
3.348 kelime · ~17 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 22 Nisan'da alıyoruz. Yarın 23 Nisan. Madem böyle mühim bir günde yayınlıyoruz bu bölümü, düşündüğümde bugün ulusal egemenlik hakkında konuşmak iyi olabilir. Ama girişte bahsetmek istediğim birkaç şey var. Bir kere, Trend Topik podcast serisinin etkisi. İkisi ve yaygınlığı beni çok sevindiriyor ve motive ediyor. Sağolun, var olun. Kulaktan kulağa yayılan bir iş bu. Açıkçası şaşırdığım konu toplumun her kesimine ulaşabiliyor olması. Yani yaş ve zümre fark etmeksizin her kesimine. Hiç tahmin etmediğim yerlerde, hiç tahmin etmediğim insanlar dinliyor bu kayıtları. Bölümlerin ardından yorumlarınızı DM kutuma bırakmanız da pek hoş. Bunların hepsini okuyorum emin olun ama artık hepsine cevap verebilmem mümkün olmuyor. Bu nedenle kusura bakmayın.
Geçen bölümde hafta içi lise mücadelesine ilişkin olarak bir eğitim birsem bölümü yapacağımı duyurmuştum size. Fakat düşmanımın başına gelmesini istemeyeceğim bir diş ağrısı yaşadım. Bu nedenle sizden de özür dilerim. Eğitim meselesini konuşacağız ama bugün değil. Evet, bugünkü konumuz ulusal egemenliğimiz olacak. Bu bölümde bir soruyu masaya yatıracağız. Ulusumuz egemen midir?
Soru oldukça kısa ama cevabı oldukça uzun. O halde hiç uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Sorumuz belli. Ulusumuz egemen midir? Fakat bu soru kendi içinde bir çelişki barındırıyor çünkü zaten egemen olmayana ulus denemez. Halk eğer egemense o halka ulus deniyor ki o halde bir ulustan bahsediyorsak herhalde egemen bir güçten bahsediyoruz.
Öyleyse soralım, biz bir ulus muyuz? Ulus olabilmemiz için evvela bir toplum olmamız gerekiyor. Fakat görünen o ki, biz bir toplum değil, alelade bir topluluğuz. Felsefeci Ahmet Aslan'ın şu konuşması sizin de önünüze düşmüştür.
Bu konuşmayı veri kabul edersek, toplum dahi olamamış bir topluluğun egemen olması mümkün müdür? Öyleyse bugün kutlanan Ulusal Egemenlik Bayramımızın da altı boştur. Biz bir toplum değiliz ki ulus olabilelim. Ama uluslaşma irademizin olması bugüne dair kutlanacak şeydir. İkisi arasında ne fark var? Yani toplum ile ulus arasında. Egemenliği eline alabilmiş topluma ulus denir dersek hata etmeyiz. Egemenlik yani yönetme hakkı toplumdaysa o topluma artık ulus diyebiliyoruz.
Bu da elbette bir iktidar meselesidir, yani zor meselesidir, kudret meselesidir. Egemenlik bir kimseye bilim icabıdır diye verilmez. Zorla alınır ve korunur. Saltanatın kaldırılması şeriata uygun mudur yoksa değil midir tartışmaları uzayınca, Mustafa Kemal'in Şerriye Komisyonu'nda yaptığı konuşma bu haliyle bilincimizi güçlendirir. Efendiler, içinde bulunduğumuz şartlara rağmen safsatayla, mugalatayla, nazariyatla vakit geçirdiğimizi görüyorum.
Hakimiyet ve saltanat hiç kimseye ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilmez. Hakimiyet ve saltanat kuvvetle, kudretle zorla alınır. Türk milleti de hakimiyet ve saltanatı isyan ederek bir fiil kendi eline almıştır. Bu olmuş bitmiş bir durumdur. Artık söz konusu olan millete hakimiyetini, saltanatı bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele bu zaten olmuş bitmiş durumu ifade etmekten ibarettir. Bu herhalde ve mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, meclis ve herkes meseleyi böyle görürlerse fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.
Mustafa Kemal bir devrimci olarak tarih sahnesine çıktı ve o, taçlılardan, krallardan, imtiyazlı zümrelerden, kelimenin gerçek anlamıyla nefret eden bir yetimdi. 1920'lerin meclis tutanaklarına bakın. Çok sert bir düşman imgesi yaratılır. Bu düşmana da Taçlılar denir. Taçlılar. Yani Cumhuriyet, Taçlılara karşı kurulmuştur.
Bu da millet iradesine vurgudur. 29 Ekim 1923'te, Cumhuriyet'in ilan edildiği gün, Konya mebusu Eyüp Sabri Efendi de böyle ifade eder kendini. Artık Taçlılar bu milleti idare edemeyecektir. Hükümdarların hangisi başımıza geldi de halimizi sordu? Dağdaki çobandan ekmeğini taştan çıkartan köylüden haberdar oldu mu? Efendiler, bu devlet bir ailenin mülkü değildir, milletin devletidir.
Yani Taçlılara karşı halkın egemenliği. Bu noktada belki 21. yüzyıldaki halkın egemenliğinin karşısındaki güç Taçlılar değildir. Ama bugün de o güne dair Taçlılar var. Bu çok değerimci bir fikirdir. Egemenliği eline almış halka da ulus denir. Yani eğer bir ulus veya millet isek bizler, zaten egemenlik halkın elindedir ve peki biz bir millet miyiz?
Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk Milleti tanımını da dikkatle ve incelikle düşünmekte fayda var. Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir. Bu incelikle tasarlanmış bir millet tanımıdır. Dikkat ederseniz burada iki yerde vurgu var. Birincisi, Türk Milleti Türkiye Cumhuriyeti ile beraber başlar. Neden? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.
Türkiye Cumhuriyeti ile var olmuştur Türk Milleti. Daha cüretkar biçimde ifade edelim, Türk Milleti'nin doğum tarihi 29 Ekim 1923'tür. Türkiye halkı, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurduğunda Türk Milleti adını almıştır. Türklerin tarih sahnesine çıkması eskidir de, Türklerin bir ulus olarak, kendilerine ait bir devlet kurarak milletleşmesi, uluslaşması, Türkiye Cumhuriyeti ile beraber başlar.
O halde bugün tekrar soralım. An itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti, evet adıyla sanıyla böyledir de, Türklere ait midir? Bunu, ya Kürtlere de aittir gibi bir farkla söylemiyorum. Daha emek eksenli bir yerden ele alıyorum. Bölüm boyunca da anlatacağım bu olacak zaten. Şimdi, edebiyatı bir kenara bırakalım ve cesur bir soruyu, belki de tüylerinizi ürpertecek bir soruyu masaya atıralım. Günümüz koşullarında bir Türk milletinden bahsetmek mümkün müdür?
Daha kısa ve öz, Türk milleti var mıdır? Bunu şu anlamda söylediğimi artık anlamışsınızdır. Cumhuriyet yoksa, Türk milletinden bahsetmek de zordur. Eğer edebiyatı kenara bırakacak kadar cesursanız ve yine de elbette vardır Türk milleti diyorsanız, öyleyse egemenliğin de kayıtsız şartsız Türkiye halkında olduğunu düşünüyorsunuz demektir.
veya başka bir ifadeyle, Cumhuriyet lafzı ve ruhu ile ayaktadır, öyleyse Türk milleti de ayakta diyorsunuzdur. Bu edebiyat bana kalırsa. Belki de devlet ayrı, hükümet ayrıdır, devlet ayaktadır, öyleyse Türk milleti de vardır diyorsunuz. Bu arada, Türk milliyetçiliğinden ziyade, vatanseverlikten ziyade, devletperest bir bakış açısına sahipsiniz demektir. Devlet her şekilde var olacak zaten. Devlet hiçbir zaman yok olmayacak ki. Devlet varsa, Türk milleti de vardır demek, dolayısıyla amorf bir ifade.
Ben öyle düşünmüyorum. Egemenliğimiz bizim elimizde değildir. Öyleyse gerçek anlamda bir milletten bahsetmek de mümkün değildir. Bana kalırsa Türkiye halkı esaret altındadır. Esir alınmış gibiyiz diyorum ya burala hep. Esir alınmış gibiyiz. Hatta gibisi fazla. Esiriz. Ulus olmak için esir değil, özgür olmak gerekir.
Fakat bu özgürlüğü nasıl kavramalıyız? Ordu değil, siyasi elitler ya da siyasal partiler değil. Odaklanmamız gereken birincil mesele yurttaşlıktır. Yurttaşlardır, yani halktır. Yurttaş kimdir? Ulusunferdidir. Hepimiz türlü sıfatlara sahibiz. Kimimiz babayız, kimimiz anneyiz, bir takımın taraftarıyız, İzmirliyiz, Diyarbakırlıyız. Ama hepimizi bir araya getiren ve birbirimizle eşitleyen şey yurttaşlıktır.
Yurttaşlık kendi içinde eşitlik duygusunu barındırır. Yurttaşlık bizi eşitlemiyorsa, o halde bir ulustan bahsetmek de mümkün değildir. Bazı yurttaşlar bizden daha eşitse, tırnak içinde, o halde bir ulus olduğumuz da söylenemez. Bugün Türkiye halkı egemen değildir. Öyleyse gerçek anlamda bir ulustan veya milletten bahsetmek de mümkün değildir. Tümden gelerek söyleyelim. Ulus, millet yoksa, yurttaş da, vatandaş da yoktur.
Tüme vararak söyleyelim, yurttaş yoksa, vatandaş yoksa, ulus da, millet de yoktur. Varmış gibi yapmanın da anlamı yoktur. Şimdi bu ifadeleri bir çerçeve içine oturtalım. Yurttaşlık, vatandaşlık, eşitlik ve özgürlük temelinde ulusu bir araya getirir. Eğer sizin eşitlik ve özgürlük gibi bir fikriniz yoksa, ulusa dair de algılarınızın altı boştur.
Bizler vatandaş mıyız? Eğer öyleysek kanunumuz olması gerekir değil mi? Peki kanunumuz var mı bizim? Aşık İhsani'nin ta 1967'de bestelediği türküyü dinleyelim. Bana bak arkadaş dedim dedi ne? Dedim sen bir vatandaşsın dedi he.
Dedim kanunum var dedi çekilme Arkasından baltasını biledi, biledi, biledi, biledi Aşık İhsani bu türküsünde aslolanın halkın hakikati olduğunu gösterir. İlyas ismindeki vanlı bir köylüye akıl verir. Sen bir vatandaşsın, kanunun var der İhsani. Köylü İlyas ise çekil bana kanundan bahsedersin diye hayıflanır. Kanun kağıt üzerindedir. Vardır da İlyas'a yoktur.
Odun kırıcı İlyas durumu kabullenmiş, İhsani'nin sözlerine itibar etmemektedir. Hak adalet der İhsani, İlyas ise yere tükürür. Ne hakkı ne adalet. Dedim gidiş, dedi onlara göre. Dedim kötü mü ki, dedi bin kere.
Dedim hak adalet tuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu İlyas bir vatandaş mıdır? Elbette öyledir, kağıt üzerinde. Zaten o da alay eder. He vatandaşım ne olmuş der. Ama bunların edebiyattan öteye geçmediğini o da bilir. İlyas'ın kanunu var mıdır? Çok açık ki yoktur. Çarpıcı bir örneği, Hatay Samandağlılar yaşıyor bugünlerde. Samandağ'da köylülerin arazilerine acele kamulaştırma kararı veriyor devlet. Ne demek acele kamulaştırma? Önce bir onu duyalım.
Acele kamulaştırma ise kamulaştırma kanununun 27. maddesinde düzenlenen ve belirli şartların varlığında kullanılan olağanüstü kamulaştırma usulüdür. Kanun diyor ki, yurt savunmasını gereken hallerde devlet bir araziye kıymetini kendisi takdir ederken kamulaştırma kararı verebilir. Elbette kanunun istisnaları da var. Bu kararı cumhurbaşkanlığı da verebiliyor. Kim sorabilir cumhurbaşkanlığına, sen bu kararı niye verdin diye? Kanun var da, Samandağlı köylüye var mı? Acele kamulaştırma kararı veriliyor Samandağ.
Hataylı bir depremzede Zarife Hanım'ın da toprağına el konuluyor. Eylem yapan köylüler arasında Zarife Hanım da var. İki dönüm toprak için yirmi beş yıl emek harcadı evladım diyor. Yirmi beş yıllık emek, geçimlik iki dönüm toprak parçası için ve bir sabah uyanılıyor acele kamulaştırma kararı. Yirmi beş yıl çalışmış. Arabistan'da da çalışmış. Depremde vefat ettik ödülümle beraber. O iki dönümü almak için vakıflığa.
Nasıl hain gibisinden gelip onu benden alacak? Önce beni orada görmeleri lazım. Evladı 25 yıl çalışıp da iki dönüm arazi alıyor, depremde de eşiyle birlikte ölüyor. Bu iki dönüm araziye anne Zarife sahip çıkıyor, ekiyor, biçiyor. Ailenin tek gelir kapısı. Devlet diyor ki hadi dışarı, toprağına el koydum, bu da karşılığı olan para. Deseniz ki kanunum var Zarife, o da size diyecek ki çekil be. Ne kanunu? Karar Cumhurbaşkanlığı kararı. Hangi mahkeme iptal edecek ki o kararı? Sonra ne olacak? Bu topraklar bir müteahhide tahsis edilecek.
Hatay'dan Düzce'ye gidelim. Düzce Belediyesi çalışanlarına maaşları yatmış da mesai ücretleri yatmamış. Belediye çalışanlarının böyle bu yüzden grev falan yaptığı yok ha. Koduyu cimere yazmışlar sadece. Bizim mesailer yatmıyor diye. Yerel medyada konuyu haberleştirmiş. Hepsi bu kadar. Ama belediye başkanı Faruk Özlü çileden çıkmış. Nedir mesele diye sorulmuş beyefendiye. Beyefendinin cevabı şöyle.
Düzce Belediyesi işçilerinin tamamının maaşı ödenmiştir. Ödenmeyen mesailer var, bakın. Bizim çalışanımız da bizi beğenmiyorsa istifa edebilir. Hangi belediye yüksek maaş veriyorsa o belediye gidebilir.
Beğenmiyorlarsa gidebilirler diyor başkan. O da biliyor ki hiçbir yere gidemezler. Esirdir halkımız. Esir olan bir halkın egemenliği olur mu? Güvencesizdir. Mustafa Kemal'in imrendiği Bulgar köylüsü gibi olabilir mi bu insanlar? Esaret altında bir hayat. Beğenmezsen git deniyor. Beğenilmeyecek gibi mi ama? Sayın Cumhurbaşkanı müjdesini duyuruyor. İstanbul Havalimanı'nda üç uçak aynı anda kalkıyormuş. Avrupa'da böyle bir imkan yokmuş.
Üç uçağı aynı anda havalandırabilme gururu hepimizinmiş. Sanki insanlığa büyük bir hizmet. Sanki Avrupalılar yapmayı bilmiyor diye yapamadılar bunu. Yani yeni bir teknolojik atılım yapmışız gibi duyuruyoruz bunu. Halbuki bu büyük başarının altında halkımızın sadece teri değil, kanı da vardır. Bu havalimanına her gittiğimde burası için canını veren yüzlerce insanı anımsarım. Siz de unutmayın.
Yüzler çarpıştı orada, hız nedeniyle. Orada üç kişi vefat etti zaten. Ondan sonra bugün de az önce, yarım saat önce orada bir kişi öldü. Vefat etti orada. Kardeşi orada. İkimiz acıdı hepimiz yani. Şu anda kendimden nefret ediyorum. Hani ben insan mıyım diyorum. Değerim yok mu benim bu ülkede? Ben ne şartlar altında yaşıyorum burada? Hani gerçekten
Biz insan değiliz şu an insan görmüyoruz kendimizi. Bugünkü ölümlü şurada bir arkadaş düştü hemen bir arabaya atıp arkadan dolandırdılar. Götürdüler, götürdüler. Vefat etti çocuk. Bir 15-20 dakika önce kardeşi orada kendini yerlere vuruyordu. Biz kimsenin halı. İki kişi alıp götürdü hemen. Sesini ama çıkartmasın hemen. Kapatın basın vardı burada. Adam vefat etti gitti yani.
Geçen bölümde demiştik ya, mücadelemiz insanlaşma mücadelesidir diye. Bırakın yurttaşlığı, insan kalabilmek bile zordur bu düzende. Her yerden inşaatlar yükseliyor. Hiçbir estetik değeri olmayan beton yığınları. Her birine esir alınmış halk kesimleri yapıyor. Nazım Hikmet'in şiirindeki gibi. Yapıcılar türkü söylüyor, yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama. Sakarya şehir hastanesi. Ne görkemli binalar bu şehir hastaneleri değil mi?
ATR adlı bir inşaat şirketi yapıyor bu hastaneyi. İhaleyi bunlar almış, 466 milyon liraya. Aylardır işçilere parası ödenmiyor. Hayal edin, toz toprak içinde aylardır inşaatın altında üstünde çalışıyorsunuz ve para yok. İnşaat bitiyor, patron parayı vermiyor. Maaşlar nerede? Maaşlar yok. Patron kim peki? Sakarya Şehir Hastanesi ihalesini alan patron bugünkü Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu.
Futbol Federasyonu Başkanı'nın sahibi olduğu ATR inşaatının kapısına dayanıyor işçiler. 7 gündür sokakta yatıyorlar. Ne için? Maaşlarına zam için falan değil ha. Çalıştıklarının karşılığını alabilmek için.
Ben dört ay önce Sakarya Şehir Hastanesi'nde çalıştım. Bir ay çalıştım. İş kazası sonucuyla elimi kırdım ve eve dönmek zorunda kaldım. Dört aydır üçüncü aya girdik. Halen paramızı alamadık. Sendikaya başvurduk. Paramızı almak için geldik. İnşallah en kısa zamanda paramızı alır. Bu rahatsız bir şey değil.
Bu adamlardan kurtuluruz da bir daha böyle bir şirketle yanında çalışmayız. Biz buradayız, direniyoruz. Elimizden geleni yapıyoruz. Inşallah kimsenin başına gelmez. Gelecek onların da başına böyle bir şey gelsin ki herkes kendi hakkını sendike sayesinde alacak.
Hacı Osmanoğlu parayı vermezse ne olur? Devlet sizce işçilerin mi arkasında? İşçiler direnmese kanunun var diyebilir misiniz bu işçilere? Yani işçiler direnmek zorunda. Bakın yeni bir hak için değil, maaşları arttırılsın diye değil. Zaten hakkı olan maaşı almak için sokakta yatıyor insanlar. İnşaat işçilerinden mi ibaret bu zulüm? Tabii ki inşaat işçileri sadece birer gösterge. Bundan sonrasını kısa bir aranın ardından konuşalım ama.
Aradan önce diyorduk ki halkımız esirdir. Esir bir halkın egemenliği olur mu? Ne yapacak? 5 yılda bir oy kullanacak. O oyunu kullanırken de esir gibi kullanır zaten. Öğretmenler. Biliyorsunuz proje okullardaki 20 bine yakın öğretmenin tayini çıkarıldı. Kimilerinin tayini bile çıkmadı. Yeni görev yerlerini bekliyorlar. Okullardaki müdürlerin %95'i devletin sendikası Eğitim 1 Sen'e üye. Eğitim 1 Sen belirliyor kimlerin tayininin çıkacağını, sürüleceğini falan.
Bu sendikanın 2002'de 18 bin üyesi vardı. Bugün yarım milyon üyesiyle Türkiye'nin en büyük sendikası bu. Bu sendikaya üye değilsen devletin sevmediği öğretmenlerdensin. Güvence yoktur sana. Sürgün de sana, her türlü güvencesizlik de sana. Şimdi eğitim bir sene ilişkin birkaç yazı yazdıktan sonra DM kutuma gelen bir öğretmenin mesajını sizlerle paylaşmak isterim.
Bir gün müdür odasına çağırdı, ben de gittim. Bana sendikamıza üye yapalım senin dedi. Benim de kulağıma zaten geliyordu, eğitim bir sene üye olmaları konusunda baskı yaptıkları. Zaten ben kemküm ederken, müdür eğitim bir sene üye olmadığım takdirde senin öğretmenliğini yakarım dedi.
O dönem adaylığın kaldırılması için müdür de puan veriyordu. Mesela çok düşük not verip öğretmenliğimizi yakabilirdi. Yani adaylıktan memuriyete geçemezsin dedi. Ve ben de istemesem de üye oldum. O güne kadar inandığım bütün değerlere ters bir sendikaya, tehditle üye yapıldım. Diyorum ya esir alınmış gibiyiz diye. Benzer uygulamalar sağlık alanında da yaşanıyor. Orada da, sağlık sene üye değilsen her türlü mobbing, baskı sana reva görülüyor. Zorla sağlık sene üyeli yapılıyor hekimler. Devletin sendikasına üye değilsen her türlü zorbalıkla baş başa kalabilirsin. Çünkü sen bir vatandaş değilsin. Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan da bu tabloyla gururlanıyor. Kamuda sendikalılık %50'den %75'e yükseldi diyor.
Kamuda sendikalaşma oranı da 2002'de %50'den bugün %75,2'ye yükselmiş durumdadır. Halbuki gerçek bambaşkadır. Bu sendikalar kağıt üzerinde sendikadır da gerçekte iktidarın insan kaynakları örgütleridir. Bu sendikalara üye olmayanlar fişlenir, baskı görür. Bu sendikalar da Memur Sen Konfederasyonu çatısında bir araya gelirler. Zaten Çalışma Bakanı da bu konuşmayı Memur Sen'in toplantısı anında yapıyor. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu İTUK, 142 ülkede çalışma şartlarını ve sendikal özgürlükleri denetliyor ve bu ülkelere puan veriyor. Türkiye 142 ülke içinde 134. sırada. Son 10'dayız yani. 2014'ten bu yana yayınlanan listede en kötü 10 ülke arasında yer alıyoruz istikrarlı biçimde. Bu arada belirtelim, memursen 1 milyondan fazla üyesi olmasına rağmen Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu'na kabul edilmiyor.
Yani dünyanın geri kalan sendikaları, memur seni bir sendika olarak görmüyor. Çünkü o bir devlet aparatı. Öğretmeni böyle de, öğrencisi farklı mı? Bu hafta 14 yaşındaki bir işçi, evet MESEM'de öğrenci görünüyor ama o bir işçi, Abdurrahman Özkul, geri dönüşüm fabrikasında kolunu makineye kaptırıp öldü.
Son bir yılda iş cinayetlerinde hayatını yitiren çocuk sayısı 75'i buldu. Geri dönüşüm fabrikası. Hani alıyoruz ya dünyanın bütün çöplerini. O çöpleri işte geri dönüştüren fabrikalardan biri. Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre 2024'te savcılıklı araç çocukların şüpheli olduğu 424 bin dosya geldi. Dosyalarda 665 bin suç var. Şüpheli çocuk sayısı kaç biliyor musunuz? Tamı tamına 483 bin. Geçen haftadan bir haber. İstanbul'da 128 yıl hapisle aranan 17 yaşındaki çocuk yakalandı. 160 olaya karıştı, 52 suç kaydı var. Ertesi gün çıkan bir başka haber. Kadıköy'de haraç için hukuk bürosunu kurşunlayan 5 şüpheli yakalandı. S.Y.16, B.Y.17, F.Y.19, E.S.18, M.A.18 yaşında. Gazeteci Bahadır Özgür, Halk TV'nin internet sitesine yazmış verileri. 2014'te suça sürüklenen çocuk sayısı 117.486. 10 yıl sonra 2024'te bu sayı 285.292'ye çıkıyor. Bakın, 117.000'den 285.000'e. Bu çocuklar bir anda artık kötü olmaya mı karar verdiler? Geçen hafta İçişleri Bakanı Ali Yerlikay'a Cumhuriyet tarihinin en büyük uyuşturucu operasyonu diye bize Ankara'da yakalanan 602 torbacıyı sundu. Bunların 110'u çocuktu. Bahadır Özgür şöyle diyor yazısında. Takke torna torba arasında sıkıştırılmış on binlerce çocuğun çarklarının oluşturduğu geleceğe ayarlı saatli bir bomba bu. İstediğiniz kadar cezaları artırın, devasa hapishaneler inşa edin. Rejimin damarlarında kara para, rüşvet, yolsuzluk dolaştıkça, emek değersizleştikçe, kentlerde geçim imkanı azaldıkça kara ekonomi daha da büyüyecektir. Canavarın kalbi sökülmeden kimse huzur bulamayacaktır.
Basitçe bir insan hakları meselesinden bahsetmiyorum. Bir toplumsal çözülme yaşıyoruz. Tabii ki toplumsal çözülme beraberinde ve belki de eş zamanlı devlette de bir çözülme anlamına geliyor. Tam bir yağma düzeniyle karşı karşıyayız. Bakın, son 23 yılda Türkiye'nin 240 gölünün 186'sı kurudu. Yani şimdi bir vatansever perspektifle düşünün. 240 gölün 186'sı kurumuş ve ne yapacağız? Hamaset mi yapacağız? Şimdi su stresi yaşayan bir ülkeyiz. Marmara'yı da öldürmek üzereyiz. Çünkü artık biz bir ulus değiliz. Siz de bir yurttaş değilsiniz. Veya tersten söyleyelim, siz bir yurttaş olmadığınız için artık biz bir ulus değiliz. Öyleyse ulusal egevenlikten bahsetmek mümkün olabilir mi?
Bunu hamasi bir milliyetçilikle kavramayın lütfen. Yeniden bir uluslaşma mücadelesi veriyor halkımız. Bu mücadele hamaseti kaldırmıyor. Kürde düşman değil, işçiye düşman değil, köylüye, halka, kadına düşman değil. Yeni bir uluslaşma mücadelesi. Barış içinde, güvenceli, geleceğe güvenle bakan, özgüvenli fertlerin oluşturduğu, o 1914'te gördüğümüz Bulgar köylü gibi insanların oluşturduğu yeni bir uluslaşma mücadelesi.
Bakmayın, ben lafı dolandırıp dolandırıp söylüyorum da halkımız benden çok daha iyi şekilde, doğrudan benden çok daha iyi ifade ediyor kendisini. Değerli kızım, biz cumhuriyeti kurtarmaya geldik. Bıktık bu adamdan bıktık bıktık. Ne malımız kaldı ne mülkümüz kaldı. Tamamı borç bunların. Ocağımız battı. Daha öncesi her şeyden evvel cumhuriyeti kurtarmaya geldik.
Cumhuriyet elden gidiyor. Adam tarikata oynuyor. 19 Mart'tan bu yana ne gördük? Ne görüyoruz? Türkiye halkı cumhuriyetini kaybetmişse de yeniden bir araya geliyor ve bir millet olarak tarihe mührünü vuruyor. Bu bölüm boyunca anlatmaya çalıştığı bozuk düzenin egemenlerinin en korktuğu şeydir bu. Halkın özneleşmesi. Halkın tüm bu hikayede ben de varım demesi ve siyasete yön vermesi. Daha büyük bir kabus olamaz onlar için.
Bakın, günlerdir MHP'ye umut bağlamamızı isteyen yayınlar yapıyorlar. Bahçeli erken seçim isteyecekmiş falan filan. İstemez demiyorum, isteyebilir. Ama bilin ki Bahçeli'ye bunu yaptıracak olan da halkın iradesidir. 19 Mart'tan bugüne halk iradesi ortaya çıkmasaydı, emin olun Bahçeli'nin böyle şeyler yapacağı yoktu. Zaten yapmaya da bilir bu arada. Bu yüzden haftalardır irademiz varsa iyimser olabiliriz diyorum.
İrademizi bu egemenlere yeniden devredip, hadi bu krizden onlar çıkıversin dersek, günün sonunda yine esir hayatı yaşatacaklar bize. Bunların halkla, milletle bir ilgileri yok. Bunların bana kalırsa vatanla falan da bir ilgileri yok. Bunlar vatanı da satar. Bunların derdi milyarlarına milyar katmaktır. İmtiyazlı bir zümre yaratmışlar tıpkı 100 yıl önceki Taçlılar gibi. Adalet sistemini de bu imtiyazlı zümrenin emrine vermişler.
Ne kanunu kalmış ne nizamı İstediğini içerde tutuyor İstediğine milyarlar veriyor Dedim şu felegin ocağı söne Açıldı gözleri atıldı öne Dedim dur bakalım dedi ne güne Arkasından baltasını biledi Biledi biledi biledi Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin demiş ki, Hapisteki öğrencilerin eli baltalıydı. Ortada bir balta varsa, o da siyasal iktidarın taşa vurduğu baltadır. Bir de İlyas'ın baltasıdır. Baltayı taşa vurdunuz beyler. Milletin gözü açıldı. Esir alındığını gördü. Zincirlerini koparmaya çalışıyor. İnanıyorum ki koparacak da. Umudun Bahçeli'de veya bir başkasında değil. Tek bir umut varsa o da halkın iradesinde, bizlerde. O irade Bahçeli'yi harekete geçirir, o irade Erdoğan'ı koltuğundan eder.
Bir insan, devleti yöneten bir insan, turpunan, şalgamınan devlet idare edilmez. Adaletine idare edilir, hukukuna idare edilir. Ve bunları onlara hesabı geldiğinde soracağım. Ben çiftçiyim çiftçi! Hak için çalışan, millet için çalışan çiftçiyim! Size söz veriyorum çok güzel olacak! Çok güzel olacak! Çok güzel olacak!
Bahçeli'de, Erdoğan'da artık geçmişi temsil ediyorlar. Geleceği değil. Gelecek, halkın kendi ellerinde, iradesinde, yeniden ulus olma, yeniden cumhuriyet kurma niyetinde. Daha önce cumhuriyet kurduk. Egemenliğimizi kazanamadık belki ama kazanmaya teşebbüs ettik. Yeniden kurmak gerekir cumhuriyeti. Ama bu sefer 21. yüzyılın cumhuriyetini.
Halkımızı esir alanlar, bizi muhafazakar seküler diye birbirimizle didiştiriyorlar. Birbirimize kızmayalım, birbirimize öfkelenmeyelim, egemenlere kızalım. Esir alınmış insanlarız. Birbirimize sorumluluk yüklemeyelim, halka kızılmaz. Bilin ki bugünkü mücadele gözü doymayanlarla karnı doymayanlar arasındadır. Hepinizin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı bu bilinçle kutlarım.
Bizleri nasıl kurtarır? Bizleri kurtaracak olan temlik olarınızdır. İnsan ateşini kırık ve zulmü yüzden arasadır. Sinan Topik'i Polimedia ile beraber hazırlıyoruz. Değişim sadece ama sadece halkın gücüyle gelecek. Ne MHP ne bir başkası değiştirmeyecek bu düzeni. Onları zorlayacak olan halkın iradesi olacak. İşte o zaman yeniden ulus olacağız. Bir sonraki bölüme dek halkımıza ve kendinize güvenin. Hoşçakalın.
İstiklal Marşı
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.