
1.823 kelime · ~9 dk okuma
Günümüzden 400 yıl kadar öncesinde. 17. yüzyılın sonlarında. Kasvetli bir kış günüydü. Londra'daki Cambridge'in loş taş duvarları arasında Isaac Newton, titrek bir mum ışığının aydınlattığı eski belgelere gömülmüş çalışıyordu. O sırada bir görevli içeri girdi. Elinde kırmızı mühürlü bir mektup bulunuyordu. Bu mektup dönemin bir başka dahisi olan Robert Hooke'dan gelmişti.
Hayal gücü sınır tanımayan, bilime meydan okumaktan çekinmeyen, çılgın bir mucitti kendisi. Newton mektubu açtı. İçinde bir tasvir vardı. Gözleri satırlarda ilerledikçe dudaklarında hafif bir kıpırdı belirdi. Hooke daha ortada trenler bile yokken dünyanın ilk süper hızlı metro tasarımının teorik temellerini atıyordu bu çizimlerde.
Adına yerçekimi treni dediği bir şeyden bahsediyordu mektubunda. Evet. Dünyanın içinden geçecek bir tünelden. Fakat bu öyle alelade ve soyut bir fikir değildi. Hulk'un hayal gücünün yerçekimiyle yaptığı dansın bir yansımasıydı mektuptakiler. Zira onun aklında şekillenen bu tren ne kömürle çalışıyor ne de raylara ihtiyaç duyuyordu.
Bu tren yalnızca dünyanın kalbine, yerin en derinlerine doğru düşerek yol alıyordu. Bir düşünsenize. Ayaklarınızın altındaki yer küre deliniyor. Açılan tünel karanlık, sonsuz ve tipsiz bir şekilde önünüzde duruyor. Sizi içine çekmeye hazır bir şekilde bekliyor sanki. Ve bir tren geçiyor o tünele.
Fakat bu sıradan bir taşıma aracı değil. Bir fizik manifestosu. Newton'ın yasaları üzerine kurulmuş, doğanın gücünü kendi lehine kullanan bir düşünce makinesi. Hooke bu trenin planını Newton'a gönderdiğinde sadece bir fikri paylaşmamıştı aslında. Bu bir meydan okumaydı da aynı zamanda. Madem evreni anladığını söylüyorsun hadi bakalım, bu fikirle ne yapacaksın diyordu.
ve bu çılgın meydan okuma geleceğe de ışık tutacaktı. Evet, Robert Hooke'un yerçekimi treni epey çılgınca duyulan bir projeydi. Özetle şunu söylüyordu Hooke aslında. Dünyanın içinden çeşitli açılarda tüneller açsak ve bu tünellerden cisimleri bıraksak olmaz mı? Bu arada dünyanın içinden derken baya baya üzerinde yaşadığımız gezegeni bir taraftan delip öbür taraftan çıkmaktan bahsediyoruz. Yeni Zelanda'dan İspanya'ya, Çin'den Arjantin'e, İstanbul'dan Yeni Zelanda açıklarında okyanusun ortasına çıkmak gibi bir şeydi bu.
Tabii Hook'un tasarımına göre açıları değiştirerek başka yerlere de çıkarılabilirdi tünelin ucu. Elbette kendisi bu tasarımın gerçek hayatta uygulanabilecek olmasıyla falan hiç ilgilenmemişti. Onun için bu sadece eğlenceli bir düşünce deneyiydi aslında. Yani yer çekimini bir ulaşım aracı olarak tasarlamamıştı Hook. Ama işte bu çılgın düşünce deneyinden insanlığa yeni bir hayal ürünü çıkmıştı.
Ve sonucunda hem çok garip hem inanılmaz hızlı hareket eden bir tren efsanesi doğmuştu. Üstelik enteresan bir tesadüfe de sebep olmuştu bu tren projesi. Zira dünyanın neresine giderseniz gidin, aradaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun tam olarak 42 dakika civarında bir yolculuktan bahsediyordu. Nereden bakarsanız bakın çok acayip bir bilimsel efsaneyi doğurmuştu Hook'un düşünce deneyi. 42 deyince kulakların bir kabardığını hayal edebiliyorum. Neyse gelin bu hayal thread'inin detaylarına bakalım biraz.
Hulk'un hesaplamalarına göre eğer teknoloji yeterince ilerler ve dünyayı delip geçen tüneller inşa edebilecek seviyeye gelirsek sürtünmesi yeterince azaltılmış bir cisim aradaki mesafe ne olursa olsun dünyanın herhangi bir yerinden herhangi başka bir yerine 42 dakika civarında ulaşabilecekti. Daha da iyisi bu yolculuk için neredeyse hiç yakıt harcamanıza da gerek olmayacaktı. İlerleyen sürede trenlerin de yaygınlaşmasıyla yerçekimi treni adıyla hayal dünyamıza yerleşen bu konsept elbette uzun yıllar sadece bir hayal olarak kalmıştı. Fakat sanayi devriminin başlangıcıyla birlikte bazı zihinlerde acaba böyle bir şey mümkün mü sorularının yankılanmasına da neden olmuştu bu fikir. Yerçekimi treninin ardındaki konsept aslında yalın ama büyüleyiciydi.
Şöyle düşünün. Dünyanın merkezine doğru kazılmış dev bir tünelin kenarındasınız. Aşağıya baktığınızda görüşünüzü yutan bir karanlık karşılıyor size. Tünelin eğimi o kadar dik ki neredeyse boşluğa bakıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. İçiniz ürperiyor adeta. Trenin içindesiniz ve bir anda frenler bırakılıyor. İşte o an serbest düşüşünüz başlıyor.
Vücudunuz koltuğa yapışıyor. Kalbiniz yukarı doğru çekiliyormuş gibi hissediyorsunuz bir anda. Dışarıda hiçbir manzara yok. Sadece geçip giden koyu bir sis ve hızın yarattığı uğultu. Dakikalar ilerledikçe hızınız da artıyor. 10 bin, 15 bin, 20 bin kilometre hızla ilerliyorsunuz. Sanki uzayın karanlığına fırlatılmışsınız gibi.
Ama hayır, siz yerin merkezine doğru gidiyorsunuz o esnada. Tam merkez noktasına vardığınızdaysa bir anda mutlak bir sessizliğin içinde buluyorsunuz kendinizi. Sanki hiçliğin ortasındasınız. Ama daha yolculuğunuz bitmedi. Ters yönde frenleme başlıyor bu sefer de. Ve o tünelin öbür ucunda bambaşka bir kıta, bambaşka bir gökyüzü karşılıyor size.
Hulk'un hesaplamalarına göre eğer bir araç böyle bir ortamda sürtünmesiz olarak hareket ederse, tünelin karşı tarafındaki çıkışa ulaştığı anda hızı sıfırlanacak ve yolcular durakta inebileceklerdir. Ve demin de söylediğim gibi yerçekimi treninin yolculuk süresi mesafeden bağımsız olarak dünyanın her yerine sadece 42 dakika civarında olacaktı. Hatta dünyamız bir geoid değil, tam bir küre olsaydı bu yolculuk tam olarak 42 dakika 12 saniye sürerdi. Bunun sebebi ise mesafeler arttıkça trenin ulaşacağı maksimum hızın da artacak olmasıydı elbette. Böylece maksimum hız ve mesafe arasındaki fark telafi edilecekti. Üstelik kullandığınız araç ne kadar büyük ya da küçük olursa olsun. Bu da yolculuk süresini değiştirmiyordu.
İşte burada çok mantıklı fakat algılaması pek de kolay olmayan garip bir gerçek vardı. Bir örnekle açıklayalım isterseniz size bunu. Antipod olarak bilinen bir kavram vardır. Dünyanın bir ucundan diğer ucuna, tam çekirdeğinin merkezinden geçen düzleme verilen isimdir bu.
Dünyanın her yerinden bu tip tüneller açabilirsiniz tabi. Fakat gezegenimizin büyük bölümü suyla kaplı olduğu için bir kara parçasından girip öbür tarafta başka bir kara parçasına çıkma ihtimaliniz çok çok düşüktür. Neyse ki bunun içinde bir haritamız var. Google'a antipod haritası yazarsanız siz de bakabilirsiniz hatta. Bu haritaya göre hangi kara parçasından girip hangisinden çıkacağınıza bakabiliyorsunuz.
Mesela bu tünellerden biri İspanya ile Yeni Zelanda arasında yer alıyor. Hatta tam olarak İspanya Galisya'daki A Coruna'dan açılan ve Yeni Zelanda Canterbury'e çıkan dümdüz bir tünel bu. İşte açtığınız bu tünel de dünyanın tam ortasından yani çekirdeğinden geçiyor. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir ki diye düşünmüş olmanız son derece normal. Merak etmeyin ona da geleceğiz. Fakat önce şu tünel örneğini tamamlayalım.
Corona ile Canterbury arasındaki bu rotayı hesapladığımızda Corona'dan boşluğa bıraktığımız trenin hızı dünyanın tam merkezinden geçerken maksimum 28.000 km bölü hız civarına ulaşacaktır. Bu tünelin uzunluğu da 12.750 km civarında bu arada. Yüzeyden gitmeye kalksanız bu mesafenin 20.000 km kadar olduğunu da not düşerim.
İşte bu hızı ve mesafeyi düşündüğünüzde tam olarak 42 dakika civarında Canterbury'e ulaşmış oluyorsunuz. İstanbul gibi metropollerde yaşayanların rüyasını süsleyen bir hız değil mi bu? Yani akşam iş çıkışı vaktinde 10 kilometre yolu saatlerce kat edemediğimizi düşününce… Çılgınca ama harika duyuluyor değil mi?
İşte Hook'un Newton'a yolladığı düşünce deneyi böyle bir şeyi hayal ettirmişti insanlara. Ve tabii ki Newton'un da Hook'a vereceği bir cevap vardı. Onu ve bu yerçekimi trenine dair tasarlanan diğer konseptleri de kısa bir aradan sonra anlatacağım size. Evet, Isaac Newton kendisine gelen bu aykırı düşünce deneyini bir deli saçması olarak görmemiş. Ve Hook'a bir cevap vermişti.
İkilinin arasındaki mektuplaşmalar genel itibariyle bir fikir alışverişiydi aslında. Yani ortada öyle pratikte uygulanabilecek bir tasarım filan yoktu. Daha çok entelektüel bir merak giderme yazışmasıydı aslında bu. Kaldı ki 1800'lere kadar bu durum değişmemişti. Fakat buharlı makine devrimi ile birlikte teknolojinin de gelişmesiyle birilerinin zihninde yeni ışıklar yanmıştı.
Hulk'un düşünce deneyine dair ilk ciddi tasarım teklifi bu dönemde Paris Bilim Akademisi'ne yapılmıştı. E işte bilirsiniz böyle hikayeleri. Akademinin bu çılgın projeyi pek de ciddiye almadığını tahmin edersiniz. Fakat uzun yılların ardından bu fikri gerçekleştirme hayalini kuran başka bir isim çıkmıştı karşımıza. Paul Cooper.
Bir fizikçi olan Cooper 1960'larda American Journal of Physics dergisinde bir makaleye yayımlamıştı. Bu makalede yerçekimi treninin gelecekte olası bir ulaşım alternatifi olarak düşünülmesi gerektiğini söylüyordu. Bu iddiası haliyle ciddi tartışmalara yol açsa da daha sonrasında rafa kaldırılmıştı. Evet de bunun da bir sebebi vardı.
Şimdi bu noktada bir durup gerçekliğe dönelim. Çünkü bu hayalde yalnızca gökyüzünün parıltısını değil, yerin altındaki cehennemi de hesaba katmalıyız. Diyelim ki böyle bir tünel açmak istediniz. Elinizde kazı makineleri, planlar, ekipmanlar, her şey hazır. Fakat daha birkaç yüz metre aşağı indiğinizde sizi kaya duvarları karşılayacaktır. Daha da derinlere indikçe sıcaklık da artmaya başlar tabii ki.
100 derece, 500, 1000 derece. Manto katmanına yaklaştıkça ısının nasıl bir şeye dönüştüğünü anlatmak kolay değil haliyle. Metal erimeye değil, buharlaşmaya başlar mesela. Öyle ki çalışma kıyafetinizin içindeyken nefes alamazsınız. Tabii bu ısıya dayanabilecek bir kıyafet varsa. Neyse, tünelin duvarları sızlayan bir fırın gibi. Taşlar artık taş değil.
Taşlar sanki canlıymış gibi hareket eden, akışkan, dev kütlelere dönüşür burada. Orada bir vida bile tutmaz. Malzeme? Yok. Teknoloji? Zaten. Sadece doğanın sabırla ördüğü korkunç bir dirençle karşı karşıyasınız. Ve daha da aşağılara indiğinizde yani çekirdeğe yaklaştığınızda sıcaklık 6000 dereceye ulaşıyor.
Güneşin yüzey sıcaklığına denkli sıcaklıktan bahsediyorum. Evet, yanlış duymadınız. Dünyanın içi dışından daha ateşli. Ve siz bu cehennemde bir tren yolu döşemeye çalışıyorsunuz. Bu hayalin önündeki en büyük engel işte tam da burada yatıyor. Doğa derinliğini kolay kolay açığa vuracak kadar toy değil anlayacağınız. Ve insanlık henüz onun merkezine uzanan, böylesi bir yolculuğa hazır değil.
İşte bunu göz ardı etsek bile bu düzeyde ve 12.742 km uzunluğunda bir tünelden 340 milyon metre küp civarında toprak, taş ve kaya çıkartmanız gerekir. Orta çaplı bir dağ gibi düşünebilirsiniz bu hacmi. Hadi bunu da çıkardık diyelim. Yine yüksek sıcaklıklara ve inanılmaz basınca dayanacak malzemelerle kaplamalıyız bu tüneli.
E hadi onu da çözdük diyelim, kullanacağımız yüksek hızlı trenin sürtünme sorununu ne yapacağız? Yani bunun için manyetik levitasyon gibi çözümler düşünülebilir. Ama meseleyi anlamışsınızdır. Diğer yandan dünyayı bir uçtan bir uca deldiğinizde bu delikte ne olacağını bir düşünün. Evde karşılıklı iki pencereyi açtığımızda ne oluyorsa bu delikte de aynısı yaşanır.
Evet Cereyan'dan bahsediyorum. İnanılmaz bir rüzgar akışından söz ediyoruz tabi burada. Anlayacağınız bu tüneli açtığınızda hava geçirmez olmasını da sağlamanız gerekiyor. Aslına bakarsanız tüm bunlara rağmen bir yerçekimi treni yapılabilir biliyor musunuz? Siz haydaa bebar sen de aklını kaçırdın demeden önce hemen izah edeyim.
Atmosferi olmayan ve çekirdeği inaktif herhangi bir gök cisminde böyle bir tünel açmak mümkün aslında. Ayda ya da Mars'ta mesela. Gelecekte buraları kolonileştirdiğimizde böyle bir proje üzerinde çalışabilir torunlarımız. Fakat şu aşamada böyle bir yolculuk pek mümkün gözükmüyor. En azından bir insanın, söz konusu trenin neden olacağı hızlanma nedeniyle oluşacak G kuvvetlerine dayanabilmesi bile çok zor bir mesele.
Ama işte böyle bir şey gerçekleşse kargo taşımacılığı için sağlayacak kolaylığı hayal etmesi de epey keyifli. Bu arada tabii ki böyle çılgın bir fikir bilimkurguya da ilham olmuştu. Benim en sevdiğim kült bilimkurgu yapımlarından biri olan Total Recall'ı izleyenler hatırlayacaktır. Bu filmde The Fall adı verilen bir ulaşım sistemi dünyanın bir ucundan diğerine tam merkezinden geçerek insanları taşır.
Bu sistem yerçekimi trenine benzer şekilde yerçekimi kuvvetinden yararlanarak yüksek hızda yolculuk sağlar. Yolcular bir yerden diğerine giderken dünyanın çekirdeğinden geçerek kısa sürede hedeflerine ulaşır. Diğer yandan yerçekimi treni kadar çılgın olmasa da ona yakın bazı modern versiyonları da yok değil. Bunun en bilinenlerinden biri de Elon Musk'tan geldi hatta. Yani pek de şaşırmadığınızı düşünüyorum.
Kendisinin Hyperloop adında bir projesi vardı. Manyetik levitasyon yoluyla arabayla 6 saat süren San Francisco Los Angeles arasını yarım saate düşürmeyi planlıyordu kendisi. Şimdilik bu projeyi rafa kaldırdığını da belirtmek lazım burada. Gelecekte ne yapar bilmiyoruz. Özetle yerçekimi ekspresi pek de mümkün bir hayal değil şu an için. En basit haliyle pratikte mantıklı da görünmüyor zaten.
ama dünyanın bir ucuna sadece 42 dakikada gitmek. Şöyle bir tünele atlayıp Topkapı-Dudullu seferi yapar gibi soluğu Fiji'de falan almak hiç fena olmaz da değil mi? İmkansız dedik tabii. Ama gelecek de sürprizlerle dolu sonuçta. Peki siz ne dersiniz? Böyle bir yolculuğu yapmak ister miydiniz?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.