Podcast

Kayıp Kıta Atlantis'in İzinde

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kayıp kıta Atlantis... İnsanlığın cevabını en merak ettiği gizemlerden birisi bu. Gerçekten var mıydı bu kara parçası? Sahiden de anlatıldığı gibi ileri bir medeniyet yaşamış mıydı bu adada? Daha da önemlisi, okyanusların derinliklerinde bir yerde gizleniyor olabilir miydi bu kadim şehir? Hiçbir Şey Tesadüf Değil'in bu bölümünde Platon'un bir diyaloğuyla insanlık tarihine giren Atlantis mitini inceleyeceğiz. Modern zamanların başlangıcında bir idealden, Nazi Almanya'sının propaganda aracına dönüşen bu anlatı üzerine düşüneceğiz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.827 kelime · ~9 dk okuma

2400 yıl öncesi. Yer Antik Yunanistan. Platon meşhur devlet diyaloğunu yazdıktan sonra burada kurguladığı ideal devlet kavramını biraz daha ileriye taşımak istiyordu. Acaba bu harika toplum modeli gerçek hayatta nasıl işlerdi diye merak ediyordu o dönem. Hatta devletin ardından M.Ö. 360-355 civarlarında Timaeus ve Critias adında iki diyalog daha yazmıştı bu konuyla ilgili.

Şöyle bir hikaye vardı Critias diyaloğunda. Sokrates, Timaeus, Critias ve Hermokrates bir araya gelirler. Ve Critias, büyük babasından duyduğu ilginç bir hikayeyi anlatmaya başlar diğerlerine. Bu hikayeyi büyük babamdan duydum. O da bunu ünlü yasak oyuncumuz Solon'dan öğrenmişler. Ve başlar anlatmaya. Bir zamanlar Solon, Yunan şehirlerinden yola çıkmış.

Uzun süren bir deniz yolculuğunun ardından kum fırtınalarının ve Sphinxlerin ülkesi Mısır'a varmış. Sais şehrinde dolaştığı bir gün yolu bir tapınağa düşmüş. Orada yaşlı bir rahiple karşılaşmış Solon. O rahip ki gözlerinin içi zamanla doluymuş. Sesi binlerce yılın hafızasını taşırmış.

Transkriptin tamamını oku

Tapınağın taş duvarları arasında, yanan meşalelerin titreşen ışığında şöyle demiş Solon'a. Ah siz Yunanlılar! Hepiniz küçük birer çocuksunuz. Solon bir an afallamış. Bu bir hakaret miydi? Yoksa bir bilgenin gizemli uyarısı mı? diye düşünerek sormuş Rahibe. Neden öyle dediniz? Çünkü sizde geçmişin yankısı yok.

Ruhlarınız sessiz. Sizin tarih dediğiniz şey sadece birkaç neslin analarından ibaret. Ama bizim tapınaklarımızda taş levhaların üzerine kazınmış binlerce yıllık bilgiler var. Zamanın unuttuklarını biz unutmadık. İşte o taş yazıkların birinde bir adadan söz ediliyormuş. Herkül sütunlarının da ötesinde yer alan denizin ortasında bir ada. Atlantis imiş o adanın adı.

Platon, Critias'ın ağzından bu adayı detaylıca tarifte etmişti. Poseidon'un himayesindeki bu ada, deniz tanrısı tarafından konsantrik daireler halinde düzenlenmişti. Ortada bir tepe, etrafında ise su ve kara halkaları vardı. İnsanlar büyük saraylar inşa etmiş, muhteşem tapınaklar kurmuş, gelişmiş sulama sistemleri tasarlamıştı. Atlantisliler başlangıçta erdemli insanlardı.

Tanrısal yanları ağır basardı. Ama zamanla zenginlik ve güç onları bozmuştu. Açgözlülük ve kibir içlerine işlemişti. Bu kibir öyle büyüdü ki en sonunda tüm Akdeniz bölgesini fethetmeye bile kalkıştılar. Ve onların karşısında sadece Atinalılar durabilmişti. Mifeller takılmış, kılıçlar çekilmişti artık.

Savaş tam başlamıştı ki... İnsan gururu doğanın sınırlarıyla yüzleşmiş o anda. Gökyüzü yarılmış birden. Ardından gece yarısında toprak inlemiş. Sonra korkunç bir uğultuyla titremiş tüm ada. Tapınakların sütunları çatlamış. O mühendislik harikası sulama kanalları yerle bir olmuş.

İnsanlar sokaklarda çığlık çığlığa, bir o yana, bir bu yana kaçışmış. Sonrasında deniz almış sahilini. Büyük bir öfkeyle kabarmış adının üzerinde. Bir gün ve bir gece boyunca devasa dalgalarla dövmüş Atlantis'i. Ve en sonunda o muhteşem şehir, bir zamanların en gelişmiş uygarlığı, yok olmuş. Tıpkı bir nefes gibi sönmüş koskoca şehir.

Evet. Atlantis sonsuza dek denizin altında kaybolmuş. İşte binlerce yıllık Atlantis efsanesi böyle doğmuştu. Fakat bu efsane binlerce yıl sonra dahi insanlığın ilgisini cezbediyor. Biz de o efsanenin peşine düşeceğiz bugün. Denizin derinliklerinde kayıp şehir Atlantis'in izini süreceğiz birlikte.

Şimdi, denizin derinlerine inmeden ve neden günümüzde hala bu hikayeye inanıldığını konuşmadan önce bir şeyi netleştirmemiz lazım. Tarihçilerin büyük bir bölümünde kabul ettiği üzere, Platon'un bu anlatısında bahsettiği Atlantis gerçek bir yer değil tabii ki. Yunan filozof bu hikayeyi bir kıssa ya da bir metafor olarak kullanmıştı. İnsanın yükselişini, kibrini ve düşüşünü anlatmak için seçtiği bir sembol de aslında Atlantis.

Ama işte Atlantik okyanusunun ortasında var olmuş ve gelişmiş kadim bir medeniyet fikrinin peşini kolay kolay bırakacak değildi insanlık. Biz de bu kayıp şehrin izini süreceğiz sizinle. Atlantis'e duyulan merak ilk kez 1500'lerde kendini göstermeye başlamıştı. Özellikle de Avrupalıların dünyayı keşfetmeye başladığı o dönemde birçok kâşif içten içe bir gün Platon'un Atlantis'ine benzeyen kayıp bir medeniyette karşılaşacağını, buradaki kıymetli kaynaklara ve gelişmiş teknolojiye sahip olacağını falan umuyordu. Fakat Atlantis ideasının asıl patlama noktası bilimin yükselişiyle gerçekleşmişti.

1600'lerde Avrupa'nın doğunun bilimini keşfettiği ve kendi bilimsel devrimini başlattığı dönemde bu arayış da hız kazanmıştı. Kanıtlar üzerinden bir dünya görüşü inşa etme çabası baskındı o zamanlarda. Diğer yandan kâşifler daha önce mit olarak görülen birçok kayıp şehirle karşılaşmaya başlamıştı yavaş yavaş. Dolayısıyla Atlantis arayışı daha da yoğunlaştı.

Keşfettiğimiz şehirlerde bir zamanlar efsana sayılıyordu. Ama bakın bulduk. O zaman başka kayıp şehirlerde olmalı. Tıpkı Platon'un Atlantis'i gibi düşüncesi ağır basmaya başlamıştı anlayacağınız. Bilimin sağladığı yeni bakış açılarından biri de dünyanın yaşıyla ilgiliydi elbette. O zamana dek kutsal kitaplarla dünyanın ve medeniyetin çok daha genç olduğu algısı hakimdi.

Ancak levha tektoniği, kıtaların hareketleri ve fosil keşifleriyle aslında coğrafyanın çok daha dinamik olduğu öğrenilmişti. Bir değişim kültürel tarafı vardı tabii. Dünyanın farklı noktalarında birbiriyle iletişim kurma ihtimali olmayan medeniyetler aynı dönemlerde çok benzer gelişmeler gösteriyordu. Örneğin Mısırlılar da Mayalılar da dünyanın birer ucunda benzer yapılar inşa etmiş, yazı sistemleri geliştirmişti.

Peki bunu nasıl açıklayacaktınız? İşte burada bir fikir çok mantıklı gelmeye başlamıştı insanlara. Ya tüm bu kadim bilginin çıktığı çok daha eski ve gelişmiş bir medeniyet varsa? Yeni ve eski dünya arasında tüm medeniyetleri etkilemiş bir kayıp medeniyet her şeye yön veriyorsa? Hangi medeniyetten bahsettiğimi anladınız sanırım. Evet Platon'un Atlantisinden bahsediyoruz.

Geçmiş zamandaki gelişmelerin gerçekten de bu medeniyetin etkisiyle ortaya çıktığı düşünülmüştü bir süre. Atlantis miydi? Ciddi ciddi kabul görüyordu artık. Fakat bu efsanenin böylesine popüler olması ve bir gün bulunacağına dair ciddi bir inancın gelişmesine bir kişi vesile olmuştu. William Scott Elliot.

Scott Elliot amatör olarak kartografiyle uğraşıyor, haritalar çiziyordu. Ama kendisini önemli kılan başka bir özelliği vardı. Hem bir bilim takipçisi hem de bir spiritualistti. Antik anlatılara ya da efsanelere inanan ve bunları bilimle kanıtlayabileceğini düşünen birisiydi kendisi. Öyle ki kıtaların hareket ediyor olduğu gerçeğini de benimseyerek çizdiği haritasında Atlantis'i bugünkü dünya haritasının üzerine işlemişti.

Fakat bu harita bildiklerimizden epey farklıydı. Günümüzde her kıvrımını bildiğimiz o kıtalar tanınmaz haldeydi. Atlantik'in ortasında, şimdiki denizlerin yerinde dev bir kara parçası yer alıyordu mesela. Bu kıtaya Lemuria diyordu Scott Elliot. Haritanın merkezindeyse daireler içinde bir şehir dikkat çekiyordu. Evet Atlantis'ti bu.

Bir düşünün şimdi. Okyanusun ortasında uzanan kocaman bir kıta. Üzerinde uçan gemiler filan seyrediyor. Yüzeyinde ise enerjiyle titreşen saraylar ve tapınaklar yer alıyor. Fakat bu harita sadece coğrafi bir tasarım da değildi. Aynı zamanda bir hatıraydı da. Zihnin derinliklerinden yükselmiş, bilinçaltının sularında yüzeye çıkmış bir anıydı aslında.

İşte 800 bin yıl önce bu kıta yavaş yavaş parçalanmaya başlamıştı. Depremler vurdu, lavlar püskürttü, sular yükseldi. Gökyüzü kararırken kara denizle buluştu. Lemurya'nın altında kalan her şey Atlantis'te dahil tarih öncesinin en büyük sırrına dönüştü.

Anlayacağınız Scott Elliot sadece haritasını çizmekle de kalmamış. Bu adayı çok detaylı bir şekilde anlatan Atlantis ve kayıp Lemuria'nın hikayesi adında bir kitapta yazmıştı. Peki neye dayanarak kaleme almıştı bu detayları? Elbette Platon'un tariflerindeki referanslara, kendince mantıklı bulduğu bilimsel kanıtlara ve tabii ki hayal gücüne.

Ona göre dairesel bir şehirdi Atlantis. Ortasında devasa bir saray vardı. Şehir suyu yönlendiren çok karmaşık bir kanal sistemine sahipti. En görkemli döneminde ise 2 milyon insan yaşıyordu burada. Daha sürüyle detay vardı bu adaya dair. Bir saat ustası gibi incelikle işlemiş, her detayını kağıda dökmüştü Scott Elliot.

Lemuria'da yaşayan insanları, onların yaşam şekillerini, sahip oldukları teknolojiyi, geçirdikleri krizleri… Bir medeniyete dair ne merak ederseniz yazmıştı kitabında. Onları da kısa bir aranın ardından anlatacağım size. Evet, William Scott Elliot, Lemuria'nın detaylı bir haritasını çizmekte kalmamış. Bu şehirdeki yaşamı ve sakinlerinin özelliklerini de bir kitapta kaleme almıştı.

Biz de Atlantislilerin nasıl yaşadığını konuşuyorduk değil mi en son? Hadi devam edelim kaldığımız yerden. Bu şehirde yaşayan insanlar özel yetenek ve güçlere sahip Atlantı ırkından geliyordu. Uçan araçları, esir maddesiyle çalışan gemileri, bizim fizik anlayışımıza sığmayacak düzeyde bir enerji kaynağına erişimleri vardı. Esas önemli olan da bu enerji kaynağıydı zaten.

Atlantalılar mevzu bahis bu enerjiyi hem iyi hem de kötü amaçla kullanabilen bir ırktı. Sahip oldukları teknolojiyi de buna borçlardı zaten. Metal levhaların üzerine yazı yazan, hayvanlardan sıcak kan içen, zehirli gaz salan bombalara sahip bir halktı bu. Üstelik sosyolojik açıdan da diğer medeniyetlere kıyasla epey ilerdeydiler. Mesela kadın ve erkek fark etmeksizin tüm insanlar işitti.

Bakın tarihi kaynaklara göre henüz insanların tarım yapmaya, hayvanları evcilleştirmeye bile başlamadığı. Tüm bunlardan 990 bin yıl öncesinden bahsediyoruz. Yani modern insan Atlantislilerden 1 milyon yıl daha geriden geliyordu. Ama işte 800 bin yıl önce dünya büyük bir buz devrine girmiş. Sonrasında takip eden feraketlerle birlikte okyanus seviyeleri de yükselmişti.

Böylece Lemurya kıtası yavaş yavaş sular altında kalmış. Geride sadece Platon'un Atlantis olarak bahsettiği ada kalmıştı. Bunun da milattan önce 9564'te yaşandığını düşünüyordu Scott Elliot. Hatta bu tarih kristal kadar netti onun için. O gün gökyüzü griye bürünmüş. Deniz kendi yatağından taşmaya başlamıştı.

Atlantis halkı ise göç halindeydi bu esnada. Limanlarda tekneler doluyor, mühendisler, bilginler ve sanatçılar efsanevi bilgilerini sandıklara yerleştiriyordu. Fakat bu bir kaçış değil, bir mirasın taşınmasıydı. Rüzgar bir doğuya bir batıya esiyor. O gemilerdeki insanlardan kimileri Nil'in kıyılarına, kimileri Orta Amerika'nın dağlarına ulaşacak.

Gittikleri her yerde ise Atlantis'ten bir iz bırakacaklardı. Piramitler, taş oymalar, yıldızlara göre hizalanmış şehir planları… Belki Atlantis sonsuz suların altında kaybolmuştu ama onun bilgisi dalgaların da ötesinde yaşamaya devam ediyordu. Atlantis efsanesi Scott Elliot'a göre böyle yaşanmıştı anlayacağınız. Tarımın yani medeniyetin başlangıcı da bu tarihlere denk geliyordu.

Haliyle hikayeyi okuyanlar için ikna edici bir argüman oluşturmuştu bu. Fakat Scott Elliot burada da durmamıştı. Haritaların, kristal enerji kaynaklarının ya da uçan gemilerin ardında bir başka iddia daha atmıştı ortaya. Bu üstün uygarlığını insanlarının, bugün arian dediğimiz ırktan geldiğini iddia ediyordu. Ve işte tam da bu noktada hikaye karanlık bir hal almıştı.

Gelişmişlik, üstünlük, kadim bilgi… Hepsi bir ırkla özdeşleştirilir oldu böylece. Atlantis artık sadece kayıp bir şehir değil, geri kalmış görülen halkların yerine konulan hayali bir topluluğa dönüştü. Dönemin Avrupa'sında zaten birçok insan karşılaştıkları gelişmiş yapılar sayesinde bir tür şaşkınlık yaşıyordu. Mısır'daki piramitler. Güney Amerika'daki tapınak şehirleri. İçten içe şu soruyu soruyorlardı. Bunları gerçekten bu insanlar mı yaptı? Yoksa daha önce oraya ulaşmış daha üstün bir uygarlık mı vardı? İşte Scott Elliott ve takipçileri bu üstünlüğü Atlantis'ten gelen bir ırka dayandırıyordu.

Ve bu durum çok geçmeden karanlık ideolojilerin kurucu taşlarından birine dönüşmüştü. Üstelik birileri bu fikirleri epey ciddiye aldı. Nazi Almanyası'nda Heinrich Himmler, ki kendisi rejimin en karanlık figürlerinden birisidir, bu anlatıyı alıp silaha dönüştürdü mesela. Atlantis artık mistik bir şehir değil, tırnak içinde, saf bir ırkında yurdu olmuştu.

Bu doğrultuda ANNB adında gizli bir örgüt kuruldu. Amaçları bu kayıp uygarlığın izlerini bulmaktı. Dağlarda, mağaralarda, Asya steplerinde… Aklınıza gelebilecek her yerde… Fakat aslında bir tarihi aramıyorlardı. Bilakis kendi inançlarını doğrulayacak bir hikaye inşa ediyorlardı. Scott Elliot'ın masalı karanlık ve yıkıcı bir ideolojiye hizmet ediyordu artık.

Eğer Atlantis gerçekten de varsa bile bir bilgi kaynağı değil, üstünlük vesikasıydı. Anlayacağınız tarihte yaşanan en büyük yıkımlardan birine bu efsanenin içinden çıkan zehirli bir fikir eşlik etmişti. Atlantis'in kendisine dönersek, onun sular altında kalmış mermer şehirleri, yok olmuş haritaları ya da bilinmeyen enerji kaynakları… Bunların hiçbirine sahip değiliz.

Sadece bir isim, bir hayal ve onu anlatan bir filozofun kelimeleri var artık elimizde. Peki ya mesele onun varlığı değilse? Belki Atlantis, insanın kendine yazdığı en eski mektuplardan birisidir. Ya da kendi ihtişamını, çöküşünü ve yeniden doğuş arzusunu anlattığı bir hikaye.

Belki de onu bu kadar gerçek yapan şey bizim ona inanma ihtiyacımızdır. Çünkü kabul etmesi zor bir şey var ortada. Biz gerçekten de böyle harikaları inşa edebilecek kapasiteye sahibiz. Fakat çoğu zaman bunu başkalarının yapmış olması daha kolayımıza geliyor. Kendimizi küçümsemek, geçmişi yüceltmekten daha güvenli hissettiriyor bize. Ama ya bu kez farklıysa? Ya Atlantis dışarıda bir yerde değil de içimizdeyse?

Öyleyse esas sorulması gereken soru şu olmalı. Atlantis'i bulmak mı istiyoruz yoksa inşa etmeli miyiz?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)