Podcast

Biz Buradayız, Birlikteyiz

Yakın İlişkiler

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde Gizem Sürenkök, 19 Mart'tan bu yana yaşadığımız zor günler hakkındaki his ve düşüncelerini paylaşıyor. Aynı anda hem yalnız hem kalabalık hissetmenin, hem umutlu hem umutsuz olmanın adını koymaya; bu süreçte nasıl güçlü kalabiliriz, nasıl hem kendimize hem de birbirimize iyi geliriz sorularını yanıtlamaya çalışıyor.



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.881 kelime · ~9 dk okuma

Merhaba sevgili dinleyiciler. Uzun zamandır ilk defa bu mikrofonun başına otururken çok da hevesle veya böyle bir keyifle oturmuyor durumdayım. Sanki hep böyle ben ne zaman mikrofonun başına geçsem ne söyleyeceğim kendiliğinden böyle akıp geliyor. Belki bugün de öyle olur zaten.

Ama bugün gerçekten çok zorlanıyorum yani tam olarak ne anlatmalıyım, ne şekilde anlatmalıyım, ne söylesem iyi hissettirir ya da ben kendimi iyi hissetmeyi nasıl başarır da bu podcastı kaydederim diye düşünüyorum. Yine düşünmüyorum, günlerce düşünüyorum buraya bugün geleceğimi bildiğim için. Umarım biraz duygudaşlık yapar bu podcast size. Çünkü hep sizden aldığım mesajlar bu yönde oluyor. Yani kötü bir duygu hissettiğinize dahi ya da kötü bir olay yaşadığınıza dahi bununla ilgili bir şeyleri benden duymanın size iyi geldiğini, onu paylaşmanın size iyi geldiğini söylüyorsunuz hep ve madem öyle gelin bugün de bu duyguları paylaşalım.

Biliyorsunuz ülkemizde son haftalarda olağan dışı olaylar yaşanıyor. Tabii bu olaylar beklenmedik ya da çok şaşırtıcı olaylar mı? Öyle olduğunu düşünmüyorum. Bence hepimiz bir şeyler bekliyorduk ama ne olacağını tahmin edemiyorduk. Ve sonunda bunlar oldu. Bence bu dönemden önceydi bu tip düşünme şekilleri. Psikologlar politikalar hakkında konuşmamalı, yorum yapmamalı.

Transkriptin tamamını oku

Ama artık bence sizler de görmüşsünüzdür zaten. Birçok meslektaşım ruhsağlığı politik bir konudur diyerek bir sürü paylaşım yaptı ve çok haklılar aslında. Çünkü insan yaşama politik zaten. Yani politikayla yaşantımızı birbirinden ayırmak, bireysel hayatlarımızla kamusal hayatlarımızı birbirinden tamamen ayırt etmek bence zaten çok zor.

Ve tabii ki iyi hissetmemiz hiç de bireysel olmayan bir süreç. Yani bu yeni nesil iyi hissetmek için kendimizi dönelim, kendimizle ilgili şunları şunları yapalım yöntemleri tabii ki bir yere kadar etkili ama bir yere kadar etkili ve yeteri kadar derinleşmiyor. Yani bizim kaygısıyla ya da işte öz saygısıyla problemi olan bir insanla konuşmamız, ona önerdiğimiz çözümler O insan sokağa çıkıp da sokakta onun kaygısını artıracak birçok olay olurken hiçbir şey aramıyor aslında. Çünkü hepimizin hayatta bir bazal diyeyim, bir kaygı seviyesi var aslında zaten. Kimimiz için bu daha az, kimimiz için daha fazla. Ama dışarıda kaygı yaratacak durumlar olduğunda, belirsizlik yaratacak durumlar olduğunda hepimizin bazal kaygı seviyesi artıyor zaten baktığımızda.

Öyle olunca da zaten aslında bireysel çözümler bir yere kadar işe yarıyor. Bir de dışarıdaki belirsizlik doğal olarak sadece beni değil, ailemi, arkadaşlarımı, sevdiğim insanları, onların bugünlerini ve onların yarınlarını etkiliyor. Ben bugün kendimi biraz iyi hissediyor olsam dahi kızıma bakıp onun geleceğini ve onun gelecekte mutlu ya da güvenli olup olmayacağını düşünüyorum ister istemez. Bu tabii ki içinde yaşadığım ülkeye, içinde yaşadığım topluma çok bağlı. O yüzden mesela geçtiğimiz aylarda Matiyye Ahmet Minguzi bıçaklandığı zaman ve öldürüldüğü zaman hepimiz perişan olduk. O yüzden Kartalkaya'daki otel yangınından sonra hepimiz endişe ettik. Orada kaybettiğimiz canlara ya da Ahmet'in ölümüne bireysel olarak üzülmenin de ötesinde tabii ki zaten onlar kendi başına çok ağır ve çok çok canı acıtıcı. Ama bir de bunun aslında ne kadar toplumsal bir durum olduğunun da farkına varıyoruz ve ne kadar aslında her birimizin bu topluma aslında derinden bağlı olduğumuzu ve bir şekilde bu toplum iyi olmazsa bizim de iyi olmayacağımızı sürekli görüyoruz aslında. O yüzden de bence son haftalarda ülkede yaşanan durumlar bizi çok etkiliyor.

Ben kendi adımı şöyle hissediyorum. Zaten bunu kendi adımı hissetmeden başka bir yere evrilip şunu söyleyeyim önce. Bizim siyaset biliminde çok temelde öğrendiğimiz bir şey vardır. İnsanlar adalet ve güven arayışıyla bir araya gelirler. Ve topluluklar bu şekilde kurulur zaten. Bunu bu arada siyaset biliminden söyledim ama toplum sözleşmeleri böyledir aslında. Ama ben psikoloji tarafından da daha önceki birçok podcast'te size şunu söyledim. Biz topluluk içerisinde yaşıyoruz. Çünkü görev paylaşımı için ve rızk dağılımı için yani kendimi aslında rızk dağılımı eşittir güvende hissetme. Bunun için bizim etrafımıza insanlara ihtiyacımız var. Ve bu etrafımızdaki insanlara güvenmek zorundayız. O etrafımızdaki insanların bizim iyiliğimizi istediklerini, bizim için iyi şeyler düşündüklerini,

Ve zor durumda kaldığımızda, hep beraber zor durumda kaldığımızda bizim için savaşacaklarına güvenmek zorundayız. Eğer ben yanımdaki insanın sadece kendi çıkarları dahilinde hareket edeceğini düşünürsem, ben bir toplulukta yaşıyor olmam, öyle hissedemem zaten. O zaman kendimi hep tetikte hissederim, o zaman da benim bir grup içerisinde yaşıyor olmamın bir anlamı yok. İşte bu yüzden eğer ben bir topluluk içerisinde yaşıyorsam, kendi iyilik halimi de, kendi ilişkilerimi de bu toplumsal konulardan bağımsız düşünemiyorum. Ve bizim kendimizi nerede güvende hissettiğimiz de burada çok önem taşıyor. Ben eğer kendimi ülkemde veya kendi halkımın içerisinde güvende hissetmiyorsam, o zaman bu eşittir. Ben kendimi evimde güvende hissetmiyorum.

Dahası, ben mesela kendi ihtiyaçlarımın, kendi arayışlarımın, kendi ülkemle karşılık bulmadığını düşünüyorsam, bu eşittir. Ben evimde görülmüyorum, ben evimde ihmal ediliyorum, ben evimde kenarda köşede bırakılıyorum. Ben nasıl sesimi duyurabilirim? Ben ihtiyaçlarımı nasıl gösterebilirim? Ben nasıl hakkımı arayabilirim? Eğer bu alanlar bana sağlanmıyorsa ben bu evde nasıl var olabilirim bir birey olarak? Sonuçta baktığımızda aile dediğimiz kavram mikro ölçekte, ülke dediğimiz kavram da makro ölçekte. Biz aslında çok geniş bir aileyiz bu bakış açısıyla.

Ve buradaki kanunlar, yasalar, bunlar da sınırlar tabii ki. Her evde olması gereken sınırlar. Ama bu sınırların amacı benim güvenliğimi sağlamak. Benim kendimi bu evde huzurlu ve güvende hissedebilmemi sağlamak. Benim bedensel ve ruhsal güvenliğimi sağlamak. Ama eğer bu sınırlar bu amaca hizmet etmiyorsa, o zaman bu sınırları anlamak çok zor hale gelmeye başlıyor.

ve bana güvende hissettirmemeye başlıyor aslında. Şimdi bir minik ara verelim sonra devam edelim olur mu? Bir de adalet üzerinden de konuşmak gerekirse adalete dair bildiğimiz her şey aslında toplumun bize güvende hissettirme yöntemi. Sen bu toplumun bir parçasısın ben de toplumda adaleti sağlayarak senin bu toplum içerisinde güvende olmana söz veriyorum deme şekli.

Ben adalet sayesinde biliyorum, belli şekillerde davranırsam, bunun belli sonuçları olur. Doğru davranırsam, başıma kötü hiçbir şey gelmez. Ama yanlış yaparsam, başıma kötü şeyler gelebilir. Eğer ben bir suç işlersem, birine zarar verirsem, birinin canını acıtırsam, birini öldürürsem, benim başıma bir şey gelir. Bunun korkusuyla, maalesef bunun korkusuyla, keşke etik olarak bunun korkusundan değil de, bunun çok yanlış olduğunu bilmem sayesinde yapmıyor olsam. Ama birçok insan bu fikirle zaten yanlış davranışlardan uzak duruyor. Ve eğer ben toplumda adalet olmadığını düşünüyorsam, o zaman aslında kendimi güvende hissetmemeye başlıyorum. O zaman ailemi, etrafımdakileri güvende hissetmemeye başlıyorum.

Öngöremediğim bir durumla nasıl başa çıkabileceğimi bilmiyorum. Ya hayatta hiç beklemediğim anda, beklemediğim bir şey olursa? Benim sınırlarım nerede? İşte bütün bunlar, bütün bu olanlar bence tam da bu sebeplerle kendimizi çok kayıp, çok sıkışmış, çok çaresiz hissetmemize sebep oluyor. Ben nasıl konuşabilirim? Nerede bir şeyler söyleyebilirim? Nerede hakkımı arayabilirim? Nerede ne yapabilirim gerçekten?

Bir de zaten şey var ya, konuş konuş, ara hakkını. Nereye varacaksa bir şeyler söyle, ne olacaksa, ne değişecekse. Ama aslında insanlar duygularını, düşüncelerini ifade edebildikçe bir şeyler değişmeye başlıyor. Toplum içerisindeki büyük değişikliklere hep baktığımızda sesini çıkartabilmiş birileri var. Bir şeyi de farklı yapmayı denemiş birileri var. Ve bu sayede aslında bir değişim kıvılcımını yakmış birileri var.

Ve genelde zaten bu aslında, bu tarz kırılcımlar gençlerin içerisinden çıkıyor. Gençler çünkü hareketli, daha dinamik, daha gözü pek, daha yapabilir durumda. Ve biz aslında toplumsal bütün değişimleri onların cesaretlerine borçluyuz. Şimdi bunu neden söyledim? Çünkü son 10 gündür ben çok karışık duygular içerisindeyim. Muhtemelen sizler de öylesinizdir. Yani kendimi hem çok yalnız hissediyorum. Çok yalnız, çok kenarda bırakılmış, çok sesi duyulmamış hissediyorum. Hem de çok kalabalık hissediyorum. Sanki çok kalabalık bir grupla beraber aynı şeyi hissediyorum. Aynı duyguyu paylaşıyorum. Hem bir psikolog hem de siyaset birimi mezunu bir insan olarak söyleyeyim. Bizim toplumumuz çok kırılgan bir toplum bir yeriyle. Aynı zamanda da duygu kontrolü çok zayıf bir toplum. Yani biz çok yüksek duyguları hissedebiliyoruz çok hızlı bir şekilde.

Ondan sonra çok hızlı bir şekilde bu duygular geçebiliyor. Sanki bu yüksek duygular dolayısıyla kendimizi hem birilerinin yanında hemen hissedebiliyoruz hem de birilerinin karşısında hemen hissedebiliyoruz. O yüzden bence bizim gibi toplumları kutuplaştırmak daha kolay. Keşke bunun karşısında biraz daha durabilsek. Çünkü insan oğlu bizim yani evrimleşmemiz dolayısıyla birazcık da kendine benzeyenleri ve kendinden farklı olanları ayırt etmeye çok yatkın. Yani hemen yanına kendine benzeyenleri çekmeye çalışıyor ve karşısına kendisine benzemeyenleri almaya çalışıyor.

Aslında buralarda çok güzel araştırmalar da var. Yani bizim gözümüzde canavarlaştırdığımız ötekiler biraz temasla çok daha anlayabildiğimiz insanlar haline gelebiliyorlar. Ama işte toplumun yapısı itibariyle ötekiyle temas kuraması hale gelince işte o kutuplaşmalar oluşmaya başlıyor. Bir de bu sebeple aslında farklılıklarımız çok göze batabiliyor. Karşı düşünceler zaten sosyal medyanın etkisiyle de inanılmaz yoğun ve yüksek hale geliyor. Zaten o sosyal medyanın etkisiyle veya bunu bilinçli olarak körükleyen insanların etkisiyle karşı düşünceler iyicene gözümüze batıyor ve yapayalnız hissetmeye başlıyoruz.

Böyle hisseden buna üzülen, bunlardan dolayı umutsuz hisseden sadece benim gibi düşünmeye başlıyoruz. Ama sonra bir olay oluyor ve bir bakıyoruz ki hayır ben yalnız değilim burada. Maalesef bunlar genellikle üzücü olaylar oluyor. İşte deprem oluyor, toplumsal bir olumsuzluk oluyor. Bazen de tabii ki işte mesela kadın voleybol takımının başarıları oluyor. Ya da olimpiyattaki bir sporcumuzun başarısı oluyor. Bunlar da tabii bizi bir araya getiren şeyler. Ya da mesela Cumhuriyet'in 100. yılı kutlamalarında hepimizin heyecanlanması oluyor. Ben İstanbul'u o kadar kalabalık ve dışarıda gördüğüm çok az zaman vardı o günkü kadar. 29 Ekim 2023'den bahsediyorum.

O yüzden de yani bu tip böyle bir araya geldiğimiz olaylarda kendimizi çok daha kalabalık hissediyoruz. Bizim gibi hisseden birileri var. Ve o bizim gibi hisseden birilerinin gözlerine baktığımızda aslında ne kadar çok birbirimizden beslendiğimizde, ne kadar benzer korkularımız olduğumuzda... Ne kadar ceder kaygılarımızın ortaklaştığını ve neyi değiştirmek, neyi farklı yapmak istediğimizi görüyoruz aslında. O zaman birbirimizi buradayız diyebiliyoruz. Biz buradayız. Aslında hepimiz buradayız. Evlerimizin içerisindeki yalnız insanlar değiliz. Biz buradayız. Birlikteyiz. Sesini duyuyorum. Seni görüyorum. Korkmana gerek yok. Hepimiz buradayız.

İşte bu zor zamanlar karmaşık duyguları getiriyor o yüzden. Aynı anda yalnız ve kalabalık hissetmek. Göz önünde ve kenara itilmiş hissetmek. Hem çok karamsar hissetmek hem de çok umutlu hissetmek. Çünkü bir yandan da şunu biliyoruz yani...

İnsanlar kötü hissetmeden zaten bir şeyleri değiştirmeye çalışmazlar. Bir şekilde yapımız itibariyle her şey aynı giderken çok da bir şeyleri farklı yapmaya ihtiyaç duymuyoruz. Ama bir şekilde kötü hissetmeye başladığımızda durumu değiştirmeye başlıyoruz. O yüzden böyle zamanlar bize hem çok umutlu hissettiriyor hem de çok çaresiz.

Ufak bir konuya bağlayıp öyle bitireyim bu podcastı istiyorum. O da şu, güvenden bahsettim, kendi güvende hissetmekten bahsettim, adaletten bahsettim. Bunları benim ve biliyorsunuz en sevdiğim ve en çok çalıştığım konu olan bağlanmaya bağlamadan bırakırsam ayıp ederim gibi hissediyorum. Bence hepimiz içinde yaşadığımız toplumlara da bağlanıyoruz. Bağlanmanın ana azarkayına baktığımızda ondan ayrı kaldığımızı özlüyor muyuz? Onunla temasta olmak istiyor muyuz? Başımız sıkıştığında ona sığınmak istiyor muyuz? Ve her ne olursa olsun onun orada olacağını biliyor muyuz? Sorularını hatırlatayım size. Kendi adıma şunu söyleyeyim. Ben ülkemden uzaktayken ülkemi çok özlüyordum.

ve sık sık ülkemden haber almayı istiyordum. Başıma bir şey gelse yurt dışındayken ülkem orada, dönebilirim duygum vardı hep. Ve her ne olursa olsun buranın devam ettiğine inanıyordum. Bence bu tip olaylar bizim ülkemize güvenli bağlanmamıza engel oluyor. O yüzden mesela bazılarımız kaçıp gitmeye çalışıyor. O yüzden bazılarımız yurt dışındayken burada olup biteni hiç takip etmemeye çalışıyor.

O yüzden bazılarımız artık başımıza ne gelirse gelsin ülkemizin bizim adımıza burada olmayacağına inanıyor. Ben umut ediyorum ki ülkemize güvenli bağlanmamızı daha çok sağlayabilecek yarınlar olsun. Ülkemizin içerisinde kendimizi çok daha güvenli hissettiğimiz yarınlar olsun. Ve bütün bunları aslında bu ülkede büyüyecek çocuklarımız için de yapalım. Çünkü belli ki bize çok güzel değerler aktarılmış. Biz de bu değerleri bizden sonrakilere aktaralım ki bir gün mecbur kalırlar da bizim gibi hissettikleri bir durum olursa yine birbirlerine baksınlar, buradayım desinler ve onlar da devam edebilsinler. Çünkü hepimizin bu ülkede psikolojik dayanıklılığa çok ihtiyacı var. Hepinize çok sevgilerimi gönderiyorum arkadaşlar. Umarım bu podcast iyi gelmiştir size.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)