
2.836 kelime · ~14 dk okuma
Köstebekler ya da yarasalar niye podcast yapmıyor, düşündünüz mü hiç? Eminim sık sık düşündüğünüz konulardan biridir. Her boş kaldığınızda, tek başınıza ya da arkadaşlarınıza bu konuyu konuşuyorsunuzdur. Fakat hani sahiden böyle sorularla dolu zihnim, aklım, fikrim. Neden yapmıyorlar? Ya da yapıyorlar da biz mi haberdar değiliz bundan? Ya da biz acaba neden yapıyoruz? Yapacak seviyeye nasıl ulaştık? Vesaire. Şimdi Amerikalı filozof Thomas Nigel, 1974 yılında kendisini de çok meşhur eden, kendi alanında da en popüler hale gelen bir makale yayınlar. Makalenin başlığı çok basit bir sorudan ibarettir. Yarasa olmak nasıl bir şeydir?
Şimdi belki dinlediğinizde çoğunuza gayet basit gelen, sıradan gelen, üstünde düşünmeye bile gerek duymayacağınız bu soru esasında çok büyük bir bilinç felsefesine yönelik tartışmayı da tetikler. Bir memelidir yarasa malumunuz. Dolayısıyla pek çok ortak yönümüz var. Birbirimizi anlayabilme adına düşünsel anlamda pek çok şey gerçekleştirebiliyoruz.
Fakat ondan daha üstün olduğunu varsaydığımız beynimiz ve düşünce kapasitemiz ile yarasa olmanın nasıl bir şeye benzediğini kavrayabilir miyiz ya da hayal edebilir miyiz? Siz bir düşünün bakalım. Şimdi beni dinlerken yarasa olmak nasıl bir şeydir? Yani bir yarasanın dünyayı nasıl algıladığını, nasıl deneyimlediğini, nasıl yaşadığını insan bakış açısından değil de bizzat yarasanın aklından, gözünden, bedeninden hissedebilir miyiz? Düşünebilir miyiz? Bunun bir anlamda simülasyonunu yaratabilir miyiz? Örneğin yarasalar hepinizin de bildiği gibi gözleriyle değil, dünyayı etrafa yaydıkları seslerin dönüşüyle görüyorlar. Yani bir anlamda sonar gibi çalışan kulakları duyargalarıyla dünyayı, çevrelerini, avlarını ve avcılarını algılıyorlar. Duvarları, ağaçları, yaprakları, toprakları vs. Fakat bunu biz hissedebilir miyiz? Böyle bir şeyi hiç tecrübe edemeyen insanlar olarak.
Bazı körlerin çıkardığı seslerle benzer şekilde yönünü bulmakta destek aldıkları söyleniyor fakat hani yine de genelleştiremeyeceğimiz bir şey. Böyle bir şeyi kavrayabilir miyiz? Hayır. Thomas Nigel, bilinç felsefesinin temelini oluşturacak bu makalesiyle her varlığın kendine has, öznel bir bilinç olduğunu savunur. Yani bir yarasa için yarasa olmak ile bir insan için insan olmak bambaşka şeylerdir. Dahası bir insanın yarasa olmayı hayal etmesi teknik olarak onun bakış açısıyla mümkün de değildir. Yani bu deneyimi işte nöronları, hormonları, kimyasalları ölçerek de anlayamayız. Çünkü bilinç dediğimiz şey beden ve onun bütün unsurlarıyla birdir. Yani
Özetle her şeyiyle bir yarası olmadan yarası olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmek imkansız. Peki tam tersinden baktığımızda yani her şeyde bir insan olarak insan olmanın nasıl bir şey olduğunu neye benzeyebileceğini bilmemiz mümkün mü dersiniz? yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayamayan yani en azından anlayamayacağını anlayan insanın kendi türünü anlamaya yönelik çabası da ayrı bir mücadele yöntemi. İşte belki de bu yüzden köstebekler ya da yarasalar podcast yapmıyor da biz insanlar yapıyoruz. O zaman hepimiz adına her şeyin en temelini inerek bir düşünelim. Biz neden dünyaya geldik mesela değil mi? Sık sık kendimize sorduğumuz soru. Örneğin benim çocuklarım bana kızdıklarında bana hep bu soruyu sorular.
Neden doğurttunuz ki bizi? İşte niye doğurdunuz ki bizi? Hepimiz de anne babamıza böyle sistemler etmişizdir değil mi? Mesela diğer canlıların doğumunu üreme, çoğalma gibi terimlerle adlandırıyoruz. Çünkü olaya bir teknik mesele gibi bakıyoruz. İşte fareler ürüyor, fareler çoğalıyor ama fareler evlat sahibi oluyor mu? Farelerin bir işte canı ciğeri oluyor mu?
değil mi? Sadece empati yapmaya çalışıyoruz ki o da tamamen bize has bir şey ama biraz önce anlattığım gibi Thomas Nagel'ın makalesinden empati de her zaman mümkün değil. En fazla kendi türümüze yönelik yapabiliriz diye düşünüyoruz. Konumuza dönersek, üremeden, çoğalmadan bahsediyoruz başka canlıların doğumunda ama insan doğurması buna benzer dürtüsel bir eylem mi? Mesela içgüdü mü? İçgüdülerimizden dolayı mı çocuk sahibi oluyoruz, işte bebek doğuruyoruz, şartlanmıştık mı? Daha da geniş ve basit bir kapsamla düşünürsek, insan neden çocuk sahibi olmak ister? Hiç düşündünüz mü? İşte biz bu bölümde bunu yapacağız, bunu düşüneceğiz.
Haddini aşan yaşam rehberinin bu bölümünde belki de insanlığın en düşündürücü ama ilginç bir şekilde en az düşündüğü bu sorusunun peşinden gideceğiz. Kendi kendimize zor yeterken, binbir bilinmezliklerle, güçlüklerle dolu bir dünyada yaşarken, neye mal olacağı ya da ne fayda sağlayacağı bilinmez yeni bir bireye sebep olmanın altında yatan tam olarak nedir? Üstelik bir ömür boyunca sorumluluğunu taşımak bağısına. Yani o meşhur şarkının sözleriyle özetlersek, yıllardır soruyorum bu soruyu kendime. Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim?
Her bölümde olduğu gibi haddini aşan yaşam rehberinin bölüm sözlüğünü oluşturalım. Nelerden bahsedeceğiz? Neleri sıkça anacağız? Bunlarla neleri kastedeceğiz? İlk başta tabii ki tahmin edeceğiniz üzere doğmak var. Doğmanın da kökündeki doğ fiil. Doğ eski Türkçe bir kavram. Güneşten geliyor aslında. Güneşi tanımlıyor. Güneşin doğması ve batması. Yine başka bir şarkıdan Esin'le güneşin doğuşu batışı farksızlıyor ya işte oradaki doğmaktan geliyor.
dikelmek, yükselmek anlamında. Çünkü insanın gözlemi, güneşin yükselip alçaldığına yönelik bir algı, onu da doğu fiiliyle tanımlamışlar. Ve aynı şekilde işte bir insanın dünyaya gelmesi, bir insanın yükselmesi, ortaya çıkmasını da aynen güneş gibi doğmak ile tanımlamışlar. Bir de bebek sözcüğü var malum. Bebek, doğduğumuzdaki halimiz. Bunun etimolojik olarak kökeni yok. Yani çok farklı iddialar var, tanımlar var. Fakat aşağı yukarı her dilde bebe sözcüğünden türü yok. Bu kavram işte bebe, baby. Türkçe'ye de bebek olarak yerleşmiş durumda. Pek çok dilde türevini bulabileceğimiz, aynı anlamda benzer telaffuzlarla karşılaşabileceğimiz sözcüklerden birisi. Türk Dil Kurumu sözcüğüne baktım, diyor ki, çok net bir tanımı var. meme emen ve kucakta gezdirilme yaşlarında olan çocuk diyor bebek için. Bir de çocuk var malum işte çocuk büyüyor bebek oluyor o da yine öz Türkçe bir tabir. Eski Türkçe'de yavru anlamına geliyor. Özellikle de kökenini bulamadım daha doğrusu araştıracak fırsatım olmadı mutlaka bir yere bakacağım. Domuz yavrusu için kullanılırmış çocuk kavramı. Çocuk tabii birçok türeve de sahip. Mesela cücük de çocuktan geliyor. Bunların hepsi birbiriyle akraba.
Türk Dil Kurumu sözlüğü çocuk için bebeklik ile erginlik arasındaki gelişme döneminde bulunan oğlan ya da kız, yavru, bala, velet tanımlarını yapıyor. Bala mesela özellikle Doğu Anadolu'da bazı bölgelerde çok sık kullanılır. Ben neredeyse hiç duymuyorum bala, balam. Çok güzeldir.
Mesela şimdilerde biraz böyle argo sözcük gibi ama esasında alakası yok tahmin edeceğiniz üzere. Arapça bir sözcük ve evlatın çoğulu anlamına geliyor. Yani velet dediğimiz şeyde aslında çocuklar diyoruz. Çocuk evlat, çocuklar velet oluyor. Böyle de bir şey var ama bizim dilimize evlat, çocuk olarak geçmiş.
Ebeveyn var bir de yine sıkça duyacağız bu bölümde. Ebeveyn iki baba, anne ya da baba anlamına da geliyor. Türkçedeki bu dönemde sıkça, artık yerleşmiş olan sıkça kullandığımız veli anlamını da taşıyor birazcık ebeveyn. Anne ve babaları tanımlıyor en basit haliyle. Ama artık sadece biyolojik rolüyle değil, bir bakıma hatta bazen daha da çok psikolojik, sosyal ya da ahlaki sorumluluklarıyla da tanımlıyoruz anne babalığı değil mi? Yani anne babalık artık sadece biyolojik olarak birinin anne ya da babası olmakla ilgili bir şey değil. Onun sosyal rolleri var, sorumlulukları var, ahlaki yükleri var, psikolojik insanın kendi içinde yaşadığı halleri var. Dolayısıyla biraz rehberlik ve himaye edici bir
Kutsiyeti de var bu kavramın. Dolayısıyla erkek ve kadının yeni yaşamdaki bir anlamda rütbesi ve kimliği durumunda. İşte kavramlarımız bu şekildeydi. Belki bütün bunların ışığında Şimdi gelin bakalım bunca derdimiz tasamızın arasında neden ömrümüzün sonuna kadar sorumluluğunu taşıyacağımız yeni bir insana vesile olmayı istiyoruz. Bunun altında yatan biyolojik ve psikolojik ve tabii ki toplumsal sebepler ne? Ve tarih boyunca nasıl değişti? Ve önümüzdeki dönemde nereye doğru evrilecek? Hadi bakalım.
Girizgahtan da anlamış olacağınız üzere epey karmaşık bir konuyu kısa bir podcast bölümünün içerisine sığdırmak durumundayım. Fakat notlarımı alırken, üstünü düşünürken bu konu hakkında en az bir bölüm daha yapacağım hissine kapıldım. Bu öyle bir bölümde altından kalkabileceğimiz bir konu değil. Çünkü birazdan ana hatlarıyla paylaşmaya çalışacağım gibi çok dallı budaklı, çok fazla başta ve alt başta sahip bir mesele. Dolayısıyla çok karışık, karmaşık. Karmaşık çünkü bu bölümdeki konumuzun hani biraz önce de andığım gibi biyolojik, bireysel, psikolojik, toplumsal pek çok beslenme kaynağı ve etki alanı var. Çok taraflı çünkü gerekçeleri ve sonuçları açısından doğuran için farklı, doğan için farklı, ona vesile olanlar için birçok farklı yanları var.
Anne, baba ve çocuktan oluşan yapının her birinin kendine has ayrı beklentileri var, kabiliyetleri var, rolleri var, motivasyonları var. Yani bu iş öyle bir nefeste sırtlanılacak türden büyük değil. Yine de bütün iyi niyetimle ve gayretimle. Elimden geldiğince en azından ana hatlarını toparlamaya çalışacağım. Şimdi öncelikle çocuk sahibi olmak kavramıyla başlamak belki de iyi olabilir. Şimdi kronolojik olarak baktığımızda esasında doğrusu bebek sahibi olmak olmalı değil mi? Oysa bu kalıbı kullanmıyoruz. Yani bebek sahibi olmuyoruz, çocuk sahibi oluyoruz. Sanki bir nispeten yetişkin doğuruyormuşuz gibi. Önce bebek, sonra çocuk oysa kronolojik açıdan baktığımızda. Daha dikkat çekici bir kısım ise sahiplik. Yani sahip olma fiili çocuk için, bebek için nasıl nitelendirirsek nitelendirilir. Çok tuhaf bakıldığında. Çünkü sahip olma özünde fiziki, somut şeylere ait bir mülkiyet kavramından besleniyor. Yani bir maliklik, bir mülk kavramına ait bir tabir sahiplik. Ama işte yani neyi anlatıyorum? Ev sahibi olmak, iş sahibi olmak, araba sahibi olmak gibi bir şey ama çocuk sahibi olmak dediğimizde böyle bir şeyden bahsetmiyoruz. Ya da bahsediyor muyuz acaba? Acaba bizzat böyle bir şey mi tanımlıyoruz? Yani çocuk sahibi olmak dediğimizde her şeyine sahibi olduğumuz...
efendisi olduğumuz bir şeyden mi bahsediyoruz? O da bir soru işareti bazıları için bizzat tam olarak bizatihi bu anlamada geliyor olabilir. Yani sormamız gereken ilk soru anne baba için çocuk bir sahiplik konusu mu? Böyle varlık listesine ev, araba yazdık gibi ya da robot süpürge gibi giren bir liste unsuru mudur? Bütün bunlar merak konusu. Tabii modern yaşamda tam olarak böyle olmasa da tarihin
büyük bir bölümünde aslında tam olarak durum bu. Yani insanın kendini bugünkü gibi her şeyden önce birey olarak algılanmadığı dönemlerde aile ve çocuklar özünde hayatın devamlılığı için gereken insan kaynağından öte bir şey değildi. Ve bunun en ekonomik seçeneğiydi. Yani insan üretmek, doğurmak, sahip olmak herhangi bir örneğin inek sahibi olmak, doğurmak, büyütmek, beslemekten kim zaman çok daha düşük maliyetli dolayısıyla daha ekonomik olabiliyordu tarihin önemli bir bölümünde ve bu devamlılık ihtiyacından dolayı çocuk sahibi olmak tamamen işlevsel gerekçelerden besleniyordu. Yani yüzlerce hatta binlerce kuşak boyunca insanoğlu doğum gününü kutlamadan hatta doğduğu günü bile bilmeden
İlk diş partisini yapmadan, baby shower listeleri yayınlamadan aşağı yukarı ahırındaki inek de aynı şartlarda büyüyerek hayata karıştı, yaşadı ve öldü. Milyarlarca soydaşımız. dev kaynaklar gerektirdiği, hayatımızda başka hiçbir şeye ayıramayacağımız kadar uzun zamana yayılacağı ve beklentilere yönelik hiçbir garanti içermediği için çocuk sahibi olma meselesi gözümüzde büyüdükçe büyüyor. Öyle ki istatistikler doğurganlığın azalması sebebiyle dünya nüfusunun çok yakın bir gelecekte görünmemiş hızla eriyeceğini öngörüyor. Örneğin Türkiye İstatistik Kurumu'nun bir verisine denk geldim. 2100 yılına kadar, 2080-2100 yılları arasındaki projeksiyonda doğurganlığın bu seviyede kalması durumunda Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun 50 milyonun altına düşeceğini öngörüyor. 50 milyon, düşünün. Ki bunun büyük bir bölümü çocuk doğmadığından dolayı
yaşlılardan meydana gelecek. Hani ben o yılları görür müyüm pek sanmıyorum ama siz beni dinleyenler gördüğünüzde siz de işte ihtiyarlayacaksınız. Toplu taşıma araçlarında size yer vermeyen yeni yetmelere uyuz uyuz bakacaksınız. Sağa sola söylenip çemkireceksiniz 50 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti'nde. Neyse ama hani özünde baktığımızda istatistikler bize neyi gösteriyor? Bu işin cazibesi biraz yitiyor. Demek ki değişen bir şeyler var.
O zaman gelin yakın tarihten başlayarak işin birazcık dönüşümüne bakalım. Elbette yakın dönem, yakın tarih dediğimizde 4,5 milyar yıldır var olan bir gezegende olduğumuzu unutmayarak insanlık tarihi için belki de bize çok uzak gibi gelen dönemlerin çok yakın tarihlere denk geldiğini de aklımızda bulundurmakta fayda var. O yüzden nereye koyalım kilometre taşını ilk olarak? Antik çağa koyalım. Antik çağa aynı zamanda insanlığa dair hani yazılı belgelerimizin de gayet bol bereketli olduğu bir dönem. Antik çağda çocuk henüz tamamlanmamış bir varlık olarak. nitelenmiş yani insanın birey değil toplumu oluşturan yapı taşı olarak görüldüğü o dönemde bebek ve çocuk ileride iyi bir vatandaş olmaya aday devletine milletine hayırlı bir insan olacak bir ham maddeden ibaret çünkü o dönemlerde
Birey yok. Hatta o dönemi ve sonrasındaki aslında uzun da bir dönemi özellikle Orta Doğu'daki düşünürlerin yazıtlarından bize naklolan metinlerinden baktığımızda bireyi çok az görürüz. Yani birey çok yakın dönemde keşfettiğimiz bir unsur. Oysaki tarihin çok uzun bir döneminde topluluklar var, cemaatler var, cemiyetler var, kabileler var, aşiretler var. Bunun gibi türlü çeşitli adlandırmalarla tanımladığımız topluluklar var, birey yok. Çocuk da işte bu toplulukları oluşturan yapı taşı. Kim olduğunun, ne olduğunun falan bir önemi yok. İşte eli saban tutsun, ok mızrak tutsun, avlanabilsin, tarlada çalışabilsin, evine ekmek getirebilsin, gerisi ne olursa olsun. Dolayısıyla
Çocuk ailenin en zayıf konuma sahip bireyi antik çağda. Anne bir miktar olsa da baba çocuklar hakkında her konuda fikir ve hak sahibi dolayısıyla malik olan kişi. Öyle ki mesela baba dilerse çocuğunu satabiliyor. Hatta gerekli görürse öldürebiliyor. Roma hukuku okuyanlar varsa beni dinleyenler arasında patria protestas kavramından bunu hatırlayacaktır. Patria protestas
Baba egemen toplumun kurallarını, düzenlerini bizlere aktarır. Dolayısıyla çocuklar antik çağda sadece bir iş gücünden ibaret. Tarlada, tabanda kullanılacak, düşük maliyetli ve sadakatli bir çalışan yani. Orta çağda da esasında çocuklar adına değişen pek bir şey yok ama özellikle Belki dinin yani Hristiyanlığın yani kilisenin bu dönemde çocuklar üzerinde belirgin bir etkisi var. Mesela İslamiyet'te ya da işte diğer dinlerde böyle bir değişim görmüyoruz aynı dönemde. Kuzey Afrikalı din adamı Aziz Agustinius ki Katolizmin, Katoliklik cephesinin önemli figürlerinden biridir. Şuna inanıyor, Adem ve Havva'nın cennette işlediği ilk günahın cezası olarak
insanlar dünyaya sürünmüşler, sürgün edinmişler. Dolayısıyla burada bir cezayı çekiyorlar. Dolayısıyla bir anlamda hani bugünkü tabirle genetik bir yatkınlık ya da bozukluk olarak, genetik bir özellik olarak günah işlemeye meyilliler. İnsan günahkar, günaha her zaman meyilli bir canlı. Dolayısıyla bebekler masumiyeti korunmak zorunda.
olan varlıklar ve bu sorumluluk tabii ki anne babanın bir miktarı ama kilise elbette ki rol çalıyor buradan. Kendisi de bu işin sorumluluğunu üstleniyor, biraz sahiplenmeye çalışıyor. Yani çocuk paylaşılmaya başlanan, otoriteler arasında paylaşılmaya başlayan bir varlığa dönüşüyor. İşin dini kısmı bir yana o dönem dünyanın hemen her bölge ve kültüründe bugüne kıyasla en önemli farklardan biri çocukların yetişkinlerle aşağı yukarı aynı hayatı yaşıyor olması. Yani bugünkü gibi öyle çocukların ayrı odaları, ayrı kıyafetleri, ayrı araç gereçleri, ayrı yemekleri,
gibi böyle ayrıcalıkları, intiyazları yok. Tamamen yetişkinler gibi yaşıyorlar. Hatta yetişkinler gibi çalışabilir hale geldikleri anda çalışma hayatının içerisine giriyorlar. İşte tarlada, avlanmada vesaire. 16. yüzyıla denk gelen aydınlanma çağında işler değişiveriyor. Artık bebekler ve çocuklar masumiyet vasfını tekrar kazanıyor. Artık günahkar değiller. Onlar doğuştan öyle lekeli değiller yani. Genetik bozuklukları da yok. Dolayısıyla bambaşka bir dönem başlıyor çocuklar adına. Haddini açan yaşam rap'lerinde adını sıkça andığımız John Locke ve Jean-Jacques Rousseau gibi düşünürlerin çoğu boş bir levha. Hani o antik Yunan'daki tabularasa tabiri gibi olarak tanınmış.
Bebeklerin masumiyetini onlara geri veren dolayısıyla boyunlarındaki o günahkarlık yaftasını kaldıran bu adım ama ne oluyor? Anne ve babaların üzerine şimdiki anne babalık sorumluluğunu da yükleyen yolun ilk taşını döşüyor. Nihayetinde her bebek tertemiz ve boş bir sayfa olarak dünyaya geliyor. Demek ki o bebeğin neye dönüşeceğine yönelik tek bir sorumlu var. Anası, babası. Dolayısıyla varsın, onlar dertlensin artık. Bu sürecin devamında 18. yüzyılda yaşanan sanayi devrimi. Her şeyi değiştiriyor tahmin edeceğiniz gibi hani sanayi devrimi her şeyi değiştiriyor. Bir başka değiştim. Tabii ki çocuklar, bebekler ve aile ve anne baba da bundan nasibini alıyor. Fabrikaları dolduran makineler ve o makineleri çalıştıran buharın gücünü veren kömürlerin çıktığı madenler
sonsuz sayıda işçiye ihtiyaç duyuyor ve bu sonsuz sayıdaki işçiyi en kolay doldurabilecek kesimde tahmin edeceğiniz gibi çocuklar. Dolayısıyla sanayi devriminde çocuklar 5 yaşından itibaren madenlerde ya da fabrikalarda tezgah başında orada burada görevlendirilmeye başlıyor. Öyle ki iş gücünün yarısı, hatta bazı sektörlerde iş gücünün dörtte üçünü oluşturuyor çalışan çocuklar. İnsanlık dışı şartlarda çalışan ve yaşayan işçi sınıfının başlattığı bu hak mücadelesi çocuk haklarının da ilk tohumunu oluşturuyor. Tabi bugünle kıyasla çok daha vahşi olmakla birlikte en azından kanunen 12 yaşından küçük çocukların çalışması ve çalıştırılması yasaklanıyor o dönemde.
Bugünkü algımızdaki çocuk kavramı ancak sanayi toplumunun yarattığı bolluk, bereket, refah ve ne diyelim işte çeşitlilikle 20. yüzyılda başlayan modern çağda kendini gösteriyor. Çocuk ve çocukluk artık bir gelişim sürecine dönüşmüş halde modern çağda. Tanımlanmış ulusal ve evrensel hakları var. Aile ve devlet için artık bir iş gücü ya da asker değil doğru yetiştirilmesi gereken varlıklara dönüşüyor çocuklar.
Günümüze de geleceğim fakat ne çağı olarak adlandıracağımızı bilmiyorum. Yani bu yaşadığımız dönemi siz ne çağı olarak adlandırıyorsunuz? Şu ana kadarkiler kolay. Zaten hiçbiri de yaşandığı dönemde adlandırılmamış. O yüzden işimiz kolay ama hani bu çağı ne çağı olarak adlandıracağız? Kimsenin bildiğini de zannetmiyorum. Her sene
yeni bir kavram çıkıyor karşımıza. Fakat çocuk sahibi olma meselesinin artık ebeveynler adına bir kimlik inşası olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Yani iyi bir anne baba olmak diye bir sorumluluk var artık. Bu daha öncesinde yoktu. Yani toplumsal anlamda böyle bir zorunluluk ya da baskı da yoktu. Dolayısıyla çocuk bir kere daha birey olma vasfını yeniden yitirerek anne babasının hayallerinin
gerçekleştirdiği bir varlığa dönüşüyor. Yani en başa dönmüş gibiyiz. Artık toplum var, toplumu oluşturan bireyler var ve pırıl pırıl bireyler olmak zorunda ve en ışıldayan birey bizim evladımız olmak zorundaymış gibi bu sırta yüklenen sorumlulukla yüzleşmek zorunda kalan varlıklara dönüştü çocuklar. Çocukların da ebeveynler gibi yaşadığı karmaşık sorunların hepsinin altında yatan asıl gerekçe de bu. Bireyin bir proje haline dönüşmüş olması.
Böylelikle çocuk sahibi olma meselesini kavramlarından yola çıkarak bebeklik ve çocukluk hali, anne babalık unsurlarıyla baktık, ele aldık, tarih boyunca değişimine, dönüşümüne, üstüne yüklenen rollere bir göz attık. Şimdi esas soruya geldi sıra. Bunca derdimizin, tasamızın arasında sanki onlar azmış ve yetmezmiş gibi bilinmezliklerle dolu bu maceraya niye atılıyoruz? Yani bir insan neden çocuk sahibi olmak ister?
İşte bu bölüme, bu başlık altındaki ikinci bölümümüzde bakacağız. Zira haddimizi süre adına ziyadesiyle aştık. İkinci bölümde çocuk sahibi olmanın motivasyonları ve beklentilerinde yeniden karşınızda olacağız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.