
3.306 kelime · ~17 dk okuma
Haddini aşan yaşam rehberinin bu bölümünde hayatı algılama ve yaşama şeklinizi değiştirecek kadar güçlü ancak bu iddiasına tezat bir şekilde gayet basit ve gayet sıradan bir ayrıntıya bakacağız. Ama bunun için en başta kendi mesleğimle ilgili birkaç söz etmem gerekiyor. Her bölümde sözcüklerin kökenlerine, anlamlarına yönelik açıklamalar yapma çaban boşuna değil. Bundan birkaç bölüm önce de değinmiştim bunun ayrıntılarına ama bazı sözcükler gündelik dile yanlış yerleştiği için özünden kopmuş, asıl anlamını yitirmiş oluyor. Bazıları ise genelleme hastalığımız yüzünden bugün temsil etmeye çalıştığı kavram için yetersiz kalıyor.
Hatta belki bir başka bölümde bizzat bu sözcüklerin değişimleri, kültürler arasındaki farkları, zaman içerisindeki dönüşümlerine de değinebiliriz. Epey de keyifli olur zannediyorum. Bu örneğe en uygun sözcüklerden biri, sorulduğunda benim de mesleğim olarak andığım gazetecilik. Duyunca neye karşılık geldiğini anlıyor gibiyiz ama özünde gazeteci unvanı gazete satan kişi olmalı gibi geliyor. En azından benim için öyle ama değil. Gazetede çalışan kişiyi tanımladığını düşünsek bile televizyonda, radyoda ya da internet sitelerinde çalışan meslektaşlarımız da çaresiz aynı tabiri kullanıyor.
90'lı yıllarda dilimize giren medya sözcüğü gibi haberci diye yeni bir arayış da var ama işimizin öznesi her zaman haber de olmuyor. Bu meslek için pek çok dilde karşılık bulan journalism diye bir başka tanım var. Osmanlı devrinde özellikle de Abdülhamit döneminde ki kullanım tarzıyla jurnalci ama yine o dönemde ihbarcı, muhbir gibi olumsuz bir algıya oturduğundan Neredeyse kimse için cazip değil. Kimse kendine jurnalci denmesini istemez sanıyorum. Latince'de günlük sözcüğüne denk gelen dijurnalist sözcüğünden türüyen jurnal bize tahmin edeceğiniz gibi Fransızcadan geçmiş. Günlük yaşamı, düşünceleri ve gözlemleri aktaran metinler anlamına geliyor. Jurnalci de dolayısıyla benim gibi işte bu işi yapan kişilerin mesleği oluyor haliyle.
Bütün bunları aklıma getiren bağlama gelirsek. Hangi isimli anarsak analım, haberciliğin kökeni antik Yunan filozofu Aristo'ya kadar dayanan evrensel bir şablonu var. 5N1K. Bu tabir, herhangi bir şeyin karşı tarafa eksiksiz aktarılabilmesi için gereken unsurları ortaya çıkaracak soruların baş harflerinden oluşuyor. Nedir onlar? Ne? Nerede? Ne zaman? Nasıl? Neden? Ve kim?
Bu pratiğin neden sadece haberciliğe az kaldığını hep düşünmüşümdür? Oysa bir şeyi anlamak ya da aktarmak için yaşamın her noktasına nüfuz etmiş bir reflekse dönüşmüş olmalıydım. Olmamış işte. Belki de bu yüzden pek çok şey hakkındaki bilgimiz, onlara yönelik algımız hep yarım, hep eksik, hep aksak. Dahası her sırrın üstündeki gizem perdesini aralayan bu altı soru kalıbından birini kullanmayı zamanla tamamen unutuyoruz.
gizemli bir şekilde, özel bir çaba harcamadan kelime hazinemizden sinni veriyor. Üstelik bu konuşmayı öğrendiğimiz dönemde hepimizin en çok kullandığı soru kalıbı. Hangisi olduğuna yönelik bir tahmininiz var mı? Yani seçenekleri bir hatırlatayım. Ne, nerede, ne zaman, nasıl, neden ve kim? Bu liste içinde, seneler içinde neredeyse tamamen terk ettiğimiz hangisi olabilir? Elbette ki neden.
Peki bunun nedeni ne? Neden zamanla neden sorusu dilimizden eksiliyor? Neden bu soru yöneltilen tarafta saldırgan bir izlenim bırakıyor? Bülent Ortaçki'nin şarkısındaki gibi bu iş zor, çok zor Yonca. Çünkü insanlar yıllar boyunca hiç soru sormadan durur.
Her bölümüne sorular sorarak başladığımız haddini aşan yaşam rehberinde geleneği bozmuyor ve bu sefer pek çok derde şifa olabilecekken belki de tam bu sebeple bize unutturulan neden sorusunu neden unuttuğumuza bakıyoruz. Her zaman olduğu gibi bir kavramları yerine oturtalım. Sadece iki kavramın tanımını yapacağım çünkü çok sık anacağız. Birisi neden tahmin edeceğiniz gibi ve yine tahmin edeceğiniz gibi bu Öztürkçe bir sözcük. Ne kökünden geliyor? Neden de isim hali var, bir de zarf hali var. İsim halinde sebep, gerekçe anlamına geliyor pek tabii ki. Zarf olarak soruya dönüştüğünde ise niçin, hangi sebeple, hangi gerekçeyle gibi anlamlara geliyor. Bir eleştiri var. Eleştiri de Türkçe. O da el, eleme kökünden geliyor. Elden geçirmek, elekten geçirmek anlamındaki ele kökünden. Bir yabancı karşılığı da var. Kim zaman bizim dilimizde de kullanılıyor.
Kritik. Türk Dil Kurumu sözlüğü şöyle açıklıyor eleştireyim. Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi. Bir anlamı daha var. Tenkit. İşte sorunu yaratan bu ikinci anlamı yani algıdaki problemi yaratan ikinci anlamı. Çünkü biz genellikle eleştiriyi inceleme amaçlı yapsak dahi karşı tarafta genellikle tenkit. olarak algılanıyor. Tenkit de Arapçadan dilimize geçmiş. Daha doğrusu Arapça bir sözcük. Tan da aslında o problemi yaratan anlama sahip. İğneleme gagalama anlamına geliyor tenkit. Dolayısıyla hani bizim burada bahsedeceğimiz neden arayışının içerisinde tenkit yok. Eleştiri var ama
Aynen bir önceki bölümümüzde işlediğimiz münazara ve münakaşa arasındaki fark gibi burada da ince bir nüans var. İşte o nüansın nelere kadir olduğuna bakacağız bu bölümde. Hadi başlayalım. İnternet bağımlılığı diye anılan bir kavram var. Zamanla gündemimizden düşeceğini sanırdım ama aksine her geçen gün daha da fazla duyar hale geldik. İnsanlığın internet gibi ekonomik, nispeten demokratik ama her açıdan emsalsiz bir nimetten uzak durmasını nasıl bekliyoruz anlamak gerçekten güç.
Belki de bu eylemin kendisine yönelik bir yanlış algılama yüzündendir. Nasıl ki kitap okumak, sayfa çevirmek olarak tanımlanamazsa, internetle ya da daha popüler, daha yaygın bir tabirle cep telefonuyla bir şeyler yapmayı da ekrana bakmak olarak tanımlayamayız. Örneğin ben kişisel olarak YouTube'dan öğrendiklerimi hayatım boyunca başka pek az kaynaktan öğrenebilmişimdir. Pek az kaynak bana YouTube kadar verimli olmuştur bir şeyler öğretme konusunda. Ama benim YouTube başında geçirdiğim süreyi sabahtan akşama kadar video izlemek gibi basitleştirirsek, böyle tanımlarsak iş tabii bambaşka bir noktaya gelir.
İşte bu kuşak için yani bu dönem yaşayanlar için internet neyse benim kuşağım içinde kitaplar ama özellikle de ansiklopediler aynı anlama geliyordu. İlginç bir ayrıntı olarak benim de çocukluğum bırak şu kitapları kapat onları da derslerimle ilgilen arkadaşlarımla vakit geçir gibi sistemlerle geçtim. Keşke ansiklopediler kadar besleyici ve renkli arkadaşlarım olsaydı ama yoktu işte. En sevdiğim Ansiklopedi bugün hala yazıhanemde, hemen arkamdaki rafta, hemen elimin ucunda duruyor. Hala canım sıkıldıkça, vakit buldukça açıp sayfalarını karıştırıyorum. Baskan Yayınları'nın 20. yüzyılın kitapları adıyla ve altın bilgi alt başlığıyla yayımladığı 10 ciddik bu seri, 1975 yılında Haşet Yayın Evi tarafından hazırlanan Fransızca derleminin Türkçe çevirisi.
10 cildin her biri sorulardan oluşan başlıklara sahip. Neden? Niçin? Bu nedir? Bu nasıl çalışır? Ne? Nerededir? Kim? Kimdir? Ne olacağım? Bugün ne oldu? Söyle nasıl? Nasıl yaşarlardı? Ve söyle ne zaman?
Her biri birbirinden daha tahrik edici ve meraklandırıcı bu ciddler, rengarenk çizimler ve çocukların kolayca anlayabileceği metinlerden oluşuyordu. Sayfaları arasına gömüldüğüm bu serinin her bir maddesi zihnimde yeni sorular tetikledi. Olaylar, insanlar ve dönemler arasındaki bağları keşfetmemi sağladı. Eğer Onsiktopedia olmasaydı, ben muhtemelen ben olamazdım.
Görüntülü bir yayında olsaydık, sizlerle de paylaşmayı çok isterdim. Dileyen sahaflarda hala kopyalarını bulabilir. İlgilenenler için ben bağlantılarını da bölüm notlarına ekliyorum. Bakmayı ihmal etmeyin lütfen. En azından hani belki nasıl bir şeye benzediğine dair fikir edinebilirsiniz.
Benim en ilgimi çeken ciltler, 300 soru ve 300 yanıt, daha doğrusu onun kapağında yazdığı şekliyle cevap içeren, söyle nasıl ve 300 alet ve makinenin yapısını ve çalışmasını anlatan bu nasıl çalışır başlıklı olanlardı. Şu yaşıma kadar hala o kadar eğitici, öğretici, bilgilendirici, faydalı ve en önemlisi verimli bir kaynağa ulaşabilmiş değilim. Meraktan yana hiçbir dönemimde eksikliğim yoktu fakat sorular sormaya ve araştırmaya yönelik saplantımın o ansiklopedi sayesinde olduğunu düşünmüşümdür hep. Merak etmek, araştırmak ve yanıtlara ulaşmak benim için yaşamın anlamı haline geldi. Hala da öyle. Ve ne mutlu ki etrafımdaki herkese sorular sorma hakkımın ve yanıtlara ulaşma şansımın olduğu, dahası bunları çok daha fazla kişiye yayma fırsatı bulduğum bir meslek edindim.
Bu vesileyle insanların her geçen gün daha az soru sorar hale geldiğini fark ettim. Yetmez gibi, yaş ilerledikçe pek çok kişi için sorulara yanıt vermek de ayrı bir eziyet haline geliyordu. Dolayısıyla soran kişi de bir rahatsızlık kaynağına dönüşüyordu. Ortaokul yıllarımda bunun benim yaşadığım döneme hassolmadığını öğrendim. Bir parça da olsa kendimi avuttum. Antik Yunanlı filozof Aristoteles de binlerce yıl önce aynı hastalığın pençesine düşmüştü. Aristoteles, tüm insanlar doğası gereği bilmek ister diye başladığı Metafizik adlı kitabında hocası Platon'dan aldığı merak zehrinin neden kaçınılmaz olduğunu anlatıyordu.
Ona bu zehri aşılayan Platon, soru sormayı hayatın merkezine oturtmuştu. Adalet nedir, bilgi nedir, aşk nedir gibi son derece basit sorularla yaşamın sırrına erişmeye çalışmıştı. Bir nebze başardığını da söylemeliyiz sanırım. Ona göre soru sormak sadece bilgi edinmenin değil, hakikate ulaşmanın, ruhu eğitmenin ve böylece cehaletten kurtulmanın da tek yoluydu.
Fakat Platon'un da el aldığı bir hocası vardı, Sokrates. Herkese her şey hakkında sorular soruyor ve neredeyse hiçbir şeye yanıt vermeden etrafındaki herkesin her şeyi sorgulamaya başlamasına sebep oluyordu. Çoğunu çileden çıkaran sorularından ötürü ona Atina'nın at sineği adını vermişlerdi. Sokrates için soru sormak hem bir düşünme hem de ahlaki arınma, erdemli yaşama ulaşma yöntemiydi. Sorular ve yanıtları bize kendi içimizdeki çelişkileri, doğru bildiğimiz yanlışları gösteriyor ve bizi daha derin düşünmeye itiyordu.
Bu gayretin ödülü bilmiyorum yanıtını almaktı. Çünkü bu yanıt cevabı veren kişiye yeni bir dert kazandırıyordu. Öğrenmek. Bilmiyorum diyen birisinin üstüne düşen ilk sorumluluk o bilmediği şeyi öğrenmek olacaktı çünkü.
Sokrates, bu merakının tetiklediği sorular sebebiyle gençleri sorgulamaya yöneltmek, onları yoldan çıkarmak ve tanrılara olan inançlarını sarsmak suçlamasıyla yargılandı ve idama mahkum edilerek aramızdan ayrıldı. Sormak binlerce yıl önce de tehlikeliydi. Bugün de değişen bir şey yok gibi. Fakat pek azımız Socrates kadar cüretkar olduğundan çoğumuz göze alamayacağımız sonuçlardan sakınmak adına soru sormamayı öğreniyoruz. Sorma, yap. Sorgulama, itaat et. İşte böylesine bir cendere içerisinde hayatımız. Peki bu noktaya nasıl geliyoruz? Gelin ona da kıssa bir aradan sor bakalım.
Bebekleri gözlemleme fırsatınız mutlaka olmuştur. Henüz yeterince gelişmemiş gözleriyle her tarafı tararlar. Elleriyle her şeye dokunmak, sıkmak, hissetmek isterler. Kendilerine ait olduğunu dahi bilmeden eriştikleri ayaklarını sıkar, ağızlarına götürürler.
Ağza götürmek bebekliğin en doğal dürtüsüdür. Çünkü görmek ve dokunmak yetmez, tadına da bakılması gerekir. Onlar için dünya içerdiği sonsuz sayıda şey ile keşfedilmeyi, öğrenilmeyi, tadılmayı, koklanmayı bekleyen bir deryadır. Konuşmayı öğrendikten sonra işler daha da karmaşık hale gelir, ilişkiler daha da çapraşıklaşır. Artık somut olgular kadar soyut kavramlara da ihtiyaçları vardır. Mesela bazı şeyleri çiğneyip yutmaları istenirken bazılarını ağzına dahi sürmemeleri gerektiği tembihlenir. Ama neden? Bazılarıyla konuşması, bazılarıyla konuşmaması istenir. Niçin?
Bazı şeyleri söylemesi, bazı şeyleri saklaması beklenir. Ama nasıl? Neden o kişi hala, öbürü teyze olarak anılır? Buyurun size binlerce soru.
İsviçreli psikiyatrist Jean Piaget 2 ve 7 yaş arasını işlem öncesi dönem olarak tanımlar. Bu çağ aynı zamanda kişinin merakının zirvede olduğu bir dönemdir. Ben bunda yetişkinlerin çocuklardan gelen soruları yanıtlama konusundaki nispeten daha yüksek sabrının da payı olduğunu düşünüyorum. Yani bu bir nevi bir yumurta tavuk ilişkisi gibi. Yetişkinlerin çocukların sorularını yanıtlamaya daha fazla sabrı var en azından bir süre.
en azından bir yaşa kadar sonrasında işler değişiyor. İşte bu dönemde çocuklar içine düştükleri dünyayı anlamak ve anlamlandırmak için sürekli neden sonuç ilişkileri kurmaya çalışır. Bunun tek yöntemi de soru sormaktır. Bu hem onları bilgilendirir hem de bilinmeyene yönelik belirsizliği azaltarak kontrol altında tutma duygularını güçlendirir. Harvard Üniversitesi'nin 2007'de yaptığı bir araştırmaya göre 2 ile 5 yaş arası çocuklar saatte ortalama 40 ile 70 arası soru soruyor. Saatte 70 soru. Düşünebiliyor musunuz? Ve bu soruların %70'i neden ve nasıl ile başlayan kalıplardan oluşuyor. Üstelik yetişkinlerin aksine yanıtlardan tatmin olmadıkları sürece bir konuyu farklı şekillerle sonuna dek ya da kimi talihsiz durumlarda azarlanana dek sormaya devam eder, eşeler dururlar. Hepimiz biliriz değil mi? O çocukların hiç bitmeyen birbirinden ilginç, tuhaf, orijinal kendine has sorularını.
Sonrasında çocuklar ailelerinden kopar ve nitelikli eğitim alabilmek için okullara teslim edilir. Ve ne ilginçtir ki öğrenmek ve eğitilmek için çatısı altına sığınılan okullar soru sormanın ve sorgulamanın unutturulduğu mekanizmaların başında gelir. Çocuk zihni ve gelişimi hakkında birbirinden ilginç ve eğlenceli kitapların yazarı Susan Engel'in 2015 tarihinde The Hungry Mind adlı kitabı, öğretim çağında çocukların nasıl soru sormaz hale geldiğini, daha doğrusu getirildiğini anlatır. Susan Engel'in Türkçe'ye çevrilen benim bildiğim tek bir kitabı var Okuyamus yayınlarından. Ben Hungry Mind'i orijinalinden okumuştum. Dolayısıyla bu çevrilen o kitap mı tam emin olamadım ama bölüm notlarına ekledim. Susan Engel'in bütün kitapları birbirinden güzel. Mutlaka tavsiye ederim. Yani en azından şu noktaya kadar bu yayını dinlediyseniz eminim Susan Engel'in kitapları da hoşunuza gidecektir.
Şimdi kitaptaki verilere dönersek eğer çocuklar anaokulunda %75 oranında soru sorarken ortaokula geldiklerinde bu oran %15'e geriliyor. Yani düşünebiliyor musunuz? %75 oranında soru soran çocuklar okulda yani öğrenmeleri gereken bir kurumda yani herkesten ve her dönemlerinden daha fazla soru sormaları gereken bir zaman diliminde ve kurumda çok daha az soru sorar hale geliyorlar. Peki neden? Çünkü eğitim sistemi soru sorana değil, doğru cevabı bileni ödüllendirmek üstüne kurulu. Oysa en yüksek puanı, en iyi soruyu sorana verdiğimiz bir eğitim sistemimiz olsaydı sanıyorum dünya bambaşka bir noktada olurdu.
Çocuklarımın küçük yaşlarında bana sorduğu soruları yazdığım bir not defterim var. Birinde şöyle bir diyalog geçmiş. Bu bölümün notlarını hazırlarken gördüm, hatırladım, gülümsedim, biraz da hüzünlendim. Şöyle demişti oğlum bana, baba bu ne? Değirmen. Neden? Hadi bakalım.
Otuzdan fazla kitabın yazarı Amerikalı hezarfen Buckminster Fuller'ın meşhur sözlerinden biridir. Eminim kulağınızda bir yerlerden çalınmıştır. Şöyle der Buckminster Fuller, ''Bütün çocuklar dahi doğar ve tamamına yakını yetişkinler tarafından hızla ve istenmeden dehalarından arındırılır.'' Benim çocuğumun sorduğu soru o an bana fulleri hatırlatmıştı. Bir şeyin neden değirmen olduğunu sadece bir çocuk merak edebilirdi. Bir yetişkinin bırakın sormayı böyle bir soruyu yanıtlaması bile mucize kabilindendi. Bu yeteneğimizi körelmeseydi, mucitler, kâşifler, öncüler, dehalar, yaratıcılar, inovatörler listemiz hiç şüphesiz çok daha kabarık olacaktı.
Bize düşen özellikle de bu bölümde peki neden diye sormak. Belki de her cümlenin ardından. Elbette bu sorunun reçete benzeri bir yanıtı yok. Yani bütün bunların nedenini öyle kolayca açıklamak mümkün değil. Ama en belirgin gerekçelerin başında algı geliyor. Bir çocuk ile yetişkinin neden diye sorması arasında iki önemli algı farkı var.
Çocuğun sorusu samimi ve mazur görülebilir bir öğrenme arzusuna sahipken yetişkinlikte yetersizlik gibi algılanma riski taşır. Çünkü bir düşününce yetişkinler her şeyi bilir ve asla bir şey öğrenme gereği duymaz. Ben bunu zaten biliyorum ya da benim bunu bilmeme ne gerek var gibi cümleler yetişkin zihinlerinde bazen sesli bazen sessiz olarak sürekli yankılanır durur. Öte yandan bir yetişkinin neden sorusu karşı tarafta şüphe, sorgulama ya da daha da beteri meydan okuma gibi algılanabilir. Her ayrıntısıyla hiyerarşik dünya sorgulanmayı sevmez. Oysa hayattaki pek çok sorun neden böyle gibi masum bir soruyla kolayca çözüm bulabilirdi. Ne yazık ki yetişkinlerin çok azı bunu sormaya ya da yanıtlamaya cüret edebilir. En iyisi sormamak, hiç kurcalamamaktır.
Neyimize lazım? Alemin enayisi biz miyiz? Dünyayı biz mi kurtaracağız? Değil mi? İnsan beyninin can damarı olan soru sorma eylemi baskılanınca öğrenmenin yerini varsayma kalır. Merakın yerini alışkanlıklar ve basma kalıp sorgulanmamış ezbere yanıtlar alır.
Yetişkinlikle beraber dünyanın en güçlü ve sihirli sorusu olan ''Neden?'' yerini ''Ne?'' ve nadiren de olsa ''Nasıl?'' sorusuna bırakır. Aslında bunun pratik bir gerekçesi de var. Gece yatarken başucunuza bir kalem kağıt koyup, ertesi gün uyandığınızda aldığınız her kararı yazmayı denerseniz eğer, akşam tekrar yatağa döndüğünüzde muhtemelen en az 300 madde not aldığınızı göreceksiniz.
Her gün bilinçli ya da bilinçsiz olarak hepimiz yüzlerce karar veriyoruz ve yaşamın telaşı bize bunların neredeyse hiçbirini sorgulama imkanı tanımıyor. Hızlı ve hatasız karar verme baskısı bizi her geçen gün daha az sorgulayan ve daha çok uyum gösteren, itaat eden hale getiriyor. Neden sorusunun yüklediği sorumluluk ve yanıtının muhtaç olduğu zaman bizi konfor alanımızdan uzaklaştırma tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. İçinde bulunduğumuz alanın da ne kadar konforlu olduğu tartışılır ama beterin de beteri olduğuyla tehdit edilip uysallaştırılmış benliklerimiz bunları düşünmeyi elbette erteler ve bizi de bundan alıkoyar. Merak ve keşif ile beslenen çocuk zihni yerini verim ve sonuç odaklı yetişkin hayatına bırakır. Öğrenmek için sormak yerine sadece ihtiyaç duyduğumuz şeylere yönelik işlevsel, araçsal sorulara yöneliriz.
İşte bu nedenlerden ötürü neden sorusu yetişkinlerin dünyasında tabuya dönüşür. Bir iş toplantısında herhangi bir konuda mesela karşındakine neden diye sormak en hafifinden meydan okuma daha da ürpertici bir ihtimalle hakarete dönüşür. Yani bir gözünüzde canlandırın. Arkadaşlar artık bu süreci şöyle yürüteceğiz. Bir toplantıda böyle bir şey dendi değil mi? Cevabımız. Neden? Ne demek neden? Elinin körü yüzünden. Neden? Ben öyle istediğimden ötürü. Sen kimsin ki bana neden diye soruyorsun?
Yani cümleler tam olarak böyle çıkmasa da bakışlar, ifadeler, mimikler ve tonlamalar bize böyle bir altyazı olarak dönecektir değil mi? İş dünyasının anlatmalara, övmelere doyamadığı efsane yönetici, girişimci ve CEO'ları vardır. Bilirsiniz hani hepsinin ismini çoğu da yabancıdır, pek çoğu da Amerikalıdır. Hepsinin çalışanlarına sorduğu can alıcı ve olayların kaderini değiştiren sorulardan bahsedilir.
Ben mesela yönetici olsaydım bir şeyin ben sorana dek nasıl fark edilmediğini düşünüp kahrolurdum ya. Bir yöneticinin bir şey hakkında soru sormak zorunda kalması zaten o işin yeterince yapılamamış ya da anlatılamamış, aktarılamamış olduğunun bir belgesi değil midir? Ama hani bu soru soramama ya da bir şeyin yöneticinin sorusuna kadar gelmesi de boşuna değil. Biraz önceki örneğimi bir düşünün. Hiyerarşinin işin kendisinden dahi önemli olduğu iş dünyasında soru sormak da sadece yöneticilere tanınan bir haktır.
Hiçbir yönetici sorgulanamaz çünkü onlar her şeyin doğrusunu bilen ırktan gelmektedirler. Yöneticiler çok mecbur kalmadıkça bilmediği bir konuda çalışanlarına danışmaz çünkü bu onun otoritesini sarsacaktır. Nedeni sorgulama hakkının yitirilmesi, aynı zamanda merakın yitirilmesi, otoriteye boyun eğilmesi ve düşünce tembelliğini doyurur. Hepimiz yakınıp dursak da belki yani söylemeye dilim de varmıyor ama belki çoğumuzun istediği de tam olarak budur. Belki çoğumuz bütün o sitemlerimizin, dilimizdeki söylemin aksine otoriteye boyun eğmeyi ve düşünmemeyi tercih ediyoruz.
Bu hayatın içerisinde. Bu ihtimali de lütfen unutmayalım. Neden sorusunun hayatımızdan neden çıktığına yönelik epey geniş bir çerçeve çizdik. Bana kalsa daha da genişletirdim ama esas meseleye gelmeli. Yani ne yapalım? Var mı bunun bir çaresi? Kapanışı işte bu soruların eşliğinde bu soruların yanıtlarını arayarak yapalım.
Münakaşa ile münazara arasındaki hayli geçirgen zarı işlediğimiz bölümde değindiğim ayrıntıları anımsıyor olmalısınız. Anımsamıyorsanız da bu da size dert olsun. Lütfen bu yayından sonra açın dinleyin. Çok güzel bir bölüm olmuştu. Benim başucu bölümlerimden biri. Tavsiye ediyorum yani. Şimdi ne işlemiştik? En büyük lanetlerimizden biri bilgi ve fikirlerimize yönelik katı inançlarımız.
İman derecesindeki bu koşulsuz bağlanış zamanla bizi kendi zihnimize hapsetmekle kalmıyor, farklı fikirlerden ve onları taşıyan farklı insanlardan da uzaklaştırıyor. Dehşet verici bir durum. Sorgulanmak bizi korkuttuğu için sorgulamaktan da kaçınıyoruz. Hani meşhur bir tabir var ya, evi camdan alan başkasına taş atmasın diye. İşte ona benzer bir şey.
Her şeyi bu kadar iyi bilenlerle çevrilince etrafımız soru sormak kabahat kapsamındaki suçların başına yerleşiyor. Oysa ilişkilerden iş yaşamına kadar yaşadığımız her sorunun çözümü sahici ve samimi bir merakla ve sadece yanıtını bulmak adına sorulacak neden cümlesinden ibaret. Kınamadan, yargılamadan, meydan okumadan, ayıplamadan sorulan bir sorunun sunacağı şey faydadan başka bir şey de değil, ne olabilir başka? Peki bunu nasıl yapacağız? Aklıma gelen 3 maddeyi, tekniği, tavsiyeyi ben derledim. Kalanları varın siz düşünün. İlk maddemiz öğrenmek için sormak. Biraz önce değindiğim gibi sorularınızın bir meydan okuma ya da itiraz adına değil, sadece bilmek ve öğrenmek adına olduğunu vurgulayın.
Mesela bunun için sadece iyi de neden gibi bir soru sormak yerine, ya bu söylediğin şeyiyle tam olarak ne kastettin, anlayamamış olabilirim, yanlış anlamak istemem, tam olarak anlamak istiyorum, biraz daha açıklar mısın gibi bir ayrıntı vermek eminim olayın çerezini epey değiştirecektir. Yani üslup bazen içerikten hatta niyetten daha da belirleyici olabilir. Hatta belki çoğu zaman böyledir. İkinci maddemiz dinlemeyi öğrenmek. Şimdi dinleyen kazanır başlıklı bir bölümümüz vardı. Eminim dinlemişsinizdir. Unuttuysanız bir daha dinleyeceksinizdir. O da çok önemli bir bölümdü. İşte o dinleyen kazanır bölümünde etraflıca işlediğimiz mesele soru sorma hakkımızı korumak için anahtar bir rol üstleniyor. Nedir o? Yani eleştiren düşünmenin en kudretli aracı olan soru sorma beraberinde dinleme sorumluluğunu da sırtınıza yükler. Yanıtları dikkatle dinleyin.
bir sonraki soruyu sormak adına değil, itiraz etmek için değil, gerçekten ne söylendiğini, nasıl söylendiğini, ne söylenmek istediğini dikkatle dinleyin. İlk maddede değindiğim gibi sadece bilmek ve öğrenmek için yapın bunu. Yani meydan okumadan, yargılamadan, aşağılamadan, surat ifadenizi değiştirmeden dinleyin. Anlayana kadar, temkinli bir şekilde sormaya devam edin. Hani bir nevi bıktırana kadar diyelim.
Ve son tavsiyem, işe kendimizle başlamak. Dünyayı, yöneticilerimizi, iş düzenimizi, otobüslerin sefer saatlerini sorgulamak zor. Değiştirmek daha da zor. Hatta kimi zaman bu sebepten dolayı faydasız da gelebilir bize. Ama en azından kendimize neden diye sorabilecek pek çok şey olduğunu da unutmayın. Dünyayı sorgulayamıyorsak en azından kendi kararlarımızı ve benliğimizi sorgulayalım.
Bu pratik kaçınılmaz olarak empati duygumuzu da geliştirecektir. Değil mi? Yani kendimize ne kadar bakarsak etrafımızdaki insanları anlamaya, onların davranışları ve düşüncelerinin altındaki gerekçeleri tespit etmeye biraz daha yaklaşırız. Ama kendimizi değiştirmek sandığımızın aksine çok daha zor. Yani biz dünyayı değiştirmenin zor olduğunu sanıyoruz. Hayır.
En zor şey insanın kendini değiştirmesi, kendi nefsine hükmetmesidir. Tam aksine. Bunu kendinize neden ile başlayan soruları sıraladığınızda daha iyi anlayacaksınız. Bu tür zihin egzersizleri zamanla etkisini benliğinizin dışına da taşıracaktır. Tam Sokrates'ten bir alıntıyla bitirmelik bölüm oldu. Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.