Podcast

Münakaşa Hakkında Bir Münazara - 1

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Münazara yapmak isterken münakaşa ediyoruz. Ya da biraz daha gerçekçi yaklaşacak olursak; münakaşa ediyoruz fakat asıl ihtiyacımız münazara. İyi de nasıl?






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.795 kelime · ~14 dk okuma

1916'da Hatay'da dünyaya gelen Cemil Meriç benim düşünce dünyamı en çok etki eden isimlerden biri. Bu programın da yanlış hatırlamıyorsam birkaç bölümünde ismini anmış olmalıyım. Genç yaşında geçirdiği bir rahatsızlık sonucu görme yeteneğini tamamen kaybetmesine rağmen okumaya, öğrenmeye ve öğrendiklerini, sentezlediklerini anlamlandırmaya ve elbette aktarmaya yönelik çabasına bir an olsun bile ara vermemiş, Türk düşünce dünyasının en önemli, belki de en haksızlığa uğramış, en gözardı edilmiş temsilcilerinden biri Cemil Meriç. Sağ-sol, batı-doğu, ilerici muhafazakar türünden bu Türk düşünce ekosisteminin kolaycı, indirgemeci ve bir parça da tabii kaçınılmaz olarak yüzeysel tanımlarını reddederek kurduğu o kendine has müzevi dünyası onu kaçınılmaz bir yalnızlığa itmiş. Bir bakıma ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranamadan bu dünyadan göçüp gitmiş müstesna bir zihinden bahsediyorum.

Şimdi bu bölümde münazara ve münakaşa kavramlarına bakacağız. Birazdan onlarla ne kastettiğimizi de geleneksel sözlük bölümünde inceleyeceğiz ama bu konuda epey kafa yormuş önemli düşünürlerimizden biri. Aynı zamanda Cemil Meriç bu programın açılışını onunla yapmamın gerekçesi de bu. Ne yapmıştır? İşte bu sağ-sol, batı-doğu, ilerici-gerici, muhafazakar, seküler gibi artık bugün bu karşılıklık adına aklınıza ne geliyorsa bunların hepsini göz ardı etmiştir. Ve bu bölümde bahsedeceğim konunun zihnimde kapladığı hacimin içerisindeki büyüklüğünden dolayı

Hem de bugün bahsetmek istediğim şeyleri çok güzel vaktinde özetlediğinden dolayı Cemil Meriç'ten bazı alıntılar yapacağım başlangıçta ve sonuçta. İlk aklıma gelen tabii Bu Ülke adlı kitabından bir alıntı oldu. Onu aynen size okuyayım. Diyor ki, ''Münakaşada zafer, mağlup olanındır. Yenilmek, zenginleşmektir. Karşınızdaki sizden farklı düşündüğü ölçü de yaratıcı ve öğreticidir.''

Transkriptin tamamını oku

İşte bu bölümde anlatacaklarımın tamamını böylesine güzel bir şekilde özetliyor Meriç. Sadece iki cümle içinde. Münakaşa da zafer mağlup olanındır, yenilmek zenginleşmektir diyor. Neden? Bunun nedenini de birazcık kendisine milletin karşı karşıya olduğu en büyük tehlikeye sorulduğunda verdiği cevapta paylaşıyor bizimle Meriç. Onda da aynen şöyle diyor.

En büyük tehlike anlaşılmamaktır. Herkes bir adaya sürgün ve adacıklar arasında bir köprü yok. Kendi kendine konuşan 40 milyon Robinson ve idrakın boğazına sarılan sloganlar." diyor. Demiric'in burada bahsettiği Robinson, tahmin edeceğiniz gibi ıssız bir adaya düşen ve yabancısı olduğu bir ortamda yaşamın kendi bilgisi ve kendi değer yargılarına göre yeniden kurmaya çalışan Daniel Defoe'nun meşhur roman kahramanı Robinson Crusoe.

Aynen bu benzetmedeki gibi hepimiz bazen mecburen, bazen de gönüllü sürgün edildiğimiz adacıklarımızda kendi kendimizi konuşuyor gibiyiz. İletişimin binbir çeşidine imkan sunan bir çağda en büyük derdimiz iletişimsizlik. Herkes konuşuyor. Dinlemeye fırsat bulamadan, ötekine kulak veremeden, vermek bile istemeden, üstelik öteki ile temas kuracak bunca fırsatımız varken ne tuhaf bir çelişki.

Hepimiz onaylanmak ya da en azından haklı çıkmak istiyoruz. Nereden edindiğimizi ve onlar hakkında nasıl bu kadar emin olduğumuzu bilmediğimiz fikirlerimizi adeta bir kutsal emanet gibi koruyoruz. Aksi düşüncelerin tahammül edilemezliği bizi zamanla aksi düşüncelere sahip olan insanlara da tahammül edemez hale getiriyor. Yani artık insanlar fikirlerden ibaret oluyor, fikirler de sahibi olan insanlar da bizim zihnimizdekilerle ne kadar iyi örtüşebildiğine göre şekilleniveriyor. Korkunç bir şey.

Son dönemde hiç de tabii sürpriz olmayan bir şekilde sürekli kulağımızda çınlayan yankı odaları diye bir kavram var. Bu yankı odaları içinde kendi sesimizi, sözümüzü, fikirlerimizi dinleyip duruyoruz. Bu durum bizi memnun etse belki bir nebze anlaşılabilir, katlanılabilir hale gelirdi. Ama etmiyor işte. Bu yüzden şu an beni dinliyorsunuz. Kutuplara, uçlara çekildiğimiz bir düzende merkezkaş kuvvetiyle birbirimizden alabildiğini uzağa savruluyoruz ve kendi kutubumuzun içerisinde kendi kendimize hapsoluveriyoruz.

İyi de neden? Bizi fikirlerimize, inançlarımıza bu kadar sıkı sıkıya bağlayan ne? Bu sağlıklı bir şey mi? Ya da mantıklı mı? Bu durum kaçınılmaz mı? Bunun bir orta yolu yok mudur? Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde eksikliğiyle birçok derdimizin kökenini oluşturan algısal esneklik, münakaşa ve münazara kavramlarına bakıyoruz.

Programımızın klasik parçası kavramlar sözlüğü. Yerli yerini oturtalım ama münazara ve münakaşaya bakacağımız bu bölümde bu kavramlar sözlüğü diğer birçok, hadi hepsinden demeyeyim ama birçok bölümümüzden daha önem taşıyor. Çünkü birbirine çok benzediğini Hatta aynı anlamlar içerdiğini düşündüğümüz kavramların birazcık altına işlediği Cem, onların tanımlarını yapacağım. Zaten öyle ki hani bir nebze nasıl biraz önce alıntısını yaptığım Cem'in, Meliç'in bu iki cümlesi vardı ya, aynen o iki cümle gibi. Aslında kavramlardan bahsettiğimizde bölümün ne anlatmak istediğini, niye bu meseleyi dert edindiğini de gayet iyi öğreneceğiz. Ama yine de hepsinden bahsedeceğim bazı ayrıntılar var. Dolayısıyla hani bir kere daha tekrarlayayım bu bölümün kavramlar sözcüğü her bölümden biraz daha fazla önem taşıyor. Zihnimizde çok iyi oturmasını istiyorum. Şimdi ilk başta neredeyse hiç anlamaya çalışacağım kavramlardan biri var. Kutuplaşma. Kutuplaşma çok modern, yeni bir tabir. Aynen bir önceki bölümümüzde işlediğimiz meritokrasi gibi tabii onun kadar köklü değil. Çok daha yakına yansıyor gölgesi. Fakat onun sözlük anlamı bizim için çok fazla bir şey ifade etmiyor. Yani kutup dediğimiz şey ne? Eksen, aks gibi kanonları tanımlıyor. Sözlük anlamıyla baktığımızda ise, yani bizim burada bahsedeceğimiz kısmıyla birbirine karşıt olan şeylerden her birini tabir ediyor, tasvir ediyor, anlatıyor. Bunu da ayrı bir bölümde işleyeceğiz. Onu da unutmayalım. Ben de notlarıma ekledim. Kutuplaşma meselesi ayrıca bakacağımız. bir kavram ve kutuplaşma meselesine birlikte ayrıca bakmak istediğim kişiden bir alıntıyla ne demek istediğimizi anlatacağım. Bekir Ağırdır'ın kamuoyu araştırmalarıyla tanıdığımız Bekir Ağırdır'ın kutuplaşmaya yönelik çok güzel bir tabiri var. Aynen okuyayım çok güzel özetliyor konuyu diyor ki

Kutuplaşma, toplumun farklı görüş, umut ve ideolojilerle ayrılması değil, bu grupların hiçbir koşulda diğer tarafa geçme ihtimalinin kalmamasıdır. Onu tehlikeli yapan da budur, diyor Bekir Ağırdır. Yani kutuplaşmadaki mesele öteki kutuplara, oralara, buralara savrulmak değil. Sadece asıl önemli olan ve kutuplaşmayı tehlikeli hale getiren şey kutupların geçişkenliğinin kalmaması, bir kireç taşı gibi bir yerde sabitlenip durması, öteki ile iletişiminin veya geçişkenliğinin tamamen ortadan kalkması. Kutuplaşma ile kastettiğimiz işte bu. İkincisi yine hiç

değinmemeye çalışacağım ama cümlelerimin arasında sürekli zihninizde çınlayacak bir kavram o da dogma. Fransızcadan geçiyor dilimize. Katı katıya bağlı olan öğreti anlamına geliyor ama dogmanın asıl kökü eski Yunancadan geliyor. Öğreti, mezhep anlamını taşıyor bugünkü karşılığıyla. Dogmanın sözlük anlamı da belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz, gerçek olarak kabul edilmesi.

doğruluğu sınanmadan benimsenen bir öğretinin veya ideolojinin temeli yapılan salg. Ya da daha böyle güncel Türkçemize giren bir karşılığıyla bakarsak, nas demek. Nas. Dogma dediğimiz şeyin tam karşılığı. Yani tam karşılığı demiyor ama bize en yakın böyle anlayabileceğimiz şekli nas. Yani doğruluğu hiç sınanmadan, denenmeden, ideolojimiz, inancımız öyle gerektirdiği için kabul ettiğimiz kavramlara dogma diyoruz.

Bir diğer kavram bugün sıkça değineceğimiz, yani cümle içinde kullanmayacağım ama çok anacağız, ön yargı. Ön yargı tamamen Türkçe. Çekişme, müsabaka, mahkeme anlamındaki bu yargu sözcüğünden alıyor temelini. Sözlük anlamıyla bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edilmiş olumlu ya da olumsuz yargılar, peşin yargılar, peşin hükümler, Ön yargı onun için diyoruz. Ön kabul de denebilir biraz daha kibarcasıyla. Ön yargı böyle. Şimdi gelelim asıl bölümümüzün temelini oluşturan kavramlara. Birincisi algı. Algı da Türkçe bir kavram. Al kökünden türüyor. Hani bu tutmak, elde etmek anlamındaki al kökünden.

Algı ne demek? Sözlük anlamıyla bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma. Yani idrak demek algı. Bir de olgu var. O da ol kökünden geliyor malum. Bir takım olayların dayandığı sebep veya bu sebeplerin yol açtığı sonuç, vaka, fenomen anlamına geliyor. Yani varlığı deneyle kanıtlanmış her şey.

Yani algı bizim hislerimiz, duygularımız, duyuklarımız ile ilgili ama olgu değil, nesnel. Yani algı öznel, yani subjektif, yani bize bağlı. Algımız gerçek olabilir, olmayabilir. Algıladığımız şey var olabilir ya da olmayabilir ama bir de olgu var. Nesnel, objektif. Yani biz algılasak da var, algılamasak da var. Mesela diyelim ki tutun ki arkamda mavi lacivert bir perde var ama benim arkamda gözüm yok, hiç arkamı da ürmüşlüğüm de yok. O perdeyi algılayamıyorum görmediğim için. Ama bu o perdenin orada olmadığı anlamına gelmiyor. O perde orada olabilir. Ben algılamıyor olabilirim. İşte algı ve olgu çok önemli bu anlamda.

Bunların arasındaki ayırdı yapabilmek için de birazcık esneklik gerekiyor. Esneklik de yine Türkçe bir tabir. Sözlük anlamıyla bir dış gücün etkisi altında işte uzama, kısalma, eğrilme, biçim değiştirme ama sonrasında bırakıldığında tekrar eski biçimini alabilme kabiliyeti. Yani esneme, deforme olma değil, esneme.

Bu bazen iyi bazen kötü. Yani iyi tarafını hepiniz tahmin edebiliyorsunuzdur. Kötü tarafını Çetin Altan, merhum yazar Çetin Altan, ilginç bir alıntısıyla Türk düşünce sistemine yerleştirmiştir. Çetin Altan bütün umutsuzluğuyla şöyle demiştir, Türk halkı don lastiği gibidir. Uzar uzar uzar uzar bırakırsın anında eski halini alır diye. Dolayısıyla esneklik işte bakış açınıza, duruma, olaylara göre ne kadar esnek algılayabildiğinize göre bazen iyidir, bazen tam tersine kötüdür. Ve esas meseleye gelelim kavramlar sözlüğünü kapatmadan önce bölümümüzün başlığı olan kavramlara, münakaşa,

Ve münazara apayrı şey. Münakaşayı çok sık duyuyoruz, münazarayı çok az. Ve bunun bir sebebi var. Üstelik sadece sebebi değil, bir sonucu, bir bedeli de var. O yüzden bu programı yapıyoruz. Münakaşa, tahmin edeceğiniz gibi Arapça kökenli rekabet etme, bir fikri karşılama, ona karşı bir şey sunma anlamına geliyor münakaşa. Kökü ne? Tahmin edeceğiniz gibi münakaşa, nakış. kökü nakış. Nakış ne demek? Çakma demek, çatma demek. Yani böyle karşılıklı çakışma, çatışma gibi düşünebilirsiniz. Münakaşa. İşte siz bu incelikleri düşünürken ben de biraz nefesleneyim ardından bakalım neymiş bu münazara peşinden koştuğumuz, neymiş münakaşa uzak durmaya gayret ettiğimiz.

Münakaşa her halinden belli olduğu üzere Arapçadan dilimize geçmiş. Ne demek? Yani en Türkçesiyle tartışma, çatışma demek. Kökü de ne? Çakma, çakış. Yani fikirlerin çakışması, çatışması anlamına. geliyor münakaşa. Münazara ise benim çocukken okul yıllarımda dersine katıldığımız bir ders olarak işlediğimiz münazara ise yine Arapça o da rekabet etme fikri karşılaşma anlamına geliyor. Münazaranın kökü de nazar. Nazar ne demek? Bakış demek malum değil mi? Nazar. Hani kötü nazar, kötü bakış. Nazar değdi dediğimiz hani kötü nazar değmesi anlamında. Göz değmesi gibi. Yani nakış ve nazardan türemiş iki tabir. Münazara ve münakaşa. Münazarayı sözcük tanımıyla söyleyecek olursak bir konu üzerinde belli kural ve yöntemlere uyularak yapılan tartışma demek. Yani bu İngilizce'deki discussion, debate de olduğu gibi değil mi? Bakıldığında bir münazara var.

Bir de münakaşa var. Ve tahmin edeceğiniz üzere münazara yapıcı, münakaşa yıkıcı. Münazara bir ortak yol arıyor, bir uzlaşı arıyor, bir arayışı var, bir derdi var en azından. Münakaşanın tek derdi galip çıkmak. İşte bu yüzden bu bölümümüzün temelini oluşturuyor bu tabirin arasındaki o nüans, o önemli ayrım. Hadi başlayalım.

Haddini aşan yaşam rehberinin dinleyicileriyle denk geldiğimde sıkça duyduğum ve gayet hoşuma giden bir tema var. Diyorlar ki, sözcüklerin tanımları, kökenlerini aktardığınız bölüm çok ilgi çekici oluyor diyorlar. Sahiden diyorlar yani öyle dedikleri için söylemiyorum. Benim de çok hoşuma gidiyor. Bu benim eski bir takıntım ve çok eski bir hayalim. Yani tutkum diyelim. Gazeteleri böyle bir bina içinde fiziken toplanarak, meslektaşlarımızla fikir alışverişi yaparak hazırladığımız o güzel günlerde, haber toplantılarında hep dile getirdiğim bir konuydu. Yani bahsettiğimiz şeylerle ilgili tabirleri...

Kutu da olsa anlatalım yani bu ne demek hani biz burada bunu andık ama mesela işte TÜİK enflasyon oranını açıkladı diyoruz ama enflasyon ne demek TÜİK ne demek falan bunları anlatalım. Tabii kimseye lafımı dinletemezdim. Niye bunu kafaya taktığıma gelirsek 1950'li yıllardan beri dünyanın en yüksek enflasyon oranıyla yaşayan ülkelerden biriyiz. Yani dile kolay onlarca yılımız enflasyonla geçmiş. Ve bütün bunlara rağmen bakıldığında insanların çoğu enflasyonun ne demek olduğunu bilmiyor. İşte gazete haberlerini hazırlarken ki takıntım derdim de o yüzden de insanlara anlatalım diye. Hala hiçbir şey değişmiş değil. Her enflasyon oranındaki düşüş açıklamasıyla birlikte böyle zalim bir muhabir eline mikrofonu kaptığı anda pazara

koşuveriyor ve gariban bir teyzeye dayıyor mikrofonu ve soruyor işte enflasyon düştü diyorlar teyzeciğim sizi hissediyor musunuz teyzeciğim de ne yapsın diyor nerede yavrum diyor hala her şey ateş boğazı Şimdi enflasyonun düşmesinin fiyatlarda ucuzlamaya yol açacağını sanan, sadece yaşamak derdini sırtlanan o çaresiz teyzelerimiz, amcalarımız değil elbette. Mikrofonu tutan o zalim meslektaşın da en az onun kadar bu konudan habersiz. Yani bu sorunun başka bir açıklaması olamaz dolayısıyla. Yarım asır boyunca sıkıntısını çektiği, enflasyonu öğrenememiş bizler bir parça denizde yüzüp denizden habersiz balıklar gibiyiz değil mi?

Aktif olarak televizyon izlemeyi bırakalı epey zaman oldu ama arada denk geldiğim ortamlarda sürekli tartışma programı olarak alınan yayınlara denk geliyorum. Bu format hem ekonomik ucuzluğu hem de yayıncılık tekniği açısından basittiği sebebiyle her zaman cazibesini korumuştur. Eminim onlarca yıl boyunca da korumaya devam edecek. Yani nihayetinde sabit dekorlu bir stüdyoya 6 tane sandalye koy, üstüne 6 kişiyi oturt, önlerine bir konuyu ver, kameraları sabitle, onlar da orada konuşup dursunlar, konuşan kafalar. Hani rejide bile iş kolaydır, 6 çerçeveye bölersiniz ekranı, 6 kişi sabit açılarda konuşur durur. Yani bugün

Baklava fiyatlarını konuşur, ertesi gün hava savunma sistemi konuşur, konuşur. Şimdi bu profesyonel tartışmacılar bir bakıma her cenazenin feryat figan yasçısı, her düğünün zılgıt çeken şakşakçısı gibidir. Konu belirlendiği anda bir nevi kokuyu almış av tazısı gibi soluksuz tartışmaya başlarlar. Hiçbir konuyu herhangi bir sonuca bağladıkları görünmemiştir ama izleyenlerde de açıklanması zor bir ferahlama yaratırlar. Bence asıl üstünde düşünülmesi gereken konu bu. Yani tamam onlar öyle tartışıyorlar ama bir ferahlık da veriyorlar. Bir mentollü kolonya gibi yüreğimize bir su serpme durumları da var.

Bu tür seansların ardından düşünmeye fırsat bulan biri ister istemez aradan geçen saatlerin sebebini sorar. Yani bu yatmadan önce saatler boyu Instagram reel'larına bakıp da büyük vicdan azabıyla telefonu bırakıp uykuya geçen insanın pişmanlığı gibi. Hani seyredersin seyredersin sonra ben niye bunu seyrederim diye sorarsın. Şimdi profesyonel tartışmacılar adına sebep-sonuç ilişkisi çok net. Fakat izleyen tam olarak ne amaçlamış ve ne edinmiştir? Esas mesele bu.

Hak ettiği derecede sorgulanmamış her kavram gibi zihnimize tartışma sözcüğü ile kodlanan bu eylem böylesi yanlış örneklerle yerleşince iyice faydasız hale geliyor işte. Yani münazara yapmak isterken münakaşa ediyoruz birbirimizle. Ya da biraz daha gerçekçi yaklaşacak olursak, münakaşa ediyoruz ama aslında ihtiyacımız olan şey münazara. Birbirimize bakmak, kendi fikrimizi aktarmak, ötekini duymak, bunların arasındaki benzerlikleri bulmak, farklılıkların altını eşelemek yerine tam tersine sadece kendi fikrimizi aktırıyor, ötekilere kulak tıkıyor, farklarımızla tatmin olup benzerliklerimizden endişe duyuyoruz. Ne tuhaf.

Bunun kime faydası var diye düşünüyorsanız açıkçası iki tarafa da yok gibime geliyor. Çünkü savaşı andıran bu tür tartışmaların sonucunda herkes tartışma öncesi fikirleri ve duruşlarıyla cepheden ayrılır. Çünkü fikri mücadeleyi genellikle bir alan savunması olarak düşünürüz zihnimizde. Tartışmalarımızın çoğu doğruyu bulmaktan çok haklı çıkmak hedefi taşır. Haksız çıkanın mağlup, haklı çıkanın galip geldiği bir yarışta sanırız kendimizi. Oysa Cemil Meriç'in de dikkat çektiği gibi, münakaşada asıl zafer mağlup olanındır.

Çünkü zihnindeki yanlış fikirlerden kurtulmuştur. Eksik olan kısımları tamamlamıştır. Eskileri temizlemiştir. Yepyeni bir kazanım elde etmiş. Belki yepyeni biri olarak çıkmıştır o münazaradan. Yani zenginleşmiştir. Peki Münakaşa'nın galibi ne kazanmıştır? Hiçbir şey. O zaten başladığı noktadadır. Herhangi bir kazanım elde etmemiştir. Kazandığı hiçbir şey yoktur. Yani Münakaşa'yı bilmem ama

Münazaranın kazananı aslında mağlup olanıdır. Bunu hatırlamakta fayda var. Dolayısıyla karşımızdakinden aklen, fikren bir fayda bekliyorsak eğer, öncelikle bizden ne kadar farklı olduğuna bakmamız gerekiyor. Çünkü bir kişi bizim için en azından bu anlamda bizden farklı düşündüğü ölçüde yaratıcı ve öğretici. Ama tartışmayı bir futbol maçı ya da bir yazı tura oyunu gibi düşününce kazanan tarafta olmanın mecburiyeti ister istemez omuzlarımızın üstüne çöküveriyor. Neyse ki tartışma yani ister münakaşa diyelim ister münazara diyelim ne bir futbol maçı ne de yazı tura oyunu.

Gel gelelim neredeyse herkes bunu unutmamız için elinden geleni yapıyor. Eğri ya da doğru sadece bizim gibi düşünenlerle sürdüreceğimiz bir yaşamın ne bize katacağı bir şey var ne de çevremize. Tam da bu yüzden bir süre sonra bizim gibi düşünenlerin verdiği tatmin hissi de bizi kesmez olur. Yani tartışmaların çıkış gerekçesi de aslında tam olarak budur.

Yandaşlarımızın, yoldaşlarımızın onayından gelen tatmin bize yetmez, bizi kesmez, heyecanlandırmaz. Onlar zaten bizim gibilerdir. Önemli olan bizim gibi olmayanların bizim tarafımızda yer almasıdır. Şanlı fikirlerimiz ötekileri ezebilecek kadar kudretli mi değil mi? Bunu görmek, tecrübe etmek isteriz. Bu yüzden çoğu zaman sorunları çözmek için değil, haklı çıkmak için tartışırız. Esas içine düştüğümüz tuzak bu işte.

Fikirlerimizin eğilip bükülmezliği, değişmezliğiyle böbürlenmenin esasen ne kadar tuhaf olduğunu nasıl oluyor da görmüyoruz, gözden kaçırıyoruz dersiniz. Ben düşündüğümde fikirleri hiç değişmeyen kişinin yaşadığı hayatın anlamı nedir ya? Hiç değişmeyen, fikirleri dün neyse bugün de aynı yerde duran, aynı şeyi düşünen insanın yaşadığı hayatın kıymeti nedir? Başka bir ifadeyle yani her an, her ayrıntısı değişen, dönüşen bir yaşam ile kuşatılmış durumdayız. Böyle bir alemde birey bundan kendine düşeni almamayı kendine nasıl yedirir? Aklımın aldığı türden bir şey değil.

Yani varlık içindeki yokluk gibi bir durumdan söz ediyoruz. Derdimiz fikirlerimizi bir terzinin elindeki kumaşları masaya sermesi gibi yerleştirip böyle eğrisini doğrusundan ayırmak, onu bunun ucuna dikip yerleştirip bir böyle yama gibi uyumlu olanları bir araya getirerek ortaya yepyeni bir sonuç, bir ürün çıkarmak değil. Ne derdimiz? Derdimiz dikilecek kıyafette en çok bizim kumaşımız olsun. En çok bizim ipniğimiz, tülümüz, pulumuz kullanılsın. Derdimiz bu.

Ve bu zehirlenmiş zihin yapısı sorunlarımızı gerçekten çözme fırsatını değerlendirmemizi de engelliyor. Her şeyi tek bir yanıtla çözmeye meylediyoruz. Tamamıyla haklı ya da doğru veya tamamıyla haksız ya da yanlış kişiler fikirler ve inanışlar olduğuna inandırılmışız. Yani bir siyah var bir beyaz. Bizi buna nasıl ikna etmişler, nasıl inandırmışlar anlamak güç. Fakat bir anıyla da çok başarılı oldukları ortada.

Peki bu başarının sırrı ne dersiniz? Yani iç cephede işbirlikçileri, casusları olmasa mümkün müydü bu zafer? Yani sahiden biz istemeseydik bu mümkün müydü? Siz bunları biraz düşünün. Bu bölüme burada ara verelim. Bu hafta yayınlayacağımız ikinci bölümde ise bu münazara ve münakaşanın arasındaki farka, münazaranın peşinde koşarken niye münakaşanın içine düştüğümüze ve bu enerjimizi daha faydalı bir şekilde nasıl değerlendirebileceğimize bakalım. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)