
2.440 kelime · ~12 dk okuma
Selamlar. Yine bir sabah sesime daha hoş geldiniz. Genelde hep kahveden önce, yeni uyanırken, hiçbir şey söylememiş halime maruz kalıyorsunuz. Bilmiyorum, belki de bu kendime en çok yakın olduğum saatlerden zamanlardan bir tanesi oluyor.
En samimi bu aralık diye düşünüyorum. Bugün ortasında bir şeyler konuşmak istemiyorum. Gece yatarken konuşmak istemiyorum. Kafamdaki şeylerle uyuyup uyandığımda, yani karanlıktan çıktığımda ve ışığa ilk maruz kaldığımda ne düşünüyorsam, onu konuşmak istiyorum genelde sizinle. Onu konuşalım istiyorum.
Yeni yeni açılıyor sesim. Beraber açıyoruz. Umarım siz de sesinizi benimle birlikte açıyorsunuzdur. Ya da kapatıyorsunuzdur, bilmiyorum. Seçici olmayayım. Karanlıktan çıkmak demişken bugün aklımda da o var. Aslında hep karanlık ve aydınlık. Karanlık ve ışık. Hayatta sürekli ışığı bulmamız söylendi bize. Işığa gitmemiz, ışığı aramamız. Ama kimse karanlıkta ne yapacağımızdan tam olarak bahsetmiyor. Karanlığın ne olduğundan,
Karanlıkta ne yapılacağından bahsetmiyor. Hep karanlıkta sanki bir şey aramalıyız gibi. Karanlığa mı düştün? Tamam, ışığı bulacaksın, ışığı yakalayacaksın, ışığa çıkacaksın. Tamam da sürekli bir şeyler aramak için mi oradayız? Yani ışığı aramak için mi ben sürekli karanlıktayım? Bu fikir karanlıkta olduğum için belki de beni inanılmaz vurdu bu ara.
Dedim, neden ışığı övdüğüm kadar, ışığı aradığım kadar, ışığı güzellediğim kadar karanlığa karşı da bu kadar negatif duruyorum? Bunu tek başıma yapmadığımı görüyorum. Mesela mitolojide, masallarda hep kötü şeyler karanlıkta olur. Hep zorluklar bizi karanlıkta bekler, hep bilinmeyen karanlıktan çıkar gelir. Hep bir aydınlığa, ışığa gitme savaşı vardır. Şu an toplu olarak da içinde olduğumuz gibi, bireysel olarak her zaman olduğumuz gibi.
Her zaman bir yerden bir yere geçiş, bir kurtuluş anı gibi düşünüyoruz. Halbuki karanlık sadece çıkmak için kullanacağımız bir yerde olmayabilir. Çünkü düşününce, içimize yerleşen o karanlık algısından da çıkınca, kendimizi de serbest bırakınca, birçok şey de karanlıkta büyür. Mesela tohum, gece büyür. Beden, gece dinlenir, iyileşir, büyür. Birçok şey karanlıkta yenilenir. Işıkta yenilenmenin aksine, ışığa karanlıkta yenilenerek gider birçok şey. Biz de öyle. Mesela bir sabah olsun da deriz. Evet, sabaha ulaşmak isteriz, sabahı överiz, aydınlığı överiz. Ama asıl iyileşme, yenilenme, kendini bulma karanlıkta yapılır.
O zaman gerçekten bu karanlık denen şey, bu karanlık dediğimiz şey, kaçmamız, sadece kaçış için kullanmamız gereken bir basamak mı gerçekten bilmiyorum. Bence bize ışığı nasıl bulacağımız, ışığı nasıl arayacağımız değil, karanlıkta nasıl kalacağımız öğretilmeli. Ben şu an kendimi karanlıkta hissediyorum. Birçok insan da belki kendini karanlıkta hissediyor. Aslında kendimi aydınlığım, karanlığım ya da karanlığıma teslim olmak, böyle görmemeliyim. Bunu bir bütün olarak anmalıyım.
Ben burada ne yapabilirim? Çünkü karanlık yenilenmeye bir davet, yenilenmeye bir çağrı. Değişime bir çağrı, kendini bulmaya bir çağrı. En çok kendin olduğun zamanlar aslında. O kaçmaya çalıştığımız, kurtulmaya çalıştığımız, o ışığa koşmaya çalıştığımız anlar, bir derde düştüğümüz anlar, bir gerilemeye düştüğümüz anlar, aslında en çok bir şeylerin gerçekleştiği anlar.
Daha ileri zıplamak için geriye gitmek gibi, oku atmak için yayın daha geri gitmesi gibi, bazen daha büyük hamleler için hep bir iki adım geri gidilir, hizalanılır. Bunun gibi. Daha aydınlık, güzellediğimiz şekilde daha sıcak, daha ışık veren bir yere gidebilmek için belki bir iki adım karanlıkta oluyor ne oluyorsa. Orayı sadece çıkış aradığımız, geçici süre konuşlandığımız bir yer gibi düşünmek, kendimize yaptığımız bir hata gibi geliyor bana, hayatımıza da öyle.
Çünkü sürekli aydınlığı beklemek, sürekli mutluluğu beklemek, sürekli pozitif, negatif diye ayırdığımız şeylerden pozitiften demalanmayı beklemek, hayatın geçen zamanına da saygısızlık. Kendi oluşumuza, özümüze de saygısızlık. Hep pozitif diye adlandırdığım şeylerden mi oluşuyorum da ben diğerlerini baskılamaya çalışıyorum? Ya da sürekli mutlu olmak zorunda hissediyorum? Sürekli aydınlık tarafta durmak zorunda hissediyorum? Sabahları uyanıp sürekli yüzüme bir gülümseme takmak zorunda hissediyorum?
pozitif düşün ve pozitif olacak akımına her ne kadar ya yok öyle bir şey diye baksam da ben de kapılıyorum. Ama bunu yaptığım zaman, böyle davrandığım zaman gerçekten mutlu oluyor muyum? Gerçekten gülümsüyor muyum? Gerçekten o gün içim yüzümün ifadesiyle aynı şeyi mi yapıyor? Ruhum o gün gerçekten bedenimi o sokmaya çalıştığım koşulların içinde mi gerçekten yaşıyor sanmıyorum.
Mutluluğu ara, ışığı ara, mutlulukta kal, ışıkta kal, mutlu ol, iyiyi gör, şükür et dediğimiz zamanlarda bir şeyleri ortadan kaldırmıyoruz, bir şeyleri gömüyoruz. Bir şeyleri halının altına itiyoruz. Biraz ağrı kesici almak gibi. Semptomu o an yok edebilirsin, ağrıyı, acıyı o an yok edebilirsin ama ittirdiğin yer de yine kendinsin ya.
onu tutsak ettiğin yer yine kendi için ya, o senden dışarı çıkamadı ya, anlam bulamadı ya, yaşayamadı ya... Çünkü her şey yaşanmak ister ya. Kendi içine tekrar kendini tıkıştırdığında ne olacak? Mesela bana sürekli altında bir şeyler istiflenmiş bir kabarmış bir halı, bir kilim görüntüsü geliyor. Sürekli kendini kendi içinde tıkarsan ne olur? Sürekli kendini yaşayamazsan, kendini kendi içinde hapsedersen ne olur?
Bunun çözüm olduğuna, sürekli aydınlıkta, temizlikte, her şeyin düzenli olduğu yerde durmanın bize iyi geldiğine bizi kim inandırdı bilmiyorum. Kim inandırdıysa çok iyi bir iş yapmış çünkü ben de inanıyorum. Ama artık karanlığıma da teslim olmak istiyorum ya. Bir sabah uyandığımda istemiyorsam iyi hissediyormuş gibi davranmak istemiyorum. Bugün gülemiyorum. Bugün benden ilham yok. Bugün benden şakalar yok ya da bugün benden bir süre şu yok. Çünkü içim şu an bunu yaşıyor. İzin verirseniz kaçmak istemiyorum, onu tanımak istiyorum demek istiyorum. Çünkü dediğim gibi her şey aslında karanlıkta dinlenip iyileşiyor. Karanlıkta anlamını buluyor, karanlıkta yerini buluyor.
Bir şeyin mutfağı gibi, mesela bir işin bir sahnenin mutfağında ne oluyor? Bir filmin arka planında ne oluyor? Bir işin bir son anını görüyoruz. Mesela Picasso gibi, sizin o beş dakika dediğiniz şey benim hayatım artı beş dakika dediği çizimleri gibi. Biz sadece o sonda çıkarılmış ürünü görüyoruz, sonucu görüyoruz. Ama oraya nasıl gidildiğini, o yolu görmüyoruz. Ve bu da karanlığımızı sürekli baskılamamız gerektiği öğretildiği için yaşanıyor.
Ne yani, ben o zaman hayatımın yarısını yok mu sayacağım? Ruhumun yarısını yok mu sayacağım? Çok sevdiğim bir dizi birkaç gün önce final yaptı ve biraz da onun etkisindeyim. Belki yine bu karanlık, yin-yang, aydınlık, bir şeye teslim olmak, bir şeye teslim olmamak, değişmek, adapte olmak... Bunların üstünde belki de daha da çok gündemle birlikte düşünmeye başladığım şeyler oldu.
Bir şeylerin sonunda hayatta kalanlar, içindeki karanlıktan kaçanlar olmuyor. Bir şeylerin sonunda günü kotarabilenler, aslında çok öğütlendiği gibi, iyi düşün iyi olsun, yapana kadar taklidini yap gibi düşünen insanlar olmuyor. Değişime kucak açan, karanlığını tanıyan, karanlığını bilen insanlar oluyor, gün sonunda kurtulanlar. Karanlığı görebilenler oluyor, karanlıkla birleşebilenler oluyor.
Orada bela var, ben kaçayım. Orada sıkıntı var, ben kaçayım. Bu bana ağır geliyor üstüne. Şöyle güzel bir dekor koyayım, gülümseyim. Bunu diyenler, günlük çözüm bulanlar, bir şeylerden, bir endişeden, bir acıdan, bir şeyden kaçmak için bulduğumuz günlük çözümler, yarın o endişeyi daha da büyütmüyor mu? Çünkü yara bandı gibi.
Yara bandı gibi onu çekiyorsun ve o yine orada ve daha da büyüyor. Ve sen tekrar oraya başka bir bant yapıştırıyorsun, başka bir bant yapıştırıyorsun, günü geçiriyorsun. Kendine de tahammülün yok gibi, aslında yaşadığın şeye de tahammülün yok gibi, hayata, güne, emeğine tahammülün yok gibi, sürekli bantlaya bantlaya... Ama yaranın haline bir bakmadan, ki yara da senken, yaranın haline bakmadan, günü kurtarmaya, günlük endişeyi azaltmaya, günlük negatifi azaltmaya bakıyoruz. Ve iki gün sonunda, üç gün sonunda yara daha büyük oluyor.
Küçücük bir yarayken, belki o gün baksan, iyileşsen, niye olmuş bu acaba, neden böyle olmuş bu acaba diye baksan, toparlayacağın şey, yarın bir gün seni kapsayan bir şey dönüşüyor. Bu da ta en başlarda konuştuğumuz siyah leke mevzusuna dönüyor. Ta en başlarda konuştuğumuz karamsar olmamak, işte umutlu olmak, kendini tanımak, kaygıdan kaçmamak dediğimiz yere dönüyor. Aslında ben şu an kendimi tekrarladığım, kendi inandığım şeyleri kendime tekrarlamak zorunda olduğum bir dönemdeyim. Ne tekrarladım ben kendimi? Hayatımı ucunda gördüğüm siyah bir lekenin çevresine kuruyorum ama kurmama gerek var mı? Ya o lekeyi tanısam ve onu aydınlık dediğim yere, daha renkli benliğime katsam olmaz mı? Ya da kaygılarımdan korkup kaçmak yerine onlarla büyüsem, karanlıkta onlara sarılsam, onlardan kaçmak yerine onlarla bekleyebilmeyi öğrensem?
karanlığımda onlarla bekleyebilmeyi, kaygılarımla bekleyebilmeyi öğrensem, bu benim için daha iyi olmaz mı? Bu öğretilerimin, kendime öğretilerimin ya da arkadaşlarıma, dostlarıma size söylediğim şeylerin ne olduğunu hatırlamaya ihtiyaç duyduğum bir karanlık dönemdeyim. Ve belki izlediğim şey, beni vurup bana işleme şekli, belki gündemin bu hali, belki zorluktaki sahicilik, karanlık diye kaçınmak istediğimiz, görmek istemediğimiz günlerde gelen sahicilik, bir yandan da bana hiçbir dert yokmuş gibi yaşadığımız günlerden daha iyi geldi. Bazen ben bunu söylüyorum, sessiz söylemeyi çok tercih etmiyorum ama ben pandemide daha iyiydim.
Bunu çok söylerim. Ve bazen terapistim, psikiyatrım sağ olsun. Sen hala pandemide yaşıyorsun der bana bazen. Sen pandemiden çıkmamışsın. Pandemi hareketleri gösteriyorsun bazen. Daha temelde kalma, daha kapalı kalma, daha azla bir şeyler yapabilme. çok beklentiye sahip olmama, temel olanın neye ihtiyacım olduğunun, bana ne lazım olduğunun sürekli bir arayış hali ve sürekli bu zeminde kalmaya çalışmak bana hala pandemide yaşadığımız öyle. İlk başta yok saçmalıyorsun falan demiştim. Pandemi bana vurmadı. Ben aksine pandemide kendimi en iyi hissedenlerden biriydim diyerek cevap verdim ama kötü bir şey söylemedi ki bana.
Hemen o da bana kötüyü atfettiğim için mesela pandemi gibi bir yerde iyi olabilmiş olmanın bir başarı olduğunu düşünmem. Yani kendime kaldığım birçok uyarandan, birçok dikkat dağıtıcıdan, birçok oyalayıcıdan uzak olduğum dönemde kendimle kalabilmiş olmayı çok büyük bir kaosun içinde bir başarı olarak görmek, yok canım demek. Ya kimi öğretti bunu bize? Masallar mı öğretti? Mesela çocuklarımıza kitap okuyalım, kendimiz de kitap okuyalım diyoruz. Çok seviyorum kitap okumayı. Çok seviyorum sevdiğim insanlara kitap okumayı. Çok seviyorum masalları. Düşünüyorum masallar mı bize öğretti? Kitaplar mı? Çizgi filmler mi bize öğretti? Hep karanlıktan belanın geldiğine. Ya biz mi böyle yorumlamak istedik? Çoğunluk böyle yorumladı, biz de ona alet mi olduk bilmiyorum. Ama ben artık karanlıktan korkmak istemiyorum.
Ben karanlığın kaçılacak çıkılacak bir yer gibi görülmesini istemiyorum. Her şey gibi karanlığıma da saygı duymak, yeri geldiğinde karanlığıma da teslim olmak. ve benden istediği şeyleri görmek istiyorum. Laf olsun diye ışığı aydınlığa çıkmak istemiyorum. Laf olsun diye ışığı görmek istemiyorum. Laf olsun diye şükretmek istemiyorum. Ben her şükrettiğim şeyin altının dolu olmasını istiyorum. Belki evet karşımdaki sadece şükrettiğimi görüyor olabilir ama onun altında bir yapılanma süreci olduğunu bilmek istiyorum. Ve bu herkes için geçerli.
Biz tabağın son halini görüyoruz. Birileri bize tabağın son halini sunuyor. Biz de öyle. Kendi son halimizi sunuyoruz. Ama onun önünde katman katman o kaçındığımız kötü şeylerin getirdiği iyi şeyler var. Kaçındığımız, görmek istemediğimiz zorluklar var. Halının altında hala bir şeyler var. Ve o çok övdüğümüz ışıkta belki hiç sağlamadığımız ilerlemeler var. Gerçekten adil davranıyor muyuz?
Bir şeyi pozitif derken, negatif derken, ayırırken gerçekten hadil davranıyor muyuz? Mesela ben şükretme kavramına da yersiz yere, bugünümüze de şükür, evet bu çok değerli bir şey ama, bugünümüze şükredelim demek, hiçbir şey yapmadan olduğumuz yerde oturalım ve onun geçmesini bekleyelim demek değil. O zaman atıl olalım, hiçbir şey yapmayalım. Kendimiz üstünde çalışmayalım. Bir yere oturalım ve hayat bize ne yapıyorsa yapsın. Karanlığın geçene kadar sana ne yapıyorsa yapsın, öyle mi? Bu gerçekten sana adil geliyor mu? Hayatın sana olması, hayatın seni değiştirmesi,
Senin hayatında bir şeyler yapman değil de hayatın sende bir şey yapması ve bu kadar kontrolden uzak olmak, ben her şeyi kontrol edebiliriz demiyorum. Ama bu kadar ipleri bırakmak biraz haksızlık değil mi? Biraz kendine, özüne, emeğine haksızlık değil mi? Niye karanlık dizginleri bırakıp geçmesini beklediğim bir fırtına gibi bir şey oluyor her zaman? Ya da şükretmek. Bugüne de şükür, bakalım yarın ne getirecek? Hayır, sen yarını getireceksin yarın. Evet, yarın da bir şeyler getirecek ama asıl yarın getirecek olan sensin. Karanlığında uyuduğun, uyandığın, beklediğin günler yarını getirecek. Bugün toplu olarak, zorda, karanlıkta hissettiğimiz zamanlarda yaptığımız şeyler yarınki aydınlığı getirecek.
Evet, her çiçeği koparabiliriz, her şeyi yapabiliriz ama baharın gelişini engelleyemeyiz. Evet ama kışın gelişini de engelleyemeyiz. Ve bu demek değil ki kışları görmeyelim. Sadece yaprakların döküldüğünü görmeyelim ve sadece çiçeklerin açtığını görelim. Hayır! O yapraklar dökülecek ki çiçekler açacak. Ama sen döktüğün yapraklara saygı duymazsan açtığın çiçeğe nasıl saygı duyacaksın?
Ya da toplu olarak çektiğin acıya saygı duymazsan, güldüğünde gülüşüne nasıl hakkını vererek saygı duyacaksın? Sen yarının hakkını, bugünkü acılarını, bugünkü karanlığını yaşamazsan nasıl vereceksin? Her gün hakkını vermek diyoruz, anda olmak diyoruz. Herkes bunu çok seviyor. Anda olmak demek sana yüzüne bir gülümseme tak, hissettiklerini bir yere kitle ve günün tadını çıkar derken kendin olmaktan vazgeç demek değil.
Bugün içimde bunu taşıyorum. Bugün böyle bir ağırlıkla yaşıyorum. Ama evet, kahvemi de içiyorum şurada. Kahvemin tadı güzel. Ama bugün kahvemin yanında bana başka bir tat eşlik ediyor. Günün farkında olmak demek, kendinin farkında olmamak demek değil. Ve ben artık karanlığa karşı açtığımız bu savaşın bitmesini istiyorum. Gerçek karanlıklarla karşılaştığımızda ne yapacağımızı bilmemiz için kendi karanlık saydığımız şeylere sahip çıkmamız gerekiyor.
Kendi içimizde ne yapacağımızı öğrenmezsek, kendi dışımızdaki karanlıklarla ne yapacağımızı bilemiyoruz. İnsan kendine kendinin nasıl bir şey olduğunu öğretmeli ki, böyle birçok bir şeyden oluşan karanlıkta da ne yapacağını bilmeli. O yüzden bilmiyorum bu aklımda sürekli iyi ile kötünün savaşıymış gibi, huzursuzlukla huzurun savaşıymış gibi, mutsuzlukla mutluluğun savaşıymış gibi... Hayır! Neden bir tarafımla bir tarafım sürekli savaşmak zorunda olsun? Bir tarafım öteki tarafımın kıymetini bilmeye öğrenemez mi? Güldüğüm anlar karanlıklarımın kıymetini bilmeye öğrenemez mi? Hep üvey evlat mı? Hep istenmeyen çocuk mu bunlar?
Öfkem neden benim karanlığım olsun? Acım neden benim karanlığım olsun? Mutsuzluğum, güçsüzlüğüm, gülemeyişim neden benim karanlığım olsun? Onlar benim aydınlığımın temellendiği yerler zaten. Yani ben aydınlığa çıkmak istiyorsam, ışık görmek istiyorsam, her türlü karanlığımla birlikte oturmalıyım. Bir parçam olduğunu kabul etmeliyim. Hayatımın da dönemlerini kabul etmeliyim. Dönem dönem seçemeyiz.
Hem mutlu anıma gitmek istemiyorum. Tam hayatımı yaşamak istiyorum. Tam hissetmek istiyorum. Karanlıktayken nasıl baş edebileceğimi bilmek istiyorum. Kendimi tanımak istiyorum. Çünkü ancak o zaman iyinin de hakkını verebilirim. Gülüşlerimin de hakkını verebilirim. İçtiğim kahvenin de hakkını verebilirim. Dostlarımın da hakkını verebilirim. Temele dönmek gibi. Lekelerimizden kaçmayalım. Onları görmezden gelmeye çalışmayalım. Kaygılarımızdan, korkularımızdan kaçmayalım. Bugün iyi hissetmiyorsan lütfen gülümsemek zorunda hissetme kendini. Hiçbir şey yapacak mecalin yoksa, suratında çok şey başarabilirim ifadesiyle gezmeye çalışma. Kendi bu haksızlığı yapma bugün. Çünkü ben bugün bunu yapmayacağım. Bilmiyorum.
Kendimiz olmayı öğrenmeliyiz. Kendimizi ameliyat edip çalışmaz hale getirelim demiyorum. Kendini işlevsiz hale gelene kadar kurcalamaktan bahsetmiyorum. Bir hobi olarak kendini parçala demiyorum. Bir hobi olarak bir karanlığa yerleş, bir kuytuya yerleş, bir şeylerin dengesini kaybet, hayırını kaçır demiyorum. Kaçırmayalım zaten.
Haddini aşan her şey azaba dönüşüyor. Karanlığın da bir haddi var. Ama dediğim gibi aydınlığın da bir haddi var işte. Ama sanki onlar sonsuza kadar sınırsızca olmamız gereken, kullanmamız gereken yerlermiş gibi. Sınırsız bir gülüş, sınırsız bir mutluluk, sınırsız bir aydınlık. Hayır. Sürekli aydınlığa ihtiyacın olsa geceyi görmezdin zaten.
Sürekli tek bir şeye, tek bir sabite ihtiyacın olsa zaten her şeyin doğası bu kadar değişmek üstüne kurulu olmazdı. Evreler üstüne kurulu olmazdı. Doğa bile bunu başaramazken, en doğal akan şeyler bile bunu başaramazken, sen nasıl bir sabitte kalmaya çalışıyorsun? Sen nasıl bunu başarmak istiyorsun? O yüzden bilmiyorum. Bugün haydınlık ve karanlık, ışık ve karanlık bunları ayırmak istemiyorum. Işığa gideceğiz, ışığı bulacağız demek istemiyorum. Ben bugün karanlığımda ne yapabileceğimi öğrenmek istiyorum. Kendimi tanımak istiyorum. Benimle beraber oturabilirsiniz eğer tek oturmak istemiyorsanız. Yorgunluğunuzu benimle beraber yaşayabilirsiniz. Umarım omzunuza dokunabilmişimdir. Umarım sarılabilmişimdir. Ben bugün biraz buralarda olacağım. Yanıma oturabilirsiniz. Çok sarıldım. Öpüyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.