
1.598 kelime · ~8 dk okuma
Gün ağarmadan uyandınız. Ayakta bile duracak haliniz yok. Bir gram uyku uyumamış gibisiniz. Ağzınıza bir lokma bile koymadan hızlıca hazırlanmaya başlıyorsunuz. Sanki bir yük sizi aşağıya çekiyor. Üzerinize büyük bir ağırlık çökmüş gibi hissediyorsunuz. Buna
rağmen güneş doğmadan önce yola çıktığınızı düşünün şimdi. O karanlıkta yürüdüğünüzü hayal edin. Belki de kilometrelerce yol yürümek zorundasınız. Sadece işe zamanında varmak için değil, yemeğinizden de olmamak için hızlı adımlarla yürüyorsunuz. Çünkü işe vaktinde gitmezseniz, o gün evinize ekmekle girmeyecek. Bugün de ayakta kalamazsanız, yarın hayatta kalamayacaksınız belki de.
Ellerin asırlı, alnı terli bir yaşamın içinde doğdunuz siz. Çalışmaktan başka şansı olmayanların dünyasında hayata geldiniz. Ve bu gezegen esasında sizin alın terinizle, harcadığınız emekle dönüyor. Ama ne gariptir ki hakkında en az konuşulan sizsiniz. Gelin dünyanın neden böyle döndüğünü anlatayım bugün size.
Çarklar neden hep aynı elleri ezdi? Biz neden hala durmaksızın çalışıyoruz? 1 Mayıs İşçi Bayramı'nı kutlarken bu sorulara cevap arayacağız birlikte. O görünmeyen emeğin tarihini konuşacağız bu bölümde.
18. yüzyılın sonları. İngiltere'nin kasvetli göğünde siyah dumanlar yükseliyor. Yeni bir çağın ayak sesleri duyuluyor. Yani sanayi devriminin. Ama öyle makinelerle ya da teknolojiyle gelen bir refah değildi bu. İlk başta sadece buhar ve ter vardı. Küçücük çocuklar parmaklarının sığdığı yerlerde çalışıyordu. Kadınlar, erkekler, yaşlılar…
Herkes makineler için hizmet veriyordu. Zira makineler durursa cepler de boş kalırdı. Ama makineler de sadece durmamak için değil, aynı zamanda insanı durdurmak için de çalışıyordu sanki. 12, 14, 16 saat süren vardiyalarda çalışıyordu insanlar. Günde yalnızca tek öğün yemek, sıfır güvenlik ve kimse konuşmuyordu. Çünkü kimse dinlemiyordu söylenenleri.
O zaman emek diye bir kavram yoktu dünyada. O sadece bir sayıydı. Bir maliyet kalemi. Ama bir şey yavaş yavaş içten içe kabarıyordu. Yorgun eller yumruk olmaya başlıyordu bir şekilde. Ve o yumruklar yıllar sonra bir günü işaret etmişti. 1 Mayıs gününü.
Takvimler 1 Mayıs 1886'yı gösterirken Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu haftada 6 gün, günde 12 saat çalışma düzenine karşı Şikago'da bir gösteri düzenlemişti. İşçiler sadece ter dökmek istemiyordu artık. Hayat sadece çalışmaktan ibaret olamazdı insan için. 8 saat çalışmak, 8 saat dinlenmek, 8 saat yaşamak istiyoruz diyordu işçiler.
Bu öyle basit bir dilek de değildi üstelik. Aynı zamanda o dönem var olan sisteme karşı da bir meydan okumaydı bu slogan. Ancak sistemin cevabı sert olmuştu. 1 Mayıs 1886'da yüzlerce işçinin greve çıkmasıyla başlayan süreç günlere yayıldı. Bir noktada halk desteğini de alan bu grevler binlerce insanın katılım gösterdiği bir eyleme dönüşmüştü. Fakat gerilim de gitgide artıyordu o sırada.
3 Mayıs'ta McCormick Harvesting Machine Company fabrikasında bir mitingde. Eylemciler ve polis arasında bir arbede yaşanmış. İki protestocu hayatını kaybetmiş. Yüzlerce insan yaralanmıştı. Fakat esas facia bu da değildi. Ertesi gün, yani 4 Mayıs 1886'da Haymarket meydanında düzenlenen bir işçi mitingi esnasında kimliği belirsiz bir kişi tarafından bir bomba patlatılmıştı.
Bunun üzerine Amerikan polisi grevi desteklemeye gelen kalabalığa ateş açmıştı. Tüm bu olayların sonunda 7 polis memuru ve en az 4 sivil yaşamını kaybetmiş, düzinelerce kişi de yaralanmıştı. Tüm bu yaşananların ardından suçlular arandı elbette. Gerçek failler bulunamasada 8 işçi lideri yargılanmış, 4'ü 1887'de idam edilmişti.
O kişilerden biri de August Spice'dı. Aynı zamanda bir gazetecide olan Spice'ın son sözleri bugün bile meydanlarda slogan olarak duyulur. Pankartlarda işlenir hala. Dediğim gibi, Spice'in bu söyledikleri her yıl 1 Mayıs'ın kutlandığı alanlarda yeniden duyuluyor aslında.
Çünkü 1 Mayıs sadece bir tarih değil artık. 1886'dan bu yana, insana, emeğe ve adalete dair hatırlatma aynı zamanda. Elbette Haymarket'taki işçilerin sesi sadece Amerika'nın sokaklarında yankılanmamıştı. Zamanla sınırları da aştı onların sesi. Evet, diller ve bayraklar değişiyordu belki ama her yerde mesaj ortaktı.
Alın teri döken insanların adalet arayışıydı bu. Ve bu ses bir noktada İstanbul'un, Zonguldak'ın, Üsküp'ün sokaklarına da ulaşmıştı. Bu topraklarda da işçiler hak arayışına başlıyordu artık. Bu arayışı en açık şekilde ilk kez 1908'de gördük. Osmanlı İmparatorluğunda ikinci meşrutiyetin yeni ilan edildiği bir dönemde İstanbul ve Selanik'in sokaklarında yeni bir kelime dolanıyordu.
HAK İmparatorluğun tarihinde ilk kez işçiler örgütlenmeye, organize olmaya başlamıştı. Osmanlı'da bilinen ilk sendika türü örgütlenme olan ve 1894'te kurulan Amele-i Osmani Cemiyeti başı çekiyordu o sıralar. Tersane işçilerinin grev haberleri duyuluyordu. Ve 1909'da bu mücadeleler sonuç vermiş. Cemiyetler yasası ile sendikal örgütlenme yasallaşmıştı.
ve 1 Mayıs. Tarihi belgelere göre İşçi Bayramı bu topraklarda ilk kez 1909'da Üsküp'te kutlanmıştı. Ertesi yıllarda İstanbul'da buluştu işçiler. Ama Osmanlı zamanında her zaman gölgede kalan, çoğunlukla da yasaklanan bir meseleydi İşçi Bayramı. Cumhuriyet döneminde de durum pek değişmemişti.
Kutlamalar genellikle küçük gruplar tarafından yapılıyor. Büyük işçi kitleleri bir araya gelemiyordu. 1924'te kutlanan Amele Bayramı'ndan sonra genellikle durmuştu kutlamalar. Fakat bu işçi hareketlerinin önünü kesememişti elbette.
Önce 1935'te İşçi Bayramı ücretsiz tatil olarak kabul edildi. Sonrasında 1946'da Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun kurulması, bayramın 1951'de yarım, 1956'da tam yevmiye ile geçirilmesi kararlaştırıldı. İlmek ilmek dokunan bir süreçti bu. Ve 1970'ler…
1976'da 50 yıllık ara sona ermişti. DİSK'in Taksim'de düzenlediği miting ile işçiler bayramlarını görkemli bir şekilde kutlamıştı. Fakat sonrası çalkantılı bir sürecin de başlangıcıydı bizim için. Dünyada öğrenci hareketlerinin, işçi direnişlerinin yükseldiği yıllarda başka şeylerle boğuşacaktık. 1977'nin 1 Mayısı önemli bir kırılma anı olmuştu.
Bunu ve sonrasında yaşananları da kısa bir aradan sonra konuşalım isterseniz. Evet, 1977'nin 1 Mayısını ve sonrasını konuşacaktık en son değil mi? Hadi devam edelim kaldığımız yerden. O yıl yine DISC'in düzenlediği mitinge 500 binden fazla insan ellerinde pankartlar, ağızlarında slogan ve türkülerle akın etmişti.
Taksim Meydanı'nda başlayan bayram umut ve neşe doluydu aslında. Fakat bir anda kapkaranlık bir tabloya dönüşmüştü bu ortam. Saat 19 sularında henüz sahnedeki konuşmalar sürerken meydana nereden geldiği hala tartışmalı olan kurşunlar yağmaya başlamıştı. O şenlik ortamı aniden paniğe bürünmüştü. Çığlıklar, ezilenler ve ne yazık ki ölenler.
Resmi sayılara göre 34 kişi yaşamını yitirmişti 1 Mayıs 1977'de. Yüzlercesi de yaralanmıştı. Saldırganlar bulunamamıştı belki ama 1 Mayıs günü Türkiye'de özel bir sembole dönüşmüştü o günden sonra. Bir yaraydı artık bizler için. Hemen ertesi yıl yine Taksim'de bu sefer sorunsuz bir şekilde gerçekleşse de 1979 itibariyle yasaklı bir gün haline gelmişti 1 Mayıs.
1980 darbesinden sonra bir süre anmak bile suç sayılmıştı. Taksim Meydanı adeta bir hayalet alana dönüştü her bir Mayıs'ta. Ta ki 2009'da yeniden kutlamalara izin verilene kadar. Ama hep bir tedirginlikle, hep bir izin ve alan tartışmalarıyla kutladık bir Mayıs'ları. Aslında bu da bize bir şey söylüyor. Bu ülkede emek hiçbir zaman özgürce konuşamadı.
Konuştuğu andaysa sesi bastırılmak istendi. Fakat 1 Mayıs'ın anlamları bu anlattıklarımızla da sınırlı değil. Bu bayram yalnızca geçmişin yasını tutmak için de kutlanmıyor yani. Bu bir hafıza tazelemesi, bir direnişin de simgesi. Fakat günümüzde bu simge farklı bir anlamda taşıyor artık. Zira şimdilerde sahnede yeni bir oyuncu var. Sessiz ama güçlü bir aktör.
Teknoloji elbette. Gelin biraz da bu yeni işçi sınıfına bakalım birlikte. Gününüzü nasıl geçirdiğinizi bir düşünsenize. Genellikle bir ekranın başındasınız değil mi? Kimi zaman evde, kimi zaman ofiste, kimi zaman bir kahvecide, kimi zaman da yolda, telefondan. Bir kullanıcı adı giriyorsunuz, ardından bir şifre. Sistem sizi tanıyor. Hoş geldiniz.
Ve başlıyorsunuz çalışmaya. Ama burada artık makine sesi yok. Buhar değil, kod satırları yükseliyor ekrandan. Parmak uçlarınızda birikiyor yorgunluk. Gözleriniz bulanıyor. Omuzlarınız çöküyor. Fakat kimse sizin çalıştığınızı düşünmüyor. Çünkü ter dökmüyorsunuz. Çekiç savurmuyorsunuz. Emeğiniz gözle görünmüyor artık.
Evet, teknoloji bize çok şey verdi. Daha rahat koşullar, daha esnek çalışma saatleri. Ama aynı zamanda emeği de görünmez kaldı. İş yerini cebimize koydu. Çalışma saatini belirsizleştirdik. Ama işte çalışmamak neredeyse bir suç gibi algılanıyor artık. Sürekli online'ız. Daima o ekrana odaklıyız. Ve bağlı kaldığımız sürece tırnak içinde üretkeniz.
Ama bu bağlılık zincir mi yoksa bir ağ mı? Ayırt etmek çok zor. Aslında bu dönüşümün ilk sinyallerine 1980'lerde tanık olmaya başlamıştık. Bilgisayarlar fabrikalara değil de ofislere girmeye başlamıştı. 90'larla birlikte hayatımıza beyaz yaka tabiri de girdi. Bu bir kavramdan çok yeni bir işçi sınıfı tanımıydı aslında.
2000'lerle birlikte e-posta, toplantı, egzer, sunum, müşteri ilişkileri derken şimdi de yapay zeka, otomasyon ve algoritmalar. İnsan faktörü her geçen gün aradan çıkıyor. Ve bu düzende emek yeniden tanımlanıyor. Artık sadece fiziksel sorunları konuşmuyoruz. Zihinsel yorgunluk, duygusal bozukluklar, tükenmişlik sendromu… Modern çağın yeni meslek hastalıkları bunlar.
Fakat tüm bu dönüşüme rağmen değişmeyen bir şey var. Sistemin çarkı yine dönüyor. Yine bazıları daha fazla kazanıyor. Yine bazıları hem en çok çalışan hem de en az kazanan oluyor. İşte tam da bu yüzden 1 Mayıs hala önemli ve anlamlı bir gün. Sadece madende, atölyede, fabrikada değil, masa başında, mutfakta, markette, ekran karşısında da büyük bir emek var artık.
Evet sistem değişiyor ama adaletsizlik sabit kalıyor. Ve sabit kalan her düzen gibi bu da sorgulanmayı hak ediyor. Belki de hiç var diyen olmadı, hiç fabrika düdüğü sesi duymadın ama senin hayatında bir emek zincirinin ucunda dönüyor aslında. Birilerinin sabah erkenden kalkması, birilerinin sana hizmet etmesi ya da birilerinin senin için bir şey üretmesi sayesinde yaşıyoruz bu düzeni. Ve bu sadece ekonomik bir gerçek değil, aynı zamanda ahlaki bir mesele. İnsanlık tarihi sadece kralların, fatihlerin, mucitlerin tarihi değil. Adı bilinmeyen işçilerin, tarlalarda çalışanların, fabrikalarda ölenlerin de tarihi.
Tarihi yazanlar değillerdi belki ama yaşatanlar onlardı. Taşları taşıyanlar, yolları döşeyenler, gökdelenleri yükseltenler. Ve çoğu zaman kimsenin adını dahi bilmediği, hiçbir anıta ismi kazınmamış o insanlar. Bugün 1 Mayıs ve bu baskının içinden geçen her insan bir noktada şunu soruyor kendine. Ben bu sistemin neresindeyim?
İşte orada başlıyor her şey. Sorgulamayla, farkındalıkla ve belki de bir adımla. O adımı atan milyonlarca insanın yürüyüşü var dünyada. Sadece daha fazla ücret için değil, daha insanca bir yaşam için. Zira insan bir fabrikanın içinde dönen bir vidadan ibaret değildir. Bazen bütün bir dünyanın hatırlaması gereken tek şeyizdir hatta.
Her birimizin emeği insanlığın hikayesinde alın teriyle yazılmış bir satırdır aslında. Ve o satır yazılmaya devam ediyor hala. Bir gün herkesin sesi eşit duyulana, emeğin değeri gerçekten anlaşılana dek. İşte o gün 1 Mayıs sadece bir bayram değil, aynı zamanda bir zafer günü de olacak hepimiz için. Unutmayın, hiçbir şey tesadüf değil.
Ne bu düzen, ne de bu direniş.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.