
2.716 kelime · ~14 dk okuma
Çocukluğum boyunca kafamın içi binbir çeşit sorularla doluydu. Çok mu meraklıydım bilmiyorum. Belki bütün yaşıtlarım öyleydi. Sorularla ilgili en büyük sorun yanıtlarını bulamamaktı. Merakımın bir kısmı kimseye danışamayacağım kadar garip, bir kısmı ise etrafımda kimsenin bilmeyeceği türdendi.
Bugün herkesin parmaklarının ucundaki o kaynaklar benim çocukluğumda var olsaydı kim bilir hayatımın akışı nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Neyse ki sorularımın en azından bir kısmının yanıtlarını zamanla buldum. Bazılarını tamamen unuttum ama şu güne kadar hala aklımda olanlardan birini bu bölümü hazırlarken hatırladım. Çocukluğumun bir kısmına ev sahipliği yapan apartmanın ortak kullanılan bir terası vardı. Zor açılan bir tahta kapıya omuzu verince bitişik düzen mimarinin hasret bıraktığı bir ferahlıkla karşılaşıyordunuz.
Önünde bugün kebapçıların işgaline uğramış Sofular Caddesi, hemen yanında Genişçi Oyun Parkımız, bitişiğinde şimdi bir metro çıkışına dönüşen Ürpertici, acayip olaylara şahit olduğumuz Polis Karakolu, arkasında Adnan Menderes'in büyük bir istimlak hareketiyle ortaya çıkardığı Vatan Caddesi ve yolun diğer tarafında Vatan Hastanesi. Alçak duvarları yüzünden biz çocukların çıkması pek istenmediği için hep tedirginlikle açtığım kapısının beni ulaştırdığı o şehir manzarası her zaman içimi huzurla doldururdu. Teraslı bir eve sahip olma hayalim o zamanlardan kalmış olmalı. Gerçi şu güne kadar gerçekleştirebilmiş değilim ama... Çıkmadık candan da ümit kesilmez değil mi? Gözümün önüne serilen o kiremit kaplı deryada ilgi çekici pek bir şey yoktu ama yere uzanınca gözümün önüne serilen uçsuz bucaksız gökyüzü hiçbir zaman cazibesini yitirmedi. İşte o anlarda aklımda hep aynı soru belirirdi.
Benim gördüğüm şu masmavi gökyüzü acaba gerçekten mavi mi? Yani sahiden benim dışımdaki herkes de aynı maviyi mi görüyor? Gökyüzünün o tonuna mavi dendiği bize öğretildi. Fakat belki başkaları onu başka tonlarda ya da bambaşka renklerde görüyor ve ona mavi diyor. Yani benim mavim onlarınkiyle
aynı mavi olmayabilirdi pekala. Bu şüphe zamanla her yanımı kapsar, her vesilede aklımı kurcalar oldu. Benim şu lokmadan aldığım tadı acaba başkası nasıl algılıyor? Benim duyduğum şu sesi başkası acaba nasıl duyuyor? Sesimizi ve görüntümüzü kaydetmek bugün kimse için sıra dışı değil. Benim çocukluğumda durum farklıydı. Bizimkiler işçi olarak çalışan teyzemi ziyarete gittiğinde Almanya'dan bir kamera almıştım.
8 mm filmle çalışan ve makara başına sanıyorum 10-15 dakika kadar kayıt yapan bir cihazdı. Çekinen şeyleri seyredebilmek için filmlerin önce Sirkici'de bir fotoğraf stüdyosuna götürülmesi, onların da İsviçre'de ayrı bir fotoğraf stüdyosuna yollaması dolayısıyla çektiklerimizi seyretmek için en az birkaç hafta beklenmesi gerekiyordu. Ses kaydı yapamayan o cihaz sayesinde ilk defa kendi bedenimin göremediğim taraflarını görmüştüm. Sırtımı, baldırlarımı, ensemi, kafamın arkasını... İnanılmazdı. Sonra kasetlere ses kaydı yapan teypler belirdi. Kendi sesimi ilk duyduğumda inanamamıştım. Sesimin benim duyduğumdan neredeyse hiçbir alakası yoktu. Hayatımın en ürpertici tecrübelerinden biriydi. Bunun anatomik ve biyolojik sebeplerini epey sonra öğrenebildim. Bu tecrübeler sayesinde gözümün gördüğü, kulağımın duyduğu eskisi kadar güven vermemeye başladı. Belki gerçekten insanların mavi dediği gökyüzünde benim gördüğüm renk bambaşkaydı. Peki ya insanlar, fikirler, olaylar, huylar? Onlar hakkındaki algılarım ne kadar güvenilir olabilirdi? Peki ya sizde durum ne?
Hayatın geneline uyarladığımızda izlenimlerimize, gözlemlerimize, algılarımıza ve onlar sayesinde oluşan fikirlerimize haddinden fazla güveniyor olabilir miyiz? Onlara olmadık anlamlar yükleme ihtimalimiz var mı? Ya da bizzat varlığımızla onları değiştiriyor olabilir miyiz? Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde gözlemci etkisi olarak genelleyeceğimiz bir fenomenin ışığında hayata farklı bakabilmemizi sağlayacak bazı bulguları el alıyoruz. Hadi başlayalım.
Kavramlar bölümümüz malum Demirbaşlarımızdan ve bu haftaki kavramlarımız son derece sade tek bir maddeden oluşuyor. O da gözlem. Gözlem, öz Türkçe. Gözlemekten geliyor. O da gözden türüyor malumunuz. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre bir nesnenin, olayın veya bir gerçeğin niteliklerinin bilinmesi amacıyla dikkatli ve planlı olarak ele alınıp incelenmesi yani daha eski bir tabirle giderek daha az duyduğum bir
sürümüyle müşahede. Hani derler ya müşahede altında diye işte o gözlem altında yani. Bir diğer anlamı da var. O da bilim ve felsefede kullanılan karşılığı. O da çeşitli araç ve geliştirin yardımıyla olayların sebeplerini bilmek için uygulanan bilimsel yöntem. İşte bu bölümde bu sıkıcı gibi görünen kavramın hiç de sıkıcı olmayan son derece enteresan ayrıntılarına bakacağız. Tabii ki bunun iki türeviyle birlikte. Nedir o? Gözlemci ve gözlenen. Yani gözleyen ve gözlenen. Bunun da sanıyorum tanımını yapmaya gerek yok. Fakat işte asıl mevzu burada başlıyor. Gözlenene dair nitelikler, özellikler acaba gözlemci tarafından değiştirilebiliyor mu? Ya da farklı bir şekilde algılanabiliyor mu? İşte haddini aşan Yaşam Rehberi bu bölümde bu tuhaf konuyu kafaya takıyor.
Bu bölümün bel kimiğini oluşturan gözlemci etkisi hem psikolojik hem de fiziksel eksende üstüne pek çok kişinin uzun süredir kafa yorduğu konulardan biri. Bu bölümde iki alandaki yansımalarına da bakacağız. Zira işin zihinsel yanı ayrı, fiziksel yanı ayrı ilginçliklerle bezelim. Önce psikolojiyle başlayalım. Sosyal psikolojide gözlemci etkisi bir kişinin davranışının izlendiğini ya da değerlendirildiğini fark ettiği anda değişmesini anlatır. Evde bir başınızdaykenki hallerimizle sosyal ortamlardaki hallerimiz arasındaki farkı düşünürseniz bunu anlamak biraz daha kolaylaşır sanıyorum.
Şahsen kişilerin bu davranış kalıplarındaki değişikliklerin de bazı ara katmanlar olduğunu düşünüyorum. Örneğin bir kişinin ailesiyle baş başaykenki haliyle bir akraba ziyaretinde örneğin yine ailesiyle arasındaki ilişki aynı değil. Dolayısıyla hani ailemiz parantezinde bile ilişkilerimiz, tavırlarımız, davranışlarımız, algılarımız değişebiliyor. Yani insan evladı neredeyse içgüdüsel bir dürtüyle kendini sürekli etrafındaki koşullara göre düzenliyor. Elbette bu bir ön koşul değil. Toplum içindeyken de bir başınaymış gibi hoyrat, umursamaz davranan insanlar da var. Onlara teorik olarak tutarlı denmesi gerektiğini düşünebilirsiniz fakat çok daha isabetli bir şekilde biz onlara görgüsüz ya da tercihen hayvan diyoruz.
insanın en azından düşünen bir hayvan olduğunu yani düşünen bir canlı olduğunu varsayarak gözlemci etkisine örnek oluşturan en eski çalışmalardan biri 1920'lere dayanıyor. Üstelik hiç de öyle bir niyetle yapılmamışken. İşçilerin hangi koşullarda daha verimli çalıştığını anlayabilmek adına bir uzman heyeti Western Electric şirketine ait bir fabrikada gözlemlere başlar. Belirleyici etkini bulmak için koşulları sürekli değiştirirler. Bu doğrultuda işte ışık seviyesini arttırırlar, azaltırlar, mola sürelerini kısaltırlar, uzatırlar, hatta bazı eşyaların ve makinelerin yerlerini değiştirirler. Sonuç? Kimsenin beklediği gibi değildir. Ne yapılırsa yapılsın çalışanların verimi ya aynı seviyede kalır ya da artar. Yani hiç azalmaz. Bunun nedeni zamanla ortaya çıkar. Çalışanlar gözlemlendiklerini bildikleri için her zaman normalden daha dikkatli ve istekli çalışır hale gelir. Meşhur bir başka deney ise ahlaki davranışlar üzerine 1981 yılında gerçekleştirilir.
Deneye katılanlar iki gruba ayrılır ve iki gruba da aynı seçenekler sunulur. Herkese eşit miktarda para dağıtılır ve tercih yapmaları istenir. Bu paranın tamamını ya da bir kısmını ihtiyacı olanlara bağışlayacaklar ya da hepsini kendilerine saklayacaklardır. Birinci grup tamamen kendi haline bırakılır. Tercihlerini tek başına yapacaklar ve kimseye bildirmeyeceklerdir. İkinci grup ise bu kararı gözlemciler karşısında verecek ve onlara sözlü olarak aktaracaklardır. Tahmin edeceğiniz gibi gözlemlenen takım diğerine kıyasla daha yardımsever ve erdemli tercihler yapar.
2006 tarihli diğer bir deneyde ise bir kafeye bağış kutusu konulur. Deneyin ilk kısmında kutunun yanına bağışın gideceği varsayılanların fotoğrafı yerleştirilir. İkinci kısmında ise manzara ya da çiçek gibi ilgisiz alakasız fotoğraflar konulur. Sonuçta ihtiyaç sahiplerinin fotoğrafı bulunan kutu çok daha fazla bağış alır. Çünkü fotoğraftaki o insanlar kutunun yanı başında sırasını bekleyenlerde gözleniyor, izleniyor duygusu uyandırır ve bu da bir anlamda vicdanlarını tetikler. Benzer bir durumu sporcu, sanatçı ya da konuşmacı gibi performansa dayalı mesleklerde görme ihtimalimiz de yüksektir. Örneğin sporcuların
Antrenmanlarındaki ya da oyuncuların provalarındaki performansı seyirci karşısına çıktıklarına kıyasla her zaman daha düşüktür. Seyircinin varlığı bütün gözlerin üstünde olduğu hissi onların performansını kendilerinin bile ummadığı bir seviyeye taşır. Evde çalışırken bir türlü altından kalkamadığınız bir konuyu, sınıfta sözlüğe kaldırıldığınızda ya da iş toplantısında size söz verildiğinde sular seller gibi şakamaya başladığınızda işte bu etki aklınızın bir kenarında bulunsun. Yolu ister istemez sosyal ağlarla kesişen bugünün insanının bu etkiden muaf kalması neredeyse imkansız. Paylaştığınız her fotoğraf ya da mesajın
O an olmasa bile bir an teorik olarak herkes tarafından görünebileceği fikri o paylaşımın içeriğini de değiştirir. Hatta bu durum mecralar üzerinde daha da farklılaştırır kişiyi. Bir insanın Instagram haliyle LinkedIn halinin aynı olması bu yüzden beklenemez. Bu vesileyle LinkedIn profiline boy fotoğrafını koyanları da sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Yapmayalım lütfen yapmayalım.
Sosyal alarda takipçi olarak adlandırdığımız gözlemcilerin tepkisini çekme endişesi ya da daha fenası takdirini alma arzusu bizi zamanla son derece sıkıcı profillere sahip kişilere dönüştürür. Notlarımı kurcalarken PU Araştırma Merkezi'nin 2020 tarihli bir çalışmasına denk geldim. Buna göre sosyal medya kullanıcılarının %27'si paylaşım yapmadan önce mutlaka başkalarının ne düşüneceğini değerlendiriyor. Dolayısıyla bu paylaşımların bir kısmı daha hiç gönderilmeden tek bir tıklamayla dijital kara delikte yok olup gidiyor. Bu gönüllülük ekonomisi ya da sosyolog Tayfun Atay'ın o güzel tabiriyle meşhuriyet çağı, gözlemci etkisinin kitleselleştiği bir küresel deney kabı gibi adeta. Tabii ki durumlar çok daha çetrefinli hale geliyor. Bir de gözlemlendiğimizi hissettiğimiz anda değişen tavırlarımız var. Onunla ilgili çok da ilginç bir örnek aklıma geldi. Ama öncesinde gelin biraz nefeslenelim.
Seneden önce Çin'in internet üzerindeki amansız takip ve denetimiyle ilgili bir belgeseli izlemiştim. Devlet bu takip ve tespit işini yürütecek özel bir birim kurmuştu. Siberpolis gibisinden bir isme sahip bu kurumun yaptığı işle gayet tezat, gayet sevimli bir maskotu vardı. Bu maskotun ilginç bir işlevi vardı. O dönem son derece yaygın internet kafelerdeki ekranların hepsinin yanına bu maskotun çıkartması yapıştırılmıştı.
belgeselde konuşan Siber Polis Teşkilatı temsilcisi çok ilginç bir cümle kurmuştu. Esasında teknik olarak herkesi takip etmemiz imkansız ama o çıkartmayı gören herkes bizim varlığımızı hatırlayarak kendine çeki düzen veriyor. Gözlemci etkisini anlatan daha iyi bir örnek olabilir mi bilemiyorum ama yine de düşününce kişisel bir başka örnek aklıma geldi. Vaktiyle Türkiye'nin en büyük enerji dağıtım şirketlerinden birinin iş güvenliği haftası kapsamında düzenlediği etkinliğe konuşmacı olarak davet edilmiştim ve her konuşmadan önce yaptığım gibi şirketin temsilcileriyle bir toplanıp hem onları tanımak hem de benden ne beklendiğini anlamak istemiştim.
ve bir araya geldik. Aynı sebeple dehşet verici bir şey öğrendim. Şirketin işi yüksek gerilim hatları üzerinden on binlerce voltluk elektriği ana nakil hatları arasında dağıtmaktı. Bu dev direklerin ve halat kalınlığındaki kabloların sürekli denetlenmesi, bakımlarının yapılması ve gerektiğinde tamir edilmesi gerekiyordu. Ne var ki bununla görevli kişiler güvenlik önlemlerini almıyor, bir türlü kurallara uymuyordu. Siz ne iş yapıyorsunuz bilmiyorum. Hatta yaptığınız zaman başınıza ne geliyor onu da bilmiyorum dolayısıyla ama yüksek gerilim hattı operatörünün yapacağı hatada başına gelebilecek en iyi şey elektrikle kavrularak kömüre dönmüş bedeninin bir ceset torbası içinde ailesine teslim edilmesi oluyor. Evet bu iyi senaryo. Kötü senaryo ise mucize eseri hayatta kalmak.
Çünkü o türden bir hayatta kalmak ölmekten çok daha beter bir süreç. Ayrıntılarla canınızı sıkmamak için burada kesiyorum çünkü anlatacağım şey başka. Aklın almadığı ayrıntı, Happy Topu birkaç basit güvenlik ekipmanı giyerek bu korkunç ölümcül ihtimali ortadan kaldırmanın mümkün olmasıydı. Fakat yöneticiler ne yaptıysa çalışanlarını bir türlü buna ikna edemiyordu.
Ölümle sonuçlanan bir vakanın ardından herkesin sabrı taşınca konu yönetim kuruluna taşınmış ve yönetim kurulundaki yabancı ortağın temsilcisi anında mucizevi bir sonuç üretmiş. Her yüksek gerilim hattı direğine bir kamera kutusu yerleştirmişler. Ardından her aparatöre güvenlik önlemlerini alıp almadıklarının bu kameralar aracılığıyla izlenip raporlanacağını bildirmiş. Üstüne bir de güvenlik ihlali yaparsam tazminatsız işten çıkarılacağımı kabul ederim gibisinden bir kağıt, bir sözleşme imzalatmışlar. İşin garibi o kutuların hiçbiri gerçek değilmiş. Hepsi sahte, sadece bir kamera lensi içeren plastik kutulardan ibaretmiş.
Sizi muhtemelen dinleyince son derece basit gelen bu tedbirle güvenlik zafiyeti tamamen ortadan kalkmış. Her operatör anında o günden itibaren baştan tırnağa bütün teçhizatı giymeye ve önlemleri almaya başlamış. iş kazaları neredeyse sıfırlanmış. Fikir babası Avrupalı yönetici bana bunu anlatırken sözünü hayat boyu unutamayacağım bir tespitle bitirmişti. Türkler ölmekten değil, işsiz kalmaktan korkuyor. Sahiden de öyleydi. Ölüm nihayetinde Allah'ın emriydi. Fakat işsiz kalmak, namerde avuç açmak göze alınacak türden bir dert değildi. En azından bu coğrafyada. Ne acı, be, ne doğru.
Gözlemce etkisinde beklentilerimizin rolü de azımsanmayacak kadar çok. Yani karşı tarafın bizim beklentilerimizi bilmesi durumunda ona uygun davranma hali. Bunu sosyal ilişkilerimizde her an yaşarız. Benzer şekilde, kimi zaman bizim önyargılarımız da algımızı şekillendirir. Karşımıza çıkan herkesi ve her şeyi zihnimizdeki kalıplara yerleştirmeye çalışırız.
Bunu beni kategorize etme başlıklı bölümümüzde epey etraflıca işlediğimizden şimdi ayrıntılarına girmeyeceğim ama tavsiye ederim dinlemediyseniz beni kategorize etme başlıklı bölümümüz tam da bu konuları anlatıyordu. Programa başlarken gözlemci etkisinin hem psikolojik hem de fiziki karşılığı olduğundan söz etmiştim. İlk kısma yönelik verebilecek daha epey örnek, deney ve araştırmam var heybemde ama meseleyi yeterince kapsadığımızı düşünüyorum. Şimdi bir de fiziksel etkilerine bakalım.
Son dönemde gayet enteresan vesilelerle gündeme gelen kuantum meselesinin fizikteki karşılığında Schrödinger'in kedisi başlıklı meşhur bir kur'an vardır. Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger'in 1935 yılında kayda geçirdiği bu düşünce deneyinde içi görünmeyen bir kapalı kutuda bir kedi, bir tüp ve radyoaktif bir atom vardır. Kutudaki atom bozulmaya uğrarsa yine kutunun içinde yer alan zehirli gaz kapsülü açılacak ve kedi zehirlenerek ölecektir. Böyle bir hayali düzenek düşünmüş Schrödinger. Atomun durumu ise bir ölçüm cihazıyla belirlenecek. Şimdi kuantum mekaniği gereği bir atom ölçülene kadar süperpozisyon olarak adlandırılan şekilde
hem bozulmuş hem de bozulmamış halde olabilir. Dolayısıyla yine teoride ölçüm yapılmadığı sürece Schrödinger'in kutudaki hayali kedisi aynı anda hem ölü hem de diridir. Gerçeklik gözlem yapılınca oluşacaktır. Yani bir başka deyişle bu belirsizlik içinde gözlem yapılıncaya kadar gerçeklik gerçekleşmeyecektir. Schrödinger bu deneyle, daha doğrusu bu düşünce sistemiyle, teorisiyle bize şu soruyu miras bırakmıştır. Gerçeklik gözlemle mi oluşur yoksa hep vardır da biz mi öğreniriz?
Bunu gözlemcinin gerçekliği bilinciyle yaratabildiği türü bir yorumlamaya tabir tutunca ortaya işte iptal iptal iptal, 777 falan gibi saçmalıklar da çıkıyor ama sanıyorum beni de, Schrödinger'i de anladınız. Onun ve benim kastettiğim bu değildi. Yani bilincimizle yarattığımız bir gerçekliği anlatmıyor özünde. Gözlemlediğimiz anda gerçeğe dönüşen hali anlatıyor.
Şimdi sesli bir yayının tahayyül ve tahammül sınırlarını zorlayarak çok meşhur bir deneyi dağılmadan geçemeyeceğim. Çift yarık deneyi adlı bu çalışmada iki delik arasında ilerleyen elektronlar yine bir ölçüm cihazıyla kayda geçirilir. Kendi haline bırakıldıkları zaman elektronlar ekranda bir dalga deseni oluşturur. Ekrana güvenmeyip bir de gözümle göreyim, gözümle denetliyim yani gözlemliyim derseniz elektronlar yarıklardan geçmeye devam eder fakat ekrandaki dalga deseni kaybolur. Bu fenomen bize gözlemcinin istemese dahi her durumda gözlemlediği şeyi değiştirdiğini çarpıcı bir şekilde gösterir. Daha da basitleştirelim. Örneğin ateşinizi ölçmek için kullandığınız cihazın kendi ısısı temas ettiği zaman bedeninizi de etkileyeceğinden aslında hiçbir zaman gerçek sonucu veremeyecektir.
Ya da benzer bir şekilde sıcaklığını ölçmek için girdiğiniz odada kendi bedeninizin ısısı da odanın sıcaklığını değiştireceği için yine hata payı kaçınılmaz olacak. Özetle gözlemci etkisi sadece düşünsel değil, fiziksel anlamda da pek hala belirleyici. İyi de hocam bu bilgiler gerçek hayatta ne işimize yarayacak diyenleriniz vardır eminim. Kapanış kısmında da o bohçanın ağzını dürelim.
Gözlemce etkisine yönelik öğrendiğiniz ve bundan sonra aklınızdan isteseniz de çıkaramayacağınız bunca bilginin gündelik hayatta karşılık bulması da benzer şekilde istemsizce gerçekleşecektir. Bu etkinin gözleyen ve gözlenen olma durumunda iki farklı yansıması var. gözlenen durumda neden olduğuna az çok hakimiz. Yöneticinin girdiği odada her çalışanın bir anda böyle bir meşguliyet içine girmesi herhalde hepiniz için gayet tanıdıktır. Ya da sosyal medyanın kimi zaman sosyal baskıya dönüşen diğerleri gibi olma, diğerleri gibi davranma hali hiçbirimize yabancı değil. Buradaki pratik gözlemlenmediğimiz durumlarda kendimize dışarıdan bir gözlemci olarak bakmak olabilir.
Yani seyredilen sen nasıl bir şeye benziyorsun hiç düşündün mü? Üstüne düşünmesi bir konu. Tam halini anımsayamadım ama insanın ahlakını görünmez olduğunda yapmayı hayal ettiği şeyler belirler diye bir söz vardı. İnsanın ahlakını görünmez olduğunda yapmayı hayal ettiği şeyi belirler.
tam da bizim konumuzu anlatıyor gibi. Gözlemlenmediğimiz haldeki benliğimizi iyileştirebilmek belki diğer pek çok sorunun çözümünde de bize yol açabilir. Belki bu sayede karakter ve tavrımızı başkaları görecek, bilecek diye değil, bize yakışan o olduğu için belirleriz. Ve belki yine bu sayede istemesek bile bulunduğumuz ortamda sadece varlığımızla bir şeyleri etkilediğimizi ve değiştirdiğimizi bilir, tespit ve kanılarımızda biraz daha temkinli olabiliriz.
Pek çok yaşıtım gibi ben de Ömer Seyfettin öyküleriyle büyüdüm. Hiç unutamadıklarımdan biri Yüksek Ökçeler adını taşıyordu. Şimdiki tabiriyle Yüksek Topuklar. Öykünün kahramanı Hatice Hanım, kocasını kaybetmiş, orta yaşlı, varlıklı ve çevresinde disiplini, titizliği ve adaletiyle nam salmış bir kadındır.
Bu tavizsiz yapısı yüzünden başta konağındaki çalışanlar olmak üzere etrafındaki herkes onun belirlediği kurallara harfiyen uyar, sözünden asla dışarı çıkmaz. Hatice Hanım'ın en belirgin özelliği ayağından hiç eksik etmediği yüksek topuklu ayakkabılarıdır. Gel gelelim zamanla ayağında nasır oluşur ve acıya dayanamayarak doktorun da tavsiyesiyle ayakkabılarını çıkarıp terliklerle gezmek durumunda kalır. İçinde yaşadığı büyük yalanın ve aldatmacanın farkına da işte böyle varır. Anlar ki esasen hiç kimse onun istediği gibi işleri yapmamakta, onun buyurduğu gibi davranmamaktadır. İşin sırrı ayakkabılardadır. Hatice Hanım'ın topuk seslerini duyanlar hemen kendine çeki düzen vererek onun istediği şekle gelmektedir.
Terliklerle birlikte bu ses ortadan kalktığı için etrafındaki kimse onun yaklaştığını anlayamaz hale gelir. Girdiği her odada, gezdiği her yerde insanların tahammül edemediği hallerine şahit olur. Herkes her fırsatta arkasından konuşmakta, onunla alay etmekte, dalga geçmektedir. Bu farkındalığın azabı Nasr'ın acısına galip gelir. Çaresiz, yeniden topuklu ayakkabılarını giyer ve sahteliğini bilmesine rağmen eski düzenine yeniden döner. Düşünün bakalım şimdi sevgili gözlemcilerim, siz hangisini seçerdiniz? Gerçeklerle olduğu gibi yüzleşmeyi mi? Yoksa gerçekleşmesini istediğiniz kurumacı dünyayı mı? Görmeli mi? Görmemeli mi? Yoksa hiç bakınmamalı mı?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.