
3.933 kelime · ~20 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 29 Nisan'da alıyoruz. Bu bölümde 19 Mart sürecinin kazananlarını ve kaybedenlerini konuşacağız ama odak konumuz 26 Nisan'da başlayan soruşturmanın ikinci dalga gözaltıları olacak. Bu gözaltılar, ifade tutanakları ve sonuçta nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız onları size anlatmaya çalışacağım. Ama önce aktüel gündemi bir tarayalım. Önümüz 1 Mayıs. Toplumsal muhalefet, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, siyasal partiler 1 Mayıs'ta Kadıköy'de ve Taksim'de olacaklar. Evet, bir kısmı Taksim, bir kısmı Kadıköy. Türkiye'nin sol siyaseti içinde meydan tartışması tam gaz sürüyor. DİSK, KESK, TUMOP ve TTB 1 Mayıs'ta Kadıköy'de olacaklarını açıkladılar. DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu'nu dinleyelim.
Taksim konusundaki irademizden bir adım geri atmadan kitlesel birleşik ve tüm renklerimizle birlikte Türkiye'nin dört bir yanında alanlarda ve İstanbul'da da Kadıköy meydanında 1 Mayıs'ta yan yana omuz omuza geleceğiz. Şimdi Arzu Çerkezoğlu'nun Taksim irademizdir ama biz Kadıköy'deyiz açıklaması üzerine çok sert gidildi. Taksim beklenirken Kadıköy derince bir hayal kırıklığı oluştu haliyle. Bir de CHP Genel Başkanı'nın Saraçhane mitinglerinde söylediği 1 Mayıs'ta Taksim'deyiz çıkışı da hafızalardaydı. Bu büyük yasağa rağmen milyon olup
Buraya gelenlere söylüyorum. Önce Taksim'i isteyeceğiz. Ne zaman? Nisan'da. 1 Mayıs'ta bu kitleye Taksim'i isteyeceğiz. Açacaklarsa açacaklar, açmazlarsa biz açacağız orayı. Söz mü? Sol içi tartışmalar son derece tekfirci bir üslupla yapılıyor. Taksim olmalıydı diyenler, Kadıköy olmalıydı diyenleri işbirlikçilikle, korkaklıkla suçluyor. Yıllardır sol siyaseti takip ederim. Bu toksik tartışma kültürünün eşitlik ve özgürlük mücadelesine verdiği zararı kelimelerle tarif edebilmem zor. Neyse. 1 Mayıs'ı takipteyiz. Perşembe günü geçsin, hele bir olsun bitsin, ondan sonra bakalım. Sol kanattan sağ kanada geçelim.
Sağ kanatta gündem Ümit Özdağ'ın duruşması. 29 Nisan'da yani ben bu kayda hazırlanırken Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ cumhurbaşkanına hakaret suçundan hakim karşısına çıktı. Ne acı değil mi? Takipçileri de adliyeyi doldurdu.
Ümit Özdağ'ın duruşmasını Özgür Özel ve merhum Sinan Ateş'in eşi Ayşe Ateş de takip ediyor. Özdağ'ın tutukluluğu Türkiye'deki en tuhaf cezalandırmalardan biri durumunda. Özellikle gençler arasında çok ciddi ili gören bir siyasetçi. Onun içeride olması bu gençleri de muhalif saflarda tutuyor. AKP eski milletvekili, şu sıralarda da TGRT'de yorumculuk yapan Şamil Tayyar, Ümit Özdağ'ın tutukluluğunu şöyle yorumlamış Ekol TV'de. cezaevinde tutmanın, bu yargılamanı tutuksuz sürdürmenin bana göre bir anlamı yok. ben şunu söylüyorum, siyasetin gündemini siyaset kurumunun kendisi belirlemeli. yargı belirlememesi gerekir. ama son dönemde yargı siyasete de istikamet veriyor. çünkü her gözaltı kararı, her tutuklama kararı, her operasyon sonuçta bir siyasi sonuçla üretiyor. ve iktidar buna cevap yetiştirmekle. Şimdi
soralım, bu tutuklamalar AKP'nin omuzlarına ağır bir yük bindirmeseydi, Şamil Tayyar bu tutuklamalara itiraz eder miydi? Bu bölümde tam da bu meseleyi konuşacağız. Yani AKP'nin omuzundaki ağır yükü, bu ağır yük ve leviathanı. Uzatmayalım, ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Türkiye, 26 Nisan Cumartesi sabahına İmamoğlu davasındaki ikinci dalgayla uyandı. İçlerinde İBB İmar Daire Başkanı Ramazan Gülten, İSİ Genel Müdürü Şafak Paşa, Ekrem İmamoğlu'nun özel kalemi Kadriye Kasapoğlu, Murat Ongun'un eşi Gözdem Ongun, Dilek İmamoğlu'nun abisi Cebat Kaya gibi isimlerin de olduğu 52 kişi gözaltına alındı. An itibariyle gözaltı işlemleri hala devam ediyor. Fakat ikinci dalga, ilk dalgadan daha büyük fiyaskolarla sonuçlandı. Elimizde polis sorgu tutanakları var. Bu isimlere ne soruldu, ne yanıt alındı, bunları görebiliyoruz. Gerçekten okurken, ben okurken en azından, siz de dinlerken yumruğunuzu ısıracağınız,
adaletsizliğin boğazınıza gümrük gibi oturduğu tutanaklar bunlar. Örneğin, İmamoğlu'nun özel kalemi Kadriye Kasapoğlu'na kimlik bilgileri dışında 4 adet soru sorulmuş. Bunlardan ilki, Kadriye Kasapoğlu'nun üzerine kayıtlı bir araba ile Ömür Yılmaz ve Kerim Aslan adlı kişilerin farklı tarihlerde İpsa'dan çıkış kaydının olması. Yani, özetle Kadriye Hanım'ın altındaki, onun altındaki arabayla Ömür Yılmaz ve Kerim Aslan adlı kişiler İpsala'ya gitmişler, dışarı çıkmışlar.
Ömür Yılmaz'da, Kerim Aslan'da hala kişiler bu arada. Yani soruşturmaya konu değiller. Ama işte şüpheli bir durum var. Senin arabanla bir başkası neden yurt dışına çıkıyor diye soruluyor. Cevabı beraber dinleyelim.
Kerim Aslan ve Ömür Yılmaz adlı kişileri tanımam. Zaten sorunun içerisinde de aracın 20 Aralık 2023 tarihi itibariyle adıma kayıtlı olduğu ve çıkış kayıtlarının da 2023 öncesine ait olduğu açıkça gözükmektedir. Dolayısıyla bu şahısların yurt dışına çıkış ile ilgili ilgim ve bilgim de yoktur. Zira o tarihlerde araç bana ait değildir. Sorunun neden sorulduğunu da anlamadım.
İmamoğlu'nun özel kalem müdürü Kadriye Kasapoğlu, 20 Aralık 2023'te Volkswagen Tirok marka bir araç satın alınıyor. 23'te bakın, hatta Aralık 2023'te. Fakat bu araç ikinci el. Bu aracın ilk sahipleri bu araçla 2021 yılında yurt dışına çıkmış, Kadriye Kasapoğlu'nun evini basıp gözaltına alıyorlar, ona da bunu soruyorlar. Senden önceki de demiyor yani. Senin araçlar yurt dışına çıkmış. O da diyor ki kardeşim, bu aracı ben ikinci el aldım. Kadriye Kasapoğlu'na sorulan bir diğer soru, 20 Aralık 2023'te şu kişiye 1 milyon 130 bin TL göndermişsiniz, açıklayınız diyorlar. Cevabı dinleyelim.
Plaka sayılı ikinci el olarak aldığım aracımın satın alınmasına ilişkin ödemedir. Bir önceki soruda araç teslim tarihiyle şimdi sorduğunuz para transferi zaten birbiriyle uyumludur. Ya şimdi siz, ya olur mu öyle şey, bir yanlışlık olmasın, böyle iş mi olur diyebilirsiniz. İnsan içinde yaşamadan inanamıyor böyle şeylere. Bir tür işkence bu. Fark edersiniz. Soruların hepsi bu bu arada arkadaşlar. Geri kalan sorular kimlik tespitine falan ilişkin. Bir de bunları tanıyor musunuz? Bunlarla neden görüştünüz soruları. Yani belli kişiler gösterilmiş, bunları tanıyor musunuz denmiş, belli numaralar gösterilmiş, bu numaralarla konuştunuz mu denmiş. Gösterilen kişilerin tümü İBB yetkilisi bu arada.
Yukarıda bana sorulan kişilerin tamamı İBB çalışanlarıdır. Bu kişilerle aynı yerde bulunmam gayet doğaldır. Belediye dışından kimse yoktur. Bakın bunları sormak için eviniz sabah saatlerinde basılıyor, vatan emniyete götürülüyorsunuz ve gözaltındaki üçüncü günde polis karşısına çıkıyorsunuz ve bu sorularla muhatap oluyorsunuz. Hepsi bu kadar. Eklemek istediğiniz bir şey var mı diye de bir final sorumuz var tabii.
23 yıllık memurum. Yerel yönetimlerde en alt kademeden en üst kademeye kadar çalıştım. Kamu ahlakı, etik kurallarını çok iyi bilen ve buna göre yaşayan disiplindi bir profilim. 12 yaşında bir çocuğum var. Çocuğumu tek başıma büyütüyorum. Bu nedenle burada kalmamın ileride telafisi zor sonuçlar doğurmasından endişe ediyorum. Bu sebeple salıverilmek istiyorum.
Hepsi bu. Bir başka isim, İSİ Genel Müdürü Şafak Paşa. Kendisi 1969 doğumlu, İstanbul Siyasal'dan mezun. 1995'den 2002'ye kadar Karabük-Yenice ve Ordu-Mesudiye ilçelerinde kaymakamlık yapıyor. 2002'den 2015'e kadar İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığında mülkiye baş müfettişi olarak görev yapıyor.
2015'te Tekirdağ Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü'ne atanıyor. 2019'da İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdür Yardımcılığı'na, 2022'de de Genel Müdürlüğü'ne atanıyor. Yani hayatı komple bürokraside geçmiş bir kişi bu. Böyle bir profilden bahsediyoruz. Şimdi bu kişiye neler sorulmuş ona bakalım. Şafak başadan şikayetçi olan iki iş adamı var.
Bunlar İdris Özcelep ve Muhittin Er Usta. Muhittin Er Usta tampa madenciliğin sahibi. İfade tutanaklarını da göremiyoruz ama bir maden arama izni istiyor, bir ruhsat istiyor fakat İSKİ bu ruhsatı ona bir türlü vermiyor. Muhittin Er Usta'nın iddiasına göre rüşvet vermediği için izin alamamış. Rüşvet verse izin alırmış. Diyor ki Ekrem İmamoğlu'ndan ve Şafak Paşa'dan şikayetçiyim.
Şimdi, Şafak Başanın yani İSKİ Genel Müdürün cevabının ilgili kısmını dinleyelim. İSKİ su havzası yönetmeliği, İSKİ'ye böyle bir yetki veriyor bu arada. Evet, bu haliyle İSKİ aslında rant dağıtımının önündeki bir engeldir. Şimdi İSKİ içme suyu havzaları yönetmeliğinin beşinci maddesi şöyle diyor.
Bu haliyle İSKİ ve onun genel müdürü Şafak Paşa pek çok müteahhit için can sıkıcı bir adama dönüşüyor. Şafak Paşa'nın sorgutlanandan anlıyoruz ki bu iş insanları İmamoğlu'na operasyon yapıldıktan sonra gitmişler, belki de çağrılmışlar ve Şafak Paşa hakkında ifade vermişler. Bakın altını çiziyorum. Bu ifadeler İmamoğlu gözaltına alındıktan sonra verilmiş. Çünkü sorgu tutanağından öğreniyoruz ki örneğin şikayetçi Muhittin Erus'ta şikayetçi olduğu ifadesini 28 Mart 2025'te vermiş. Yani 19 Mart sürecinin 9. gününde. İmamoğlu tutuklandıktan 5 gün sonra. Bu arada şikayetlerin tümü aynı.
Rüşvet istedi, vermedik. O yüzden işimiz görülmedi. Şafakpaşa da diyor ki, bu adamlar beni tehdit ettiler. Bu adamlar beni tehdit etmekle kalmadı. Emniyet bana bu yüzden koruma verdi, koruma. İdris denen şahıs çok sık kuruma gelerek taciz ettiği için güvenlik işleri müdürlüğümüzce 28 Mayıs 2024 tarihinde tutanak tutulmuştur. Bu olayla ilgili olarak koruma talebinde de bulundu.
Bununla ilgili evraklarım valilik ve emniyet kaynaklarında vardır. Talebim üzerine tarafıma koruma tahsis de edildi. Kendisini tehdit eden kişinin şikayetiyle evi basılıp gözaltına alınıyor Şafak Paşa. Ve asıl enteresan konuya geliyoruz. İmamoğlu 23 Mart'ta tutuklanıyor ya. İşte İBB'deki işini bir biçimde halletmek isteyen bunun gibi tiplere gün doğuyor. Bu sefer tehditlerin boyutu seni savcılığa şikayet ederim'e dönüşüyor. Bakın 19 Mart'tan bu yana İBB bürokratlarına seni savcılığa şikayet ederim diye tehditler yağıyor. Evet, savcılık madem size düşman, ben de seni düşmanla şikayet ederim diyor. Şafakbaş'a da bu konuyu belirtiyor. Sayın Başkanımız gözaltına alındıktan sonra İdris isimli şahsın İSKİ'ye gelerek benimle konuşmak istediğini söylediler. Ben konuyu bildiğim için görüşme isteğini reddettim. Bunun üzerine çalışma arkadaşlarıma eğer benim ruhsat işimi halletmezseniz Şafak Bey ve arkadaşlarını savcılığa şikayet edeceğim diyerek tehdit etmiştir.
Savcılığın bu düşmanca tutumu, İBB'nin bir biçimde işine engel olduğu iş adamlarının iştahını kabartıyor. Üstelik şikayetçi olan iş adamları nedeniyle insanların evleri basılıyor, itibarlarına kastediliyor. İSİ Genel Müdürü gözaltında. Ve polisteki sorgu sanağından öğreniyoruz ki sadece bu iki kişinin şikayeti var. Hepsi bu. Kendisini daha önce tehdit eden ve bu nedenle Şafak Başay'a koruma tahsis edilen iki iş adamının şikayetiyle evinden alınıyor bu beyefendi.
Düşünün lütfen, iki kişi sizin hakkınızda bu benden rüşvet istedi diyor ve bu iki kişinin ifadesiyle eviniz basılıyor. Bir tür işkencedir bakın bu. İşkencenin amacı da bellidir. Son sözleri sorulan İSİ Genel Müdür Şafak Paşa şunları söylüyor. 25 yaşımdan beri devletime ve milletime çok farklı kademelerde hizmet ettim. 10 yıl Taşrada Kaymakam olarak görev yaptım. 2002'de kaymakamlar arasında birinci seçilerek mülkiye baş müfettişliğine terfi ettim. Müfettiş olarak görev yaptığım 13 yılda suç ve suçlularla mücadele ettim. Hiçbir soruşturma geçirmeden 23 yıl boyunca devletin güvenlik bürokrasisinde görev yaptım. Bütün geçmişim ve sicilim İçişleri Bakanlığı kayıtlarında mevcuttur. Teftiş ve denetimden gelen bir kamu görevlisi olarak neyin suç olmadığını çok iyi bilecek durumdayım. Sayın Başkanımız Ekrem İmamoğlu meslek hayatımda en rahat çalıştığım kariyere ve kurumsal bilgiye önem veren bir belediye başkanıdır. Allah şahittir ki genel müdür olarak şahsıma hiçbir zaman kanunsuz emir vermemiştir.
İşkencenin amacı, insanları savcılığın, ya daha doğrusu iddia makamının arzu ettiği biçimde ifadeye zorlamaktır. İddianın doğruluğunu ispat edemediğinizde işkenceyle bu ispatı alırsınız. Bu işkencenin yöntemi, geçmişten bugüne değişebilir. Mesela, eski DGM savcısı Nuh Mete Yüksel'in işkencesinden geçmiş tanıdıklarım oldu benim.
Gözaltında nitelikli işkence yapılır. Elektrik, cop sokma vs. Nuh Mete Yüksel 3 günde bir nezarethaneye gelip ifade alır. Arzu ettiği ifade verilmemişse, nezarethaneyi terk eder, bu daha olmamış der. Şu anda yapılan da bir çeşit işkencedir. İşkence ile arzu edilen, işe yarayacak ifadenin alınmasıdır.
15 Nisan'da Özgür Özel grup toplantısında bu bağlamda benim de daha sonra teyit ettiğim çarpıcı bir iddiada bulundu. Tutuklulara kaç yaşında evladın? Bir buçuk efendim. Yarın onun yanına dönmelisin. Ben bu yayından, bu sepsisten ayrılırsam bir daha çocuğunu 15 yaşında görürsün. Benim dediğimi yapacak mısın? İtirafçı olacak mısın? Diyor ki kadın, itiraf edeceğim bir şey yok.
Çalmadım! Çal demediler! Soymadım! Soy demediler! Bir yanlışım yok! Gizli tanık ifadesini doğrularsan evladını kucaklarsın! Yoksa 15 yıl hapsi boylarsın! Böyle bir psikolojik mücadele var!
İnsanların ahlakını çocukları üzerinden satın almaya, yönlendirmeye, değiştirmeye çalışıyorlar. Hapis hayatını bilen biriyim. Murat Ongun'la empati yapıyorum. Durun, Murat Ongun'a geçmeyelim. Evvela bir reklam arası verelim, ondan sonra devam edelim.
Şimdi aradan önce Murat Ongun'la empati yapalım demiştim. Hapistesiniz, evladınızı da eşinizi emanet etmişsiniz. Bir sabah avukatınız geliyor ve diyor ki, eşin de gözaltında, bakın çıldırırsınız. Bu işkencedir işte. Evde 15 ve 19 yaşında iki çocuk var. Adları Koray ve Lal. Koray yakın zamanda İtalya'ya gidecek. Pasaportunun arasına birkaç yüz doları sıkıştırmışlar. Yani emanet, harçlık işte yani çocuk İtalya'ya gidecek diye. Onu almışlar ev aramasında. Bakın, Lal'in kulağındaki küpeyi alıyorlar altın diye. 26 Nisan günü 52 kişi gözaltına alındı. Evleri ve iş yerleri didik didik edildi.
Bu 52 kişinin ev ve iş yerlerinden toplamda 14.8 milyon TL değerinde para ve değerli maden çıktı. Değerli maden diyorum, altın demiyorum çünkü gümüşler ve bakırlar da toplanmış. Düşünün, Murat Ongun'un kızı Lalin kulağındaki küpenin altın olup olmadığını bile sormuşlar. Komple silkelemişler ve 52 kişiden yaklaşık 15 milyon TL çıkarmışlar. Kişi başına 300 bin TL. Ne acıklı hikaye değil mi? Daha geçen hafta devlet hava meydanları işletmesinin eski işletme müdürünün evinden 26 kilo altın ve 2 milyon dolar çıkmışken, Türkiye'nin en büyük yolsuzluk operasyonunda gözaltına alınan 52 kişiden 15 milyon TL çıkıyor.
beni delirten şu emre, bunu akp medyası muazzam bir şekilde evden 14 milyon çıktı, evlerden 14 milyon çıktı, evlerden 14 milyon çıktı. peki, tabi ki sıradan dar gelirli vatandaş için bu paralar çok para gibi görünebilir ama 50 kişiden çıkıyor kardeşim, o bir kişiden çıkmıyor ki, dökümü var. çıkan işte birinden 3000 dolar artı bilmem ne, birinden 5000 lira artı 20 bin lira artı 50 bin lira, öbüründen 15 bin dolar 20 bin dolar falan gibi paralar çıkmış. Ortalaması 300 bin lira bile değil. Ortalama sonucu vardı evet. Bunların ne anlama geldiği ortada işkencedir bu bakın. Bu olağan bir yargılama süreci değil, bu işkencelerle dolu bir süreçtir. İnsanların evlerini basıp, evlerindeki 3-5 altını birkaç yüz doları alıp, bunları üst üste koyup, fotoğraf çekip, bunları da medyaya servis etmek, açık konuşalım, işkencedir.
İşkence illa insanın biyolojik varlığına kastetmez, itibarına, onuruna saldırı da bir tür işkencedir. İnsanları çoluk çocuklarını görememekle korkutmak da işkencedir. Bu tip işkenceler karşısında iradesi kırılan bir kişi, Kültür AŞ Genel Müdürü Murat Abbas. Murat Abbas'ın ifadesi üzerine 26 Nisan'da 8 kişi gözaltına alındı. Cem Küçük'ü dinleyelim. Şimdi bu neticede Murat Abbas'ın verdiği isimlerden Kültür HHD'de 7-8 kişi gözaltında. Çünkü onun verdiği ifadelere göre anlıyoruz ki, bu benim yorumum, yani bir rüşve dağının içinde olan insanlar da orada var ve onlar da gözaltında.
Tabi Cem küçük vurgularıyla çarpıtarak ifade ediyor konuyu. Yani son dönemlerdeki moda ifadeyle algı oluşturuyor. Bahsettiği kişi Kültür AŞ Genel Müdür Yardımcısı Onur Aldı. İtirafçı Murat Abbas'ın Onur Aldı hakkında, yani kendi Müdür Yardımcısı hakkında söyledikleri şöyle. Genel Müdür Yardımcım Onur Aldı'nın modada kirada oturduğu evi satın aldığını söylediler.
Bu satın alma işleminin alınan maaş ile gerçekleşmesi mümkün değildir. Bu konunun da araştırılması gerekir." İtirafçı Murat Abbas bunu diyor. Bakın bilgi belge yok. Bu işkence süreci bir genel müdürün kendi yardımcısının aldığı evin şaibeli olduğunu söylemesiyle sonuçlanıyor.
Bakın iddianın dayanağını biraz önce dinlediniz. Nasıl almış acaba bu evi gibi dedikodudan öteye geçmeyen mesnetsiz şeyler? Ama sadece bu iddia üzerine Kültür AŞ Genel Müdür Yardımcısı Onur Aldı'nın evi basılıyor ve gözaltına alınıyor. Bu arada Onur Aldı'nın da konuya ilişkin cevabı şöyle.
İBB bünyesinde işe başlamadan önce sahip olduğum arabamı satarak ve 18 yıllık kariyerim boyunca biriktirdiğim para ve kullandığım banka kredisiyle 10.000 TL kira vererek oturduğum ve şu anda ikamet ettiğim evi satın aldım. İstenildiği takdirde banka dekontlarını ve gerekli belgeleri savcılık makamına sunabilirim. 2024 yılı itibariyle aylık kirası 10.000 TL olan 60 yıllık bir ev almış adam. Hakkındaki en vahim iddia bu yani. Yine aldığı evin gündem olduğu bir başka isim Ramazan Gülten. İBB İmar Dairesi Başkanı. Bakın, İmar Dairesi Başkanı diyorum. Yani yolsuzluk yapma niyeti olsa milyarlarına milyar katacak bir adam. Rantın merkezinde bu Ramazan var. Hakikaten isterse milyoner olabilir. Köşe olur, öyle bir görevi var. Ramazan Gülten aynı zamanda gazeteci Barış Terkoğlu'nun üniversiteden arkadaşı. Halen de görüştükleri için Ramazan Gülten'in nasıl bir hayat sürdüğünü yakinen bilen Terkoğlu, Ramazan Gülten'i OnlarTV'ye anlatmış. Gelmiş, burada tek birikimi ya, imar müdürüsünün tek birikimi ne? Kredi çekip Maltepe'nin tepesinde Bodrum Kat bir eve giriyorsun. Hala o evin kredisini ödüyor biliyor musun? Gidip baksın savcı.
Hala evinin kredisini, yani düşün ha, düşün, elinin altında, İstanbul'un altındaki rantın içinde olan bir kişinin tek mal varlığı Bodrum Capri'ye, kendisi kirada oturuyor evlendiği için, çoluk çocuğa karıştığı için, şimdi kiraya çıkmış, onun da kredisini ödüyor. Bakın, Ramazan Gülten'in 130 bin lira maaşı var. Eşi de çalışıyor ama eşinin ne iş yaptığını ve ne kadar maaşı olduğunu bilmiyorum. Ama Ramazan Bey'in 130 bin lira maaşı var. Bu kişi 20 yıllık bir kamu görevlisi.
Üzerinde geçen seneye kadar hiçbir şey yok. Geçen senede Maltepe'de aydın evlerde 2 artı 1 bir ev almışlar, bir de 2021 model Honda marka bir arabaları var. Ya bu olağandır, normaldir. Bunu alamaz mı ya? Ramazan Gülten'e kültür aşiğe ilişkin gizli tanık iddiaları soruluyor. Gülten de diyor ki ben imar dairesi başkanıyım, encümen değilim, meclis üyesi değilim. kültür aşığıyla bir ilgim yok. Panoları falan soruyorlar adama. Adam da diyor ki benim konuyla ne ilgim var? Bunların bana neden sorulduğunu da anlamış değilim. Cevapları böyle. Gizli tanık Laden'in gördüğü bile değil, duyduğu şeyler arasında Ramazan Gülten'in adı bile geçmiyor. Adam ifade boyunca benim adım geçmiyor, neyi cevaplamak gerektiğini anlamadım diyor. Bunları tekrar tekrar sizlere okutmayacağım, dinletmeyeceğim.
Bu arada Ramazan Gülten'in eşi de 7 aylık hamile. İşkence diyorum ya, işkence bu işte. Eşiniz 7 aylık hamile ve sizin eviniz basılıyor bir şafak operasyonuyla. Suçluysanız ne ala ama alınıp götürülüyorsunuz. Ne için? Gizli Tanık bazı şeyler anlatmış, anlattığı şeyler için de siz yoksunuz ama olsun.
Hiçbir zaman ne kendi adıma ne baba evime ne de ileride çocuklarımın utanmasına neden olacak iş ve işlem yapmadım. Bunu kendime yapılmış bir hakaret kabul ederim. 2019 senesinden bu yana İBB'de görev yapmaktayım. Benden önceki dönemlerde suistimale çok açık gördüğüm bazı alanlarda denetimi arttırmak için çaba sarf ettim. Bana asılsız ithamlarda bulunan gizli tanığın ifadelerine ilişkin yasal haklarımı sonuna kadar kullanacağım.
Bu arada Ramazan Gülten, yani İBB İmar Dairesi Başkanı, hasım sahibi bir kişi, düşman sahibi bir kişi. Üsküdarlılar bilir, adam Salacak sahilindeki işgalci kafelerin, o nargilecilerin falan gözünün yaşına bakmadı. Üsküdar sahilindeki kaçak kafelerin, nargilecileri falan yıktırdı. Bu süreçte de düşman kazandı tabii.
Kaçak kafe yıkımında tekme ve yumruklar havada uçuştu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İman Şube Müdürü Ramazan Gülten hastanelik oldu. Şimdi Ramazan Gülten'in yıktırdığı kafe sahipleri savcılığın kapısındalar. Bizden rüşvet istedi vermedik dükkanımızı yıktı o da diye. Var mı delil yok ama delile gerek de yok.
Bu kaçak kafeler mahkeme kararıyla yıkılıyor. Mahkemede 4 yıl sürüyor. Yani Ramazan Gülten hadi yıkın şunları deyip yıkılmış değiller, mahkeme kararı var. Bunlar İstanbul'un yağmacıları, kaçakçıları, rantiye sınıfıdır. Bunların karşısında durursanız başınıza türlü işler gelir. Ne acıdır ki bunların arkasında iktidar var ve ne acı ki adalet bürokrasi de iktidarın kontrolündedir.
Bölüm boyunca sizlere İBB soruşturmasındaki ikinci dalgadan ifade tutanaklarını sunmaya çalıştım. Gerçekten bir pervasızlıkla karşı karşıyayız. Zamanımız olsa da saatler boyunca bu ifade tutanaklarının deşifrelerini yapsak. Bu pervasızlığın nedeni, sizleri, yani zaten bu soruşturmaya şüpheyle yaklaşan, bu operasyonun siyasi sahiplerle yapıldığını düşünen sizleri ikna etmek değil. Bu dalgayla amaç, yeni itirafçılar üretip, bunlar üzerinden iktidar tabanına konuşabilecekleri birkaç konu vermek. Yani, bizleri ikna edemeyeceklerini farkındalar, kendi tabanları daralmasın diye onlara sürekli malzeme sunuyorlar. Fakat bunu yaparken, adeta züccaciye dükkanına giren bir fil gibi hareket ettikleri için, işler daha da sarpa sarıyor.
Çünkü öyle düşmanca bir tutumla saldırıyorlar ki artık yaptıkları işlerin inandırıcılığı kalmıyor. Yargı bu kadar taraf olmaz. Bu kadar taraf olursa inandırıcılığı kalmaz. Bakın Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalarında da türlü türlü pis işler vardı. Yani o veli küçükler falan temiz insanlar değildi. Ama Fethullahçılar öylesine pervasızlaşmıştı ki davalara dönük inanç tümüyle bitmişti. Burada o bile yok. Henüz elimizde ipe sapa gelen tek bir delil yok. AKP yargısıyla, diğer idari birimleriyle, her tarafıyla Ekremoğlu'nun üstüne öyle bir saldırmaya başladı ki artık yaptıkları hiçbir şeyin inandırıcılığı kalmadı.
bugün Ekrem İmamoğlu'nun banka soyarken videosu çıksa, insanlar diyecek ki, AKP bu, adamı karalamak için yapıyor. çünkü işi oraya kendileri getirdiler. operasyon çok ama çok açık ki başarısız yönetiliyor. nereden biliyoruz? kamuoyu araştırmalarından biliyoruz.
Tüm bu meselelerde İmamoğlu'nun siyasi nedenlerle içeride tutulduğunu düşünenlerin oranı %60'ın üzerinde. %10-20 aralığında bir grup kararsız anlamadım meseleyi diyor. %20-30 aralığında fanatik iktidar taraftarları ise iyi oluyor bu operasyonlar diyor. Yani bu operasyonların temiz bir Türkiye yaratmak için yapıldığını, yolsuzlukla mücadele için yapıldığını düşünenlerin oranı %20-30 aralığında.
Haliyle operasyona ve operasyonun başındaki isim Başsavcı Akın Gürli'ye yönelik devlet içinde çatlaklar da artık görünür olmaya başladı. SonTV diye bir internet sitesi var. Sosyal medya hesaplarında Adliye, HSK, Adalet Bakanlığı, Kulis Haberleri diye bir künye yazmışlar. Yani daha ziyade bu adalet haberleriyle donatılmış bir site. Fakat... Bu siteyi ben niye andım? Öyle herkesin bildiği bir site değil. 98 bin takipçisi var Twitter'da. Şu yüzden andım. Herkes ama herkes biliyor ki bu internet sitesi Başsavcı Akıngürlüğe hadi çok yakın diyeyim. Bu kadar diyeyim. Son TV'de, 27 Nisan'da yayınlanan imzasız bir haber oldukça dikkat çekici. Yazının başlığı, Lömeridien'de Jammer'lı ihanet, Penthouse Office ve sızdırılan devlet sırları. Buradaki başlığın son ifadesini vurgulamak gerekir. Sızdırılan Devlet Sırları. Dileyen okuyabilir yazıyı. Yazıda ilgi çekici kısım, İmamoğlu operasyonunun bundan sonra nereye uzanacağına ilişkin ipuçlarıyla dolu olması. Yazıyı biraz deşifre edelim. Şöyle bir iddiası var kimliği belirsiz yazarın. Bazı üst düzey kamu bürokratlarının açıkça İmamoğlu lehine hareket ettiği şüpheleri soruşturmanın seyrini tamamen değiştirmiş durumda.
Son günlerde İmamoğlu'na devlet içinde bir ekibin yardım ettiği, istihbarat sağladığına yönelik iddialar dolaşıyor. Bu durum aslında İmamoğlu operasyona dönük devlet içinde yekpare bir tavrın olmadığını da gösteriyor. Devlet içinde köstebekler var gibi bir iddia son günlerde televizyonlarda da konu edilmeye başlandı. Şamil Tayyar'a kulak verelim.
Devlet içinde köstebek var mı, yok mu? Onunla ilgilenmeyin, onu boşverin. Vardır ya da yoktur. Bu iddialar, bu operasyonun güvenlik ve adalet bürokrasisine sıçrayabileceğini ortaya koyuyor. Asıl önemli olan burası. Yani köstebek varsa, tırnak içinde söylüyorum nerede arıyorlarsa işte onu, köstebek varsa demek ki sadece İBB'ye değil, devlet içine de operasyon sürebilir. Bir sonraki dalgada, yani üçüncü dalgada, veya dördüncü veya beşinci bu işler böyledir, hakimler, savcılar ya da üst düzey bürokratların da İmamoğlu davası üzerinden alındığını görebiliriz. Son TV'deki yazıya geri dönelim. Başsavcılık, sadece İmamoğlu'na değil, onunla birlikte hareket eden bürokratlar, iş adamları ve içeriden bilgi taşıyan kripto kamu görevlileri üzerine çok yönlü bir tahkikat başlattı. Gürlek'in hazırladığı dosya, sadece yargı değil, devletin üst kademeleri tarafından da değerlendiriliyor.
İddialar arasında Masak'tan Adliye'ye, Emniyet'ten ilgili bakanlıklara kadar uzanan kripto bir yapı bulunduğu da kulislerde konuşuluyor. Ne kadar enteresan değil mi? Bu operasyonun başarısızlığını buradan anlayın. Kimse bu başarısızlığı üstlenmek istemiyor. Herkes suçu başkasına atıyor. Buradan hareketle önümüzdeki dönemde birbirlerine bilenmiş iktidar kliklerinin, iktidar için mücadelesinin sonuçlarını izleyeceğiz gibi duruyor. Bir sonraki dalgada Akın Gürley'in içinde olduğu iktidar hizmine uzak duran, eleştirel yaklaşan İçişleri Bakanlığı veya Adalet Bakanlığı bürokratlarını da görebiliriz.
Bu bürokratların CHP'li olduğunu veya İmamoğlu'cu olduğunu falan söylemiyorum. Bu kapışma buraya dalabilir. Söz konusu bu yazıyı gazeteci Barış Terkoğlu da gündemine almış ve OnlarTV'de şöyle bir analiz yapmış. İçinde topluma sunduğum şeylerin de masak raporu gibi boş olduğu, benim gördüğüm kadarıyla da kabul edilen dosyanın bu hale gelmesinin bir sorumlusu var. O ben değilim. Emniyette, yargıda, bakanlıklarda, bürokrasi içinde İmamoğlu'yla birlikte hareket eden yapılanma. Ben şimdi onlara tahkikat yapıyorum, onları Cumhurbaşkanı'na şikayet ediyorum ve onlardan hesap soracağım diyor. Ne demiştim başında?
İmamoğlu soruşturması İBB soruşturması olmaktan çıktı. Devlet içine bir çatışmaya dönüştü. Bu da onun kanıtı. Bu soruşturmada iktidar medyası arz içinde ama öyle ya da böyle memleketin yüzde 30'una 35'ine seslenebiliyorlar. Bu kesimlere samimiyetle acıyor ve üzülüyorum. Menfaati olmadan tüm bu tezgaha inanan insanların rızasıyla işliyor bu bozuk düzen.
Bu gariban insanları ikna etmek hepimizin görevidir. Fakat şu da önemli. Bundan sonraki süreçte eğer halk hareketi iradesini korumaya devam ederse, yılmazsa, direnirse, bu soruşturma devlet içi bir krize dönüşecek. Bu torba davalar böyledir. Bir süre sonra işler öğler ayından çıkar ki herkes torbaya girivermeye başlar. Fren öylesine sert biçimde boş olur ki kontrol yitirilir. Bu aşamada artık bir leviathan yaratmış olursunuz. Leviathan nedir o?
Leviathan mitolojik bir deniz canavarıdır. Balıkçı teknelerini yiyerek hayatta kalır. Ama çelişkisi de zaten buradadır. Bir gün gelir ki o kadar çok yer ki ağırlığı yüzmesine izin vermez ve boğularak ölür. Yani onun ölümüne neden olan şey aşırı iştahıdır. Tek adam düzeninin yargısı bir tür Leviathan'a dönüşmüş durumda. Bundan sonra kendi ağırlığını taşıyamayacak hale gelecektir.
Bunlar birbirine düşecek ve bu düzenden kurtulacağız. Hayır, böyle olmayacak. Tek bir güç var bu zulmün karşısında. Bu zulüm de tek bir şeyin karşısındadır zaten. O da halktır. Sizsiniz, biziz. Ancak halkın iradesi bu bozuk düzeni yıkabilir.
Halk ise AKP'li, MHP'li, CHP'li, Dem partili, solcusu, sağcısı fark etmeksizin emekçi kesimlerden oluşur. Halka kızılmaz, emekçiye kızılmaz, halka sorumluluk yüklenmez. Bu rantiyeler halkımızı esir aldı, bizi birbirimize didiştiriyor. Aman afile, durduramayacaklar halkın coşkuna kanserini.
Tren Topi'yi Podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar direncinizi ve umudunuzu kaybetmeyin. Aklınız sakın ha sakın iyimser olmasın. Aklınız kötümser olsun. Tek iyimser olan şey iradenizdir. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.