Podcast

Çocuk "Sahibi" Olmak - 2

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Geçen bölüm temelini konuştuk. Bu bölüm ise nedenini, motivasyonunu konuşuyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.933 kelime · ~10 dk okuma

Haddini Aşan Yaşam rehberinden hepinize merhaba. Çocuk sahibi olma meselesine bakıyorduk ve bu başlığı taşıyan ilk bölümümüzde konunun özünü birazcık netleştirdik, taşları yerine oturtmaya çalıştık. Çocuktan, bebekten, anne babalıktan kastımız nedir? bugün ne anlıyoruz, dün ne anlıyorduk, tarih boyunca bu iş antik çağdan bugüne nasıl gelişti, değişti, nerelerde kendine yer buldu, bütün bunun ayrıntılarına göz attık. Eğer ilk olarak bu bölümle başladıysanız lütfen şimdi durarak ya da sonrasında mutlaka konuyla ilgili ilk bölümümüzü de dinleyin çünkü şimdi bahsedeceğimiz her şeyin altlığını oluşturan bilgiler o ilk bölümün içerisinde yer alıyordu. Şimdi nelerden bahsettik öncesinde? Çocuk sahibi olma, bunun rolü vs. Şimdi esas meseleye geliyoruz. Bunun motivasyonu ne? Yani insan, dedik ya ilk bölümde fareler ürüyor, kediler ürüyor. İnsan çocuk sahibi oluyor, sadece doğurmuyor. Evlat sahibi oluyor vs. Bir sürü anlam yüklüyor. Peki neden? Bunun altında yatan motivasyon ne? Buna bakacağız işte bu bölüm.

Çocuk sahibi olmayı cinsel ilişki gibi dürtüsel, evrimsel bir refleks olarak düşünebiliriz. Dolayısıyla kaçınılmaz bir süreç olarak niteleyebiliriz ama cinselliğin her zaman çocuk sahibi olmak için yaşanmadığını ve her cinselliğin de sonucunda çocuk sahibi olmayla sonlanmadığını, nihayetlenmediğini, böyle olması gerekmediğini de gayet iyi biliyoruz. Hani hoş bir tabir var Türkçe'de, kaza kurşunu diye adlandırdıklarımızın haricindekilere bakarsak çocuk sahibi olmak özellikle bu dönemde öylesine verilen bir karar değil. En azından iyi niyetle düşününce böyle olmadığını varsayıyoruz. Öyleyse ne? Elbette en yalın bakış açısıyla bir bakıma sosyal bir strateji.

Tam bu noktada toplumsal roller ve kimlik inşasına yönelik birkaç ayrıntıdan bahsetmekte fayda var. Şimdi bu bölümün bizzat konusu değil ama özünde hiçbir şarta bağlı olmayan evlilik kurumu da böyle bir şey değil mi? Bir de evlilik demiyoruz sadece, bu bir kurum, bir institution yani baktığımızda. Evlilik kurumu da çocuk sahibi olma meselesine çok benziyor. Zaten hani bir anlamda mütemmim cüz'ü ayrılmaz parçası gibi en azından toplumsal kodlar ekseninde. Neredeyse bütün dinler, bütün ideolojiler ve elbette devletler, fert yani birey ama onun da ötesinde aile ister. Bunu kurallarla, kanunlarla düzenler ve onun sürekliliğini sağlamaya çalışır. Yani hem bizi ona doğru iter, aile kurmaya doğru iter

Transkriptin tamamını oku

hem de bunun sürekliliğini sağlamaya çalışır. İşte evlilikleri teşvik eder, boşanmaları caydırmak ister, çocuk sahibi olmaya bizi teşvik eder. Bunun için icabında üste para verir, bununla ilgili bir psikolojik faaliyet yürütür vs. Dolayısıyla bu önemlidir devletler içinde, dinler içinde, ideolojiler içinde. Çünkü aileler iktidar açısından daha öngörülebilir, daha verimli, daha üretken ve

düzenle uyum sağlamaya daha meyinlidir. Aile demek, yaşam mücadelesi demektir. Ortak sorumluluklar ve önceden tanımlanmış roller demektir. Böyle nerede tırak orada bırak kafasıyla sürprizler yapma ihtimalinin ortadan kalkma meselesidir. O yüzden

Bekarlar her zaman korkutucudur. O yüzden mesela evli olanlar, evli çiftler olmayanlarla pek öyle görüşmek istemez. Misafirlikler, arkadaşlıklar durur. Bunların hiçbiri tesadüf değildir. Aileyi perçinleyen ve yeni aileler doğmasına vesile olacak çocuklar da bu yüzden önemlidir ve istenir. Aile evlilik ile yetinmemeli. mutlaka üremeli ve çoğalmalıdır, meyveler vermelidir, yeni ailelere vesile olmalıdır. Yani pek düşünmemiz istenmeyen açıdan baktığımızda erkek, kadın, aile, anne, baba, çocuk, birey fark etmeksizin herkes devletin gözünde, özünde bir kelleden ibarettir.

Bu yüzden sürekli doğurmamız, çoğalmamız istenir. Daha fazla çocuk daha fazla iş gücü yaratır. İş gücü ekonomi izinde tutar ve emekli maaşları için gereken primleri üretir. Gerektiğinde cephede savaşır değil mi? Ama bu denge bir bozuldu mu her şey alt üst oluverir.

Aylar yeterince çocuk sahibi olamazsa en basitinden emekliler açlıktan ölür. Bebekler olmazsa nüfusta yaşlılar çoğalır ve yaşlılar devletin sırtına yüktür, ekonominin de sırtına yüktür. Üretimden düşmüştür çünkü üretime katkı sağlayamayan, sadece tüketen üstelik tüketmek için de devletten para bekleyen kişilerdir. Demek ki öyle kelle de sadece sayıdan ibaret değil, kellenin vasfı niteliği de önemlidir düzen için.

Bir de şöyle düşünelim. Akıllı, fikirli yani bir başka tabirle yapay zekalı robotların fabrikalarda işleri ve cephelerde mücadeleyi üstlendiği, sürdürdüğü bir çağda bu sistem sizce nereye evlenecek? Bu nüfus, bu insan, bu çaba anlamını koruyacak mı? Bir düşünün. Ben de düşünüyorum. Çok çetrefin mesele.

Bu teknik ve teknolojik projeksiyonlar benim adıma son derece iştah kabartıcı, son derece bereketli. Bunlardan çok konuşabilirim ama haddini aşan Yaşam Rehberi'nde bunlara bakmıyoruz malum. Dolayısıyla hemen direksiyonu kırarak, düğmeni rotaya çekerek konunun özüne dönüyorum. Psikiyatrinin kurcusu olarak da anılan Sigmund Freud'a göre çocuk sahibi olmak insanın yokluk korkusuna karşı geliştirdiği bir savunma. Çok güzel, ilginç üstüne düşünmesi bir tabir. Tekrar edeyim, çocuk sahibi olma Freud'a göre yokluk korkusuna karşı geliştirdiğimiz bir savunma metodu.

Yani şunu söylüyoruz özüyle çocuk sahibi olmak isteyerek ve olarak. Ben öleceğim ama benden bir iz kalacak geriye şu fâni dünyada diyoruz. Freud bu dürtüyü bir başka şekilde narsisistik genişleme olarak da tanımlar. Yani ben öylesine önemliyim ki benim soyum devam etmeli, benden bir parça daha kalmalı bu dünyada gibi. Dolayısıyla çocuk benliğin fiziksel bir uzantısı yani varlığımızın fiziksel bir uzantısı.

Onun pişekârı diyelim hani öyle adlandırmamız hoşuna gitmezdi şüphesiz ama Carl Jung da aynı görüşü paylaşıyor. Ona göre de çocuk sadece biyolojik değil, arketipsel de bir simge. Yani bizim bir anlamda bir kopyamız, bir genetik kopyamız, bir yeniden doğuş, yeniden umutlanma kurtuluşu, yeniden inşa edilmeyi simgeliyor. Bilinçaltımızdaki bir diğer dürtünün de yalnız kalmama ve yaşlandığında yani bizdeki o meşhur tabirle elden ayaktan düştüğümüzde destek alacak birilerine sahip olma beklentisi olduğuna inanıyorum. Bazıları bizzat bunu söylüyor da zaten hani yaşlılıkta bir başınalık zor, evlen bir çoluk çocuk sahibi ol sana bakarlar, gözetirler diye ama

Etrafımda gözlemlediğim örneklerden yola çıkınca aynı zamanda anlıyorum ki en yanlış, en iyimsel, en safiyane stratejide bu. Şimdi toplumdan, topluluklardan ve ailelerden ziyade bireylerin giderek daha belirgin hale geldiği çağdaş yaşam düzeninde çocukları yasal ve ekonomik şartlara sahip olduktan sonra görmek bile mucize kabiliğinden bir şey. Yani bugünün düzeninde çocukları aynı evde yaşasanız dahi görmeniz bir mucize. Bir de ekonomik özgürlüklerini kazandıktan ya da işte yaşları belirli bir raddeye geldikten sonra onları görme ihtimalinizi varın siz düşünün.

Yani bayram temalı reklamlarda öyle gözleri hep pencerelere bakan, elleri telefonda yaşlı ve mahzun çiftler görmemiz hiç tesadüf değil. Çocuklu ya da çocuksuz yaşlılık artık kaçınılmaz bir yalnızlık anlamına geliyor hepimiz için. Aynı gerekçeyle elden ayaktan düşme halinde destek alma beklentisi de fazlasıyla nostaljik ve biraz önce andığım gibi iyi niyetli gibime geliyor. Ailesini kurmuş ve çoluk çocuğa karışmış evlatlar için ilgiye muhtaç anne babaları artık bir bakıma kendi aile fertlerine de onaylatması gereken türden bir sorumluluk. Hatta bazı durumlarda bazı kişilerin tanımlamalarıyla yük, Yani elden ayaktan düşünce bana bakar evladım umuduyla doğurduğumuz, yetiştirdiğimiz, büyüttüğümüz, yemeyip yedirdiğimiz, içmeyip içirdiğimiz evlatlarımızın bize bakacağının garantisi de yok. Üstelik bize bakmayı son derece gönülden isteseler dahi etraflarında ikna etmeleri gereken eşleri ve kendi çocukları, aileleri olacak belki ve belki ve büyük ihtimalle onların gözünde büyüyecek bu sorumluluk ve niyet.

Yani örneğin bir erkek ya da kadın geçici bir süre içinde olsa ilgilenmek zorunda kaldığı anne ve babası ya da eşinden ve çocuklarından fedakarlık beklemek zorunda. Bizzat bu sebeple yıkılan aileleri dahi biliyorum. Dolayısıyla belki de yaşlılıkta destek alabilmek için çocuk yapmak yerine yaşlılık için birikim ve yatırım yapmak çok daha akıllıca bir karar olabilir. Bunu da bir aklınızın kenarında bulundurun lütfen.

İyi hoş da hayat böylesi bir yatırım platformu mu ya? Böyle mi? Mesela yanlış hatırlamıyorsam Ali Koç'un bir röportajında dinlemiştim bu iş adamı Ali Koç'un. Koç Üniversitesi ile ilgili bir şeyden bahsediyordu sanırım. Yani çok da aklımda değil o yüzden yanılıyorsam daha kusuruma bakılmasın. Şey diyordu çocuklarımıza hiç

sana şu kadar yatırım yaptım, şu kadar harçlık, şu kadar işte okul taksidi ödedim, şu kadar kılık kıyafet aldım, tatile gönderdim, okul gezisine yolladım falan diye bir böyle yakın çıkartıyor muyuz? Bir z raporu çıkartıyor muyuz? Sana şu kadar yatırım yaptım karşılığında bana bu kadar getiri sunacaksın diye. Yok böyle bir şey yok. Çünkü hayat böyle değil, insan ilişkileri böyle değil. Anne babalık, evlatlık, Evlat sahibi olmak, çocuk sahibi olmak da böyle bir şey değil. Bu hesaplar belki çocuk yapmamış ya da istediği halde, çok istediği halde yapamamış, çocuk sahibi olamamış kişilerin düşünce sistematiği olabilir. Yani sadece çocuğuna sıkı sıkıya sarılıp kokusunu içine çekmemiş birisi düşünebilir bunu. Hayattaki yolculuğunu endişe ve gururla seyrederken

Bir zamanlar bir kibrit çöpü inceliğindeki parmaklarını tuttuğu günleri hatırlayıp içi sızlamayan insanlar bunları düşünebilir. Anneciğim, babacığım sözünü hiç duymamış insanlar bunları düşünebilir. Bir de demin dediğim gibi bütün bunların hepsini yaşamak isteyip de yaşayamayanlar var. O da işin apayrı bir boyutu.

Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nde hadsizliğe tahammülü en az fakat had aşmaya en meyilli bir konuya daha bakmaya çalıştık iki bölüm boyunca. Çalıştık, daha doğrusu çalıştım diyorum çünkü söylemek, anlatmak, anmak istediklerim şu an aktarabildiğimden misliyle fazla. İleride mutlaka döneceğiz bu konuya. İlk bölümün başında da değindiğim gibi epey su kaldıracak türden bir pilav bu. Çünkü yakın geleceğin anne babalığının şu ana kadarkilerden çok daha büyük, çok daha karmaşık teknolojiyle beslenen sorunları olacak. Öyle elinden telefonu, tableti düşürmeyen çocuklar meselesine girmiyorum. O işin en basit kısmı. Ama mesela yap. yapay dörlenme, gen düzenlenmesi, yapay rahim uygulamaları gibi birçok yeni kavram bizzat anne babalığın tanımlarını, anlamlarını, rollerini sorguluyor. Dolayısıyla insanlığı kökten değiştirmeye namzet, aday buluşlar, yenilikler, gelişmeler anlamında. Yani çok yakın bir gelecekte çocuk sahibi olmak bir bakıma İngiliz yazar Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya romanındaki

gibi tamamen biyoteknolojik bir sürece de dönüşebilir. Hatta bizzat bir üretim haline gelebilir. Anne babaya ihtiyaç doğmadan doğan çocuklar. Düşünebiliyor musunuz? Bunları düşünmekte fayda var. Ben kendi gazete yazılarımda ve haftalık bültenlerimde değindiğim konular bugün annesiz çocuk, babasız çocuk, spermsiz ya da yumurtasız çocuk üretmek, tam sözcük anlamıyla bebek embriyo üretmenin

mümkün olduğu bir dönemdeyiz. Bununla ilgili deneylerin, çalışmaların en azından insan üzerinde değil ama çeşitli farklı canlılar üzerinde denendiği, başarılı olunduğu dönemdeyiz. İki babalı, üç babalı, iki anneli, üç anneli bebeklerden söz ettiğimiz bir dönemdeyiz. Yani işler sanki yeterince karmaşık değilmiş gibi teknolojiyle birlikte çok daha karmaşık hale geliyor ve bütün bunlar gen düzenleme teknolojileriyle ihtiyaca göre evlat sahibi olmayı mümkün kılıyor. Yani siz belki hep yeşil gözlü olmak istediniz ama gözleriniz kahverengiydi. Belki çocuğunuzun yeşil gözlü olmasına karar verebileceksiniz. Ya da karşınıza hekimler gelecek, doğum uzmanları, çocuk doktorları

Veya işte o zamanlar şu an adını bilmediğimiz uzmanlıklara dair hekimler diyecekler ki çocuğunuzun böbrek yetmezliği hastalığına yakalanmamasını sağlayabiliriz. Alzheimer ve Parkinson genlerini de durdurabiliriz. İster misiniz? İstemem diyecek olan biri var mı aranızda? Bunu hani bırakalım kader kısmet yaradanın işine karışmayalım gibi tavırlarla karşılayabilecek miyiz bunları?

çok zor şeyler bekliyor önümüzdeki dönemin anne babalarını ve çok büyük sorumluluklar içeriyor önümüzdeki dönemin anne babalığı. Şimdi bunlar işin bir yanı. Diğer yanında da yine ilk bölümün başlarında değindiğim mesele var. Şimdi evliliklerin azaldığı, boşanmaların arttığı, çocuk doğurma oranlarının giderek gerildiği bir dünyada düşünürler ve gelecek bilimciler bireyselleşmenin nihai evresi olarak adlandırdıkları çocuksuz toplum üzerine kafa yoruyorlar. Çocuksuz toplum. Bakın bu şu ana kadar tarih boyunca hiçbir dönemde, hiçbir yerde yaşamadığımız türden bir durum. Bu mesele zaten hep karışıktı ama bütün bunlar ışığında düşününce neyi görüyoruz? Bunlar daha iyi günlerimiz. Dediğim gibi bu konunun çok farklı açıları var ve hepsine fırsat buldukça dönmeye çalışacağım. Hatta becerebilirsem hemen bunu takip eden bölümlerde işlerim ya da biraz zihninizde demlenmesini beklemek üzere ara verir, ileride yeniden dönerim. Ben bu bölümde, daha doğrusu bu başlığı tamamlayan ikinci bölümün sonunda meseleyi şimdilik

Sevdiğim bir şiirle kapatacağım çünkü hiçbir konu iyi bir şairden daha marifetli bir şekilde bağlanamıyor malum. Lübnan asıllı Halil Cimran'a kulak verelim gelin. Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil. Onlar kendi yolunu izleyen hayatın oğulları ve kızları. Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler. Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.

Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil. Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır. Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil. Çünkü ruhlar yarındadır. Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz. Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları kendiniz gibi olmaya zorlamayın. Çünkü hayat geriye dönmez. Dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar. Okçu sonsuzluk yolundaki hedefi görür ve o yüce gücüyle yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar. Okçunun önünde kıvançla eğilin. Çünkü okçu uzaklara giden oku sevdiği kadar başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)