Podcast

Meritokrasi

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Meritokrasinin en temelinde “fırsat eşitliği” olarak adlandırdığımız bir kavram yatıyor. Herkesin aynı noktadan başladığı ve performansı ölçüsünde mesafe katettiği, buna göre şekillenen sonuca göre konumlandığı nizami bir yarışma gibi. Bu algı, belki de ilk yanlış anlama olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü ortada böyle bir yarış yok. Üstelik görünen o ki hiçbir zaman da olmadı.



Bölümde Bahsi Geçenler:

Meritokrasi: Vikipedi, Wikipedia.

Kitap: The Rise of the Meritocracy.

Toplumsal Yapı Araştırmaları: Meritokrasi Varsayımı Eşitsizliği Meşrulaştırıyor.

Gazete Duvar: 'Eşitsizlik' artık insanların DNA’sına dek uzanıyor.

Sosyal Bilimler: Meritokrasiye İnanmak: Sadece Yanlış Değil Aynı Zamanda Kötü. (Metnin orijinali)

Birgün / Anıl Aba: Meritokrasinin karanlık yüzü.

Medium: The lies of meritocracy.

Medium: Meritocracy: A Dream, A Promise, And A Double-Edged Sword.

Medium: The Myth of Meritocracy: Do We Get What We Deserve?

Medium: The Meritocracy Myth: Fairness, Excellence, or Just Another Illusion?






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.025 kelime · ~20 dk okuma

Yaşamı çok büyük ön kabuller üzerine kurgulamışız. Belki de sıkça kulağımıza çalındığından adeta bir yasa gibi benimsediğimiz klişeler var. Çalışanın mutlaka başaracağı, başaranın mutlaka bunun için çalışıp çabaladığı, hak edenin layığını bulacağı, insanın doğası gereği merak eden ve öğrenmek isteyen bir canlı olduğu gibi yüzlerce önerge zihnimizi işgal etmiş durumda. Bunların hepsinin tartışmasız doğru olduğuna inanıyoruz.

Bunların yanlış olduğunu iddia etmiyorum tabii ki yani elbette çalışanın başardığı, başarının bunu mutlaka çalışarak geldiği ya da sürekli merak edip bir şeyler öğrenen ve kendini geliştiren insanların olduğunu reddetmiyorum ki hani bir bakış açısıyla ben de o insanlardan biri olarak kabul ediyorum kendimi ama Yaşama yönelik tecrübelerimiz bunların olmazsa olmaz şeyler olmadığını, istisnaların da pekala olabileceğini hatta bazen istisna olarak adlandıramayacağımız kadar baskın olduğunu da gösteriyor. Eğriyi doğruyu hepimiz 3 aşağı 5 yukarı biliyoruz bilmesini ama hepimizin üretmekte gayet başarılı olduğu bahaneler de asla eksik olmuyor. Kınadığımız kişilere dönüşmeye, eleştirdiğimiz şeyleri yapmaya, istemediğimiz süreçlerin içine düşmeye gayet meyilliyiz. Bu her zaman böyle miydi bilemiyorum fakat geçmişe ait aktarımlara baktığımızda hayattan beklediğimiz adaletten yana hayal kırıklıklarımızın hiçbir zaman eksik kalmadığını da görüyoruz.

Yine de hak etmediği şeylere ulaşanların, birikimleriyle orantısız varlığa sahip olanların bu kadar göze battığı ve bu kadar sorgulandığı bir dönem de olmamıştı muhtemelen. Kötülerin cezalarını çektiği, yalancıların mumunun ancak yatsıya kadar yandığı, iyilerin mükafatlarını topladığı ve sonunda hak edenlerin kazandığı masallarla büyüdük. Çoğumuz hayalini kurduğumuz hayat için çalıştık, kendimize yatırım yaptık, gel gelelim hayat çoğumuza vaat ettiklerini sunmakta çok cimri davrandı. Peki bu kaçınılmaz mıydı? Oyunun kurallarını mı yanlış öğrettiler yoksa doğanın kanunu mu bu sonucu kaçınılmaz kıldı? Başka türlüsü mümkün müydü? Hata bizde mi yoksa sistemin kendisinde mi?

Transkriptin tamamını oku

Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde Türkiye'de liyakat odaklı konularda sıkça gündeme gelen modern yaşamın en büyük tartışmalarından birine meritokrasi meselesine bakıyoruz. Her zaman olduğu gibi bölümümüzün sözcüğünü oluşturalım. Neyden bahsedeceğiz? Meritokrasiden. Dolayısıyla en başta neymiş şu meritokrasiye bakalım. Zaten sadece iki sözcüğün tanımından bahsedip hemen konuya geçeceğim. Meritokrasi, Latince'de yeterli ve değerli olma anlamı taşıyan merit. kökeninden geliyor. Onu Yunanca'daki güç, etki, kuvvet anlamına gelen kratosla birleştirmişler. Meritokrasi, demokrasi vs. Sıkça duyduğumuz o ek, kratos eki, güç etki bilmem nenin eki. Bu da neyin eki oluyor? Yeterli ve değerli olmanın gücü etkisinden söz ediyor. Bu sözcüklerin birleşiminden oluşmuş.

Yetenekli seçkinlerin egemen olduğu sistem anlamına geliyor. Türk Dil Kurumu sözlüğü ise kişilerin yetenek ve bireysel üstünlüğüne dayanan yönetim biçimi olarak tanımlıyor. Meritokrasi. Bir de elimden geldiğince böyle tekrarlamamaya çalışacağım fakat sürekli bahsedeceğim bir sözcük var. Liyakat. Liyakat de Arapça kökenli. Layık olma, yakışma anlamına geliyor. Liyakatın kökü layık. Yani bir şeye layık olma hali.

Türk Dil Kurumu sözlüğümüzde bir kimsenin kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu, yeterlilik olarak anlatıyor. İşte meritokrasi ve liyakat böyle basit iki temele oturuyor. Yani özetle yetenekli, ehil kişilerin işlerin başına geçmesi. Eh, kaçınılmaz bir sonuç gibi geliyor değil mi hepimize? Ya ne olacağıdı diyoruz ama biliyoruz ki işler öyle olmuyor. Peki neden olmuyor?

ve biz bu konuyu nasıl anlamlandırabiliriz? Kendimizi böylesi çarpık bir düzen içerisinde nasıl konumlayabiliriz? Hadi başlıyoruz. Meritokrasinin en temelinde fırsat eşitliği olarak adlandırdığımız bir kavram yatıyor. Herkesin aynı noktadan başladığı ve performans ölçüsünde mesafe kat ettiği, buna göre şekillenen, sonuca göre konumlandığı, adil, nizami bir yarışma gibi düşünebiliriz yaşamı. Meritokratik bir yaşamı.

Bu algı belki de ilk yanlış anlam olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü ortada böyle bir yarış yok. Üstelik görünen o ki hiçbir zaman da olmadı. Öyleyse neden yıllarca gündelik dile sirayet etmeyen bu kavram son dönemde bu kadar tartışılır hale geldi? Yokluğundan yeni mi haberdar olduk yoksa bu dönemde değişen bir şeyler mi oldu?

Muhtemelen her ikisi de. Fakat böylesi kolaycı bir yanıtın kimse için anlamlı olmayacağının farkındayım. O zaman gelin önce bu kavramın kökenine, hayaline, zaman içindeki yolculuğuna bakalım ardından geleceğine ve olasılıklarına doğru ilerleyelim. Tarihsel sürecine baktığımızda meritokrasi en güncel kavramlarımızdan biri. Mucidi daha doğrusu isim babası İngiliz sosyalist Michael Young. 1958 yılında yazdı ve Türkçe meritokrasinin yükselişi olarak çevirebileceğimiz ama henüz hiçbir yayıncı tarafından çevrilmeyen ya da ben denk gelmedim. The Rise of Meritocracy adlı kitabında yani meritokrasinin yükselişi başlıklı kitabında Young

liyakat ve yönetim sözcüklerinin birleşiminden oluşan bu tanımı türetip gündelik dilimize, dolayısıyla zihinlerimize yerleştirmiş. Yani baya baya yeni, taze bir kavramdan, olgudan söz ediyoruz meritokrasi dediğimizde. En azından İsmen hayatımıza girişi 1958. Yangın tanımında meritokrasi yetenek, başarı ve çabaya dayanan bir sistemi ifade eder.

Kitabın hayalini kurduğu ideal dünyada insanlar aile, sosyal statü, din, ırk gibi doğuştan gelen özellikleri yerine kişisel olarak elde ettikleri başarıları, çalışkanlıkları ve becerileriyle toplumda kendine yer bulur. Elbette tabii öyle olacaktı değil mi? Biraz önce dediğimiz gibi başka türlüsü mümkün müydü diye düşünenleriniz olabilir ama sanıyorum hepimiz bireyler olarak toplumdaki yerimizin sıklıkla sosyal sınıflarımızdan ve o yapının bize sağladığı ayrıcalıklardan beslendiğini de biliriz. Yani çalışarak elde ettiğimiz başarılarla bir yere gelebiliriz tabii ki fakat Bunun bir garantisi olmadığı gibi, kimi zaman birileri hiç çalışmadan, hiçbir şey başarmadan, hatta başarma mecburiyeti dahi duymadan bizimle aynı konuma gelebilir. Daha da kötüsü, kimi durumlarda bizzat bizim yerimize tercih sebebi bile olabilir.

İşin hak edene, layık olana verilmesine yönelik tutum 1958'de meritokrasinin adı konulmadan önce de vardı elbette. Yani bu bir anda 1958'de belirmiş bir sıkıntı değil. Örneğin, M.Ö. 2. yüzyılda Konfüçyüs'ün Çin İmparatorluğu'nda hayata geçirdiği sınav sistemi bilinen

En eski örneklerden biri. Öyle ki 15 asır yani kabaca 1500 yıl boyunca kullanılmış bu sistem. Ve neye yönelik kullanılmış? Devlette görev alacak yetkililerin işe en layık kişilerden oluşmasını sağlamak için kullanılmış.

Adayların hepsi edebiyat, felsefe ve kamu yönetimi konularında son derece zorlu o dönem için bir sınava tabi tutulmuş ve böylece devlet yönetiminin soylu sınıfın ayrıcalığına dönüşmesi engellenmiş. Yani aksi takdirde bu sınavlar olmasaydı muhtemelen hanedanın ve onun etrafındaki çepenin varlıklı, ayrıcalıklı, seçkin evlatları, oğulları, kızları, halaoğulları, dayıoğulları Neyse onlar çökecekti bütün yönetimin, erkin koltuklarına. Bunun engellenmesi sağlanmış ta M.Ö. 2. yüzyıldan başlayarak. Michael Young'un çerçevesini çizdiği tarzı ise pek çok modern unsur gibi sanayi devrimi sonrası yaygınlaşmaya başladı. İşlerin karmaşıklaşması, daha uzman ve teknik kişilere ihtiyaç duyulması kaçınılmaz olarak liyakatı daha aranan bir meziyet haline getirdi.

Böyle düşününce sanayi devrimin sonrası soyluların, aristokratların yıldızının döküldüğü, şartların eşitlendiği, yetenek, bilgi ve beceri odaklı bir rekabetin doğması gerekirdi değil mi? Nihayetinde bir parçacı kızlandırıcıyı geliştirme ve yürütme işi ne bileyim falanca kalan torun hala oluna kalmayacaktı ama işte işler öyle ilerleyemedi çünkü bu becerileri kazanabilmek bir başka ayrıcalığa dönüştü. Çünkü o laboratuvarın kapılarını açacak derecede iyi bir fizik eğitimi alabilmek ancak o kalantorun hala oluna nasip oldu işte. İşin bu yanına birazdan daha ayrıntılar ile gireceğim için şimdilik duruyorum ama ilginç de bir ayrıntıyı araya bilgi olarak sıkıştırayım. Yani bu sözcüğün isim babası olan Michael Young'ın kitabında da meritokrasi aslında ütopik bir ideal olarak değil, tam aksine bir distopi olarak işlenmiş. Çünkü o meritokratik düzen de esasında seçkinler sınıfının cenderesinde boğulan bir halkı ve ülkeyi anlatıyor.

Konunun gidişatından anlaşıldığı üzere, bilgiye, beceriye ve liyakata dayalı bir düzen, kaçınılmaz şekilde herkesin bu bilgi ve becerilerle donatabileceği ortamlara muhtaç, layık olanın yetişmesi için gereken her türden çevresel koşulun herkes için var olduğu bir düzen istiyor. İçine doğulan coğrafya, sosyal çevre ve beslenme şartları gibi son derece belirleyici ayrıntıları geçtim. Hadi onlar bir yana. Sağlık, barınma, eğitim gibi bugün daha çok sosyal devlet anlayışı kapsamında ele aldığımız şartlar meritokratik düzenin aynı zamanda demokratik olması için de şart. Değil mi? Bir sistemin sadece meritokratik olması yeterli değil. Üstelik meritokratik olabilme ihtimali de yok. Ne takdirde? Demokratik olmadığı takdirde.

Şimdi en bilinen örnek üzerinden düşünürsek, lise ya da üniversite seçme sınavları görünüşte dileyen herkese açık ve herkese eşit mesafede değil mi? Kişiye özel değil, kitlesel, herkes aynı soruların karşısına çıkıyor, kurallar herkes için aynı, puan sistemi herkes için aynı. Peki bu o sınavları örneğin demokratik yapıyor mu? Sınavlı öğrenci kabul eden liselerin ya da üniversitelerin şartları belli. Kontenjanı için puandan yani bilgi seviyesinden başka bir beklentileri de yok. Adaylar kişiliklerine, ailelerine, dinlerine ya da siyasi görüşlerine bakılmaksızın sadece puanlarıyla yarışıyor ve sadece puanlarıyla seçiliyor. Peki bu şartlar bu sistemi meritokratik yapar mı? Ne yazık ki ikisinin de yanıtı hayır. Bu şartlar ne demokratiktir ne de meritokratiktir göründüğünün aksine. Eğer gerçekten öyle olsalardı zaten böyle bir kavramın varlığına da ihtiyaç duymazdık.

Üniversite sınavları göreceli olarak herkese açıktır fakat sınava da geçen süre herkes için aynı değildir. Ücra bir kasabada, iyi öğretmenlerden mahrum bir okulda, yarı aç yarı tok derslere girmiş ve hayattaki ihtimallerin neredeyse hiçbirinden haberdar olmadan sınav dönemine gelmiş bir öğrenciyle büyükşehrin en iddialı okulunda en seçkin eğitmenlerin elinden çıkmış olanları düşününce bu sistem ne demokratiktir ne de meritokratiktir. Türkiye'nin bu dengesizliği gidermek ve uçurumu kapatmak adına birçok ülkeye ilham kaynağı olan köy enstitüleri gibi çabaları olmuş ama akıbeti malum. Belki ayrı bir bölümde ayrıntılarına bakarız çünkü belki de hakkında en çok konuşulan, en çok böyle yanlış bilgiye sahip olunan süreçlerden biri. Ama yine de unutmayalım, Türkiye'nin eğitimdeki fırsat eşitsizliği ve kurumlar arasındaki uçurumu bugünkü kadar hiç umut kırıcı olmamış tarih boyunca.

Örneğin ben, bizzat ben Serdar Kuzuloğlu, Anadolu'nun iki ücra kasabasında doğup büyümüş, o kasabaların okullarında eğitim alarak üniversiteyi kazanmış, o üniversitede tanışarak evrenmiş ve İstanbul'a göçerek hayata tutunmuş bir ailenin çocuğuyum karşınızda mikrofonun ucunda. Ve bu senaryo bugün 50 sene öncesine göre çok daha zor, çok daha müstesna. Benzer örnekleri sıralamak gayet kolay, hafızamda da bir dolusu var ama şimdilik bir tanesiyle, belki hepimizin aşina olduğu bir tanesiyle yetineyim. Anne ve babamla yaşıt Aziz Sancar, Mardin'in Sabur Kasabası'nda mazbur bir çiftçi ailede doğmuş, liseye kadar orada okumuş ve ardından İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanarak birincilikle mezun olmuş.

Ardından Amerika Birleşik Devletleri'ne geçip eğitimini sürdürmüş ve bu yolculuğun devamında hepimizin de malum olduğu üzere 2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Nobel Kimya Ödülünün sahibi olmuş. Artık o Nobel ödüllü bir bilimci. Peki şu an Mardin'in Sabur kasabasında okuyan bir çocuk benzer bir hayatı yaşayabilecek mi? Benzer bir hayali kurabilecek mi? Örneğin o çocuk şu an okumakta olan ilk öğretimde, orta öğretimdeki çocuk 2075 yılında Nobel ödülünü Türkiye'ye tekrar getirebilecek mi?

Kasabanın üniversite kazanan ilk kızı annemin hikayesi mesela. O günkü kadar olası mı bugün? O kasabalarda hala o kadar iyi, o kadar idealist, o kadar gayretli, sorumluluk sahibi, liyakatli öğretmenler var mıdır? Umarım vardır. Vardır da elbette ama bugün onlara dünden çok daha fazla ihtiyacımız olduğu bir dönemdeyiz.

Makroda coğrafyanın, mikroda doğduğumuz evin kaderin büyük bölümünü çizer hale geldiği günümüzde meritokrasi bu çarpık sistemin sorumluluğu üstünden atmak için kullandığı bir kılıf gibi. Bize sürekli çalışmamızı, kendimizi yetiştirmemizi öğütlüyor. Çalışırsak başaracağımızı söylüyor. O iyi okulu kazanırsan, o iyi işe girersin. O iyi işe girersen, o iyi hayatı kurarsın. Dolayısıyla bunu

O kadar fazla duyuyoruz, o kadar çok kişiden dinliyoruz ki bir süre sonra biz de buna inanmaya başlıyoruz. Yeterince çalışırsak başarırız, başaramadıysak mutlaka yeterince çalışmadığımız içindir. Suçu kendimiz de aramalıyız. Umarım tabii yanlış anlaşılmam, burada bahsettiğim çalışmanın, çabalamanın, eğitimin faydasızlığı değil asla. Aksine hani demin de bahsettiğim gibi hayatını kendini eğiterek ve çalışarak kazanmış ve kazanmaya devam eden biriyim burada kulaklarınızda.

Fakat toplumsal statü ve refaha ulaşmanın bireyin sadece kişisel çaba ve başarısına bağlı olduğu iddiası aslında daha karmaşık ve hiç adil olmayan bir gerçekliği bizden gizliyor. Esas niyeti bu. Sakın buna kanmayalım sevgili dostlar. Ayrıcalıklı gruplar eğitime, sosyal ağlara ve ekonomik kaynaklara erişim konusunda daha avantajlı. Bu da kaçınılmaz olarak

Gözde görünmeyen fakat son derece etkili ve belirleyici bir ayrılık doğuruyor. Onlar adına bizim aleyhimize. Ve bütün bunların ışığında dilerseniz birkaç kişisel örnekle bu bahsettiğim kavramın ayrıntılarını bir paylaşayım. Ama önce müsaadenizle bir nefesleneyim. Birazcık zihnimizi dağıtalım. Ardından medya dünyasından çok ilginç iki örnek de karşınızda olacağım.

Hayatımın 30 yılını kapsayan ve hala mensubu olmaya devam ettiğim medya dünyasından iki örnek vereyim size reklam arasından önce de söz verdiğim gibi. Şahsen tanışma fırsatı bulamadıysam da o dönemki rakip medya grubumuzun meşhur mu meşhur bir yöneticisi vardı. Şimdi adını anmayın bilenler zaten hemen tahmin edeceklerdir. Çoğunluğunu toplumun seçkin azınlığına hitap eden yayınların başındaydı. Ve öyle çok ne diyelim yüksek sosyeteye yönelik dergiler işte o zümreye ait meseleleri mesele eden yayınlar çıkarırlardı. Tabii ki daha kitlesel yayınları da vardı.

İşe alım kriteri kişinin iyi eğitim almış, iyi bir aileden gelmiş ve kadın olmasıydı. Kadın olmak da tek başına yetmiyordu. Alımlı, bakımlı ve güzel olmak gerekiyordu. Sarışın olanlar bir adım daha öne geçiyordu. O bahsettiğim yöneticinin prensesleri, melekleri bugün hala medya dünyasında ya da ışıltılı dünyanın seçkin bireyleri. O yüzden mümkün olduğunca detaylara girmiyorum. Ama zamanla bütün bu kriterlerin dahi tek başına ya da bir arada yeterli olmadığını o grupta çalışan bir arkadaşımdan dinlemiştim. Bir olayı anlatmıştı, ben de mümkün olduğunca örtülü aktarmaya çalışayım. Bir gün karşısına gayet iyi eğitimli ve gelecek vaat eden bir kadın aday gelmiş.

Kadın aday üstelik her şartı karşılıyor. İyi eğitim almış, iyi aileden gelmiş, kadın, güzel, alımlı, bakımlı vs. her şey tamam. Ancak şu an sahiden, gizlemek için değil ama sahiden hatırlayamadığım ismi hiç havalı değil. Hatta köylü ismi diye sınıflandırılan türden bir şey. Mesela ben oğlumla kızıma isimlerini verirken ben de aynı şeyle itham edilmiştim. Ona öyle köylü ismi gibi demişlerdi. Ama ne mutlu ki kabul ettirmiştim herkese. O ismini taşıyorlar hala. Neyse. İşte o bahsettiğim çok iyi eğitim almış, çok iyi aileden gelmiş, çok alımlı bakımlı kadın ama ismi çok köylü ismi. Tabii ki reddetmiş bahsettiğim kişi. Onu almamış işe ve onu yolladıktan sonra etrafındakilere dönüp şöyle demiş. Anası babası ismini verirken acımamış. Ben mi acıyacağım?

Kendisini hiç tanıyamadım. Tanısam ilk olarak bana yanlış aktarıldığı umuduyla bu olayı sorardım kendisine. Olmadı. Ne oldu biliyor musunuz? Bir gün bir halk otobüsü ona çarptı ve hayatını kaybettim. Eğer yaşıyor olsaydı ona sorardım ama bir halk otobüsü onu aramızdan aldım.

Diğer olaya gözlerim ve kulaklarımla şahit olduğum için daha rahat rahat aktarabilirim, daha hoyratça bahsedebilirim ondan. Radikal gazetesinde çalışırken açık ofis düzeninde hepimiz içişeydik ve biz bütün Radikal ekibi, Posta gazetesini, Finansal Forum gazetesini kurduğumuzdan yani çok uzun zamanlar birbirimizle çalıştığımızdan artık içişe haldeydik. Posta gazetesini bir başka ekibe bırakıp biz Radikal'i kurmuştuk ve işte çalışıyorduk ve hem basının hem de Radikal'in altın yıllarıydı, çok mutluyduk. vesaire açık bir ofis düzeninde hepimiz iç içeyiz hepimiz birbirimizi görürüz duvarımız yok bilmem nemiz yok paravanımız yok gayet keyifli renkli bir ortam yani ve tabii ki ben de böyle gazetenin nispeten merkezi bir noktasındayım herkese aşağı yukarı eşit mesafedeyim ve her olayda bende birazcık içindeyim çünkü hepimiz iç içeyiz ve herkes her an her olayın göbeğinde Hemen arkamdaki masamda durmaksızın böyle neredeyse 7-24 makara yaptığımız İsmail Saymaz, Timur Soykan, Ahmet Şık falan. Sağ tarafımda da, sağ arkamda daha doğrusu kültür sanat servisi, sol arkamda da ekonomi servisi vardı.

Ekonomi şefimiz ki dünyanın en komik, en eğlenceli, en tuhaf insanlarından biriydi. Şu anda çok büyük bir uluslararası derginin başında. Kulakları çınlasın. Ekonomi şefimiz iş görüşmesine gelen herkese ilk soru olarak şunu soruyordu. Anan baban neci? Yani önemini kavrayamıyordu tabii karşısındaki mülakatı yapanlar ama bu soruya verdikleri yanıt onun gazetecilik dünyasında en azından bizim Radikal Gazetesi'ndeki kaderini belirliyordu. Anasının babasının neci olduğu.

Bir gün dayanamadım, gittim yanına vardım. Ya Ruhi abi dedim, ayıptır böyle şeyler sorulur mu? Yapma etme ne olur dedim yani. Sonuçta orta gelinli bir ailenin 3 kuruş maaşla çalışan bir evladıydım ve sürekli bunları dinliyordum. Kendimi onların yerine koyuyordum. Kanıma dokunuyordu. Çok enteresan bir yanıt verdi Ruhi abi. Dedi ki, oğlum ben onların iyiliği için soruyorum. Her yıl azalacak 3 kuruş maaşı mı talim etsinler bizim gibi? Gitsin doğru dürüst bir iş bulsunlar ki hayatları kurtulsun, bizim gibi olmasınlar dedi. Ve sahiden de samimi görüşü buydu be. Öyle düşününce sahiden haklıydı. Belki üstü bu yanlıştı. Ama söylediği doğruydu. Zaten kaçınılmaz olarak medyanın altın çağının son dönemi

Neye döndü? Zengin ailelerin oğullarının kızlarının uğraş alanına döndü. Hani 3.30 para alan hatta hiç para almayan ama işte New York'taki açılan en son Diner'ın tatlı menüsünden bahseden işte efendim Monaco'daki bilmem ne konserinin ya da kasinosunun ambiyansından söz eden insanlar türüydü. Yani bütün gazetede çalışan bizlerin maaşlarını toplasak tecrübe edemeyeceği şeyleri tecrübe eden insanlara kaldı. Sonrasında işte bugünkü yokluğuna doğru vardı. Yani düşününce bugün Ruhi abi haklıydı. Üstü bu belki yanlıştı ama haklıydı. Meritokrasi pekala başka bir yerde de işe yarayabilirdi.

OECD'nin 2022 yılında yaptığı bir araştırmaya göre yüksek gelirli ailelerin çocukları, düşük gelirli ailelerin çocuklarına göre üniversite eğitimi almaya 3 kat daha fazla eğilimli. En baştaki bu eşitsizlik yaşamın devamında da aradaki makası giderek açıyor, daha da belirgin hale getiriyor. Seneler önce ABD'nin de bir basın toplantısında Yahoo'da çalışan bir Türk'le tanışmıştım. Basın toplantısı da Yahoo'nun muydu, neydi? Yani Yahoo'nun olduğu zamanlar hala var ama Yahoo'nun Yahoo olduğu zamanlar.

Neyse, sohbet ederken o zamana kadar hiç duymadığım fail up diye bir kavramdan bahsetti. Fail up. Türkçe'ye çevirmek neredeyse imkansız ama fail malum İngilizce'de başarısız olmayı temsil ediyor, up ise yükselmeyi. Yani hem başarısız olup hem yükselmeyi temsil eden bir kavramdı fail up. Hem başarısız olan hem sürekli yükselenler için yahuda bu ifadeyi kullanıyorlarmış.

Bir şekilde iyi okullardan mezun olmuş çalışanlar kariyerlerini hep iyi bir noktadan başlıyor ve başarısız olup kovulsalar dahi özgeçmişlerinde hep iyi şirketlerin iyi pozisyonları yer aldığı için sürekli daha iyi bir şirketin daha iyi bir pozisyonuna geçmeyi başarıyorlardı. Buna ben sonrasında defalarca şahit oldum. Özgeçmişleri İmre Nilesi bir özet veren bu kişiler aslında felaket, berbat çalışanlardı fakat fail up kanunu onları bir şekilde hep suyun üstünde tutmayı hatta daha da yükseltmeyi başarıyordu. Eminim şahit olmuş ya da bizzat yaşamışsınızdır, kariyer adımlarının başlangıcında kimi tanıdığınız, kimin referansıyla başvurduğunuz dahi umulmadık derecede önem taşır.

Kimileri yapay zeka çağında iş mülakatlarının çoğunun artan oranda bu alandaki uzman algoritmalarla yürütülmesinden medet umuyor ama unuttukları bir şey var en azından ben öyle düşünüyorum. O algoritmaları da benzer şekilde bu bahsettiğimiz ön yargılara, ön kabullere sahip uzmanlar tasarlıyor. Böylece belki mülakata dahi çağrılmadan, daha başvuru anında belki de kim bilir okuduğumuz okuldan, mezun olduğumuz okuldan, doğduğumuz şehirden ya da işte ismimizden ötürü belki eleni veriyoruz. Gergesel izlemiştim Amerika Birleşik Devletleri'nde geçen. Siyah ailelerin çocuklarına verdiği antin kuntin acayip isimlerden dolayı başvurularda, iş başvurularında otomatik olarak elendiğinden söz etmişti. Siyahlarla çalışmak istemeyenler Amerika Birleşik Devletleri'nde fotoğraf kullanılması yasak özgeçmişti CV'de. Dolayısıyla fotoğrafınız yok ama isminizden siyah olduğunuzu anlıyorlar. Çünkü böyle acayip acayip böyle Roma prensi gibi isimler veriyorlar. Başka kimsenin kullanmadı.

Otomatik olarak eleniyor. İşte yapay zeka bugün bunları çok daha kolay yapıyor. Peki ne yapmalı? Bu düzende bize düşen bir şey var mı yoksa kaderimize razı mı olmalıyız? Gelin kapanış bölümünde bu sorunun yanıtlarına ve tavsiyelerine bakalım.

Tarihin bir döneminde güç ve imtiyazlar doğuştan gelmiş. Soylu bir aileden doğan soylu olmuş, sıradan bir aileden doğan da sıradan bir ömür sürmüş gitmiş. Sıradan birinin soylu bir aileye girmesi ancak masallarda ya da romantik filmlerin konusu olmuş. Bugün bu konudaki becerinin de güç ve intiyaz sahibi olmaya giden yolu arama fırsatı sunduğu bir çağdayız. Ama beceriyi kazanmak kadar onu gösterebilme fırsatı yakalamanın zorluğu da ortada gün gibi karşımızda.

Mesela sıfırdan milyarder olanların, garajında kurduğu şirketle dünyanın en zenginleri arasına girenlerin hayatları her taraftan suratımıza çarpılıp duruyor. Fakat çok azımız, 8 milyar insan arasında kaç tanesinin bu hayale, bu hedefe ulaştığını sürekli düşünme fırsatı vermiyor bize değil mi? Mesela Steve Jobs'un, Apple'ın kurucusu Steve Jobs'un babası Suriye'den Amerika'ya göçmemiş ve onu evlatlık olarak bir Amerikalı aileye vermemiş olsaydı ne olacaktı mesela? Hatta diyelim ki hiç Suriye'den göçmemiş olsaydı muhtemelen Steve Jobs Türkiye'de itilip kakılan, hor görülen ya da 3.30'a sigortasız çalıştırılan bir mülteci olacaktı düşünsenize.

Mesela Suriye'de hiç Steve Jobs kadar meraklı, girişken, gözü karabe, yaratıcı biri yok muydu sizce? Bugün yok mu acaba? Türkiye'de yok mu? Herkesin olumlu ya da olumsuz anlamda hak ettiğini aldığı bir dünya şüphesiz çok iyi olurdu. Ne yazık ki dünya böyle bir düzende değil. Hepimiz farkındayız. Fırsatlar her zaman var. Fakat canına başla çalışıp hayatın sindisini ardı ardına yiyenleri suçlamak da büyük bir haksızlık.

Öte yandan meritokrasiyi kutsamanın aynen isim babasının kitabındaki gibi seçkinlerin diktatörlüğüne yol açma riskini de göz ardı etmeyelim sakın. Dolayısıyla belki de ihtiyacımız olan herkesin bir potansiyeli olduğunu kabullenmek. Bir şeyi bazen o konuda hiç ümit vermeyen birilerine teslim etmenin o beklenmedik tesadüfî derecede olumlu sonuçlarına fırsat vermemiz lazım. Tesadüfîliğe.

Yani falanca gözde okulun vasat mezunu yerine filanca adı hiç duyulmamış okulun mahir, çok başarılı mezunu çok daha anlamlı olabilir. Keşke bu incelikleri kavrayabilme adına daha fazla sabrımız, zamanımız ve niyetimiz olabilseydi. Ama görünen o ki onu da hızla kaybediyoruz. Bugünkü haliyle meritokrasi karşı çıktığı aristokrasinin bir başka formuna dönüşmüş durumda. Dahası iliklerimize kadar işleyen, eşitsizliği meşrulaştıran ya da en azından gözümüzden kaçıran bir işleme sahip. Kendi kendini besleyen bir canavar gibi, hepimizin inanmak istediği bir yalan gibi. Dolayısıyla düzeltmek yerine bu sorunu onu kendimize yontmaya, kendimize pay çıkartmaya çalışıyoruz.

Psikoloji ve nöroloji alanında birçok ilginç araştırmaya denk geldim meritokrasiyle ilgili ve inanmanın yani bu meritokrasiye inanmanın insanları daha bencil, daha az kendini eleştiren ve ayrımcı hale getirdiği, buna yatkın hale getirdiğini öne sürüyor. Mesela çok iyi okullarda mezun olanlar hayatta başarısız olanlara karşı şey diyebiliyor hoyratça. Onlar da çalışsaymış, iyi okullarda okuyup iyi işlere girseymiş. Vay be güzel kardeşim, bir tek sen kurdun değil mi bu hayali? Bir tek senin o güzel aklın erdi bu inanılmaz formülü açması çözmeye. Senden gayrı kimsenin aklına gelmedi değil mi? İşte meritokratik düzen psikolojimizi de bozuyor.

bir kere basamaklarda yukarı çıkmaya başladık mı o merhaleyi kat edemeyenlere karşı daha vahşi, daha vicdansız, empatiden yoksun hale geliyoruz. Yani dolayısıyla meritokrasi esas niyeti o olmasa da zamanla kendi örtülü faşizmini yaratan bir canavara dönüşüyor hayatın içinde. Daha da tehlikelisi bir konuda ehil olanın, liyakatlı olanın kendini diğer her konuda ehil görmesi gibi bir yan etkiye sahip. Yani bir kredi tahvili gibi. Değil mi? Bakıldığında bir falanca bilim dalının o konudaki en yetkin, en popüler profesörü bir bakıyorsunuz hiç kendisiyle alakası olmayan her konuda atıp tutmaya başlıyor. Ya kardeşim senin bu konuda

Yani öbür şapkan kadar bir ağırlığım var mı? Yok. Niye o zaman bu konuda da konuşuyorsun? Çünkü bir konuda danıştığımız kişiye her konuda danışmaya meyilli hale geliyoruz. Bu da kısır meritokrasinin bir yan etkisi.

Sanayi devriminin meşhur kuramcısı John Keynes'in piyasanın gizli eli diye meşhur bir tabiri vardır. Aynen böyle bir ütopyadan söz ediyoruz. Yani Keynes neyi anlatır o piyasanın gizli elinde? Piyasanın, marketin yani onun da tabiriyle İngilizce'deki mutlaka kendi kendini dengeleyeceğini öngörür. Tabi bunu yaparken ülkesindeki yani İngiltere'deki tekstil sektörünün gelişmesi için rekabet edemeyecekleri kadar kusursuz kumaşları öğreten Hindistan'a yönelik uyguladıkları yüksek gümrük tarifelerinden hiç bahsetmez Keynes. Satış yasaklarından, Hint kumaşının satışının yasaklanmasından, desen yasaklarından hiç söz etmez.

Hindistan'daki dokuma ustalarının casuslarca kesilen ellerinden bahsetmez değil mi? İşte piyasanın gizli eli, bize hiç anlatılmayan bir şekilde işler ki demek ki şunu da unutmayalım yaşadığımız düzen olan kapitalizm de aslında bizzat meritokrasiye aykırıdır. Öyle çok da yolları kesişmez. Söylemi meritokratik olabilir ama işleyişi öyle değildir. Yani sonuçta bir teori olarak kulağa gayet hoş ve mantıklı gelen meritokrasi, vaadini yerine getirmek için kendinden daha büyük bir yapıyı kökten değiştirmeye muhtaç. Öyle meritokrasi üstüne düşünerek meritokrasiyi düzeltemeyiz. Bizim birey olarak böyle bir gücümüz var mı tartışılır ama en azından aklımızda kalabilecek bazı şeyler de var. Dört maddede onları derledim, bahsedip kapatayım.

Şimdi birincisi meritokrasinin gerçek anlamda işlemesi için öncelikle hani şu program boyunca bahsettiğim fırsat eşitliğinin sağlanması gerektiğini unutmamak lazım. Meritokrasinin olmazsa olmazı fırsat eşitliği. Herkese eşit fırsatları sunarsanız eğer ancak başarılı olanın ya da işte başarıya ulaşacak olanın yollarını adil bir şekilde dizmiş olursunuz. Bireylerin başarıları sadece kişisel çabalarına değil içinde bulundukları şartlara da bağlıdır.

Bunun örneklerini verdim, tekrar etmiyorum. İkincisi, başarıyı değerlendirirken ekonomik ve sosyal sermayeyi hesaba katmayı alışkanlık hale getirmemiz lazım. Böylece başarıyı daha gerçekçi, daha adil bir şekilde değerlendirmemiz mümkün oluyor. Ne sayede? Ekonomik ve sosyal sermayeyi hesaba katarak. Üçüncüsü, yapay zekanın potansiyel etkilerini anlamak ve yönlendirmek için de sürekli uyanık olmamız gerekiyor. Biraz önce risklerinden sadece birinden bahsettim ki önemli bir yan etkisi. Dolayısıyla teknolojinin kullanımında her zaman şeffaflık ve hesap verilebilirliği ön planda tutmamız lazım. Yani iş başvurumuzda bizi kafadan eleyen bir yapay zekanın

bunu neden dolayı yaptığının bize bildirilmesi lazım. Belki bir iş mülakatında bunu öğrenme şansımız olabilir. Ama yapay zeka senaryosunda bunu hayal edebiliyor musunuz? Muhatabınız kim? Hatta reddedilirken sizi bir yapay zekanın reddettiğini dahi bilmiyorsunuz. İşte LinkedIn'den, bilmem nereden, e-postayla yolladığınız bir başvurunun teşekkür ederiz, diğer adaylar üstüne yoğunlaşırız gibi bir cevapla dönüldüğü durumda artık muhatabınızı bulmanız, bilmeniz zorlaşıyor. Ve son olarak dördüncü maddede kendi hayatınızda meritokratik değerlere uygun bir yol izleyerek en azından yani sistemi değiştiremiyorsanız bile kendi cüzi küçük çevrenizdeki adaletsizlikleri sorgulayın. Yani değiştirin demiyorum ama en azından sorgulayıcı bir gözle bakalım. Çünkü sorgulayıcı bir gözle baktığımızda harekete geçmemek çok da zorlaşıyor. Yani haddini aşan yaşam rehberinin her bölümünde bahsettiğimiz gibi toplumsal dönüşümün anahtarı küçük bireysel adımlarla başlıyor. Meritokrasi de bunun bir istisnası değil elbet.

layığınızı bulacağınız bir hayat temennisiyle huzurlarınızdan ayrılıyorum. Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bir sonraki bölümünde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)