
1.628 kelime · ~8 dk okuma
Yabancı dil. Malum hepimizin sıkıştığı konulardan birisi. Öğrenmek bir dert, öğrendikten sonra onu unutmamak başka bir dert. Az çok hepimiz biliyoruz bu uğurda neler yaşandığını. Öğrendiğiniz ikinci bir dili ne kadar uzun süre kullanmazsanız o kadar köreldiği de sinir bozan bir gerçek tabii ki. Dolayısıyla yabancı olduğunuz bir dili unutabilirsiniz. Bu gayet normal bir şey. Peki ya ana diliniz?
Zamanla Türkçeyi unuttuğunuzu bir düşünün. Ama yani bir insan ana dilini unutabilir mi ki? Unlearn diye bir tabir vardır İngilizcede. Öğrenmenin tersi. Unutmak da değil tam karşılığı. Öğrenme işlemini tersine çevirmek ve bilinçli bir şekilde yanlış veya istemediğiniz bir bilgiyi hafızanızdan silmek olarak da açıklayabiliriz bu ifadeyi. İşte sorumuz da tam olarak bu.
Anadilinizi unlearn yapabilir misiniz? Ya da ne olursa anadilinizi unutabilirsiniz? Görüntüye göre bu farklı seviyelerde de olsa mümkün bir durum. Bir insan gerçekten de anadilini kısmi bir şekilde unutabilir. Hatta bazı durumlarda tamamen anadilini hiç bilmiyormuş gibi yaşayabilir. Nasıl olabilir ki böyle bir şey? Gelin birlikte bakalım.
Anadil unutulur mu? Evet, bu soru üzerine konuşacağız sizinle bugün. Hemen size yakın dönemden aklımda kalan bir hikayeyi paylaşmak istiyorum bu konuda. Almanya'dan İngiltere'ye göçen bir kadını dinledim geçen yıllarda. Kardeşiyle bir mesajlaşmasından bahsediyordu. Almanya'da doğmuş ve orada büyümüş biri olarak Almancasına epey güveniyordu haliyle bu kadın. Fakat bir mesajlaşmalarında kardeşi ona bir kelime yazmış.
Yabancılardan çekinmek gibi bir anlam taşıyor bu kelime. Kadınsa bu kelimeyi gördüğünde bir afallamış önce. O an ne yaparsa yapsın hatırlayamamış bir türlü ne anlama geldiğini. Sanki daha önce bu kelimeyi hiç görmemiş, hatta hafızasından tamamen silinmiş gibi. Kelimenin anlamını kardeşine sormaktan da çekinmiş tabii. Dalga geçilme korkusu ağır basmış.
Eh işte, kardeşleri bilirsiniz. Elbette daha sonra kendi araştırıp buluyor anlamını. Fakat bu deneyiminden bir duygu kalıyor aklında. Ana diline yabancılaşma hissi. Epey ağır bir histen söz ediyoruz bu noktada. Daha çok göçmenlerin yaşadığı bir durum aslına bakarsanız bu. Uzun süre başka bir ülkede yaşadıktan sonra deneyimlenen bir ağırlık yani.
Fakat bu süreç de çok şaşırtıcı değil. Zira mantık epey basit. Ana yurdunuzdan ne kadar süre uzak kalırsanız, bir noktada ne olursa olsun ana diliniz de körelecektir. Bunun temel nedeni ise dilin çok dinamik bir şey olması. Siz uzaklardayken ana diliniz evrim geçirmiş olabilir mesela. Yeni kelimeler ithal edilebilir. Farklı tabirler türetilebilir.
Kısacası göçmenlerin ana dillerine yabancılaşması bir bakıma doğal bir süreç olarak değerlendirilebilir. Fakat burada da ana dili tamamen unutma durumundan söz etmiyoruz. Kaldı ki ikinci bir dil öğrenen herkesin de başına gelebilecek bir durum değil. Zira her dil kendi başına bir sistem var. Hepsinin kendine özgü bir kuralı ve öğrenme pratiği vardır yani.
Dolayısıyla ana dilinizde oluşturduğunuz sistemin yanında bambaşka bir sistem daha oluşturmaya başladığınızda bu ikisi bitmeyen bir savaş içine girer. Çocuklarda bu unutma durumu daha kolaylıkla açıklanabiliyor. Zira 12 yaşına kadar birçok yeteneğimiz gibi dil becerilerimiz de değişime fazlasıyla açık oluyor. Mesela bir araştırmaya göre 9 yaşından önce başka bir dilin konuşulduğu ortama yerleşen çocukların ana dilini tamamen unutması yaygın bir durum. Yetişkinlerde ise iş biraz daha karmaşık. Ki işin ilginç kısmı da tam da burada başlıyor. Bir dil bilimci olan Monica Schmidt, bu noktada verebileceğim en iyi örneklerden birisi.
Kendisi 2. Dünya Savaşı zamanında Almanya'dan kaçıp Amerika ya da İngiltere'ye yerleşen ve belirli bir yaşa gelmiş Alman-Yahudi kökenli göçmenler üzerinde bir çalışma yapmış. Almanca üzerinden yaptığı analizlerde bu kişilerin dil yeteneklerini asıl etkileyen şeyin ne olduğunu anlamaya çalışmış. Schmidt'e göre bu insanların ana dillerindeki kabiliyetini etkileyen şey ana yurtlarından ne kadar süre uzak kaldıkları veya kaç yaşında göç etmek zorunda oldukları değildi. Asıl etkili olan şey Nazi Almanya'sında kurban olarak ne kadar büyük bir travma yaşadıklarıydı. Örneğin henüz büyük işkenceler başlamadan yani erken dönemlerde ayrılanların Almancasının hiç de fena olmadığını görmüş Schmidt.
memleketlerinden daha uzun bir süre uzakta kalmalarına rağmen diğerlerinden daha iyi Almanca konuşuyormuş bu kişiler. İşte burada önemli bir kırılma anı var. 1938'de Almanya'daki tüm Yahudilerin kaderini etkileyen bir gece yaşanmıştı. Kristal Gece veya Kırık Camlar Gecesi olarak da bilinen bir olaydı bu.
10 Kasım'a bağlayan gece, Nasyonal Sosyalist Parti İdaresi tarafından bir operasyon düzenlenmişti. Bu operasyonda Yahudilere ait evlere, işyerlerine ve sinagoglara kanlı ve ölümcül saldırılar gerçekleştirilmişti. Bu gecenin devamındaki süreçte ise birçok Yahudi Almanya'dan kaçmak zorunda kalmıştı. İşte o göçmenlerin çok büyük bir çoğunluğu artık Almancayı ya çok az konuşabiliyor ya da tamamen unutmuş durumda.
Anlayacağınız söz konusu dil olduğunda travmalarında çok önemli bir rolü var. Ki benim de bu konuda size anlatacağım başka bir hikaye daha var. Fakat öncesinde kısa bir ara versek iyi olur. Zira dilin karmaşık yapısında kaybolmak istemeyiz. Evet, dil, hafıza ve travmalar üzerine konuşuyorduk değil mi en son? Bazı travmalar, özellikle de fiziksel olanları epey ekstrem sonuçlar doğurabiliyor.
Ben de size tam bununla ilgili bir şey anlatacağım. Paul diye bir adamdan bahsetmek istiyorum size. Kendisi 70 yaşında birisi. Bir akşam aniden ambulansla acile getireli. Fakat İngilizce konuşamıyor kendisi. Hastanede söylediklerini kimse anlamıyor ilk başta. Biraz sonra Portekizce konuştuğu anlaşılıyor ve hemen bir çevirmen bulunuyor.
Meğerse bizim Paul, iyiyim ben, bırakın beni eve gideyim diyormuş. Ambulansı çağıransa onun eşi Janet. Olayın öncesindeki günden beri eşinin garip davrandığını söylüyor hastanedekilere. Janet önceki sabah normal bir şekilde işe yolladığı Paul'u aramış. Telefonu açanın sesi de Paul. Ama söylediklerinden hiçbir şey anlamamış Janet. Başta eşinin şaka yaptığını düşünüyor. Ama yok.
Paul'un söylediği hiçbir şeyi anlamıyor Janet. En son çareyi acili aramakta buluyor zaten. İlk olarak psikolojik bir sorunu olduğunu ve dilinin dolaştığını falan düşünüyor. Ya da daha da kötüsü, nörolojik bir sorun. Tansiyon, kalp krizi, felç… Bir sürü nedeni olabilir Janet'in duyduğu sesleri. Hastanede ilk iş nörolojik bir inceleme yapıyorlar Paul'a bu yüzden. Fakat tüm değerleri normal çıkıyor kendisi.
Bunun üzerine doktorlar Janet ve Paul'un arkadaşlarıyla konuşmaya gidiyorlar. Tam da bu esnada Paul Janet'ı görüyor ve Portekizce bağırmaya başlıyor. Tercüman da yok o sırada. Doktor Janet'tan Paul'un ne söylediğini çevirmesini istiyor. Ama nafile. Janet da Portekizce bilmiyor ki. İşin aslı Paul da bilmiyor bu dedi. Belki basit bir iki kelime. O kadar. Elbette doktorun şaşkınlığını tahmin edersiniz.
İşin aslı ise şuydu. Paul ergenliğinde ailesiyle birlikte Portekiz'den Amerika'ya gitmiş. Aradan 50 yıldan fazla bir süre geçmiş. E tabi bu süre zarfında da hep İngilizce konuşmuş kendisi. Bir noktada Portekizceyi unutmuş değil ama çok nadir kullandığı için ana dili aslında İngilizce denilebilir. Bu bilgilerin üzerine doktorlar doğal olarak afaziden şüphelenmişler.
Beyin hasarı nedeniyle dil yetisinin kaybolması durumu yani. Ana türlerinden biri üretkenlik afazisi. Yani frontal lobda hasar olduğunda konuşma güçlüğü çekmek. Bir de algısal afazi var ki o da temporal lob hasarı nedeniyle dili anlama zorluğu çekme durumu. Afazi de genellikle demansın son aşamasındaki hastalarda veya felç gibi durumlarda aniden ortaya çıkabiliyor.
Fakat Pol'un durumunda böyle bir bulgu da yok. Bazı durumlardan migren de geçici afaziye neden olabiliyor. Ama Pol'un böyle bir şikayeti de olmamış ömrü boyunca. Başka bir olasılıksa felç. Genellikle inmeyi, tüm vücudu etkileyen bir durum olarak düşünülür insanlar. Ancak fokal felç olarak da bilinen, vücudun sadece belirli kısımlarını etkileyen ve bedensel olarak kendini göstermeyen felçler de söz konusu olabiliyor.
Ama Paul'a yapılan felç testleri de temiz çıkıyor. Haliyle herkes Paul'un rol yaptığını düşünmeye başlıyor bu noktada. Son zamanlarda Janet ile arası da pek iyi değil. Çok sık kavga ediyorlar. İngilizceyi unutma bahanesiyle eşiyle ayrılmak istiyor da olabilir diye düşünüyor bazı arkadaşlar hatta. Ancak burada bir gariplik vardı. Doktorlar Janet ile görüştükten sonra bir şeyi fark ediyorlar.
Paul ve eşinin aralarının iyi olmaması çok yeni bir olaydı. 40 yıldır evli olan bu çift, birliktelikleri boyunca neredeyse hiç kavga etmiyordu hatta. İşte Paul'un doktoru da bu noktada konuyu anlamıştı. Son günlerini stresli ve aşırı agresif bir şekilde geçiren Paul, bir sabah kalktığında ansızın İngilizceyi unutmuş olarak bulmuştu kendisini. HouseMD'yi izleyenler bu vakayı epey ilgiyle takip etmişlerdir eminim.
Tam Gregory House'un bakacağı bir vaka. Neyse, buradaki olay şuydu. Beynimizde dil için özel bir sinir ağı, bir devre bulunur. Bir de limbik sistem olarak bildiğimiz, duygu durumumuzu yöneten bir bölüm vardır. Bu iki bölüm birbirine çok yakın olduğu için bir bölgedeki sorun diğerini de etkileyebilir.
Gerekli taramalar ve testler yapıldıktan sonra gerçekten de Pol'un limbik sisteminde agresifliğini de açıklayan bir sorun bulunmuştu. Baya ilginç bir vaka. Bir uçuk virüsü. Evet, beyinde uçuk. Aslında hepimizde olan ve kimi zaman dudağımızda rahatsız edici yaralara neden olan viral bir durum bu. İşte bu çok nadir durumlarda sinir sistemini de etkileyebiliyor.
Uçuk virüsü bir şekilde polun limbik sistemini bozuyor ve yayılarak dil bölümünü de etkiliyor. Bu durumlarda iki dil bilen birisi için çoğunlukla ikinci dili daha şiddetli etkilenebiliyor. Ana dilimiz çok daha derinlerde kodlandığı için daha az etkilense de ikinci dil tamamen unutulabiliyor. Fakat beyinde uçuk durumu çok daha geç fark edilirse bir insan tüm dil yeteneğini unutabiliyor.
Paul'u düşünenlerin merakını gidereyim bu arada. Beyninde uçuk çıktığı anlaşılmasının ardından hemen gerekli tedavilere başlanmış. 20 günlük sürecin ardından ise Paul yavaş yavaş eskisi gibi sakin ve İngilizce konuşabilen birine dönüşmüş. Yani en başta verdiğimiz örnekler gibi yavaş yavaş veya bunun gibi travmalar dil yeteneğimizi tamamen değiştirebiliyor.
Bunun da ötesinde dil yeteneği dediğimiz şey kendi başına müthiş düzeyde kompleks bir sistem. Bunu anlamak için dil bilimciler, nörobilimciler ve birçok farklı disiplinle uğraşan araştırmacılar sürekli çalışıyorlar. Dil aslında kimliğinizle birlikte taşıdığımız, başlı başına yaşayan bir organizma. Üzerine ne kadar titrer, ne kadar beslersek o kadar renkleniyor.
Aynı şekilde bakımsız bırakıldığında ise tıpkı bir bahçe gibi yabani otlara yenik düşebiliyor. İster göçün dalgalarında yavaşça silinmek, ister bir travmanın aniden savurmasıyla buz tutmak olsun. Ana dile dair bu unutma ihtimali beynimizin hem kırılganlığını hem de olağanüstü esnekliğini gösteriyor bize. Belki de asıl mesele dilimizi sürekli yeniden öğrenme cesaretini diri tutmakta gizlidir. Kullandığımız her sözcükle belleğimizde yeni patikalar açıyoruz. Terk ettiğimiz her sözcükle o yolları çalı çırpıya terk ediyoruz aslında. Travmalara, zamana ya da coğrafyaya yenilmemek için bir şarkıyı mırıldanmak, eski bir masalı yeniden anlatmak ya da ana dilimizde tek bir kelimenin tadını hatırlamak bile yeterli olabilir bazen.
Çünkü hatırlamak tıpkı unutmak gibi bir eylem. Kısacası dilimizin bekçisiyiz. Her seferinde kapıyı aralayıp içeriye bir ışık sızdıracak olan da o kapıyı tamamen kapatıp karanlığa gömecek olan da biziz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.