
1.836 kelime · ~9 dk okuma
Bugün önemli bir konuyu konuşacağız sizinle. Hem de çok önemli bir konuyu. Denge'den bahsetmek istiyorum bugün size. Denge. Tüm hayatınızı üzerine kurmaya çalıştığımız kavramlardan birisi. Ben şahsen dengenin şaştığı, radikalleşmenin başladığı her yerden pılımı pırtımı toplayıp uzaklaştım hep. Bu her konuda böyleydi. Sporda, siyasette, ilişkilerde. Denge şaştığı zaman sorunlar baş gösteriyor. Makul bir tartışma ortamı kalmıyor böylesi durumlarda. Size garip bir şey söyleyeyim mi? Aslında bunu bilimde de görüyoruz. Enteresandır ki bilim dünyasında da tuhaf bir dengesizlik var. En basitinden bilime olan yaklaşımda karşımıza çıkıyor bu dengesizlik. Bir tarafta bilim sorgulanamaz diyenler, yani karşı tarafın bilim tapar diye adlandırdığı kişiler.
Diğer taraftaysa karşıtlar. Her şeye ama her şeye karşıt olanlar. Bu iki kutup birbirine türlü türlü argümanlarla saldırıyor. Siz cahilsiniz, hiçbir şey bilmiyorsunuz, sorgulamaya hakkınız yok diyor bir taraf. Diğerleri küreselciler sizi kandırıyor, hepinizi uyutuyorlar şeklinde karşılık veriyor. İşte buradaki temel dengesizliğin kaynağı şüphecilikten geliyor.
Neyden, ne zaman, nasıl, nereye kadar ve ne düzeyde şüphe duymamız gerektiğiyle ilgili bir sorun bu. En temel, tartışılamaz gerçeklere bile şüphe duyanlarla, onlara bilimi sorgulayamazsınız tarzı saçma bir oksimoronla cevap veren iki grup arasında sıkıştık kaldık anlayacağınız. Biz minimum makul altyapıda, makul argümanlarla tartışmaya çalışanlarsa öylece izliyoruz olan biteni. Ve bu bir tehlikeyi doğuruyor.
Bilime olan güvenin sarsılması büyük bir sorun bu konuda. Bunu yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Peki bunu nasıl yapacağız? Hadi bunun üzerine konuşalım sizle.
Evet, bilime olan güveni yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Bunu söylemesi elbette kolay. Ama bunu nasıl yapacağız? Öncelikle kavga etmeden, sakince yapmak gerekiyor bunu. Şüpheciliğin sınırlarını mantıkla çizerken, kişisel arzularla vakit kaybedemeyiz ne de olsa. Önümüze şüphe duyulmayacak gerçekleri ve şüpheye açık iddiaları koyarak bir analiz yapmalıyız.
Bu işte bize sunulan gerçeklere ne denli şüpheyle yaklaşmamız gerektiğini öğretecek. Ve en önemlisi de kendi doğrulamamızı nasıl yapmamız gerektiğini öğreneceğiz. Çünkü sağlama yapmak bilimin de en önemli esaslarından birisidir. Bu müşterek kuralları netleştirdiğimize göre bilimde dengeyi nasıl bulacağımız üzerine kafa yorabiliriz. Öyleyse bilim taparlar ile bilim karşıtlarının mücadelesi başlasın.
Şaka bir yana önemli bir bilim felsefesi probleminden bahsediyoruz bu konuda. Temel sorumuz ise şu. Bilimin gerçeğe ulaştığından nasıl emin olabiliriz? Daha da önemlisi bu gerçeğin gelecekte de gerçek olarak kalacağından nasıl emin olabiliriz? Bu iki soruyu cevaplamak için öncelikle temel argümanımızı bir önümüze koyalım. Farklı kaynaklarda gözlemlediğimiz şey şu. Bilime güven ciddi oranda sarsılmış durumda.
Genellikle gelişmiş ülkelerde temel bazı bilimsel gerçeklere kesinlikle inananların sayısı %70 civarında. Nüfusun %30'u ise ağır bir şüphecilik ya da tam bir inkar hali içerisinde. %30. Çok ciddi bir oran bu. Bilime duyulan güvenin sarsılması sosyal medyanın da etkisiyle iyice alevlendi. Ve bu mecranın dinamiklerini düşündüğümüzde %30'un daha da artmasını bekleyebiliriz.
Bilgi sahibi olma ilüzyonu yaratma açısından çok çok tehlikeli bir hale geldi sosyal medya. Madem öyle nelerin üzerinde durmamız gerektiğini konuşalım. İlk olarak kesinlik kavramını ele almalıyız. Şöyle düşünün. Şu anda neredeyse herkes her şeyi çok iyi biliyor.
Mesela iklim değişikliği diye bir gerçek var. Kesin. Ki bilim dünyası da bunu söylüyor. Ya da virüsler hastalıklara neden olur. Covid de bunlardan birisidir. Bu kesindir. Bu yığınla kanıt gösterebildiğimiz gerçeklere rağmen hala aksini düşünenler var. İklim değişikliğine, virüslere inanmayanlar dolaşıyor aramızda. Ya da en azından bunların kesin olmadığını düşünenler var. İşte bu kesin kelimesi bir karmaşa yaratıyor burada.
Karşıtlar genellikle bilimde kesinlik yoktur argümanını kullanırlar. Gayet de yerinde bir argümandır bu aslında. Ama durum nereden baktığımıza göre değişir. Eğer aradığımız şey matematikteki bir kesinlikse haklısınız. Matematiksel kesinlikler daima geçerli olmayabilir. Hatta her zaman bu kesinliği beklemekte manasız kaçabiliyor.
Mesela tarihte yeterince öteye gidersen İkinci Dünya Savaşı'nın da aslında hiç yaşanmadığını iddia edebiliriz. Bu noktada bilimin en önemli konsepti olan Beyond Reasonable Doubt kavramı devreye girer. Makul şüphenin ötesinde. Şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlamlarına geliyor bu. Şöyle bir örnekle açıklayabiliriz bunu da. Mesela milyonlarca yıl önce dünyada dinozorların yaşadığını söyleyelim.
Bu uzun süre öncesine kadar bir spekülasyondan ibaretti aslında. Daha sonra teorileşti. Bir noktadan sonra ise şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlandı. Ama hala kesin diyebilir miyiz? Aslında matematiktar anlamda hala kesin değildir dinozorların yaşamış olması. Tabii burada karşıtlar da şunu söylüyor haklı olarak. Yani burada şüphe duyulacak bir şey yok. Ben genler veya elektronlarla ilgili şüpheliyim.
İşte her seferinde düştüğümüz bir boşluk bu. Dolayısıyla bu argüman boşluğunu doldurmamız gerekiyor. Ve bunun için başvurabileceğimiz bir filozof var. Karl Popper. Kendisi bilim felsefesi konusunda hala tarihin en etkin isimlerinden birisi. Bilime dair birçok tartışma onun fikirleriyle biter. Ama bilmeyenler için garip bir bilgi vereyim. Popper'ın kendisi de evrim teorisinin bilim olmadığını söyler mesela.
Metafiziksel araştırma programı demişti hatta tam olarak buna. Çünkü evrim onun felsefesine uymuyordu. Kesinlikle demiştik ya hani. İşte bununla çelişiyordu Popper'ın düşünceleri. Bu görüşü doğal olarak evrim araştırmacılarını epey bir kızdırmıştı. Peki, Popper'ın fikirlerini nasıl değerlendireceğiz bu durumda?
Belki olaya şöyle yaklaşabiliriz. Popper biraz sertti bu şüphecilik konusunda. Ona göre tüm iddialar, tüm düşünceler, tüm teoriler yanlışlanmaya çalışılmalıydı. Buradan yola çıktığımızda bilim dünyasında bir kesim hala dinozorların varlığını yanlışlamaya çalışıyor olmalı yani. Ya da dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğü gerçeği. Bunu biliyoruz. Fakat bir zamanlar o da bir hipotezdi.
Daha sonrasında sağlam bir teoriye dönüştü. Ardından yapılan gözlemlerle şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlandı. Ama Popper'a sorarsanız bunu hala yanlışlamaya çalışmamız gerekiyor. Öyleyse nerede duracağız? Bunun şüphecilik sınırını nerede çizmek gerekiyor yani? Bunu da başka bir kişiden, bilim tarihçisi Thomas Kuhn'un görüşleri üzerinden konuşabiliriz.
Kuhn 1962'de Bilimsel Devrimlerin Yapısı isimli bir kitap yayınlamıştı. 20. yüzyılın en önemli bilim felsefesi kitabıdır belki de. Birçok insanda aslında bu açıdan Kuhncudur da diyebiliriz hatta. Kendisi özünde bilimsel devrimlerin arkasındaki paradigmalardan bahsediyordu bu kitapta. Olayları devrimlere götüren dönemler vardır der kitabında.
Ve Kuhn'a göre biz de şu anda bir paradigma içerisindeyiz. Yani yakın zamanda bir devrim bekleyebiliriz diye düşünür o da. Tıpkı geçmişte olduğu gibi. Peki bundan emin olabilir miyiz? Yani kuantum mekaniğinde, kimyada ya da genetikte gördüğümüz geçmiş devrimler bize, gelecekte de kesin olarak yeni devrimlerin olacağını söyler mi? İşte bundan emin olamayız.
Eğer bunu temel bir gerçeklik olarak kabul edersek, yani kesinlikle paradigma değişimleri yaşanacak dersek, bu bilim karşıtlığında şimdiki temellendirilmiş gerçeklerin de güvende olmadığı yanılgısına neden olabilir. Anlayacağınız bu tartışmada çizgileri doğru çekmek son derece önemli. Ama asıl önemli noktalardan birine daha gelmedik. Kime güveneceğiz? Bu soruyu da kısa bir aradan sonra sorgulayacağız sizinle.
Buraya kadar neler üzerine düşündüğümüzü bir toparlayalım isterseniz. Öncelikle bilimin gerçeğe ulaştığından nasıl emin olacağımızı konuşmuştuk. Bu bir noktada bilim karşıtlığına da güç veriyordu aslında. Ardından kesinlik ve şüphecilik üzerine düşündük biraz. Gerçekliğin ne kadar süreklilik teşkil edebileceğine dair kafa yorduk. Şimdi ise en önemli sorulardan birini sorgulayacağız sizinle. Evet, söz konusu bilim olduğunda biz kime güveneceğiz?
Bu sorunun doğrudan X kişisine güvenmek gerekir tarzında verebileceğimiz bir cevabı yok maalesef. Aslına bakarsanız bu sorunun yanıtı eğitim sistemimizdeki en büyük boşluklardan birini de gözümüzün önüne seriyor. Eleştirel düşünmekten bahsediyorum. Covid-19 pandemisi bunun en yakın ve en bariz örneklerinden birisi belki de.
Benim gibi bilim iletişimcileri bilimsel gelişmeleri takip etmek, makaleleri okumak ve araştırmak zorunda. O yüzden belirli bir ölçüde bilimle ilgiliyim. Ancak insanlığın büyük bir kısmı salgın döneminde sadece Covid-19'la değil, tamamen bilimle hiç olmadığı kadar haşır neşir olmuştu. Elbette bu doğal bir sonuçtu. Neticede ortada bir salgın vardı ve insanlar bireysel olarak da önlemler almak durumundaydı. Fakat ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı kendi başımıza bilmemiz… işte, pek de mümkün değildi. Ortada bir ölüm kalım meselesi varken daha önce hiç tanımadığımız, bilmediğimiz insanların söylediklerine odaklandık haliyle. Peki böyle bir durumda ne yapacağız? Nasıl davranacağız? Kime güvenilir?
İşte bu çetrefilli bir konuydu. Fakat cevabı çok da karmaşık değil bu durumu. Aslında bir çözümü var. Evet, siz de bir bilim insanı olmalısınız. Biyoloji, viroloji, tıp ve genetik. Hangi alanda uzmanlık gerekiyorsa o alanda uzman olacaksınız yani. Bu durumda tüm literatürü, çalışmaları okuyabilir. Kendi kararınızı verebilirsiniz.
E ama Bebar, sence böyle bir şey mümkün mü diye düşündüğünüzden eminim. Haklısınız tabii. Bu mümkün değil. En azından tüm makaleleri, araştırmaları, çalışmaları okusanız... Belki. Peki ya zaman? Bazen binlerce makale çıkıyor bir konuyla ilgili. Onu ne yapacağız? Böylesi durumlarda bazı yargı mekanizmalarımızın olması gerekiyor. En kolayı tabii ki bilim topluluklarını değerlendirmek.
Ve tabii ki güveneceğiniz bilim insanlarını doğru seçmeniz lazım. Covid-19 ile ilgili bir astronomun söyledikleri pek bir şey ifade etmeyecektir mesela. Virologlara başvurmanız gerekir böyle bir durumda. Aslında doğru insanları ve toplulukları hedefinize almak bir başlangıç sadece. Daha sonra herhangi bir tartışma konusunda bu toplulukların içerisindeki karşıt fikirlerin oranına bakmak gerekir.
Yine salgından örnekle açayım bunu da. Herhangi bir aşının etkinliği konusunda alanında uzman bir bilim topluluğu içinde %80'e 20 gibi bir oran varsa mesela burada yargı size kalıyor. %80 size yeterli de gelmeyebilir. Ama işte çizgi dedik ya önce. Oran %95'e %5'e çıkarsa ne yapacaksınız? Burada da bir kesinlikten bahsetmiyoruz sonuçta.
Aslında mesele bilimde hiçbir konuda neredeyse asla %100'lük bir kesinlik bulamayacaksınız. Bu mümkün değil. Dolayısıyla bazı fedakarlıklar yapmanız gerekiyor. Mesela %90'ın üstü benim için yeterli diyebilirsiniz. İşte eleştirel düşünce tam da bu yüzden çok kritik bir rol oynuyor bu tartışmada. Ve dediğim gibi bu bize okullarda öğretilmeyen bir yetenek ne yazık ki.
Literatürü nasıl ele alacağımızı geçtim. Bir kitabı nasıl okuyacağımız bile öğretilmiyor genelde. Yine basit bir örnekle açıklayayım bunu da. Bir bilimsel makalede yüksek oranda bir ortak görüş birliği olmayabilir. Ancak makalede yer verilen bulgular görüşün doğru olduğunu yüksek oranda gösteriyorsa bu görüşü yüksek güven aralığı gibi ifadelerle gösterirler. Yani bilimsel makalelerinde bir güven aralığı vardır.
Eğer entelektüel bağımsızlığınız varsa, bilimsel makalelerde bu aralığı gözetebilirsiniz. Entelektüel özgürlük derken de şunu kastediyorum. Doğru verileri bulmak, kendi kendinize karar verebilme, doğru ya da en azından doğruya en yakın sonuçlara ulaşabilme yeteneğinizi geliştirmelisiniz. Bir ya da iki kaynağı taramak, sizin için çok da derine inmeden, mantıklı gelen bir argümana sarılmanız anlamına gelebilir.
Ve bu büyük bir yanılgı oluşturabilir. Diğer taraftan bilim insanlarının da eksikleri, siyasi görüşleri ve belirli bir ajandası olabileceğini de unutmamak gerekiyor. Okuduğunuz bir kaynak %98'e %2'lik bir görüş farkının %2'lik kısmında olabilir yani. Bir konu hakkında kaç tane bilim insanından bahsettiğimiz de önemli bir veri elbette.
Yani %98'i 4 kişi de oluşturuyor olabilir. Bunu da göz önünde bulundurmalısınız. Evette bahsettiğim bu oranlar her zaman bu kadar keskin bir ayrımda olmayabilir. Bilim tartışmayı da gerektiren bir alan sonuçta. Karşıt görüşü savunan bilim insanları olduğunda haklı olmanın değil doğru olanın peşine düşmek gerekiyor.
Yani bilimsel bir tartışmada karşı taraftakileri cahil ya da bilim karşıtı olarak nitelemeden önce sakin olmak da önemli. İstanbul'daki deprem tartışmalarını düşünün mesela. Bunun bir haklılık tartışması olmadığını, ihtimalleri değerlendirip önlem almak gerekliliğine odaklanmamız gerekiyor. Ve son olarak şunu unutmamak gerek. Bilim insanları da yanılabilir. Tarihte çok fazla örneği var bunun.
8 megabayt tüm dünyaya yeter. Kişisel bilgisayarlara kimse ihtiyaç duymaz. Atom bombası yapılamaz. Bunların hepsinin zamanla çürütüldüğüne şahit olduk. Burada ince bir sınıra dikkat etmeliyiz. Eğer bir bilim topluluğu içerisinde ortak bir görüş birliği varsa ve bu topluluk tüm siyasi, dini, ırksal gibi farklı arka planlardan gelen bilim insanlarından oluşuyorsa güvenilirlik artıyor.
Hatta tarihte bu türden toplulukların belirttiği görüşlerin doğru çıkmadığı hiçbir durum yok neredeyse. Kıtaların ayrıldığının keşfi bunun en iyi örneklerinden birisi mesela. Özetle bilim, evreni anlama yolculuğumuzda her zaman en değerli araç oldu. Bilimsel yöntemi kullanarak hipotezinizi ortaya atar, kanıtları toplar ve bir teori oluşturursunuz.
Bu defalarca ve defalarca bulgular eşliğinde kanıtlanırsa güven duymanızda da bir beis yok. Fakat şunu da unutmayın. Bu yolda kılavuzunuz yine kendi aklınız olacak. İşte onu nasıl kullandığınızı arada bir kontrol etmekte fayda var.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.