Podcast

Benzemez Kimse Sana

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

“Kendin gibi olmak” ya da bir başka deyişle “özgün bir kimlik inşa etmek” kimilerinin iddia ettiği gibi varlık, sosyal statü ya da eğitim ile dahi mümkün olamayabiliyor. Peki nasıl mümkün?






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.089 kelime · ~15 dk okuma

Çok zorlandığım bir bölümle karşınızdayım. Konu çok geniş, vaktimiz az. Bunlar zaten geleneksel kriterlerimiz. Ama bu bölüme ait tespitleri yaparken kırıp dökmekten birazcık korktum. Niyetim tahmin edeceğiniz gibi asla öyle bir şey değil. Ümit vermek isterken ümit kırmak var, çok olası. Sabırsız dinleyiciler için yayının bir kısmı böyle ümit kırıcı gibi gelebilir. Ama o da benim hayat görüşüme, dünyaya bakışıma aykırı. Yine de elimden geleni yapacağım. Bunu da başarmak için kendimle ilgili iki anekdot aktarayım dedim. Birisi çok eski zamanlara, çocukluğuma denk gelen dönemlerden.

Birisi de birkaç gün öncesinden. Eski olanla başlayalım. Mahallemizin apartmanlarının içinde dolaşmak çocukluğumun en eğlenceli etkinliklerinin başında geliyordu. Aynı zamanda bilgilendirici de oluyordu. Açık kapılardan içeri süzülüp merdivenleri çıkıp kapı önlerini yokluyordum. Çünkü aradığım bir şey vardı. Bilgilendirici bir şey.

Özellikle hafta başları ve ay sonlarında evlerin kapısına hafta boyu biriken ve hafta sonu eritilen gazeteler, dergiler atılırdı. Hele ki ay sonlarında bunların sayısı da artardı. Özellikle dergiler konusunda. Bir süre sonra aynen Kapıcılar Kralı filmindeki Seyit gibi her daireyi ezberlemiştim. Kimin ne okuduğunu, ne kadar sürede okuduğunu, ne zaman elden çıkarıp kapıya attığını, hepsini bellemiştim.

Transkriptin tamamını oku

Gazeteler de ilgimi çekiyordu şüphesiz ama asıl mesele dergilerdeydi. Örneğin bizim apartmanda bir National Geographic dergisi abonesi vardı ki o zamanlar hani bilmiyorum Türkiye'de toplam kaç abonesi vardı bir tanesi bizim apartmandaydı ne mutlu ki. Ayın sonuna doğru kapı önüne bırakılan çöplerin arasında sapsarı kapağıyla cevher gibi parlardı. İngilizce olduğu için pek bir şey anlamıyordum hatta hiçbir şey anlamıyordum ama içindeki fotoğraflar, haritalar tam anlamıyla büyüleyiciydi. O dönem o kadar çok dergi yayınlanıyordu ki topladıklarımı okumak benim için bile ayrı bir uğraşa dönüşüyordu.

Bu veri hurdacılığı çağımda hiç bilmediğim insanları, yerleri, kültürleri tanıdım. Varlığından haberdar olduğum her yeni şey inşa etmeye çalıştığım benliğime bir tuğla daha ekliyordum. Bu tutkum form değiştirmiş haliyle bugün hala devam ediyor. Apartman koridorlarındaki keşif turlarının yerini bugün internet siteleri, sosyal ağlar, forumlar ve benzeri dijital platformlar aldı. Web tarayıcımın gezinti tarihçesindeki kayıtlara baktım bu notları düzenlerken, günde ortalama 200 yeni web sitesi keşfediyormuşum.

sosyal ağlardaki rutin devriyelerimi, her gün mutlaka yokladığım 20-25 böyle düzenli adresi ve takip ettiğim 20'ye yakın e-posta bültenini de ekleyince tabii ki çok daha fazla sayıya ulaşıyor ve yani düşündüğümüzde artık zaten basılı bir şey yok gibi veya basılı şeyleri okuyanlar da yok gibi apartman kapılarındaki çöplerde sadece israf edilmiş yemeklerimizin artıkları var. Çoğu arkadaşım günlerinin tamamını bir sebeple belledikleri sosyal platformlarda geçiriyor. Daha doğrusu tek bir sosyal platformda geçiriyor. İşte TikTok'çılar var, Instagram'cılar, Snap'çılar, Face'çiler. Hepsi orada önlerine ne düşerse onunla eğleniyor, onunla hüzünleniyor, onunla sinirleniyor, onun kadar bilgi sahibi oluyor. Keşfetme dürtüleri uygulamalardaki keşfet sekmesine tıklamaktan ibaret kalmış. uçsuz bucaksız bir dergâhda minik bir koya hapsolma pahasına. Kâşif ruhlu azınlığın güç kaynağının yeniyi, bilinmeyeni ararken kendini keşfetmek olduğunu düşünüyorum. Bilmediğini öğrenmenin, duymadığını işitmenin, varlığından dahi haberdar olunmayan birini tanımanın o yarattığı tarif edilmesi zor heyecan türü.

Kimseye benzemeyip bir ayrık otu gibi dikkat çekmek ya da kınanmak mı bizi ürpertiyor yoksa herkesle uyumlu olmanın konforu mu cazip geliyor? Sosyal varlık olmanın bedeli birey olmaktan feragat etmeyi mi gerektiriyor? Ya da etrafımızdakilere kendine has olma fırsatını sahiden veriyor muyuz? Farklı olanın dışlandığı bir düzende suçu kime yüklemeliyiz? Haddini aşan yaşam rehberi hadsiz sorularla açtığı gediklerde yaşamın dertlerine çomak sokmaya devam ediyor hala.

Gelelim kavramlarımıza. Bu bölümde sadece 3 kavrama bakacağız çünkü zaten bu hem 3 kavram etrafında döneceğiz hem de bahsedeceğimiz şeyleri fazlasıyla özetliyor. Birincisi özgün kavram. özgün sözcüğü, öz Türkçe tahmin edeceğiniz gibi. Üstelik kökeninde öz bulunuyor. Öz de ne demek? Benlik, kendilik, kendinlilik gibi anlamlara geliyor. Özgün de ne demek? Biricik, kendine has olma hali. Birey var bir de sıkça anacağımız. Birey de Türkçe, öz Türkçe bir kavram. Birden geliyor ama bu bireye dönüştüğünde kendine özgün nitelikleri yitirmeden bölünemeyen tek varlık.

Yani fert anlamına geliyor. Bir de kitle var. Kitle Arapçadan geçmiş dilimize. Arapçadaki kütleden geçmiş. Hatta kütle, yığın, küme gibi anlamlara sahip. Türk Dil Kurumu sözlüğü kitleyi belirli işleviyle özellik gösteren büyük insan kalabalığı olarak tanımlıyor.

ve bu bölümde belirli işleviyle özellik gösteren büyük insan kalabalıklarının o belirli işlevleri nasıl edindiğine ve onların ne kadarını kendisi tanımlayıp ne kadarına maruz kaldığına bakacağız. Hadi başlayalım. Konuşma yapmak için birçok etkinliğe davet ediliyorum. Sağ olsunlar. Hepsi ayrı bir mutluluk, hepsi ayrı bir heyecan alıyor benim için. Hepsi de katılımcılarda ilgi uyandırması için özenle seçilmiş mekanlarda gerçekleştiriliyor.

Çoğunlukla konferans oteli olarak adlandırılan yerler. Bu koşuldaki seçenekler sınırlı olduğu için bir süre sonra hep aynı otellerde, aynı mekanlarda dönüp durduğunuzu fark ediyorsunuz. Geçtiğimiz günlerde bir etkinlik yapıldığına ilk defa şahit olduğum sıra dışı bir otele davet edildim. Davetin ev sahibi olan şirket 20 kişilik seçkin heyetine mümkün olduğunca özel bir tecrübe yaşatmak istemiş ve o mekanı seçmiştim. Bahse konu bu otel ki adını anmayacağım tahmin edeceğiniz sebeplerden ötürü 55. bölümümüzde

Yani ayrıcalıklarla ilgili bölümümüzde andığımız kriterlere has bir şekilde nam salmış bir otel. Akla gelmesi muhtemel soruyu en başta yanıtlayayım. Sezon henüz tam olarak açılmadığı için yani bu programı Nisan ayında kaydediyoruz. 2025 yılının Nisan ayında sezon daha açılmış sayılmaz. Dolayısıyla ucuz döneminde ve günlük konaklama bedeli kişi başı sadece 2000 euro günlük.

Ve bu ücrete yemek dışında hiçbir şey dahil değil. Yani eskaza denizden çıktıktan sonra susadım, bir küçük şişe su içeyim falan dediğinizde böbreğinizi rehin olarak bırakmanız da gerekebiliyor duruma göre. Tatilinizin burada geçirebilmek için paranızın olması da yetmiyor. Çünkü rezervasyon yapıp beklemek durumundasınız. Neyi bekliyorsunuz? İlgili kararı. İlgili birim artık kimlerden oluşuyorsa sizi önce sosyal medyada araştırıyor. Kim olduğunuzu, ne iş yaptığınızı, nerede çalıştığınızı, belki neye benzediğinizi bilmiyorum ama inceliyor. Uygun bulursa onaylıyor. Uygun bulunmak lazım yani para yetmiyor.

Ve bu süreç epey uzun süre aldığından seçkin tatilciler genellikle ancak bir sonraki sezonda bu hakka kavuşabiliyor. Yani işte bu kış mesela başvuruyorsunuz, bu yaz çıktı çıktı olmadı önümüzdeki yaz değil mi? Yani özetle davetlilerin kendilerini ayrıcalıklı hissetmesi istenen bir etkinlik için en iyi seçeneklerden biriydi, ona hiçbir şüphem yok. Tarihten günümüze değişen güzellik ve estetik anlayışı başlıklı konuşmamı yapmak üzere yola çıktığımda, acaba kimlerle karşılaşacağım diye düşünüp durdum.

konuşacağım kitlenin profilini az çok biliyordum bana anlatmışlardı fakat onca badire atlatarak onca değerlendirmeden geçerek süzülüp gelen bizim dışımızdaki o esas müşteriler kimdi en merak ettiğim şey buydu. Nihayet mekana vardım. Gözlerim ve kulaklarım fal taşı açılmıştı. Radarlar tam kapasite çalışıyordu. Kısa sürede şaşırtıcı bir ayrıntı belli olmaya başladı gözlerimde. İlk kez bunca

sebepsizce mutsuz insanı bir arada görüyordum. Şaka gibiydi. Arasına neşeleniyorlardı. Hatta bazen şüphe çekici derecede mutlu ve huzurlu görünüyorlardı ama bu bir yanılsamaydı. Bilinmeyen bir seçici kurulunun yine bilinmeyen kriterlerini aşarak kabul görmüş aileler sürekli diğer aileleri süzüyor, kendileriyle tartıyor ve bunların da ne işi var ki burada der gibisinden bakıyordum.

Hem maddi hem de manevi açıdan pahalıya patlayan mekandan beklentileri hiçbir şeyle tatmin olamayacak kadar yükselmiştim. Ne var ki hepsi bu suça gırtlağına dek batmıştı ve pişmanlık artık kimsenin ağzına yakışmazdı. Grup halinde gelenler herkesin duymasını istedikleri, üstelik hiç de komik olmayan esprilerini bağırarak saçıyor ve abartılı, yapmacık kahkahalar atıyorlardı. Düzenli aralıklarla story pozları verilse de günlüğü 2000 euroya patlayan bir hatıranın sadece storyde kalmaması gerektiği düşünülerek o karelerin hepsi bir de ayrıca kalıcı postlara dönüştürülüyordu.

Yeterince gözlemlediğinizde hepsinden daha da garip bir şey dikkat çekiyordu. Malum markaların devasa logolarına sahip terlik ve plaj çantalarıyla inilen sahilde herkes aynı burun ve aynı botoks cerrahının elinden çıkmış gibiydi. Badem gözlü, dikdörtgen çeneli, dolgulu bedenler. Neredeyse deveci armudu kıvamına gelmiş elmacık kemikleriyle, güneşi kıble bellemiş, şezlongta cağ kebabı gibi dönen kadınlar, Türkiye'nin en seçkin zümresinin mensupları, hepsi bir tornadan çıkmışçasına tıp atıp birbirine benziyordu. Belli ki kendin gibi olmak ya da başka bir deyişle özgün bir kimlik inşa etmek kimilerinin iddia ettiği gibi varlık, sosyal statü ya da eğitim ile dahi mümkün olmayabiliyor. Bu mertebenin bunların hepsinden öte bir ham maddesi olmalı.

Sıradanlık sadece fukaraya özgü bir hal değil yani. Varlıklının, kerli ferlinin de kendine has bir sıradanlığı var. Yokluk çekeninkini kadere bağlayabiliriz. Varlık içindeki sıradanlığın ise tercih olma ihtimali yabana atılır gibi değil.

Peki bu seçimin gerekçesi ne olabilir? Yani bir sınıftan kopmanın bedeli mutlaka başka bir sınıfa dahil olmak mıdır? Müstakil, bir başına, özgün olmak hayal midir? Bir birey gerçekten biricik olabilir mi? İşte bunlara bakacağız. Böylesine çetrefil bir bölümde, böylesine büyük soruların yanıtlarını arayacağız. Birazcık zihni dinlendirmekte fayda var. Kısa bir anın ardından yenilen birlikteyiz.

Düşününce huzursuz edici gelse de çoğumuz benzeşerek bir gruba dahil olmayı, kendi yolumuzu çizmeye tercih ediyoruz. Dahası bazılarımız kimi gruplara dahil olabilmek için kendinden vazgeçmeyi dahi göze alabiliyor. Bu tamamen mantıksız bir strateji de sayılmaz üstelik çünkü Halihazırda onaylanmış, takdir edilmiş bir fikri ya da davranışı benimsemek hem stratejik açıdan mantıklı hem de deneme yanılma ya da keşif gerektirmediği için tasarruflu bir seçenek. Her şeyi kendimize göre yeniden üretmemiz ya da türetmemiz de fazlasıyla yorucu, gereksiz bir zahmet. En azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Ama bunun da bir dengesi var.

Ya da en azından olmalı. Nehirde sürüklenen bir yaprak gibi akışına bırakılmış bir yaşam kulağa gayet zen geliyor olabilir. Belki sahiden de öyledir. Hani öylesi yaşanmalıdır hayat. Ama yine de onun da bir dengesi olmalı. Ya da kontrollü olmasa bile en azından bilinçli bir farkındalık içerisinde olabilmeliyiz. Böyle bir hakkımız bulunmalı.

Muhtemelen tarihin hiçbir döneminde insanlığın geneline dair bu kadar fazla bilgiye sahip olmamıştık ve hiç şüphesiz bireylerin kendini ifade edebilme hatta bir bakıma var edebilme adına bu kadar çok seçeneği hiç olmamıştı. Fakat tüm bu gerçeklerin gölgesinde bir tuhaflık da gözden kaçmayı başarıyor. Muhtemelen tarihin hiçbir döneminde insanlık birbirine bu kadar benzeyen, bu kadar az çeşitli, az renkli bir örnek basmak alıp ve yeknesek de olmamıştı. Birbirimize benzemek adına yarışıyor gibiyiz. Kendimize has, özgün, biricik, eşsiz olmak için gereken her şeye sahipken hatta sözde buna özendiriliyorken en büyük korkumuz kendine has olma hali ya da ihtimali.

Yine de mesele bu iki kutuptan ibaret bir düzlem değil. Elbette, tabii ki, onun için mesele etmiş durumdayız zaten. Hatta belki düz bir hattan çok dallı budaklı bir ihtimaller ağacı gibi bir şeyden söz ediyoruz. Biz şimdilik sadece iki uca ve aradaki tonların birkaçına bakalım bu bölümde. Geri kalanı sizler zihninizde tamamlayın isterseniz.

Toplumun genel kabulleriyle uyumlu bir yaşamın konforu, sükûneti, öngörülebilirliği ve emniyeti tartışılmaz. Zaten çoğumuz bunun için toplumun kurallarıyla bir mutabakat sağlayıp uyum gösteriyoruz. Kısıtlı olan kaynakları başka şeylere yönlendirme fırsatı sunduğu için de anlaşılabilir bir tercih. Her konuyu kafamızda düşünüp, ölçüp, biçip, tartıp, kendi düzenimizi, kendi standartlarımızı geliştirmek yerine, vaktiyle bunları düşünmüş başkalarının kararlarını uygulama, onların izlerini takip etme şüphesiz çok daha pratik bir yöntem. Zıtkutup'ta ise tam tersine, bahsettiğim tüm bu konforu ve emniyeti reddederek kendine has bir yol çizmek var.

Fakat bu meydan okumanın ne mutluluğa yönelik bir garantisi var ne de başarıya. Yani ben toplumun bu kurallarını reddediyorum, kendi yolumdan gideceğim demenin garantili hiçbir sonucu yok. Bir kaosa, bir felakete, bir aptalca sonuca da itebilir sizi. Pekala.

Bu uğurda her şeyi berbat edip, elini yüzüne bulaştırıp, ömrünü bir prensip uğruna heba etmek de gayet olası. Üstelik telafisi de yok. Yine de bu sadece bir ihtimal. Üstelik uyumlular da bu risklerden muaf değil. Yani topluma ayak uydurmanın da bir garantisi yok. Aynı olasılıklar onlar için de söz konusu.

Bir işe yaramasa da suçu topluma, çevresine, ailesine, sevgilisine atarak yüreğini ferahlatma ihtimali var. Kendi edip kendi bulanlar ise gül gibi sararıp solmak mecburiyetinde. Eyvah! Peki, başka bir ihtimali yok mu? Var tabii ki. Birkaç milyon seçeneğimiz daha var ama bu ikisinden biraz daha fazla çaba gerektiriyor.

Dipsomaninin salgına dönüştüğü bir çağda herhangi bir şeye kendimizi tamamen kaptırmadan, her şeyimizle teslim olmadan da var olabileceğimizi kolayca unutuyoruz. Oysa bir örneklik ile biriciklik arasındaki geniş vadide hepimize fazlasıyla yetecek kadar yaşam alanı var. Tam bu noktada her fırsatta hatırlatmaya çalıştığım önemli bir vurguyu yenilemek istiyorum. Dinleyince hepimize garip gelen fakat yine hepimizin bir parçamızda ve eser miktarda yer aldığımız bu açıklaması zor durumun suçlusu biz değiliz. Değiliz. Bunun en azından tek suçlusu, tek sorumlusu biz değiliz.

Bireylerin kullanıcı olarak tanımlanmaya başlandığı dijital çağda bizler hiçbir olumsuzlukta sorumluluk üstlenecek kadar belirleyici değiliz. Bir avuç şirketin kodlarının ve algoritmalarının insafına teslim olmuş haldeyiz. Felsefi tartışmaları geçtim bir kenara ki hani türlü çeşidini haddini aşan yaşam rehberinde yaptık, yapıyoruz, yapacağız. Özgür irade dediğimiz kavram, beynimizdeki süreçleri adına bile uzun süre sorgulanan hatta reddedilen türden bir olgu. Sosyal medya çağında ise en hafif tabirle bir hüsnü kuruntudan ibaret. Kuruluş amacı ne olursa olsun tüm dijital platformların tek bir hedefi var. Kullanıcılarına reklam göstermek.

Bunun için bireylere değil, yığınlara, kitlelere ihtiyacı var. Yani sakalı çıkmış kütahyalı erkekler, adet görmeye başlamış liseli kızlar, evde bebek maması yapımı ile ilgili arama yapan taze anneler, plaza bölgesinde ihtiyaç kredisi araması yapan beyaz yakalılar gibi kitlelere, gruplara, kategorilere ihtiyacı var bu sistemin. Reklam verenlerin bu sonsuz ihtimalli kümeleri için hepimizin gruplanması gerekiyor. Milyarlarca kendine has insanla uğraşmak en azından şimdilik çok uğraştırıcı. Yapay zekanın ilerlemesiyle bu da mümkün olacak hiç şüphesiz ama o döneme kadar bu sebeple hepimiz mümkün olduğunca birbirimize benzemek zorundayız.

Antonyo Gramsci'nin de tarif ettiği bu kültürel hegemonya diye bir tabir vardır. Türkiye'de başka bağlamlarda, siyasi eksende çok tartışılıyor değil mi? Yani kültürel egemenlik, kültürel hegemonya, Gramsci'nin önemli teorilerinden biridir. Artık anonim ve dijital efendiler eliyle şekilleniyor, insanlar kurumlar tarafından değil. dizi çekildiğinde hemen her ülkede olay olması gerekiyor ki bütçesini çıkarsın, benzerlerine sermaye olacak kadar para kazansın. Bir kıyafet kombini her yere bir anda kasıp kavurmalı ki markalar satış garantili bir dönem geçirebilsinler.

Tam olarak Zygmunt Bauman'ın bu akışkan modernite ile tarif ettiği kimliğin, tercihlerin ve ilişkilerin tamamen trendlere göre şekillenme durumu yani seneler sonra sosyal medya sayesinde gerçek oldu. Ne tuhaftır. Kültürel homojenleşme markalardan şarkılara, kıyafetlerden yiyeceklere kadar her çatlaktan sızıyor, her alana sirayet ediyor. Dubai çikolatası meselesini unutmadınız değil mi? Ama Gangnam Style dansını unuttunuz mesela. Düğün dernek dolaşan kol bastı grupları da anca bulanık YouTube videolarında kaldı gitti. Oysa hiç inmeyecek bir sancak gibi dalgalanıp duruyordu ekranlarımızda.

Cami avlusunda serpilen darıya üşüşen kuşlar gibiyiz. Karnımız hiç doymuyor, darı hiç bitmiyor. Kitlesel çapta müzmin bir renk körlüğü. Seçici geçirgen. Mutasyon üstüne mutasyon, varyant üstüne varyant. Hepsinden uzaklaşmanın, kendi yolunu çizmenin de kendine has tehlikeleri var elbet. Her alternatifin zamanla kendine has bir akıma dönüşmesi gibi mesela. Ceket kravat düzenine baş kaldıran bir isyanın sonunda kendinizi dövmesiyle, saç stiliyle, gözlükleriyle, küpeleriyle bir başka klişeler hapishanesinin içinde bulmak da var değil mi?

Bir esaretten kaçıp başka bir klişeler serisinin esiri olmak gibi hani ne bileyim böyle birçok şeyi reddeden. Müzik akımlarını düşünün mesela punk akımını işte grunge akımını falanı filanı. Nihayetinde hepsi de kendilerinin karikatürüne dönüşmüştür değil mi? Korku filmi klişelerinde canavardan kaçtığını zannederken tam da onun kucağına yuvarlanan bir kurban misali. Bir nevi özgünlük illüzyonu.

Neyse ki postmodernite hepimize her an her şey olabilme özgürlüğü tanıyor. LinkedIn'de babacan ve bilge bir yönetici, Twitter'da vatan kurtaran kahraman, Instagram'da ince zevklerin cambazı bir yaşam virtüözü olabiliriz. Kimliğimiz tutarlılık prangalarından kurtulalı eepey zaman geçti. Ama yine de şu ana kadar hala birlikteysek yani beni şu dakikaya kadar hala dinleme halindeyseniz Bu durumdan yana bir hoşnutsuzluğumuz var, ortak bir rahatsızlığımız var. Bir parça da olsa düzeltebilecek bir şeylerimiz olmalı değil mi? Peki ne yapabiliriz? Nereden başlamalı? Kapanış bölümünde gelin hızlıca onlara bakalım.

Fransız sosyolog Gustave Le Bon, bireyin kalabalık içinde kendi kimliğini kaybettiğine ve kitlenin mantıktan çok duygularıyla hareket ettiğine dikkat çeker. Çünkü kitle içinde akıl yerine taklit vardır. Akıl yürütme yoktur, benzeme arayışı, tutkusu vardır. İşte bu programda bahsettiğimiz her şeyin kökeninde de birazcık bu yatıyor. Belki de içgüdüsel olarak kitlelere uyum sağlama eğilimindeyiz. Sürüden ayrılanı kurtların kaptığı, tarafsızın bertaraf olduğu bir düzende bunun aksini düşünmek zor.

Sürünün aslanlara ilk yem ettiği sarı öküz biz olmayalım da gerisine bakarız bir şekilde. Allah büyük. Hissetmenin değil, göstermenin, düşünmenin değil, görmenin talep edildiği bir dönemde birey kalmak elbette zor. Oradan oraya koşturup sürüyü yola getiren çoban köpeği misali algoritmalar bizi sürekli gündeme, trendlere, akımlara boğmak için uğraşıp duruyor. Kendimizi özgürce inşa edip üstünde yükselebileceğimiz platformlar her şeyimizin gözetlendiği, denetlendiği ve şekillendirildiği torna tesviye tezgahlarına dönüşmüş gibi.

Neyse ki bireyin biricikliğini görmezden gelmeye meyilli bu dev yapı karşısında sandığımız kadar güçsüz, seçeneksiz ve edilgende değiliz. Bir parça sorgulamak ve mesafe koymak hemen her ayrıntıda olduğu gibi bu dertte de işe yarar ama yine de üç maddeyle, yani tamamıyla haddimi aşarak düşündüğüm, aklıma gelen üç maddeyle özetlemeye çalışayım bu derde yönelik dermanı. İlk başta seçeneklerimizi çoğaltmak geliyor. Yani pek çok konuda seçenekleri azaltma, eleme, seyreltme, salık verilir. Çünkü bu karar verme süreçlerimizi kolaylaştırır. Fakat bu bahsettiğimiz konuda tam aksine seçenekleri çoğaltmamız gerekiyor. Kainatın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine açık bir radyo gibi yaşamadı belki de hayatı. Yani dünyanın ne kadar çeşitli keşfedilesi, ve tecrübe edilisi olduğunu görmek için ne kadar çok imkana sahip olduğumuzu hatırlamak gerekiyor.

Geçtiğimiz gün TV Garden diye bir site keşfettim. Bölüm notlarını da ekliyorum. Lütfen siz de bakın. Karşınıza bir dünya haritası çıkıyor. Dünya haritasının üstünde işte ülkeler. Tıklıyorsunuz. Tıkladığınızda o ülkenin internetten seyredebileceğiniz televizyon yayınlarına bakıyorsunuz. Muhteşem bir kaynak. Afganistan'ın, Somali'nin, Kuveyt'in, Tacikistan'ın bir sürü kanalını, bir sürü programını izledim. Mesela siz bir düşünün şu an dönemin en popüler dizisini muhtemelen seyrettiniz işte ne bileyim falanca kanalda filanca platformda hepsine vakıfsınız eminim. Peki hiç Afganistan televizyonu izlediniz mi mesela? Afganlar ne izliyor?

Hiç zannettiğiniz tarzda şeyler yok. Yani en azından sadece onlar yok. Çok şaşıracağınıza eminim. Geçtim yani kitabını okumayı. Mesela Vietnam'ın ya da Paraguay'ın en sevilen romancısının ismini biliyor musunuz?

Hepsi burnumuzun dibinde oysa parmağımızın ucunda. Ne tuhaf değil mi? Bunca seçeneğin içinde hapsolduğumuz prangalara yani o küçücük hücrelere bakınca insan düşünmeden edemiyor. Demek ki seçeneklerimizi çoğaltmak bu anlamda ilk kural olabilir.

İkinci kural ise maske, mesafe ve hijyen. Pandemi günlerinin bu meşhur üçlemesi zihinsel bir yaşam pratiği haline geldiğinde o kadar da çekinmez olmuyor. Aksine hani seçeneklerimizi çoğalttığımız durumda biraz da gerekli hale geliyor. Ama hani her salatalığa tuz yetiştirmek yerine bazı konulardan eksik kalmayı, geri durmayı denemekte fayda var. Hani bir akımı, tutumu, fikri tamamen reddetmekle, bağrımıza basıp içselleştirmek dışında da daha serinkanlı ihtimallerin her zaman olduğunu bilmek, bunu hep hatırlamak gerekiyor. Trend haline gelen konular, kişiler, kavramlar, olaylar sorgulanmaya ve temkinli olmaya en ihtiyaç duyacağımız şeyler. Üçüncü ve son maddemize gelirsek. İnsan avcılığı desem olur mu acaba diye düşündüm. Yani biricik olmayı bir başına olmakla karıştırmayın sakın. Genellikle bunlar çok birbirine karıştırılıyor.

Özgünlük ile yalnızlık ayrılmaz bir ikili değil. Yani özgünlüğün kaçınılmaz sonucu yalnızlık değil. Bir rüyan etkisi olabilir. Sizi tercihen ya da doğal akışı içerisinde bir yalnızlığa biraz daha sadeliğe itebilir, biraz daha seyreltebilir etrafınızdaki kalabalıkları. Ama bu şart değil. Yalnızlığı tercih edebilirsiniz elbette ama toplum içinde kendine has olarak da var olabileceğinizi lütfen unutmayın.

Dolayısıyla bu fırsatı size özgünlük katacak kişileri ve mekanları bulmak için değerlendirin. Hayat sadece size benzeyen ve sadece sizin sevdiğiniz insanlarla çevrili bir hapishaneye dönüşmeye gayet meyilli zaten. Yaşamı sürprizlere ve keşiflere kapatarak bu şekilde israf etmemekte fayda var. Hani Afganistan'ın televizyon kanallarını dahi izleyebildiğimiz bir dünyada eminim beslenecek, umutlanacak, sarılacak, tutunacak çok daha fazla kaynağımız olmalı. Bir başka bölümde yeniden görüşmek üzere benim biricik dinleyicilerim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)