
2.879 kelime · ~14 dk okuma
Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin 72. bölümünden merhaba. Bu cümleyi kurarken ister istemez ilk bölümünden bu yana beni dinleyen kaç kişi var acaba diye geçirdim içimden. Sonra geçmiş bölüm notlarıma baktım. Hepsini dinleyen birinin benim ve düşüncelerim hakkında ne çok bilgiye sahip olduğunu düşünüp ürperdim.
Ürperdim çünkü tanınmaktan çok tanışmayı tercih ederdim bana kalsa. Gel gelelim bu formatta sizin hakkınızda fikir edinmem mümkün değil. Dahası bu yayın hakkındaki düşündüklerinizi öğrenme imkanım da epey kısıtlı sizlerden, birkaçınızdan gelen mesajlardan ve bazı platformlardaki yorumlardan ibaret bilgilerim. Herkesin kendini bir şekilde ifade edebilme imkanı bulduğu bu devirde podcast formatı ne kadar kendine has, ne kadar emsalsiz değil mi böyle düşününce? Ama belki sizin için de, benim için de bu birlikteliği anlamlı, keyifli, farklı kılan tam olarak da budur. Bu müdanasız, bu karşılıksız ilişkim.
Kafa dağıtmak diye tuhaf bir tabir var. Sözcük anlamıyla anlattığı arasında epey fark olan türden bir kalıp. Kafa ile kastettiğimiz zihin elbette ama garip olan dağıtmayı istememiz. Düşününce esas arayışın kafa toplama olması gerekiyor. Belki de toparlamak için önce iyice dağıtmak gerekiyordur. Hani daha ileri zıplayabilmek için gerinme gereksinimi misalim.
Siz kafa dağıtmak için ne yapıyorsunuz bilmiyorum. Ben rastgele bir şeyler açıp okuyor ya da izliyorum. Kalabalık bir şehrin tam göbeğinde apartmanlarla kuşatılmış bir ortamda yaşamasaydım eğer camdan ufku ya da gökyüzünü seyretmeyi tercih ederdim. Ama öyle bir imkanım yok maalesef. Geçen gün böylesi bir kafa dağıtma turunda, ağustos böcekleriyle ilgili bir makaleye denk geldim ki merak edenler olursa bölüm notlarına da bağlantısını ekliyorum. O esnada aklıma bir kurt düştü. Ağustos böceği ile cırcır böceği aynı şey miydi? Değilmiş.
İkisi de özünde kafa ütüleyici olmakla birlikte tam aksine huzur veren o garip sesleri çıkarıyor evet ama biri karnındaki zar ile diğeri bacaklarını birbirine sürterek. Ağustos böceği sadece gündüz öterken cırcır böcekleri benim gibi gece faaliyeti geçermiş. Ağustos böceği ağaçta cırcır ise yerde yaşarmış. Bu son derece önemli, son derece mühim bilgileri edindikten sonra makaleye geri döndüm. Daha dehşet verici bir bilgi beni bekliyormuş. Nereden bilirdim? Avustos böcekleri 17 yıl toprağın altında gömülü olarak hiç hareket etmeden yaşarmış.
Bu uzun olgunlaşma sürecinin ardından toprağın üstüne çıkar çıkmaz en yakın ağaca tırmanır, orada kabuğundan sıyrılarak muhteşem kanatlarına kavuşur ve erkekleri o malum sesleri çıkararak çiftleşecekleri eşlerine sinyal çakarmış. Bunu okuyunca YouTube'a danıştım ve bu süreci izledim. Çok ilginç bir klibe denk geldim. Onu da bölüm notlarına ayrıca ekliyorum.
Çiftleşmeyi kabul eden dişiler parmak şıklatmasına benzer bir sesle kendini belli edermiş. Çiftleşme sonrası dişiler yumurtalarını yine toprağa gömüp hayata veda ederlermiş. Ve en ilginci erkeğiyle, dişisiyle Avustos böceklerinin yeryüzündeki ömrü sadece birkaç haftadan ibaretmiş. Hem doğarken hem de yumurta bırakırlarken açtıkları delikler toprağın havalanmasına sebep olup verimi arttırırmış. Ölüleri de diğer birçok canlıya yem olup ekosistemi beslermiş. Yenmeyen kısımları da azota dönüşüp topraktaki bitkiler ve ağaçlar için gübreye dönüşürmüş. Avustos böcekleri ne bir canlıyı ısırır ne de hastalık taşırlarmış.
Makaleyi bitirince arkama yaslanıp düşünmeye başladım. 17 sene toprak altında hareketsiz geçen bir hayat. Ardından içine karıştığınız doğada sadece birkaç haftanız var. Böyle düşününce çiftleşme dürtüsü kulağı fazlasıyla mantıklı geliyor. Yani sadece iki haftalık vaktim olduğunu bilseydim benim de önceliğim Ağustos böcekleri hakkında makale okumak olmazdı sanırım.
Peki Ağustos böceğinin hayatı sahiden 2 hafta mıydı? Yani toprak altındaki 17 sene ömürden sayılmaz mıydı? Buna benzer başka canlılar var mıydı? Bunları düşünürken körpecik zihnimize sürekli çalışma zehrini veren o meşhur hikayedeki Ağustos böceğiyle karıncayı düşündüm.
Hani karınca adeta bir karınca gibi durmadan çalışır, ağustos böceği ise sasçalar, şarkı söyler yani cırlar. Sonra ağustos böceği karıncadan bir lokma yiyecek ister, ister de karınca kalayı basıp yallah oradan der. En az bir yıl ömre sahip, halden anlamaz, bencil ve istifçi karıncaya fena halde içerledim bu bilgileri öğrendikten sonra. Ağustos böceğiyle helalleştim. Biz senden razıyız sevgili Ağustos böceği. Kusurumuza bakma, yüreğini ferah tut. Kafanızı yeterince dağıttığımı düşünerek şimdi toparlama safhasına geçiyorum.
Bu bölümün özeti haddini aşan yaşam rehberinin tanıtımını yaptığım ilk kaydım bir cümlesinde saklı. Baktım aynen şöyle demişim. Bilginin bolluğu ve ulaşılabilirliği bizi her şeyi bilmekle hiçbir şeyi umursamamak arasında zorlu tercihlere itiyor. Herkesin her şey hakkında konuşma hevesi ve her şeyi bilme iddiası ile hayat sahiplenmesi de boş vermesi de zor bir uğraşa dönüşmüş durumda.
Tam da buradan ilerleyerek bilginin bolluğu ve ulaşılabilirliğin bir nimet mi yoksa lanet mi olduğunu inceleyeceğiz. Bilmek ile haberdar olmak arasındaki farka, bilmenin gerektirdiği sorumluluklara ve bilgiye yönelik en zor konuya yani bilmemiz gereken şeyin ne olduğunu nasıl bileceğimize bakacağız. Hadi başlayalım. Her zaman olduğu gibi kavramlar sözlüğümüzü bir tamamlayalım. Ne diyeceğiz? Neyden bahsedeceğiz? Ve bunları söylerken ne kastedeceğiz? Şimdi çok önemli bir dizilimi paylaşmak gerek öncelikle. Bunlar aynı zamanda sıkça anacağımız kavramlar olduğundan açıklamalarına da değineceğim. Nedir o zincir? Veri, bilgi, Malumat ve hikmet. Bunlar birbirini oluşturan yapı taşları, bir nevi bir öncekinin ham maddesi. Bir daha tekrarlayalım o zaman, bu şekilde düşünelim. Veri, bilgi, malumat ve hikmet.
Veri ile başlayalım. Veri öz Türkçe bir sözcük. Yani bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana ögeyi temsil ediyor. Buna bu bilişim çağında, bu dijitalleşme döneminde data da diyoruz. Yani data dediğimiz zaman veriyi kastediyoruz. Yani data, big data, büyük veri gibi.
Peki bilgi nedir? Bilgi de yine Öztürkçe bir sözcük. Bunu daha önce de işlemiştik ama bu bölümde de hatırlatalım. Bil kökünden türüyor ve Öztürkçedeki bilgü, hani bilgi dediğimiz şeyin aslında Öztürkçedeki karşılığı bilgü. Hani bengü gibi, mengü gibi. Mengü, bilgi. Ne demek? Ölümsüz vs. Yani bilgi de bilgiden türeyen bilgi. Sanıyorum harf uyumuna uyması için böyle düzenlenmiş.
Bilmekten geliyor. Türkiye Kurumu'nun sözlüğü, bilgiyi insan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütünü bili ve malumat olarak anlatıyor. Ama sonuncuya bir muhalefet şerhim var. Çünkü bilgi, malumat değil. Zaten bu nüansı işleyeceğiz. Arasındaki o küçük farka bakacağız.
Bir diğer tanımında Türk Dil Kurumu sözlüğü insan zekasının çalışması sonucu ortaya çıkan düşünce ürünü. Vukuf diyor yani. Ama bu da knowledge oluyor değil mi İngilizcedeki? Malumat nedir? Malumat Arapça. Bilinen şey anlamına geliyor.
Yani ''information'' dediğimiz veya bu şekilde duyduğumuz kavram yani ''informasyon'' malumata karşılık geliyor. İlginç şekilde baktım Türk Teknik Kurumu buna da bilgi diyor. Yani bilgi de o, malumat da o ama öyle değil. İrfan'a gelirsek, İrfan da yine kulağınızda tınladığı şekliyle tahmin edeceğiniz üzere Arapçadan dilimize geçmiş. Usul, örf bilme, kültür anlamına geliyor. Yani bilgiden doğan hikmeti kastediyoruz. Bilgerik, bilgiye sahip olan ve onu işleyebilen kişi manasında. İngilizcesiyle wisdom.
Türk Dil Kurumu sözlüğü bunu gerçeğe ulaştırıcı, güçlü seziş olarak tanımlamış. Şimdi birçok terimden bahsettik, birçok tanıma yer verdik. Bunları biraz daha kafamızda rahat oturtabilmek için gündelik bir örneğe uyarlayalım. Gayet sıradan ama gayet sıkça duyduğumuz bir örneği. Mesela... Yumurtanın fiyatının geçtiğimiz sene 6 lirayken bu sene 10 lira olması bir veri. Bu veriyi işleyerek yumurta fiyatının bir yılda %66 oranında arttığını anlamamız ise bilgi. Yani bu fiyat verisi enflasyon verisine dönüştüğünde bir bilgiye dönüşüyor. Ve bu artışın gerekçesini bize açıklayacak, anlamlandıracak işte kur artışı, yem fiyatı, fire oranları, nakliye masrafı gibi değişkenler malumat oluyor. Ve bu artışın tüketici davranışları, işte gıda arzı ve toplumsal yaşama yönelik etkilerine dair bütün çıkarımlarımız ise irfan olarak nitelendirilebilir. Tabii çok zorlama bir örnek oldu ama ama sanıyorum bu veri, bilgi, malumat ve irfan zincirini kafanızda oturtmuşsunuzdur. Yani kabaca veri ve bilgi somut işlerle uğraşıyor, malumat ve irfan ise bu somut verilerden, bu somut bilgilerden soyut kavramlar üretiyor.
Şair T.S. Eliot, 1934 tarihi The Rock adlı eserinde bu kavramlar etrafında çok güzel bir analoji kurar notlarımı derlerken o aklıma geldi. Tam metnini bölüm açıklamalarına da ekliyorum ama bizi ilgilendiren kısmını size İhsan Fazloğlu'nun çevirisiyle aktarayım. Bilgi içinde kaybettiğimiz hikmet nerede? Malumat içinde kaybettiğimiz bilgi nerede?
Yani orijinalini de okuyacak olursak, ''Where is the wisdom we have lost in knowledge?'' ''Where is the knowledge we have lost in information?'' diyor T.S. Eliot. 1934 yılında. Düşünün. Kavramlar yerli yerine oturduysa, hadi şimdi esas meseleye geçelim.
Her yılın sonunda haberlerde denk gelirsiniz. Uluslararası referans noktası haline gelen sözlükler o seneye damga vuran sözcüğü seçer. Bu yıla yani 2025 yılına ait olan henüz belli değil. Fakat Oxford Üniversitesi yayınlarının 2024 için belirlediği bu bölümün gerekçesini oluşturan kavramdı. Beyin çürümesi. Ya da onların orijinal tabiriyle brain rot. Böyle bir sözcüğü, böylesini belirleyici hale getiren gerekçenin kökleri 1960'lara dayanıyor.
Teknolojik gelişmelerin bireysel yaşama nüfuz etme hızının belirgin şekilde arttığı o dönemde enformasyon çağı denen bir kalıp türüydü. Başlarda akademik çevreyle kısıtlı bir meseleyken, internetin yaygınlaştığı 90'lı yıllarda neredeyse her mevzunun içinde kendine yer bulur hale geldi. Enformasyon çağı temelde dijital teknolojiler yardımıyla bilginin bireysel ve toplumsal yaşamın her noktasında değiştirici, dönüştürücü, bir başka ifadeyle belirleyici hale geldiğini bir döneme anlatıyordu bize. Verimlilik takıntılığı, kar bağımlısı, istisnansız her şeyi potansiyel bir kaynak, fırsat olarak gören zihinler için bilgi adeta tartışılmaz, hikmetinden sual olunmaz bir kutsal metne, bir ham maddeye dönüşmüştü.
O dönemlerde internetle haşır neşir olanlardan biri olarak ben de herkes gibi başta bu ütopik algıya kendimi fazlasıyla kaptırmıştım. İnternet sahiden bir bilgi deposuydu en azından o dönem. Dünya genelinde bir avuç kullanıcı bu ortamda bildiğini yaymak ve bilmediğini toplamak için amansız bir uğraş içindeydi. Bugünün hepitopu birkaç sosyal ağı içine hapsolup kalmış interneti o zamanlar hayal bile edemeyeceğimiz türden bir fanteziydi. Bilgi ansızın ve görece olarak bu kadar bol ve kolay ulaşılabilir hale gelince kısa bir süre için kendi kendini besledi. Böyle güzel bir dönemi yaşadık yani.
İnternette bir bilgi paylaşmak hem teknik bilgiye hem de para gerektiriyordu. Bir web adresi satın almak ve bildiğinizi aktaracak bir web sitesi oluşturmak zorundaydınız. Bunun için de HTML ya da HTML denen özel bir dil bilmeniz ve hem sayfayı oluşturmak hem de yüklemek için bir dizi uygulama kullanmanız gerekiyordu. Hepsinin ötesinde internet bugünkü gibi bağlı olduğunuz değil, gerektiği zaman bağlandığınız bir ortamdı. Yani bir telefon numarası çevirir, internete bağlanır, işinizi görüp kapatırdınız. Bağlandığınız her dakika telefon faturanıza yansıdığı için sadece ve sadece önemli ve gerekli şeylerden ibaret bir kullanımı vardı. Sonra hızla bu günlere geldik işte. Artık internet solduğumuz hava gibi her yanımızda, her cihazda, her an ulaşılabilir halde artık internete bağlanmıyor, internete bağlı yaşıyoruz. Üstelik nispeten erişilebilir maliyetlerle. Bir bilgi paylaşmak için hiçbir ücret ödemeye ya da teknik bilgiye de muhtaç değiliz. Peki bunların karşılığında bilgi nerede? Yani T.S. Eliot gibi sorarsak, malumat nerede, hikmet nerede?
İnternetin yaygınlaşması benim gazeteciliğe başladığım 90'lı yıllara denk geliyor. O dönem gazetemizde internete bağlı sadece bir tane bilgisayar vardı ve benim dışımda kullanan sadece bir kişi daha vardı. İçime müthiş bir korku ve endişe kaplamıştım. Artık herkes her tür bilgiye kolayca ulaşacak, hatta her bilgiyi kolayca yayacak. Dolayısıyla bize hiçbir ihtiyaç kalmayacaktı. Gazetecilik, dergicilik, radyoculuk, televizyonculuk toptan yok olacaktı. Ama öyle olmadı. Neden olmadığını mesleğimin kutup yıldızı olarak bellediğim isimlerden iletişim kuramcısı Neil Postman'ın bir kitabından öğrendim.
Postman, 1985 yılında yazdığı ve Türkçe'ye televizyon, öldüren eğlence başlığıyla çevrilen Amusing Ourselves to Death adlı kitabında edebiyat dünyasının en meşhur iki distopik romanını karşılaştırıyordu. George Orwell'in 1984 ve Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya kitapları. İki eserde özünde otoriter olmakla birlikte farklı yöntemler kullanan iki farklı dünyayı işliyordu. Orwell'in Okyanusya adlı ülkesinde toplumun her bireyi sıkı kurallara uymak zorundaydı. Her an, her yerde kameralarla denetlenen bireyler yönetime koşulsuz ve sorgusuz itaat etmek zorundaydı. Neyin hakikat olduğuna iktidar karar veriyordu.
Üstelik bu karar sürekli değişiyordu. Bu yüzden gazete, kitap gibi sabit kaynakları bulundurmak zinhar yasaktı. Tarih, iktidarın ruh haline göre sürekli yeniden yazılıyordu. Kullanılması hatta düşünülmesi yasaklanan birçok sözcük vardı. Eleştiri ve sorgulama tabu olduğundan sanat, bilim ve felsefe de engelleniyordu. Her vatandaş her gün en az iki dakika boyunca düşmanlardan nefret etmesini sağlayacak bir törene katılmak zorundaydı.
En sorgulanamaz şeyi ise iktidar partisiydi. Dinlerken kulağa gayet aşina gelen bu ülkenin aksine Huxley'nin cesur yeni dünya romanında tek bir devlete dönüşmüş bir dünya vardı. Savaşlar ve dinler ortadan kalkmıştı. Toplum bilim ve teknoloji ile yönetilmekteydi.
Sanat ve felsefe yine yasaktı ama temel hedef mutluluktu. Herkes mutlu olmak zorundaydı. Bu suni beklentiyi sağlamak için Soma adlı bir madde geliştirilmişti. Soma alan herkes anında mutlu oluveriyordu.
bir gram soma bir gram melankoliden iyidir gibi de bir sloganı vardı. Toplum tüm boş vaktini düşünme gibi gereksiz, yorucu ve tehlikeli bir faaliyetle geçirmek yerine sürekli alışveriş yaparak, oyun oynayarak ve ağustos böcekleri gibi özgürce dilediğinle sevişerek geçiriyordu. Akademisyen Neil Postman kitabında aynı dönemde yazılmış bu iki romanın dünyasını ilginç bir eksende karşılaştırır. Bu mukayese, bugünü anlamamız için de eşsiz bir rehbere dönüşür. Ama o rehbere bakmadan önce gelin biraz nefeslenelim, ardından toplumun her noktasının baskıyla denetlendiği ya da hiçbir şeyin denetlenmeyi toplumun tamamen serbest bırakıldığı düzenin özünde aynı sonuca nasıl çıktığına bakalım.
1984 romanında toplumun denetimi, korku, şiddet, sansür ve baskı ile sağlanır. Deminde örneklerini verdiğim gibi. Cesur yeni dünya ise aynı denetimi, zevk, haz, dikkat dağıtma ve gönüllü teslimiyet ile mümkün kılar. 1984'te bilgiye erişim yasaktır. Cesur yeni dünyada serbesttir ama kimse hazdan, zevkten feragat edip bilgiyle uğraşmaya yeltenmez. 1984'ün yönetimi gerçeği sürekli çarpıtır, sürekli şekillendirir. Cesur yeni dünyada gerçeğin, hakikatin kimse için bir anlamı, önemi kalmamıştır artık.
Böyle bir çabaya gerek yoktur. Kelimelerin ve kavramların da içi boşaltıldığı için kimse özgürlük gibi gereksiz hayallerin derdine düşmez. 1984'ün iktidarının en büyük korkusu kitaplardır. Cesur yeni dünyada kimsenin kitaplara yani bilgiye bir ilgisi kalmamıştır. Bugün her ikisini birden yaşadığımız tuhaf bir dönemden geçiyor gibiyiz. Bilgi her yanımızı sarmış durumda ama hiçbirimizin bilginin yüküyle, zahmetiyle, derdiyle, sorumluluğuyla uğraşmaya niyeti yok. Her yerden üstümüze bilgi yayıyor fakat istatistiklere göre hem bilgi hem de IQ seviyemiz sürekli düşüyor. Artan, çoğalan her şeyde olduğu gibi bilgi de bollaştıkça sıradanlaşıyor ve görünmez hale geliyor.
Hayatını bilgi, malumat satarak kazanan bir simsan olarak yaptığım işi şuna benzetiyorum kabaca. Karnı fena halde acıkmış insanlar bir salonda masalara kurulmuş bekliyor. Odanın bir kenarında türlü çeşit yemeklerle tatlılarla bezeli bir açık büfe var ama kimse kalkıp bir şeyler almaya yeltenmiyor. Büfeye gidip tabakları alıyor ve masadakilerin damak tadına uyacağını düşündüğüm yiyeceklerle dolduruyor ve önlerine koyuyorum. Teşekkür edip iştahla yemeye başlıyorlar.
Yani özünde yaptığım işin diğer herhangi bir meslekten farkı yok. Fırıncıda, boyacıda, öğretmende, aşçıda zaman zaman benzer düşüncelere kapılıyordur eminim. Hiç kimsenin bilmediği, hiç kimsenin ulaşamayacağı şeyleri bilmek ya da aktarmak isterdim. Ne yazık ki bu mümkün değil.
Keşke peygamberler gibi eşsiz, benzersiz, ulaşılamaz ilahi bir bilgilenme kaynağım olsaydım ama yok. Çarşıda, pazarda herkesin alabileceği malzemeleri alıp çok az kişinin yapabileceği kadar lezzetli yemekler pişirmeye çalışan bir aşçı gibi ben de herkesin erişimine açık bilgileri toplayıp onları harmanlayarak ilgi çekici, anlamlı ve işlevsel hale getirmeye çalışan bir bilgi tüccarıyım özünde. Elbette bu sahip olduğun üstün bir yeteneğin eseri değil. Her meslek erbabı gibi bu da benim yöneldiğim ve tercih ettiğim şeylerle ilgili. Yoksa ben de örneğin aracımın motor yağını değiştirmek gibi dünyada milyonlarca kişinin tek başına yaptığı pek çok işi bir hizmet alarak başkalarından satın alıyorum. Beceremeyeceğim için değil, uğraşsam ben de aracımın yağını değiştirebilirim. Bu bir tür zaman satın alma meselesi.
Şu anda mesela benim yıllar boyu okuduğum bilgilerin özünü, esansını birkaç dakikada alıyorsunuz. Dolayısıyla happy topu birkaç dakikada birkaç yıllık emeği satın alıyorsunuz. Bir kazağı mağazadan satın alırken esasen onu kendi başınıza örmek için harcayacağınız zamanı ve emeği satın almanız gibi. Dünya işte bu alışveriş mantığı, bu tercihler düzeni üzerine kurulu.
Kim bilir kaç bölümde tekrarladığımız gibi insan denen varlık doğası gereği merak ediyor ve bir kısmı da bu merakı yenmek adına öğrenmek ve bilmek istiyor. Ama ne kadarı? Henüz soma kadar marifetli bir iksirimiz olmadığına göre ne yapmalıyız? Cesur yeni dünyanın her şeye boşvermiş, hayatı koyvermiş bireyleri gibi olmak istemiyorsak ne yapacağız? İşte bunun için dört tavsiyem var. Kapanış kısmında da gelin onlara bakalım.
Pek çok konuda olduğu gibi bilgiye, malumata ve nihayetinde hikmete ulaşmak için ilk adımımız hedefli öğrenim. Hiçbirimizin hiçbir şey için sonsuz zamanı olmadığına göre kendimize dönemsel meraklar ya da hedefler belirleyebiliriz mesela. Bu yola baş koyanlar için tavsiyem mutlaka kendi ilgi alanınız ya da uzmanlığınızın dışında bir konu seçmeniz. Hiç ummadığınız bir alanda edineceğiniz bir bilgiye, hiç ummadığınız bir şekilde kendi işinize ya da uzmanlığınıza hizmet edebilir. İcatlar ve inovasyonlar tarihini araştırdığınızda bu alanda isim yapmış herkesin ilhamlarını bambaşka alanlardan edindiğini göreceksiniz. Tesadüflere ve her şeyin bir şekilde diğer her şeyle bağlantılı olduğuna inanın.
İkinci tavsiyem bir nevi bilgi diyeti yani seçici bilgilenme. Her konu hakkında her şeyi bilmemiz imkansız. Odak noktanızı belirlediğinizde dahi o konudaki herkese ve her şeyi takip etmek yerine o alandaki en sahih, en doyurucu kaynağa yönelin. Sosyal medyanın bilgi edinme konusunda genellikle en kötü kaynak olduğunu aklınızda tutun.
Bu zamanla artık içgüdüsel bir tavra, bir nevi bir refleksi dönüşecektir. Üçüncü tavsiyem ise zaman ayırmak. Nasıl ki kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği için ayırdığınız zamanlar varsa, gününüzün hiç yoktan bir 10 dakikasını bir şeyler öğrenmeye ayırın. Bu konudaki tavsiyeler için Zamanı Yönetmek diye bir serimiz vardı 13. ve 14. bölümlerimiz. Onları da bir hatırlatmış olayım. Ben buna nasıl zaman ayıracağım, hiçbir şeye zaman bulamıyorum, zamanımı nasıl yöneteceğim diyenler, işte o Zamanı Yönetmek başlıklı iki bölümümüzü dinleyebilirler.
Dördüncü ve son tavsiyem ise her fırsatta, her mecrada tekrarladığım için bazılarınıza aşina gelebilir. Not alın sevgili dinleyiciler, not alın. Beynimiz muhteşem bir hediye, inanılmaz bir makine adeta. Hafızamız sandığımızdan çok daha kuvvetli ama pek azımız onun potansiyelini değerlendirebilecek eğitime sahip. Bu bir eğitim meselesi. Yani hafıza öyle tek başına kuvvetlenmiyor. Üstünde çalışmak lazım.
Eğer siz de benim gibi öğrendiğiniz şeyleri aklında tutmayı beceremeyenlerdensiniz, en azından elinizin altında tutabilmek için not alın. Bu bir defter de olabilir, telefonunuza yükleyeceğiniz bir uygulama da olabilir. Hatta bugünün akıllı telefonlarının hepsinde zaten standart bir not tutma uygulaması var. Bunu kullanın. Notlarınız zamanla zihninizin, belleğinizin bir uzantısına dönüşecek. Bununla ilgili yazdığım uzunca bir blog yazısı da var. Onu da yine bölüm notlarına ekliyorum. Umarım okuma fırsatı bulursunuz.
Ve yine umarım yeterince bilgilendirici bir bölüm olmuştur. Şimdi siz bunları atıştırıp hazmederken ben de izninizle yeni tabakları doldurmak üzere büfeye geri dönüyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.