Podcast

İleri Otokrasi, Sokak, Boykot

Fularsız Entellik

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Gündem bölümü. Rejimin iyice otokrasiye kayması, bunun gizli ve açık maliyetleri, eski Osmanlı bölgelerine kıyasla halkın mutluluğındaki değişim, vatandaşlık bilinci ve boykot hakkında. Kendinize mukayet olunuz.

Yeni Kitap: Fularsız Felsefe: Dört Önemli Mesele

.

Konular:


(00:04) Gelecektekiler için gündem özeti

(01:20) Rekabetçi olamayan otoriterizm

(05:40) What about whataboutism

(07:54) Tek adamcılığın maliyeti

(11:28) Mutsuzluk

(13:23) Hukukta Gabon standardı

(14:25) Sokağa çıkmak

(16:00) Vatandaşlık bilinci ve polise tapmak

(17:29) Boykot

(22:10) Fularsız Felsefe (önsatış)


.

Kaynaklar:


Dünya Mutluluk Raporu







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.394 kelime · ~17 dk okuma

Gelecekte bizi dinleyecek arkeologlar için yıldız tarihi Mart 2025. Son birkaç günde olanları özetlersek İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı önce üniversite diplomasını kaybetti, sonra başka isimlerle birlikte yolsuzluk ve terör suçlamalarından gözaltına alındı. Şimdilik sadece yolsuzluk suçundan tutuklandı, yargılanacak. Bir yandan da CHP ön seçimlerinde tek aday olup kazandı.

Bu ön seçimler halka açık bir oylama içerdiler. Toplam 15 milyon oy kullanıldı. Gösteriler devam ediyor, tutuklamalar devam ediyor. Bir de boykot başladı.

Durumlar budur. Önceki bölümün devamı kaç gündür hazır bende ama bu gündemde yayınlayamadım doğal olarak. Türkçe podcast yapınca öyle planlar yapamıyorsun. Sadece Türkiye gündemi de değil mesele gerçi.

Transkriptin tamamını oku

Eski memleket Amerika'ya bakıyorum. Orası da iyice sirke dönmüş. Savunma bakanı yanlış kişiyi çete sokup saldırı planları anlatıyor. Bir gece ansızın Grönland 51, Kanada 52.

O kıvamdalar. Epey bir şey birikti yani. Bir gündem konuşasım var. Birkaç gündür sosyal medyadan paylaştıklarımı burada toparlayayım istiyorum.

Tabi bu zamanların ötesinde, bu coğrafyanın ötesinde de işinize yarayacak şeylere odaklanarak. Şu ana kadar demokrasi analizleri yapan yabancı grupların Türkiye için kullandıkları terminoloji hibrit rejim veya rekabetçi otoriterlikti. Geçen seçim döneminde anlatmıştım. Görece yeni uydurulmuş etiketler bunlar.

Eskiden özgür seçim yapan ve yapmayan ülkeler arasında ayrım vardı. Başkanın %99.9 oy aldığı yerler özgür sayılmıyordu mesela. Gayet basit.

Zamanla durum karıştı. Birçok yerde seçim günü sorun yok. Ama ona giden yol sorunlu. Denetleyici kurumların hepsinin içini boşaltmaktan tut, vergi cezalarının birer silah olarak kullanılmasına, efendim mahkemelerin genişletilip yandaşlarla doldurulmasına kadar her şey mübah.

O yüzden de yarış başlamadan bitiyor. Yine eskiden demokrasi eksikliğiyle fakirlik arasındaki bağ da daha netti. Oysa bahsettiğim tipteki rejimler gelişmiş ekonomilerde gayet mümkün. Macaristan işte, en basit örneklerinden biri.

Arada sırada gösterilere gidiyorum ben de. Yolsuzluktu, öğretmen haklarıydı vs. Akşam dönünce iktidarın kanallarından aslında Soros'un paralı köpeği olduğumu, ne bileyim Brüksel'in ajanı olduğumu öğreniyorum. Vayanos'un ben neymişim diyorum.

Bugün de çok şükür şer odaklarına alet olup Macaristan'ı bölmeye çalıştık. Tabii Avrupa Birliği dengeleyici unsur. Böyle bir dengeleyici unsur olmayınca Türkiye oluyorsun zaten. Hele tam da Avrupa Birliği Amerika arası açılıyorken Türkiye ile ortaklığa rağbet arttığı bir dönemde dışarıdan baskı falan zor iş.

Eski Türkiye nasıldı? Askerlerin, sivillere belli sınırlar çizip burada, bunun içinde demokrasi oynayın dediği bir yerdi. Zamanla AKP'nin genişlettiği ama başka kimseyi de oynatmadığı bir yere dönüştü. Kendi çalıp kendi oynuyor.

Şu anda bakın 4 tane siyasi lider veya cumhurbaşkanı adayı hapiste. Demirtaş ve Figen Yüksektağ zaten 8 senedir hapisler. Ümit Özdağ bu senenin başından beri hapiste. Suçlaması da belli değil.

Şimdi de İmamoğlu. Daha bunları not alırken İmamoğlu'nun avukatını da aldılar içeri. Ertesi günde bölümü kaydetmeye başlarken şartlı salı verdiklerini öğrendim. Bu kısmı sonradan ekliyorum.

Zaten yıllardır Doğu'ya kayyum atamak sıradanlaşmıştı. Şimdi Şişli'ye de atanmış. Sadece belediye başkanlığının değişmesi değil kayyum. Tüm belediye meclisini de kovuyor.

Atanmış biri seçilmişleri kovuyor. Doğrudan Büyükşehir Belediyesi'ne kayyum atamak da masadaydı. Ama söylentilere göre önce piyasalardaki ve sonra sokaklardaki tepkinin büyüklüğü şaşırtıcı olmuş bir takım pazarlıklara yol açmış, sonuçta oraları CHP'ye bırakmışlar. Kaybedilen savaş da kazanılan bir muharebe gibi.

Sonuçta bu rejimin hibrit mibrit bir yanı kalmadı artık. Devletin tüm imkanlarını kullanmamıza rağmen seçimde bizi yenebilir dediklerini içeri atma eşiği geçildi. Demirtaş da zaten Türkiye'nin 3. Büyük Partisi için bu yapılmıştı ama terör merör diye kimse ağzını açamıyordu.

Şimdi de aynısını 1. Partisi için yaptılar. Herhalde ülkedeki en popüler siyasetçi için yaptılar. Bu çerçeve içinde de davanın detaylarına odaklanmayı, fazla odaklanmayı gereksiz buluyorum açıkçası.

Önümüzdeki günlerde, haftalarda bu detayları iyice ortaya çıkar. Siz de çoktan bıkmış olursunuz zaten. Valla düşünüyorum 10-11 milyar dolar bütçesi olan bir kurumda yolsuzluk döndüğüne ben bahse girerim. Bir yandan da bu yolsuzluğun diğer belediyelere kıyasla daha düşük bir oranda.

veya daha alt seviyelerde olacağını tahmin ederim. Çünkü ilk günden beri bekliyorlar bu soruşturmaları. İmamoğlu da salak değil ki. Yani onun açısından bakmaya çalışırsam 3 tane seçenek görüyorum.

Bir, en basiti fırsatını bulmuşken cebimi doldurayım. Ama %100 yakalanacak. İki, bir patronaj ağı oluşturmak için yolsuzluk yapayım. Kendi yandaşlarımı yaratıp besleyeyim.

Çünkü yenmeye çalıştığım taraf böyle örgütlenmiş. Bu işi herkesten daha iyi yapıyorlar. Başka türlü mücadele zor. 3.

Mümkün mertebe hiçbir şeye bulaşmayayım. Zaten durduğum yerde büyük ihtimalle cumhurbaşkanı olacağım. Benle ittifak kuracaklar da buna güvenerek zaten ittifak kuruyorlar. Sonradan bizi ihya eder diye.

Benim risk almama gerek yok. İçeriden hiçbir bilgi almadan kurduğum mantığa göre de kahvehane dayısı modu bence ikinci ile üçüncü arasında bir orta yol bulmuştur. İçeriden şöyle bir bilgi var, çok da içeriden değil gerçi halka açık. İBB 2019-2024 arasında tam 1019 soruşturma ve teftiş geçirmiş.

Maliyeden müfettişler geliyor, istedikleri kayıtlara bakıyorlar, düzenli sayıştay denetimleri de var. Zaten 1065 iş günü mü ne varmış bu periyodda? Neredeyse her gün orada olmaları lazım. İBB çalışanı o kadar gitmiyordur işe.

Özel oda tahsis etmişler bunları o yüzden. Bir iki adım geriye gideyim. Bizim safsata kitabındaki, safsatalar ansiklopedisindeki en önemli konulardan biri Whataboutism'di. Bir sürü tırışkadan safsata var da bu önemli.

Çünkü her yerde karşımıza çıkıyor ve bazı durumlarda doğru tepki. Burada da güzel bir uygulamalı örneğini görüyoruz. Bakıyorum kondanın barometresine, halkın çoğu bu tutuklamanın siyasi olduğunu düşünüyor. AKP seçmeninin bile anca üçte ikisi tutuklamayı haklı bulmuş.

Kalanlar yanlıştır diyememişler, gerçi fikrim yok demişler. Şimdi bu insanlar ne kastediyorlar tutuklama siyasidir diyerek? İmamoğlu sıfır yolsuzluk, sıfır usulsüzlük yapmıştır. Kefilim ona demiyordur çoğu.

Kafasında belli bir referans noktası vardır, belli bir standart vardır. Mesela beşli çetedir. Efendime söyleyeyim, maliyetinin 10 katına, 20 katına yapılan o geçiş garantili köprüler, o yolcu garantili havaalanlarıdır. Bunların hem boyutu çok büyük hem de çok daha gerizekalıcalar.

Çünkü paranın çoğu dışarı akıyor. Yolsuzluk yaparken bile milletini önceliklendirmemişler. Hiçbir mantığı yok. Ha illa belediyelerden konuşacaksak Melih Gökçek'tir referans.

Ankaralıyım ben. Bir nesil boyunca yapmadığı kalmadı adamın. Bunlara bakıp siyasi diyorsun. Whataboutism burada doğru tepki.

Çünkü sorun zaten sistemin adaletsizliği. Orada da bunu yaptın, burada da bunu yaptın demeden adaletsizliği zaten konuşamıyorsun ki. Daha ufak ölçeklerde de aynısını yapıyoruz biz. İlla yolsuzluk için değil.

İşte gösteriye katılan, elinde silah falan olmayan gençlere hayvan gibi davranıyorlar. Bir sürü video görüyoruz. Tutuklanıyorlar. Ama adam öldürenler, adam öldürdüğü bilinenler dışarıda.

Buna işaret etmek zaten teknik olarak vatabatizm. Ama doğru. Her halükarda bu muhasebeyi kişisel sevgi, saygı, bağlılık gibi şeyler açısından yapmamak lazım. Baktığım şey, bu kişiler kazanırsa iktidar yapısı nasıl değişir.

Yani Tayyip'i alıp yerine bunları koymuyorsun. O kadar basit olsaydı karakterine falan bakmak gerekirdi. Padişah değiştirmek gibi olurdu. Yeni gelenin eskiyi aratmaması lazım olurdu.

Ama bu rejim tek bir insanla o kadar bütünleşmiş ki başkası kazanırsa tüm sistem değişecek. Tabii ki Türkiye'nin hep benim idealimdekinden daha da merkeziyetçi kalacağını biliyorum. Ama bu kadar da olmasın yani. Şöyle özetleyebilirim.

Alternatifler başarıyı garanti etmez, mevcut durum ise başarısızlığı garanti ediyor. İnsanlar bu tek adamcılığın ne kadar maliyetli bir şey olduğunu anlamıyorlar. Anlaması da zor gerçi. Bize kolay geleni ne biliyor musunuz?

5 sene önce nasıldım şimdi nasılım. 10 sene önce nasıldım şimdi nasılım. Bunu anlamak kolay. Bu farkın da tamamını iktidar hanesine yazıyor insanlar.

İyisiyle kötüsüyle. AKP başlarda bunun ekmeğini çok yedi. Dünyadaki kredi bolluğunun bize yansıması iktidarın becerisi olarak algılandı. Teknolojinin gelişimi de keza.

O da önemli bir şey, pek konuşmuyoruz onu. Yani yeterince uzun süre iktidarda kalınca zaten illaki teknolojik devrimler yaşanıyor, üretkenlik artıyor. Ondan da nemalanıyorsun ve daha da uzun süre iktidarda kalabiliyorsun. Bunlar genel sorunlar, Türkiye'ye has değiller.

Bir de şu kısmı var işin, kredi bolluğu gibi global trendleri falan boş ver. Geleceğini ipotekleyerek şimdiki yaşam standardını yükseltmenin maliyetini de anlamıyor insanlar. Sürekli olarak bir şeylerin yükünü gelecek nesile yıkmanın yeni yolları icat ediliyor dünyada. Yeni finansal araçlar icat ediliyor ve iktidarlar bunları dibine kadar kullanıyorlar.

Demin basit bir örneğini verdik işte. Bilmem kaç sene boyunca gerçek dışı ölçeklerde kullanım garantili o projelerin hepsi çocuklarımıza ihanet. Ya hizmet olsa onu ben de yaparım zaten. Bundan basit şey mi var Allah aşkına?

Gelin kardeşim istediğinizi yapın, ben zaten milleti vergilendirip size ödemenizi yaparım. Size verecek para bulamazsam şunları şunları satar denkleştiririm. Tüm bütçeler ortak zaten, tüm cepler aynı. Tek adamlık da böyle.

Enflasyon ise enflasyon, onun ceremesini sonrakiler çeker. Bunlar gizli maliyetler. En gizli maliyet de, zamanı en çok yayılmış maliyet diyelim, nitelik. Tek adamcılığın bürokrasi üstünde kaçınılmaz bir nitelik maliyeti var.

Rejim vergisi gibi düşünmek lazım bunu. Bu rejimde geçirdiğin her sene hem ülkeden kaçışlar arttığından net bir nitelik kaybına sebep oluyor. hem de ülke içinde kalan niteliğin de dağılımı bozuluyor. Tüm kurumlar saçma sapan insanlarla dolu.

Normal bir rejimde vasıfsız bir iktidarın, iktidar döneminin etkilerini bir nebze olsun dengeleyecek olan o öğeler, şimdi tam tersine o vasıfsızlığı katlayarak arttıran bir etmen haline geliyorlar. Navalny'nin bir demeci aklıma geldi şimdi. Rusya'daki büyük muhalifti ya zamanında. 2020'de bir suikast girişiminden zar zor kurtulmuştu.

Zehirlenmişti. Yüzü gözü bozulmuştu. Sonra bunu Rusya'da tutukladılar. Protestolar oldu.

Önce kısa bir ceza verdiler. Daha sonra içerideyken hırsızlık, mırsızlık, örgüt kurma gibi yeni suçlamalarla cezasını uzattılar. Avukatları da örgüt üyeliğinden ceza aldı bu arada. Üç avukatı.

Ya benzer işler işte. Adam da bir ara demişti ki, yolsuzluk yüzünden devlet çalışamaz hale geldi. Hiçbir şey düzgün yapamıyorlar. Bakın, karşıtlarını bile doğru düzgün öldüremiyorlar.

Tabii kısa süre sonra Batı Sibirya'da bir hapishanede öldü. Gizli maliyetlerden bahsettik. Bir de milletin gördüğü gizli olmayan maliyetler var. Daha boykotun B'si, gösterinin G'si yokken insanlar liradan, borsadan, tahvilden, genel olarak Türkiye'den kaçtılar.

Herhalde tutuklama kararından hemen önce başlamıştır bu kaçış da bizim haberimiz yok. İçeriden bu hareketi bilenler paralarını dövize taşımayacaklar mı? Sonuçta herkes borsanın, liranın düşüşünü görüyor. Liranın düşüşünü tam göremiyor gerçi, bu erteleniyor.

Çünkü onu stabilize etmek için Merkez Bankası milyarlarca dolarlık rezerv eritiyor. Doları basınca piyasaya, dolar değersizleşiyor, lira değerleniyor. Merkez Bankası o rezervi eninde sonunda yeniden oluşturmak zorunda. Yani gidip yine piyasadan dolar toplayacaklar, bugün bastırdıkları şey gerçekleşecek.

Faiz artışı bekleniyor şimdi, onu da insanlar görüyor. Neyse, paradan konuşmak çok istemiyorum. Sonuçta nihai amacımız ne? Paranın manası ne?

Nitelikli bir bürokrasinin manası ne? İnsanları mutlu etmek. Bunu nasıl ölçebiliriz? Yaşam kalitesi endeksleri falan var da.

Daha subjektif bir yöntem var. Gidip insanlara direkt soruyorsun. Kardeşim diyorsun, sizin için olabilecek en iyi hayat 10, en kötü hayatta 0 ise şu an kaçıncı seviyede hissediyorsunuz kendinizi? Sadece ekonomiden değil, bir dünya şeyden etkilenecektir.

Kültür, iklim, güneşli gün sayısı, yemeklerin lezzeti, her şey. Dolayısıyla bu tip bir soruyu değerlendirirken mutlak skorlara çok takılmamak lazım. Değişime odaklanmak lazım. Saydığım bir sürü faktör aynı kalıyor sonuçta.

O yüzden de seneden seneye bir değişim görünce bunu yönetime yormak daha yerinde. Köfteler daha lezzetsiz olduğu için mutsuz olmuyor insanlar. Çok uzatmayalım. Gallup'un 2011'den beri böyle anketleri var.

Çok eski değil yani. Hala AKP iktidarından bahsediyoruz. Ve o zamanlar, 2011'de ortalama bir Türk, Sırplara, Macarlara, Bulgarlara, Ermenilere kıyasla daha fazla yaşam tatmini hissediyordu. Sıralama şu şekilde.

Türkiye, Macaristan, Sırbistan, Ermenistan, Bulgaristan. Bilerek bunları seçtim. Eski Osmanlı halkları, hiçbiri de zengin değil. Aradan geçen yıllarda ne oldu?

Hepsindeki yaşam tatmini yavaş yavaş arttı. Bir tek Türkiye'deki azaldı. Hem de aralarında sonuncu olacak kadar. 2025 Mutluluk raporuna baktım şimdi.

Türkiye'nin sıralaması dünyada 94. Batı Avrupa'yı zaten geçtim. Doğusu da külliyen daha mutlu. Bizden daha mutsuz tek yer Ukrayna.

3 senelik işgal sonda olsun o kadar. Ama daha şaşırtıcısı, Cezayirliler, Ruslar, Çinliler, Moğollar daha mutlu çıkıyorlar. Azerbaycan dışında bütün Türkiye Cumhuriyetler daha mutlu. Ciddi farklı üstelik.

Kamboçya dışında bütün Güney Doğu Asya. Haiti dışında tüm Güney Kuzey Orta Amerika. Herkes durumun kötü olduğunun farkında da zamanla perspektif kaybolduğu için böyle kıyaslar gerekiyor. Ve tekrar edeyim, bu tip sıralamaları çok ciddiye almamak lazım.

Mutluluk gibi bir kavramı tek bir boyuta indirmek zor bir şey. Ama genel ligimizi, ne kadar değiştiğimizi anlamaya yardımcı oluyorlar. Hukuk için de bir benzerini yapabiliriz. Burada çok bir gizem yok.

Zaten tek adamcılık tanım itibariyle hukukun ölümü demek. Şimdi dünyada hukukun üstünlüğünü ölçmeye çalışan İsveç bazlı bir kurum var. Bunların kullandığı kıstaslar işte yargı bağımsızlığı, kanunların şeffaflığı, sokaktaki insanın hakkını savunmasının kolaylığı, bürokrasinin hukuka ne kadar tabi olduğu gibi şeyler. Bir şekilde bunları puanlamışlar.

Bir zamanlar Avrupa ortalamasına yakınken 20 sene boyunca düşe düşe Afrika ortalamasının gerisinde kalmışız. En kötü olduğumuz alan da iktidarın gücüne getirilen sınırlamalar. Bu açıdan bakarsak incelenen 142 ülke arasında 135.yiz.

Yani bizim seviyemizde olanlar Gabon, Rusya, Çin, İran, Kongo. Ya tüm bunların karşılığında bir şey alsak, zenginleşsek, güvenliğimiz artsa yine tartışılacak bir şey olur da o da yok. Hay beye otokresi. O yüzden de sokakta ne işiniz var hakkınızı hukuk sınırları içinde arayın.

Kafasını hiç ciddiye almamak lazım. Böyle bir sisteme o sistemin kurallarına uyarak değiştiremezsin. Zaten tüm sistem sen değiştireme diye ayarlanmış. Madem sokak dedik biraz da ondan konuşayım, yurt dışından böyle sokaklara çıkın hakkınızı arayın diye atıp tutmayı hiç sindiremiyorum, böyle bir şey yapmam.

Çenemi kapalı tutup Türkiye'dekileri takip ediyorum ben. Burada da tavsiye vermeden şöyle konuşayım. Rejimler keriz değiller. Bir yandan seni boğup boğup sokağa itiyorlar, sokağa çıkınca da bu sefer başka şeyler yapıyorlar.

Arana abuk sabuk tipler salıyorlar. Bir yandan sen onları denetlemeye çalışırken bir yandan polisin tacizine uğruyorsun. Onlara karşı sükunetini korumak zorundasın ve bir yerden falso versen anında medya akbaba gibi üstüne atlayıp seni haksız göstermeye, göstericileri haksız göstermeye çalışacak. Daha da kötüsünü söyleyeyim bunların hiçbiri olmasa bile genelde uzun vadede insanların çoğuna bir bıkkınlık geliyor.

Çünkü işleri güçleri evlerini geçindirmek zorundalar. Olay sadece öğrencilerin üstüne kalıyor. Onların bir şımarıklığıymış gibi algılanmaya başlıyor. Aman şu anarşi bitsin moduna geçiyor insanlar.

Ben bunu yaşadım daha önce. Gezi döneminde de yaşadık. Hatırlar çoğunuz. Bizzat katıldığım barışçıl gösterinin akşam haberlerde ne şekilde sunulduğuna tanıklık edince o zaman kavramıştım medyanın gücünü.

Şimdi bunu bir 10 sene daha her koldan sürdürdüğünüzü düşünün. Durum bu. Benim çok basit bir mantığım var aslında bu konularda. Eğer sorun polisten ziyade göstericiler olsaydı, eminim ki o eylemler her kanalda baştan sona canlı yayınlanırlardı.

Yayınla kardeşim, bunları vandal gibi göster. Kesmeden, editlemeden, biçmeden herkes ikna olur. Gösterilerin yayılmasını engellemenin en rahat yolu bu. Aksine İBB önündeki konuşmayı bile canlı yayında verdikleri için kanallara ceza kesiliyor.

Bu ülkede vatandaşlık bilinci eksik olan milyonlarca insan var. Ne kendi hakkını arar, ne komşusunun hakkını arar. Yüz tane sorun var ülkenin, hiçbir konuda örgütlenmez. İşte işin içine İsrail girince bir örgütlenir, o kadar.

İşçi hakları, çevre, deprem... Hak umursamıyor, çıkar umursuyor. Bu vatandaşlık bilinci eksikliğinin önemli bir göstergesi de polise tapmak. Gösteri yapmak zaten anarşidir.

Polis şiddeti videosu görürse de ilk tepkisi kesin hak etmişlerdir olur. Polisimizin elleri dert görmesin olur. Tabii ki polis bazen haklı olabilir. Toplumun düzgün işlemesi için de gerekli bir kurum sonuçta.

Ama bu özel statüde bir kurum. Kimsenin otomatik desteğine, kayıtsız şartsız desteğine ihtiyacı yok. Zaten güç kullanma tekeli onlardı. Zaten savcılarla içli dışlı olanlar onlar.

Haksız da uğramayacaklar ki normal şartlarda hep haklı çıkacaklar. Gücün doğası bu. Bunu dengelemek için zaten bağımsız kurumlar kuruyorsun, denetliyorsun. Kamuoyunun görevi de polise karşı sağlıklı bir şüphe taşımak.

Tek tek polislerden bahsetmiyorum yani tanıdığınız polislere şimdi gidip trip atmayın. Kurum olarak bakıyorum. Gösterilerde, karakolda, şurada burada bir olay olduğunda aksi kanıtlanana kadar polis haklı değil. Tersi.

Ama bizde öyle değil. Size devleti tanıtacağız kafası var. Kendini güçle özdeşleştirme isteği var. Haklı değil, kazanan tarafta olmayı umursuyor.

Ama işte deminden beri dediğimiz şey ne? Bunlar kazanan tarafta olduklarını o kültür savaşındaki propaganda bombardımanı yüzünden sanıyorlar. Yoksa aslında çoğu kaybeden tarafta bir dolu bedel ödüyorlar. İçlerindeki bir azınlık gerçekten kazanıyor.

Boykot üstüne de bir şeyler diyeyim de artık salayım sizi. Bu arada boykot kelimesinin Charles Boycott diye bir adamdan geldiğini biliyor muydunuz? İlk boykotu organize eden kişi bile değil. Kendisi boykot edilmiş.

Artık tarihte öyle anılıyor. Kaptan Boykot diye romanı bile var. Lynch kelimesinin kaynağının Charles Lynch olduğunu biliyordum da bunu bilmiyordum. Artık hiçbir kelimeye güvenemeyeceğiz.

Hepsinin altından bir Charles çıkacak. Boykot çok önemli bir araç. Sokağa çıkmak istemeyen, hele ki olayların gidişatına göre sokak hakikaten tehlikeli hale gelmişse, bunlara bulaşmak istemeyenlerin dahi rahatça katılabileceği bir tepki türü. Çok az bir fedakarlık gerektiriyor.

Dolayısıyla en az çabaya karşılık en çok etkiyi bırakan protesto. Ama belli şartlar altında. Northwestern Üniversitesi'nde boykotların etkisi üstüne araştırma yapan bir profesör var, Braden King diye. Ona göre ulusal gündeme oturan boykotların sadece dörtte biri hedef alınan şirketlerde anlamlı değişikliklere yol açıyormuş.

Şirket batırmak zaten imkansıza yakın da onları değiştirmek bile bu kadar zor. Bu tabii ABD verilerini baz alıyor. Türkiye'deki durum bambaşka. Yine de alınacak bazı dersler var.

Bir kere boykotların belli hedefleri olması lazım. Bizde olduğu gibi genel bir protestonun, genel bir tepkinin kanalı olmak yerine dönem dönem belli şirketlere, gruplara odaklanmak daha etkili olabilir. Ve onlardan ne istendiğinin de açık olması lazım. Yani bir yere reklam verense reklamlarını bitirene kadar boykot.

Tabii katılacakların müşteri olması lazım. Yoksa zaten hiç kullanmadığın bir hizmeti, ürünü boykot etmenin etkisi yok. Boykotun sulandırılmaması lazım. Çünkü şirketler arasındaki rekabete meze olabilir.

Karalama kampanyalarına, daha kötüsü bir influencer'ın kişisel husumetine meze olabilir. Bu tip şeylere karşı uyanık olmak gerek. Ve bunun uzun sürece iyi anlaşılmalı. Profesörün verdiği bazı başarılı örnekler 10 yıllara yayılmışlar.

10 yıllar sonra geri adım atıyor şirketler. Şimdi bu gözle Starbucks boykotunu düşünelim. Onların işçi sendikasının yaptığı Filistin yanlısı sosyal medya açıklamasını yasakladıkları için kopmuştu tüm gürültü. Yani sosyal medya politikalarını hedef alarak o açıklamayı tekrar yayınlatma hedefiyle boykot yapmak bayağı etkili olabilir.

Ama öyle olmadı. Olay genişledi. Bütün Orta Doğu'da bunlar Siyonist markası diye boykotlar başladı. Üstelik Türkiye'deki dükkanların bayisi Al-Şaya grubu.

Bunlar kuvvet merkezli. Kuvvetle İsrail'in diplomatik ilişkisi bile yok. Açıkçası ben bu durumda bile boykota bir şey demem. Diyebilirler ki, ya bize ne nasıl başlamışsa başlamış.

Kabak sizin başınıza patladı. Ama global markasınız kardeşim ve illa Filistin'i destekleyeceksiniz. Nötr kalmayacaksınız. Bu amaçla da boykot yapabilir.

Sonuçta boykotun olayı bu. Belli bir kesim kendi değerleri uğruna harcamalarını yönlendiriyor. E zarar gören Al-Şaya grubuysa bize ne? Onlar gidip baskı yapsınlar merkeze.

Böyle denilebilir. Ama iş şu yüzden cıvıdı. Birincisi sürekli millete sataşmaları kötü. İki, bunları yaparken kendi destekledikleri siyasetçiler İsrail'le gemi gemi ticaret yaptılar.

Hiçbiri de siyasi bedel ödemedi. Yani olayın temel saçmalığı bu. Espresso'la peki ne alaka diyeceksiniz? Ben öyle dedim en azından.

Türkiye'de olmadığım için detayları kaçırıyorum. Birkaç açıklama gördüm. Üniversitelerdeki yerleri kapatmışlar. Çok hızlı büyümüşler.

Zaten Kadir Topbaş'la alakalı vs. Birkaç da Erdoğan fotosu var. Yetti. Yani baştan planlasan böyle bir boykota girişeceğiz.

Sembolü ne olsun arkadaşlar desen daha makul hedefler bulunurdu. Genelde bu tip süreçler zaten irasyonel işlerler biraz, tesadüflere bağlı olurlar. Tabii sonrasında AKP'liler oraya destek için doluşunca artık geri dönülmez noktaya geldi. Umuyorum ki insanlar yeterince bilinçlidir.

Yani hem oraya gidenlere sataşmıyorlardır hem de bunun hasbelkader bir sembol olduğunu, meselenin daha büyük olduğunu akıllarında tutuyorlardır. Milletin hevesi henüz tazeyken onun daha akılcı, daha etkili bir şekilde yönlendirilmesi lazım. Birilerinin oturup uğraşması lazım yani. Kardeşim, kim boykotu hak ediyor?

Yani bir muhalif açısından kim hak ediyor? Bir, bunun sıralamasını yap. İki, kim çok etkilenir? Tavşan dağ küsmüş, dağın haberi olmamış durumu olmasın.

Ciro nedir? Müşteri profili nedir? Bu açılardan kim çok etkilenir? Üç, hangisinin alternatifi bol?

Çünkü alternatifi olmayan ve gerekli olan şeylerin boykotu başarısız olacak. Aklıma gelmeyen başka kıstaslar da vardır. Bunlara göre bir önceliklendirme yapılmalı. Boykot listesi diye bir sürü markayı aynı torbaya doldurunca bunlar belli olmuyor.

CHP'nin hazırladığı boykotyap.com sitesi bir listeden ibaret mesela. Öte yandan o İsrail boykotu için hazırlanan bir site var. Tam dediğim gibi markanın üstüne tıklayınca bağlantısı neymiş, alternatifi neymiş görüyorsun.

Çok zor değil bunu yapmak. Bu arada şaşırmayacaksınız boykotyap.com'a anında erişme engeli gelmiş. Siteyi yasakladılar Türkiye'den.

Vallahi arkadaşlar, ABD için enerjim kalmadı. Yani Trump, Mrump, Elon Musk, böyle rastgele isimleri sayacağım, İlluminati, Bilderberg... Bunları sonra yaparız. Ondan sonra da yarıda bıraktığım Deep Seek muhabbetini tamamlarım.

Yine teknik olmayacak bir şekilde. Sonrasını bilmiyorum. Bu arada kitabımız çıktı, raflarda orada burada bulunuyor. Tam gösteriler öncesinde dağıtım yapıldığı için her yerde bulunuyor.

40 yılda bir kitap çıkarıyoruz, o da kitapçı boykotuna denk geldi kardeşim. Fularsız Felsefe diye aratınca çıkar. Tam ismi Fularsız Felsefe, 4 önemli mesele. Meseleler de kötülük problemi, antinatalizm, özgür irade ve simülasyon teorisi.

Podcastlerden ne kadar farklı olduklarına dair bir yüzde veremiyorum ama hepsine yeni araştırmalar ekledim. Birçok fazlalığı da attım özellikle o Özgür İrade serisinde. İşin fizik kısmına o kadar dalmışız ki onları ayıkladım. Hepsi daha kolay hazmedilebilen bir hale geldi.

Bence her gün bir meseleyi bitirirsiniz rahatça. Kitap 200 sayfanın altında zaten. Fiyatı da o civarda. Hatta yayın evinin direkt satışı 150 liraydı.

E-kitap meraklıları için ben Patreon'dan pdf'ini paylaştım bile üyelere teşekkür niyetine. Üye olmayanlar biraz bekleyecekler. Bir müddet sonra pdf, mobi ve e-pop halini sunacağım cüz'li bir fiyata. Bunu gıcıklığına yapmıyorum yani gıcıklığına bekletmiyorum.

Yayın evinin hakkı için yapıyorum öyle anlaştık. Sesli kitap da aynı şekilde. Bu arada bunları anlatırken Amazon'dan baktım. Felsefe kategorisindeki en çok satanlara şu anki rakiplerimiz Marcus Aurelius, Jean-Jacques Rousseau, Erasmus ve Seneca.

Ölüm grubuna düşmüşüz. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Bir yandan vatandaşlık bilinciyle haklarınızı korurken, polis şiddetine karşı bedelinizi korurken, 7.24 propaganda'ya karşı da zihninizi korurken, bu sürecin muhtemelen uzun süreceğine bir maraton olacağını varsayalım.

Daha güzel günlere ulaşmanın zor olduğunu ama imkansız olmadığını unutmayalım.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)