazandı ve ben köklenmeden bir gün gittim.
Sen madem ki mektubuma ulaştın, eldivenleri kurcalamak yerine belli ki kitapları tercih etmişsin. Eh, bu da seni bir miktar naif yapar. Mümtaz Bey amca gibi düşünecek olursak da Kadir'in seni bu mektuba getirmiş. Fulya'ya kendini tanıtırsan sana meşhur tarçınlı kekinden ikram edecek, sorularını keyifle cevaplayacaktır. Ben mi? Dilerim hala yoldayımdır. Umarım hikaye sizin de benim hoşuma gittiği kadar hoşunuza gitmiştir. Herkese çok güzel bir gece diliyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.