Podcast

Münakaşa Hakkında Bir Münazara - 2

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Münazara ve münakaşa arasında gelgitlerimiz uzadı. Bir önceki bölümümüzde konunun altlığı var. Bu bölümde ise münakaşa ve münazarın arasındaki farkın verimli kesişim kümesine bakacağız.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.218 kelime · ~11 dk okuma

Haddini Aşan Yaşam rehberinden hepinize merhaba. Münazara ve münakaşa arasındaki gelgitlere baktığımız bölümümüzün ikinci kısmındayız. Eğer ilk olarak bu bölümü dinliyorsanız, eğer yani konuya bu bölümden girdiyseniz lütfen unutmayın bir önceki bölümümüzde bu hafta yayınlanan Sıralamada da bundan bir önceki bölümde bir altlık oluşturduk. Neye baktık? Münazara ne? Münakaşa ne? Tanımlarına baktık. Farklarına baktık. Zihnimizdeki yerlerine baktık. Ne yapmak istiyoruz? Sonuç neye evriliyor? Onları işledik. Bu bölümde de bir nevi o toparlamayı yapacak olan

ahkamı kesecek olan bu bölümde ise bunların arasındaki farkın o verimli kesişim kümesine bakacağız. Yani bir fikri tartışırken birbirimizden nasıl beslenebiliriz, bunu nasıl anlamlı hale getirebiliriz, bunun etrafında kulaçlar atacağız. Adalara düşmüş Robinson Crusoe'lar olarak Cemil Meriç'in tabiriyle. Televizyonlardaki tartışma programlarından bahsediyordu. Hatırlarsanız ilk kısımda işte her akşam saatler boyunca yüzlerce insan ki bakın tartışma programlarının yayınlandığı kanalları bir gözünüzün önüne getirin. En az 10-15 kanal vardır. Bu 10-15 kanalda da en az 5-6 kişi konuşmakta, tartışmaktadır. Çarpıp böldüğünüzde hani böyle 75-100-150 kişi her akşam tartışıyor.

Saatler boyunca düşünebiliyor musunuz? Ve her konuyu. Şimdi televizyon ekranlarında istisnansız her gün eş zamanlı olarak bunca kişinin bunca süre tartıştığı bir ülkede bile münazaranın yokluğu, münakaşanın bolluğu başka nasıl açıklanabilir? Bizim iş birliğimiz olmadan. Yani demek ki bizim de içimizde var, biz de buna meylediyoruz ki bütün bunlar mümkün oluyor. Ve bunun böyle Türkiye'ye has bir illet olduğunu da zannetmeyin sakın. Kimi az, kimi çok olsa da özellikle sosyal ağların, sosyal medyanın etkisiyle dünyanın neredeyse her kültürü bundan nasibine düşeni alıyor. Ne yazık ki. Peki herkes fikrini ölümüne savunacak ve durduğu yerden bir adım dahi kıpırdamayacaksa, Bunca emeğin gerekçesi ne? Niye tartışıyoruz? Yani ben asla fikrimi değiştiremeyeceksem, sizin fikrinizi de değiştiremeyeceksem, siz de aynı başladığınız noktada kalacaksanız niye tartışıyoruz kardeşim? Deli miyiz, divane miyiz? Vaktimiz mi bol, çenemiz mi çok düşük? Bizim buradaki mantığımız ne? Şimdi benim yanıtlarım var ama bu kısmı biraz sizin kendi kafanızda düşünmenizi istediğimden çok da fazla ayrıntıya girmiyorum. Ne yazık ki.

Transkriptin tamamını oku

Ama tam bu noktada birinci bölümün açılışında Bekir Ağırdır'dan yaptığım alıntıyla tanımladığım kutuplaşmayı bir hatırlatmakta fayda var. Ne diyordu Bekir Ağırdır? Kutuplaşma toplumun farklı görüş, umut ve ideolojilere ayrılması değildir ya da sadece bu değildir. Nedir kutuplaşma? Kutuplaşma, bu grupların hiçbir koşulda diğer tarafa geçme ihtimalinin kalmamasıdır. İşte kutuplaşmayı mesele haline getiren bu. Ve bizi kutuplaştıran en önemli konulardan birine tartışma. Kutuplaşmayı çözmeye, gidermeye çalıştığımız yöntem ne? Tartışma. Al sana içinden çıkılmaz bir kör düğüm işte.

Gücünü etrafında kelle olarak gördüğü kişilerden alanlar için bu kutuplaşmana son derece faydalı, gayet verimli, hatta harika bir araç. Dahası yarattığı sahte birlik sayesinde o kutuplaştırdığı kişiler arasında da yine sahte bir huzur sağlıyor. Böyle bir olasılık da var. Hatta bence kutuplaşmanın bizzat sebebi bu. biz şöyleyiz diyebilmek, biz buna inanır, bunu savunuruz dedikçe sıklaşan safların oluşturduğu o sıcak iklim hepimize huzur veriyor tabii ki ama alıcı gözle baktığınızda yani gerçek hayatta normalde akıl mantık çerçevesi içerisinde belki yanınıza dahi yaklaştırmayacağınız kişiler

zamanla bu şekilde, bu kutuplaşma sayesinde kimi zaman kader ortağınız, kimi zaman yoldaşınız, dava arkadaşınız, hatta kardeşiniz haline gelebiliyor. Yani hepimiz ait olmanın sırtımızdan eksilttiği sorumluluğu, kalabalıklar arasında göze batmadan var olabilmenin huzurunu, çok fazla uğraşmak zorunda kalmadan hayatı sürdürebilmenin konforunu seviyoruz. Sadece fiziğken değil, zihnen de seviyoruz. Bu yüzden kutuplaşıyoruz. Bu yüzden saflarımızı sıklaştırıyoruz işte.

Ortaokulda Almanca ve İngilizce bizim ek diller bunlardı. İngilizce temel dildi, Almanca da ek dilimizdi. Bu derslerin bir kısmı bugünkü çağrı merkezlerini andıran laboratuvar dediğimiz sınıflarda geçerdi. O zamanlar için büyük teknolojiydi. Mikrofonlu kulaklıklarımız vardı. Hepimiz ortak bir

yayını dinlerdik. İşte Edgar Allen Poe'dan bir öykü dinlerdik. İşte Fitzgerald'dan bir şey dinlerdik. İşte büyük Gatsby falan. Neyse artık. Ve onun üstüne konuşurduk. Böyle çok güzel derslerdi. Bir kısmı da yani bu dil öğrenme çabamızın bir kısmını laboratuvarlarda dinlediklerimize borçluyuz ve kısmen konuştuklarımız ama büyük bir kısmını debate adı verilen derslerimize borçluyuz. O nedir debate? İşte tam olarak münazara dersi. Münazara derslerimiz vardı bizim.

Müfredat mı kısırdı yoksa bizim öğretmenler mi tembeldi bilemiyorum ama o kadar saçma şeyler tartışırdık ki yani bazen taraflar olarak biz bile anlamlandırmakta zorlanırdık ya biz niye bunları tartışıyoruz diye. Unutamadıklarımdan biri şuydu hani bu dersleri anımsayınca notlarıma eklerken aklıma geldi. Şunu tartıştık bir ders. Fırçalamadan önce diş fırçasını suya tutmak gerekir mi gerekmez mi? Hadi bakalım.

Siz de bir düşünün bakalım. Yani dişlerimizi fırçalamadan önce mıs suyu açıp fırçayı, macunu suya tutmak gerekir mi gerekmez mi? Şimdi bir anda önümüzü düşen bu mesele, bu hayati mesele tabii her zaman olduğu gibi bizi ikiye ayırdı. Bir grup suya tutulup ıslatılmasının ne kadar anlamlı ve faziletli bir tavır olduğunu Diğer tarafsa bunun çağ dışı bir yanılgı, hatta akla mantığa aykırı bir eylem olduğunu savunacaktı. Ben hangi taraftaydım bilmiyorum ama iki tarafta birbirinden saçma şu an düşününce, hatırlayınca bile öyle. Aradan geçmiş tabii 40 küsür sene. Kazanan taraf bir şey alıyor muydu? Sahiden hatırlamıyorum. Belki de bir kanaat notu mu alıyordu, ne oluyordu? Ama tek aklımda kalan o can araş mücadelenimiz. Yani nasıl bir mücadele içinde savunurduk bizim üstümüze düşen, vazife edindiğimiz,

Daha doğrusu bize vazife olarak aktarılan o tarafları. Tabii ki en başta şu an dinlemekte olduğunuz şahsiyet olmak üzere. Şimdi aynı zamanda münazaranın da sonunu getirecek dersin bitimine doğru bu hani fırçayı sulayalım mı sulamayalım mı tartışmasında konu öyle tuhaf bir yerde bitti ki hepimiz böyle bir şaşkınlıkla kala kaldık. Hani ders bitmek üzere, birazdan teneffüs zili çalacak. E bir mağlubu galibi belirlemek lazım. Öğretmen bize bakıyor, biz öğretmene bakıyoruz aptal aptal. E ne oldu şimdi suya tutalım mı tutmayalım mı? Bu böyle sersemleme anında bizim arkadaşlardan biri sınıfta dedi ki, ''Hocam benim babam diş hekimi, isterseniz ben akşam sorayım, yarın size söyleyeyim.'' dedi. Bir anda böyle yüreğimize bir su serpildi, hepimiz bir rahatladık ve böylelikle heyecanla beklemeye başladık ama ertesi gün her şey daha da beter bir duruma geldi. Ertesi gün o arkadaşımız geldi ve hocaya babasının yanıtını iletti. Yanıt şuydu, hiç fark etmez.

Ne demek ya hiç fark etmez. Kırk dakika biz birbirimizi parçalarcasına tartışmışız sulansın mı fırça sulanmasın mı diye sonuç fark etmez. E kardeşim niye bize böyle bir manyak ettiniz peki? O kadar öfkelenmiştim ki dün gibi hatırlıyorum şu an bile gözümün önüne geliyor. Böyle sınıfta ayaklanma çıkaracaktım ya. O çocuğu dövecektim babanı getir buraya falan diyecektim neredeyse.

Şimdi hiç fark etmeyecek, hiçbir önemi olmayan, insanlık adına hiçbir şey ifade etmeyecek bir konu için kırk dakika tartıştığımıza mı yanalım? Zaferi kimin elde ettiğine mi yanalım? Yani ortada kalmışlığına mı yanalım? Hepsine yansak dahi esas kısmı gözden kaçırıyorduk Oysa. O dersin amacı birisinin kazanması ya da kaybetmesi değil, yabancı bir dilde kendini ifade edebilme mecrisini kazandırabilmekti bize.

Yani biz o dersi tartışmak için birisi galip mağlup gelsin diye değil, o dilde cümleler kuralım, kendimizi ifade etmeye çalışalım, bu vesileyle bir yöntem öğrenelim, bir sözcük öğrenelim diye yapıyorduk ama unutturmuştu tartışmanın o heyecanı, belâgatın, şehveti. Yani bu yolculukta mesele, varılacak noktaya ulaşmak değil, oraya ulaşıncaya dek edineceğimiz tecrübelerdi. Ne bileyim işte yolda toplayacağımız şeylerdi, harita okuma becerisiydi vesaire. Yani esas şaşırmamız gerekenler aklımıza bile gelmiyordu o tartışma sırasında. Dört sıralı bir sınıfımız vardı yani böyle arka arkaya dizilmiş sıralardan oluşan dört sıra. İki gruba ayrılıyorduk. İki sıra bir grup, iki sıra bir grup. Yani iki sıra bir fikri savunuyor, iki sıra öbür fikri savunuyordu. Yani böylesine basit, böylesine ne bileyim böyle palyatif bir çözümle bu iki sıranın bir anda bir fikre mensup olmasına mı şaşırasın? Bir anda karşıdaki fikre düşman olmasına mı şaşırırsın? Yani bize düşen fikri, kavramı, olguyu bir anda öyle çılgıncasına benimsememiz nasıl oluyordu hâlâ aklım almıyor. Cemil Meriç'in tarifindeki gibiydik biraz. Hani ilk bölümde Cemil Meriç'i andık, bazı sözlerine yer verdik. Bir tanesini de burada analım. Şöyle diyor Türk düşünce dünyasının önemsediğim isimlerinden Cemil Meriç.

Yığın, kitle yani, yığın düşünemez, maruz kalır. Nezdeye yakalanır gibi ideolojilere ve kelimelere yakalanıyoruz der. Çok da anlamlı, çok önemli, nefis bir kesittir. Yığınlar, kitleler düşünmez, maruz kalır, önlerine bir şey verilir. Aynen bizim münazara derslerinde olduğumuz gibi, sen şusun, al bu da savunacağın fikir, al bu da rakibin, hadi şimdi savun bakalım bunu karşı tarafa ölümüne der gibiyiz. İşte kitle olarak bize reva görülen bu.

E biz o zamanlar, o dönemler daha tüyü bitmemiş ortaokul çocuklarıydık, körpezihinlerdik. Hepsini, o tavırlarımızı mazur gösterecek bahanelerimiz vardı bolca. Oysa bugün, şu yıl, kendi yaşıtlarımın çoğunda bile pek bir şeyin değişmediğini görüyorum. Önüne bir mevzu veriyorlar ve çılgıncasına tartıştırıyorlar. Herkese bir taraf seçilmiş, rol verilmiş, yüzüne sorumlulukları okunmuş ve sahaya sürülmüş. Mümkün olan her fırsatta kulakları tıkalı halde repliklerini tekrarlayıp duruyorlar. Aysel Gülen'in Selda Bağcan'a yazdığı Ziller ve İpler şarkısındaki gibiyiz. Ne yapsın işte böyle oyna demiş birileri. Bir ileri bir geri, birilerinin elinde ipleri.

Fikirlerin başka fikirlerden beslendikçe güçleneceğini, anlam kazanacağını unutturdular bize. Bizim de işimize gelmeseydi mümkün olur muydu bilemiyorum. En azından bir ihtimal vermek istiyorum ama o ihtimale de pay bırakmayı ihmal etmeyelim sakın. İşte münazara ve münakaşa dediğimiz meselenin aşağı yukarı özü buydu. Yani bütün bunların sonunda, bu iki bölümün nihayetinde düşünecek olursak eğer

Münakaşa ediyoruz. Oysa bizi, zihnimizi, fikirlerimizi ve arayışımızı anlamlı kılacak şey münazara edebilme kabiliyetimiz. Unuttuğumuz şey münazara. Peki münakaşayı münazaradan ayıran şey ne? Birisindeki tek motivasyonumuz, tek derdimiz haklı çıkmak. Diğerindeki arayışımız doğruyu bulmak. Haklı ya da haksız olmamızın hiçbir anlamı, önemi yok.

İşte bunu unutturdu modern yaşamın bu telaşı, harala gürelesi bize ve haddini aşan yaşam rehberinde. Bunun ayrıntılarına baktık. Peki, nihayetinde zihnimizin cepkenlerinde kalması gereken tavsiyeler nedir? Kapanış bölümünde yine Cemil Meriç'in alıntılarıyla dört madde halinde bunlara bakacağız.

Cemil Meriç'ten başlamıştık. Bu iki bölümlük serinin peşrebini onunla yapmıştık. Kapanışı da yine onunla yapalım. Daha doğrusu ondan ilhamla oluşturduğum dört tavsiyeyle yapalım. Şimdi öncelikle bu dialektik kavramı, gerçi böyle çok terimlere boğmak da istemiyorum ama yani bu sorgulama meselesini ihmal etmediğimiz bir yaşamı benimsememiz gerekiyor.

Şimdi düşüncenin duran olmaması gerektiğinden bahsediyorum. Yani diyerektik yöntemde, yani her fikrin sürekli ne olursa olsun sorgulanması ve yeniden değerlendirilmesini pratiklerimiz arasına yerleştirmek zorundayız. Bu yaklaşım bizim düşüncel esnekliğimizi korumamıza yardımcı olacak en başta. Yani hiçbir şey dogmaya dönüşmeyecek. Hiçbir şey sorgulamadan kabul ettiğimiz, bir anda benimsediğimiz, bir kenara tablo gibi astığımız ve bir daha hiç bakma, işte yeni bir gözle değerlendirme ihtiyacı duymadığımız tarzda bir şey olmamalı. Birinci önerimiz bu. Yani sürekli sorgulama ve dialektik bakış açısı.

İkincisi ise ideolojilere eleştiren bakış. Şimdi tabii Cemil Meriç Türkiye'nin, bilmiyorum başka bir zamanı var mıydı öyle olmayan ama Türkiye'nin çok ideolojik zamanlarında yaşanmış bir zihin. Bugün de şüphesiz öyle ama bence Cemil Meriç'in yaşadığı dönem, yani onun Türkiye'si bugüne kıyasla çok daha renkli ideolojileri. Yani işte 1916 doğumlu olduğuna göre 1920'ler, Cumhuriyet'in ilk dönemleri.

heyecanın çok daha bol olduğu, tartışmaların çok daha bol olduğu. Üstelik ne acıdır ki bütün aksini iddia edenlerin aksine daha demokratik tartışmaların yaşandığı, toplumsal çeşitliliğin meclisten gündelik hayata kadar daha fazla yansıdığı, yansıtıldığı bir dönemde yetişmiş Meriç. Ona rağmen hani bu ideolojiler eleştirel bakışın altını çizmiştir hep. Şöyle der, çok ilginçtir, önemserim.

İdeolojiler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir der. Deli gömleği denen şeyi bilirsiniz hani mecazen böyle anılır. Mutlaka tıbben başka bir ismi vardır da. Kolları içine geçirirsiniz ve kolları çok uzundur. Ve o kolların uzantılarını arkadan bir kelepçe gibi bağlarlar. Böylelikle aynen kundaklanmış bebek gibi kollarınızı hareket edemez hale getirir. ve sizi tutsak eder. İşte ideolojileri de idrakimize yani zihnimize giydirilmiş deri gömlekleri olarak adlandırır Meriç. Bireyin düşünce özgürlüğünü kısıtlayan her türlü kalıplaşmış düşünceye o yüzden karşı çıkar ve bu tutumu bireyin kendi düşünsel yolculuğunu özgürce sürdürebilmesi

için ön şart olarak koyar. Yani der ki ideolojilere eleştirel yaklaşmalısınız. Bugünkü yaşadığımız sorunların tamamında bu var. Herhangi bir ideoloji ne olduğundan bağımsız o kadar sorgusuz, o kadar eleştiriden muaf olarak zihnimize yerleşiyor, dilimizde yer ediyor ki bir anlamda hepimiz gönüllü bir şekilde deri gömleklerimizi kuşanıveriyoruz. Üçüncü maddeye gelirsek. Karşıtlığı aşmayı salık verir bize Meriç. Yani o tabii daha çok Doğu-Batı ekseninde ele alır. Cemil Meriç'in düşünce dünyasında bu çok önemlidir, Doğu-Batı. Çünkü bir anlamda Türkiye'nin de aksını, aynen bugün tam tersini yaşadığımız gibi Doğu'dan Batı'ya döndürdüğü, kaydırdığı, yerleştirmeye çalıştığı bir dönemdir. Hani bugün nasıl Batı'dan Doğu'ya aksı, makası kaydırmaya çalışıyoruz. O dönemlerde tam tersi olduğu dönem ve düşünce dünyasında sürekli bir gergit var. İşte Batı hep iyi, Doğu hep kötü. Batı hep ileri, Doğu hep geri. diyor ki hayır böyle bakamayız diyor her iki tarafında değerlerini anlayıp sentezlemeye çalışmalıyız yani bu yaklaşımla farklı bakış açılarına açık olmakla var olabiliriz ve bu kültürel esnekliğin göstergesi olarak tanımlanır Meriç'in eserlerinde çok önemlidir kültürel esneklik kültürel esneklik zihinsel esnekliği de getirir tabii kaçınılmaz olarak

Ve sonuncu tavsiyesi, haddini aşan yaşam rehberinin, yine bütün bu düşünce dünyasının, mirasının üstünde yükselen fikirler olarak düşünün lütfen. Bunlar sadece benim fikirlerim değil. Kavramların derinlemesine incelenmesi. Şimdi çok basit, çok sıradan, vasıfsız bir tavsiye gibi görünebilir belki duyduğunuzda ama. Yani aynen bizim bu programda her bölümde yapmaya çalıştığımız gibi kelimelerin, kavramların kökenine inerek onların zaman içinde nasıl evrildiğini, nasıl farklı anlamlar kazandığını analiz etmemiz gerekiyor. Bu sadece kültürel esnekliğimizin değil, düşünsel yani zihni esnekliğimizin de bir diğer mecburiyeti. Çünkü birey olarak kavramları sabit ve değişmez olarak görmek yerine onların bağlam içinde nasıl şekillendiğini anlamamız lazım.

Yoksa her şeyin siyah, her şeyin beyaz olduğu bir dünya hepimiz için çok kolay. Ama gayet iyi biliyoruz ki o dünya ne siyahı seven ne beyazı sevenler için keyif verici bir dünya olmuyor işte. Uzun lafın kısası sanıyorum siz de benzer şekilde düşünüyorsunuzdur. İnsanlık olarak şu güne kadar yeterince tartıştık, münakaşa ettik, o uğurda epey enerji harcadık ve hayli tecrübe kazandık. Şimdi gelin biraz da münazara edelim, birbirimize bakalım, fikirlerimizi tartalım, birbirimizden nasıl besleniriz, birbirimizi nasıl daha anlamlı hale getiririz ve birbirimiz ile birbirimizi nasıl daha kıymetlendiririz, onların yollarına bakalım. Haddimizi aşmaktan, geri durmadan elbette.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)