Podcast

469: Türkiye'nin Beyazları

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde Türkiye’yi bir arada tutan “bizlik” duygusunu sorguluyoruz. İbn Haldun’un “asabiyye” kavramıyla başlayıp kültür savaşlarına, Beyaz Türk anlatısına ve toplumsal kutuplaşmaya uzanıyoruz.

Gerçekten aynı toplumun parçası mıyız, yoksa yalnızca yan yana mı yaşıyoruz? Ve bu düzeni değiştirecek yeni bir hikâye yazmak mümkün mü?

Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.








Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen ⁠https://www.flypgs.com/⁠ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!

Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir. GENC2025 kodu ile 3342'ye SMS atıp Garanti BBVA Mobil'den müşteri olun.

Bölüm Transkripti

4.724 kelime · ~24 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 10 Haziran 2025'de alıyoruz. Yılın en güzel günleri, Haziran'ın ilk haftaları. Bayram ertesindeyiz. Günler birbirini kovalıyor ve siyaset kendi ritminde ilerlemeye devam ediyor. Doğanlar ve ölenler. Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı'nı kaybettik, Ferdi Zeyre'yi kaybettik 9 Haziran'da. Namuslu bir yurtsever olduğuna onu tanıyanlar şahitlik ettiler. Ben tanımıyordum. Allah rahmet eylesin. Bir başka namuslu yurtsever Nihat Genç. O da entübe halde, zor günlerden geçiyor. Ona da Allah şifa versin. Siyaset ise bayram sonrasındaki dolu dizgin günlerine hazırlanan bir sessizlik içinde.

Bu fırsattan istifade ederek Türkiye'nin toplumsal durumunu konuşmak istedim bu bölümde. Bu bölümleri iki bölüm olarak tasarladım. İlki beyazlar olacak, ikinci bölümde ise zencileri konuşacağız. Tabii alışa geldiğiniz üzere metaforik bir anlatım bunlar.

Bu beyazlık ve zencilik meselesi üzerinden siyaset yapıcılar ilham alsınlar istedim. Biliyorum ki çok sayıda siyasal iletişimci ve siyasetçi tren topiği dinliyorlar. Bu vesileyle belki bir fikir cimnastiğine vesile olur. Hadi öyleyse. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Transkriptin tamamını oku

Başlamadan önce şunu söylemem gerekir. İnsanın yüreğinde dolu dizgin halde bekleyen tüm o kelimeler kapıya yığılır da bir anda çıkıvermek ister. Ancak benim kalemim yüreğimdekileri ifade etmemde bana yardım etmiyor. Bir anda çıkaramıyorsunuz yüreğinizdekileri. Haliyle anlaşılabilmek için bir düzen ve tertibe uyarak çıkarmak gerekiyor bu kelimeleri. Dinleyenlerin de özeline ihtiyacım var. Bilişsel kısa yollar tetiklemesin sizi.

Duygularınızdan, aidiyetlerinizden, kimliklerinizden bir yarım saat kadar uzaklaşarak kulak vermenizi dilerim. İbni Haldun'u bilir misiniz? Onun Mukaddime adlı dev eseri İslam felsefesi eserlerinde en başa yazılanlardan biridir. Hatta Marx'ın tarihsel materyalizminin öncüsü kabul edenler bile var İbni Haldun. Aklımdakileri anlatırken İbni Haldun'un düşünce dünyamıza eklediği bir kavramdan bahsetmem gerekir.

Buna Asabiye diyor büyük düşünür. Pisişik karakterde bir şeydir Asabiye. Maddi olmaktan ziyade tinsel bir şeydir. En kısa haliyle Türkçe ifade etmek istersek toplumsal bağ diyebiliriz. Yani bir pisişik, mistik, tinsel bir şey vardır ve o şey bizi bir arada tutar. Toplumsal bağ. Yani bizi biz yapar. 49W YouTube kanalından Abdülvahit Gezer Asabiye'ye ilişkin şunları söylüyor. Bu asabiye ne anlama geliyor? Grup dayanışması anlamına geliyor. Bir kenetlenme anlamına geliyor ama bunun bir yandan da şöyle bir önemi var. Diyelim ki senin kabilenden birisi başka kabileden birini öldürdü. Onun diyetini siz kabile olarak o kabileye ödüyorsunuz. Yani bir birey yok da kabileler var. Ya da senin kabilenden birisi başka kabileden biriyle kavgaya tutuştu. Haklı ya da haksız fark etmeksizin sen senin kabilenden olanı tutuştun. Aslında tam Türkçeye çevirsek kabilecilik diyebiliriz. Bu şey, yani asabiye, kan bağı sayesinde güçlenebilir. Her ne olursa olsun ailemizle aramızdaki bir bizlik duygusu vardır değil mi? İşte o bizlik duygusuna asabiye diyoruz.

veya toprağa bağlı üretim ilişkileri içindeysek aşiretlerimiz, klanlarımız oluşur. Daha büyük organizasyonlarda devlet ve egemenlik altında yaşayan bir toplum, bunların hepsi bizlik meselesine ilişkindir. Bizlik, bizlik duygusu. İşte bu bizlik duygusuna asabiye diyor İbni Haldun.

Bu bizlik duygusu sayesinde toplumlar bir arada yaşıyorlar. Ve şüphesiz bir toplumun çöküşü de Asabiye'nin bölünmesiyle, Asabiye'nin çözülüşüyle ilgili oluyor. Konuya ilişkin daha değerli toplu bir kaynak arıyorsanız, Ahmet Aslan'ın Bilgi Üniversitesi yayınlarından çıkan İbni Haldun kitabına da bakabilirsiniz diyelim ve devam edelim. Bizim de bizi biz yapan bir asabiyemiz var. Fakat biz kimiz? Daha doğrusu, 85 milyonu bir arada tutan bir bizlik duygusu var mıdır? Elbette bazı bizliklerden bahsetmek mümkündür. Fenerbahçeliler veya Galatasaraylılar içinde bir asabiye var. Hakikatin öneminin kalmadığı, bizlik duygusunun tüm gerçeklerin önüne geçtiği bir grup aidiyeti var. Fakat bu, politik bir bizlik duygusu olmadığı için egemenlikle ilgili değil.

Yani politik iddiası yok Fenerbahçelilik ya da Gağız Saraylı'nın ya da Trabzonsporlu'nun. Aynı şekilde mesela hemşerilik diye bir asabiyemiz var. Tokatlılık, Sivaslılık, Anteplilik gibi. Fakat bunlar da sivil topluma ilişkindir ve siyasal toplumu doğrudan ilgilendirmez. Evet, dolaylı yoldan ilgilendirdiğini kabul ediyorum ama. Bizim sorumuz 85 milyonu bir arada tutan şeye dairdir.

Bunun için politik bir içeriğe ihtiyacımız var. O halde daha deruni bir biçimde soralım. Sorumuz şu, lütfen kulak verin. Bu soru, yani Türkiye toplumunu bir arada tutan bir etik, politik içerik var mıdır sorusu bana ait değil. 2015 yılında Bir Gün gazetesinde çıkan bir yazının konusu. Yazının başlığı, Türkiye Bir Toplum Mu? yazarı Ottüden siyaset bilimci Prof. Necmi Erdoğan. Toplum basitçe bir arada duran veya aynı topraklarda yaşamak zorunda kalan bir yığından ibaret ise evet, Türkiye'de yaşayan 85 milyon insan bir toplumu oluşturuyor. Doğrudur. Evimizden çıkıyoruz ve toplum dediğimiz şeyle bir arada uyum içinde gündelik hayatımızı sürdürüyoruz. Fakat toplum sadece aynı topraklarda yaşamak zorunda kalan insan yığını olmaktan ibaret değil de, bir dizi insani, mesela siyasi, kültürel, ahlaki, böyle kurucu bağ ile birbirine bağlanmış olan insanların varoluş biçimi demekse, soruyu yeniden sormakta fayda var. Bu tanımı ile Türkiye bir toplum mu? Bizi 85 milyonu bir arada tutan siyasi, kültürel, ahlaki bağlar mevcut mu? Eğer gerçekten bir toplumsak, bizi bir arada tutan etik, politik bir değerler kümesi olmak durumunda değil mi?

Fakat aynı olaya, etik politik olarak farklı reaksiyonlar veriyoruz. Kadriye Kasapoğlu. Kendisi Ekrem İmamoğlu'nun özel kalemi. 23 yıllık İBB çalışanı. Kendisi 2 hafta önce tutuklandı ve Silivri'ye gönderildi. İlk 3 günde yaşadıklarını CHP İstanbul Milletvekili Ali Gökçek anlattı.

Kadriye Hanım tutuklanıyor 4 günlük 2. gözaltı süresinin üstüne. Gönderiliyor Silivri'ye. Silivri'de koyuyorlar bir yere. Hücresini pislik içinde. Ne yapması lazım? Temizlemesi lazım. Talepte bulunuyor. Temizlik ürünleri geliyor. Bütün gün hücresini temizliyor. Orada yaşanacak hale geliyor. Yorgunlukla yatıyor. Sabah kapı çalıyor. Kalk. Ne oldu? Hücreni değiştiriyoruz. Ertesi gün sabahında Kadriye Hanım'ın hücresi değiştiriliyor. Ve götürdükleri yer daha da pis bir yer. Ve Kadriye Hanım kendi tarifiyle anlatırsan, galiba burada hayvan koysanız yaşamayabilir diyor. Ve Kadriye Hanım tekrar başlıyor temizliğe. Tekrar bitiriyor. Ertesi gün sabah kapısı çalıyor. Kadriye Hanım'a diyorlar ki kalk gidiyorsun. İki hücreyi sabahtan akşama temizlettikten sonra Kadriye Hanım'ı bu sefer gidiyorsun seni koğuşa koyuyoruz diyorlar. Tekrar o hücreden de çıkartıyorlar.

Ben ceza ve hayatını bilen biriyim. Bunu kimseye yapamazsınız. Psikolojik bir işkencedir bu. Apaçık işkencedir bu. Bir başka örnek, Medya AŞ esi genel müdürü İpek Elif Atayman'ın başına gelenler. İpek Hanım geçen hafta zorunlu sevk kararıyla İstanbul'dan afyona nakledildi. Mahkum haklarına tümüyle aykırıdır bu nakil işlemleri.

Ne olacak canım? Ha Silivri'de hapis, ha Afyon'da diye düşünmeyin. Ailesine zulümdür. Her ay ziyarete gelecek insanlar. İpek Elif Atayban'ın oğlu Efe Çakır, zannediyorum 20'li yaşlarında bir genç delikanlı, annesine ilişkin durumu Twitter'da yazmış 9 Haziranda.

İBB Medya AŞ, eski genel müdürü annem İpek Elif Atayman, sürüldüğü Afyon Cezaevinde 5 gündür yerde yatıyor. Devletine ve milletine maddi ve manevi hiçbir yanlışı olmayan, sicili tertemiz bir insana yapılan bu insanlık dışı hareket kabul edilemez. Kadını Silivri'den alıyorlar, yer yok burada diye. Zorunlu olarak Afyon'a sevk ediyorlar. Fakat asıl Afyon'da yer yok. 50 küsur yaşındaki kadın 5 gündür yerde yatıyor. Bu insanların ifade tutanaklarını da okumuş biriyim, vicdanım sızlıyor. Düşmanımın başına gelse bunlar yapmayın etmeyin ayıptır derim. Mesele hakikate ilişkin mi peki? Yani bu hakikati Kadriye Kasapoğlu'nun veya İpek Elif Atayman'ın başına gelenleri toplumumuz bilmediği için mi tepki göstermiyor? Yani mesele bilmeye ilişkin midir? Bir medya mensubuyum. Eğer konu bilip bilmeme ilişkinse sabahtan akşama dek bu zulmü anlatalım da toplumumuz bu zalimliğe tepki göstersin. Ama öyle değil. Çok daha acı bir tabloyla karşı karşıyayız.

Bilmenin de kendisi bir şeyi değiştirmiyor. Bu insanların haberlerini yaptık. Bu haberleri Erdoğancılar da dinledi, izledi. Bilseler bile fark etmiyor. Çünkü toplumumuzu bir arada tutan etik, politik bir içerik kalmadı. Necmi Erdoğan'ın, Türkiye bir toplum mu? yazısına geri dönelim.

Türkiye toplumunu bir arada tutan pozitif bir etik politik içerik yoksa bir arada durduran şey ne peki? Bence buna verilebilecek tek değilse de ana cevap suç ortaklığıdır. Yani Türkiye bir toplum ise olsa olsa suç ortaklığı toplumudur. Makro ve mikro faşizmin kol gezdiği, sömürücülük, zalimlik ve hırsızlığın gururla taşınan payeler haline geldiği, saldırgan bir mülk edinici bireyciliğin alenen hüküm sürdüğü, bütün doğal ve tarihsel güzelliklerin arsızca yağmalandığı ve dahi bütün bunlar olurken gündelik hayatın hiçbir şey olmuyormuş gibi devam ettirilebildiği bir yerde negatif de olsa asli bağ suç ortaklığıdır. Toplumumuzu, ki buna ne kadar toplum diyebilirsek o kadar işte, toplumumuzu bir arada tutan pozitif bir bağ kalmamışsa, bir arada tutan şey negatif olana dairdir. Biz negatif bir kimliklenme yaşıyoruz yıllardır. Daha basit bir anlatımla, birbirimizi sevmiyoruz, birbirimizden neredeyse tiksiniyoruz, hatta nefret ediyoruz, ötekiler olarak yaşıyoruz.

Bu nefret ikliminde bizi biz yapan şey, ötekine duyduğumuz hasetlik. Bakın, bizi, ötekine duyduğumuz hasetlik biz yapıyor. Haliyle aslında tek bir asabiye değil, iki ayrı asabiyeye sahibiz. Bir biz var, bir de onlar var. Biz de sütten çıkmış ak gaçık değiliz, onlar ama iktidar gücüyle iyice ama iyice kirlendiler.

O halde, yeniden asabiyeye dönelim. Bizler ve ötekiler olarak ayrılmışsak, tek bir asabiye değil, iki tip asabiye vardır. İlki bizim asabiyemiz. Diğeri ise ötekinin asabiyesi. Bu haliyle iki toplumlu bir topluluk halindeyiz. Fakat şu var, birbirimize karşı gaddarız. Hakkaniyet duygusundan uzağız. Ama kendi içimizde bizlik duygusuna sahibiz.

Yani aslında sandığımız kadar kötü değiliz ama birbirimize karşı pek kötüyüz. Yani muhalifler olarak kendi içimizde çok iyiyiz. Onlar da o tarafta kendi içlerinde iyidir. Birbirimize karşı kötüyüz. Bu vaziyeti güncel politik kimlikler üzerinden AKP'liler ve CHP'liler veya muhafazakarlar ve sekülerler olarak tarif etmek mümkündür. İşte buna ne deniyor? Kültür savaşı deniyor.

Savaşın taraflarını uzun uzun anlatmama imkan yok ya da yerim yok diyeyim. Ama küçük özetler paylaşayım. Sosyolog Besim Dellaloğlu'ndan yardım alalım bu konuda. Flu TV'de geçen yıl yayınlanan kültür savaşları başlıklı bölüme gidelim. Claude Lévi-Strauss'tan yola çıkarak burada parantezden kenardan söyleyeyim. Şey deriz biz, çok kültürlü biri. Şimdi kültürü biz diplomayla, okulda geçirilen süreyle şey ederiz. Halbuki Lévi-Strauss'a göre kültürsüz insan yoktur. Pilavı avuçlayarak yiyenin de bir kültürü vardır. O da bir kültür. Çatalla, kaşıkla yiyenle, avuçlayarak yiyenin aynı kültüre ait olmadığını tespit edebiliriz der. Bu manada işte onun dediği de antropolojik kültür. Zaten antropolog adam. Türkiye'de geniş bir antropolojik kültürel çoğunluk var. Daha akademik, bilimsel, kibar olmaya çalışarak böyle diyorum. Rakı masasında, kahve muhabbetinde, politik tartışmada söylersek

Belki buna biraz daha taşralılık, köylülük, kasaballık da diyebiliriz. Kültürsüz insan yoktur. Türkiye'de geniş bir antropolojik kültürel çoğunluk var. Bu kültür yoktan var olmuyor. Merkezden uzak hayatın, toprağa bağlı üretimin, Tek kültürlü ve içe kapanık sosyal ortamların dayattığı bir kültür bu. Modernleşme krizlerini en yoğun yaşayan kültür de bu. Kentliliğe nazaran daha muhafazakar, daha ezgin, fethi açık elin ifadesiyle kutsal bir mazlumluk hikayesi yaşayan geniş bir kalabalık.

Fakat bu kültür ve bunun ötekisi olan modern kentli kültür arasındaki çatışma son 20 yıla dair değildir. Mesela taa 1931'de Peyami Safa'nın yazdığı Fatih Harbiye romanında bu çatışmanın izlerini bulabilirsiniz. Yani o yıllardan bu yıllara neredeyse 100 yıldır zaten bir Fatih Harbiye çatışması bizim edebi hayatımızın arka planına aktarır. Ya da mesela Daha 19. yüzyıl, Recaizade Mahmut Ekrem'in araba sevdasında da bunun izlerini bulabiliriz. Yani ta Tanzimat'a kadar gidip, Türkiye'nin batıllaşma yolculuğuyla beraber ortaya çıkmış bir makas var ortada ve o makas yer yer kapanıyor, yer yer açılıyor. Kimi bu modernleşme sürecine uyum sağlıyor, kimi uyum sağlayamayarak farklı bir asabiye yaratıyor kendi içinde. Fakat özellikle son 10 yılda.

Hatta geziden sonra diyebiliriz. Bu iki farklı asabiye durumu politik olarak iktidarın kaynağı haline geldi ki şu anda içinde yaşadığımız tehlike de budur. Yani evet bir toplumsal asabiyeler var, bu asabiyelerin üzerinde de başka bir asabiye vardı ama fakat son 10 yıldır en üst asabiyeyi yani 85 milyonu bir araya getiren bizlik duygusunu yok eden bir iktidar mücadelesi var. Açık seçik ifade edelim.

bu iki farklı asabiyeden faydalanarak, iktidarını tahkim eden bir Erdoğan gerçeğiyle karşı karşıyayız. AKP'nin özellikle 20 küsur yıllık iktidarının ikinci bölümü mü diyeyim? Geziden sonraki bölüm, iradi kutuplaşma kararından sonra bir antropoji kültürel hegemonya var. Yani Twitter'da, sosyal medyada görüyoruz.

Ne olursa olsun AKP'ye oy veririm. Başka bir seçenek benim için yok. Aslında AKP liderliğinin yarattığı bir imkan. Biraz da iradeyi, buna uygun politikalar uygulayarak. Çünkü burada bir kültürel eşleşme var. Bu antropojik kültürel bir hegemonya. Yani politik olarak getirisi yüksek ama ülkeye katkısı düşük. Katma değeri düşük, öyle değil. Mesela buradan Nobel çıkmıyor, buradan Grammy çıkmıyor, buradan Khan ödülü çıkmıyor. Ama iktidar sağlıyor mu? Sağlıyor.

Etik politik değerlerle bir araya gelmeyip, antropolojik kültürel varoluşumuzla bir araya geliyoruz. Dolayısıyla etik politik değerlerin bir anlamı kalmıyor. Yanlış ama bizim reis yaptı. Yanlış ama muhalifler yaptı. Haliyle sosyal hayat ne kadar kötüye giderse gitsin, Varoluşumuzu değiştiremediğimiz için yöneticiyi değiştiremiyoruz kader haline geliyor Erdoğan bizim için. O bizim kaderimiz gibi. Onun suçlarını da ya örtbas ediyoruz ya da görmezden geliyoruz ya da geliyorlar diyelim. Baba gibi. Mesela Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanması meselesi. Hırsız olduğuna inanıp inanmamak önemli değil. Tümüyle pür-i pak olsa dahi fark etmez. Dile gelişi hırsız olacaktır. Yani hırsız olduğuna inanmak meselesi değil bu. Dile gelişi hırsız olacaktır. Burada düşünerek, fikriyi tartışmalar yürüterek çıkmaz bu sonuçlar. Büyük oranda duygusaldır mesele. Ekrem İmamoğlu'nu benim kabilem içeri atıyorsa, kabilemi satacak değilim. Suç varsa da benim kabilemin suçudur, kol kırılır, yen içinde kalır. Ben başka bir kabile üyesiyle konuşurken Ekrem İmamoğlu'na hırsız diyebilirim. Ama kendi içimde bambaşka şeylerde konuşabilirim. Ekrem İmamoğlu yüzünden ben kabilemi satacak değilim. Daha doğrusu kabilemi karşıma almak oldukça konforsuz. Ancak kabileyle bağın daha zayıf olduğu büyük kentlerde bu kabilecilikten kopabiliyorlar. Yozgat-Yerköy'de bu kabileden kopmak neredeyse imkansız.

Normal şartlar altında kabileyi bir arada tutan şey kan bağıdır. Zaten akrabalar topluluğudur kabile. Ama burada, yani Erdoğancılık diyebileceğimiz kabilede, kan bağı yoksa bu kabileyi bir arada tutacak bir anlatıya ihtiyacımız var değil mi? Yani kan bağıyla bir araya gelmiyor reisçiler.

Bu anlatı negatif kimliklenme üzerine kuruluyor. Yani önce bir tür öteki tarifi yapılıyor ve o ötekiden olmayanlar tek bir asabiyeye kavuşturuluyor. Biraz önce Besim Dellaloğlu'ndan dinlediğimiz taşralılık, kasabalılık kültürünün ötekisi nedir? O zaman bunu anlamak için evvela ötekiyi anlamamız gerekir. Bir karşıtların birliği durumu söz konusu. Buna türlü cevaplar vermek mümkün ama en işlevseli beyaz Türklük'tür.

Beyaz Türklük. Taş ve muhafazakarlığının ötekisi olarak inşa edilen Beyaz Türklük. Bir kere, sınırları muğlak, temelleri kaygan bir kavramdan bahsettiğimizi söylemeliyim Beyaz Türk derken, bilimsel bir tanımı da yoktur. Bizim medya ortamından türemiş bir kavramdır ve mucidi, merhum gazeteci, televizyoncu Ufuk Güldemir'dir.

Beyaz Türk kavramı ilk kez Ufuk Güldemir'in Özal iktidarını anlattığı Texas Mahatya kitabında geçiyor. Bu kitapta Güldemir Beyaz Türk'ü şöyle tanımlıyor. Türklerden fazla hoşlanmayan, Çankaya'da sarışın İstanbullular görmeyi özleyen bir türdür. Açıklamakta güçlük çektikleri karmaşık sosyolojik olgulara çeşitli adlar takarak onlar üzerine düşünmek külfetinden kurtulmakta birebirdirler. Örneğin irtica veya arabesk ya da türban gibi. Sokakta başörtülülerin sayısının artmasını Türkiye'nin değişen köy-kent ilişkileri içinde değil, irticanın yükselmesi biçiminde algılarlar. Sanki öteden beri kentlerde yaşayan modern Türkler aniden başörtüsü takmaya ve camiye gitmeye başlayıp İslamcı olmuşlardır.

Bir kere Ufuk Güldemir bir gerçeklikten bahsediyor. Yani bu tanımladığı biçimiyle gerçekten vardır beyaz Türklük. Vardır ve yaşamaktadır. Yani bunu kabul edelim. Ama az ama çok. Çevrenizde, orada burada, bazen okuduğunuz bir köşe yazısında, bazen bir sosyal medya iletisinde görürsünüz bu beyaz Türklüğü. Yaşıyor yani beyaz Türklük. Var, gerçekten var. Beyaz ifadesi ilhamını aslında Amerika'dan alıyor. Yani White Anglo-Saxon person. WASP. Amerikalı nasıl ki Amerika'nın beyazıdır, bir de beyaz Türkler vardır demekte Ufuk Güldemir. Fakat Amerika'daki gibi etnik bir temeli olmak zorunda değildir. Evet, genellikle köken olarak Türk ve Sünnidir. Yani Alevi'den ya da Kürt'ten beyaz Türk çıkarmak zordur ama imkansız da değildir. Yani bir Alevi ya da Kürt'te beyaz Türk olabilir duruma göre yani. Ama altını çizeyim, kavram bilimsel olmadığı için sınırları muğlaktır, tekrar edeyim temelleri kaygandır. O yüzden itirazlarınıza da katılırım, ben sadece bir çerçeve içinden sunuyorum size. Mine Kırıkganat'a ele alalım. Kırıkganat'ın 27 Temmuz 2005'te Radikal'de yazdığı, Halkımız Eğleniyor başlıklı yazısında vücut bulan bir tavırdır bu beyaz tüklük.

Bu yazısında, halkımızın yazları nasıl eğlendiğini gözleyen yazar Kırıkganat gözlemlerini şöyle aktarır. ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metre karede, bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçın döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz adetleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, gevş getirip giyirmezler. Zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı.

Burada tabii tüketim de önem kazanıyor. Mesela balık tüketmek ile kırmızı et kıyası aslında balığın rakı ile tüketilmesi üzerinden bir karşıtlıktır. İş Anadolu, Doğu Anadolu ile Ege Akdeniz karşıtlığıdır. Kokusunu alırsınız o imanın. Siz bu kokuyu biraz düşüne durun. Biz bu esnada reklamlara gidelim.

Bu kavram yani Beyaz Türk'ün her ne kadar tarihsel arka planı olsa da ve bu arka planı tanzimata kadar götürmek mümkün olsa da kavramın 90'lı yıllarda ortaya çıkması tesadüf değil. Yani 70'li yıllarda böyle bir kavram yok, 60'larda yok, 50'lerde yok. Çünkü Ufuk Güldemir yok diyebiliriz ama özne kadar zaman ve mekan da önemli. İzin verin bu beyaz Türk kavramının neden 90'lı yıllarda çıktığına ilişkin biraz konuşalım. Bir kere Türkiye'de köyden kente göçün en yoğun yaşandığı dönem 1982'nin arasıdır ki değişen köy-kent ilişkilerindeki sancılar da en yoğun bu dönemde gözlenir.

12 Eylül ve sonrasındaki kültürel politik değişime ise hiç girmiyorum, oradan çıkamayız. Ama onları da ekleyin siz. Sadece köyden kente değil, eşanlı olarak doğudan batıya göçtür yaşanan ve sadece Türklerin göçü değil, boşaltılan Kürt köylerinin de göçüdür. Yani aslında bizim memleketin kıyı kesiminin yaşadığı travma biraz ensar-muhacir travmasıdır. ciddi anlamda göç aldı. Mesela İzmir, mesela Balıkesir, mesela Çanakkale. Bu kentlerin reaksiyonu da ayrı ayrı anlatmaya değer. Fakat sadece göçle açıklamak da beyaz Türklük reaksiyonunu anlatmak da yeterli değil. Beraberinde özal ekonomisiyle yaşanan değişimi de atlamamak gerekir.

Özal'la birlikte, dışa açılan Türkiye'de artık Avrupa'ya ve Amerika'ya daha yakından bakabilen, oradaki gelişmeler daha duyarlı ve oranın modasını da takip edebilen bir genç kuşak yetişmeye başlar 80'ler ve 90'larla beraber. Yani üretim ilişkileri değişmeye başlayınca, Türkiye ekonomisi dışarı açılmaya başlayınca, yeni toplumsal ilişkiler ortaya çıkmaya başlar. Çetin Altan bu kuşağı Euro-Türkler diyor. Yani 80'den sonra ortaya çıkmış işler bunlar. Aynı dönemde dünyada neoliberalizmin yükselişine de tanık oluyoruz. Bu yükseliş beraberinde Yuppie Culture adı verilen fenomenin de ortaya çıkmasına neden oluyor. Yuppie Culture, Yuppie kültürü. Young Urban Professionals. Türkçe ifadesiyle genç kentli profesyoneller. Kısaca Yuppie.

1980'lerde ortaya atılan yuppi terimi, kibirli, haksız yere zengin ve itici olarak görülen genç iş insanları için aşağılayıcı bir ünvan olarak kullanılıyordu. Yuppiler genellikle yüksek moda kıyafetler giyer, BMW'ler sürer ve başarılarıyla övünürdü. Şimdi bu dinlediğiniz tanım, 1980'lerde ortaya çıkan bu yuppi tanımı negatif anlamlı fakat 90'lı yıllarda Türkiye'de bir pozitif duygu kazanıyor. Medyanın da itici etkisiyle yuppi kültürünün parçası sayılan bu tipler bizim de toplumumuza başarılı sembolü olarak tanıtılmaya başladılar.

Cem Hakko, Cem Boyner, Leyla Alaton, Cefik Hamhi, Güler Sabancı mesela ya da Mustafa Koç gibi genç iş insanları aslında aile şirketlerinin varisleri olsalar dahi medyada başarılı genç girişimciler olarak sunulurlar. Bu insanlar Türkiye'nin ihtiyacı olan beyinlerdir. Onların vizyonlarıyla yaşamak, onları anlamak, Türkiye'nin de önünü açacaktır. Halbuki bu kişilerin çıkarlarıyla toplumun geniş kesimlerinin çıkarları arasında apaçık çatışmayı medyada göremezdiniz. Çünkü medya sahipliği de bu insanların kontrolündeydi. Beraberinde beyaz yakalı işlerdeki yaygınlaşma,

Türkiye'nin işçi memur çocuklarının üniversite sıralarından plaza çalışanlarına dönüşmesi, bu gençlerin de yuppilere özenmesi neden oldu. Çünkü medyanın da doktrini ettiği şey buydu. İngilizce bilen, bilmese bile plaza diline aşina, marka giyinen, cool görünen yeni bir kültür. Aslında orta direk ailelerin mütevazi çocuklarıydılar ama yukarıya özeniyorlardı. Aşağıya böyle bir hor bakıyorlardı. O yıllarda arabesk starların da boy gösterdiği televizyon dizilerinde bu yuppie kültürü işlenir. Eee yuppie kültürü denmez tabi ama siz onu hissedersiniz. En meşhurlarından birini mutlaka siz de görmüşsünüzdür. Biraz berrak gitar çalacak ve canlı müzik yapacağız hep beraber çocuklar. Solist? Kim şarkı söyleyecek? Koro yaparız. Bir dakika, bir dakika. Mahsun söylesin. Yok ya, ne alakası var? Ay, yandık. Ay, Türk'ü mü söyleyecek bu?

İşte bu çelişkilerden beslenir Türkiye'deki İslamcı akımlar ve gerçekten hızla yayılır. Bu çelişkiden beslenebilecek bir akım daha var ki soldur. Sol hem öznel sebeplerle hem nesnel sebeplerle buradan büyüyemedi. Ama İslamcılar bu fırsatı değerlendirdi.

Çünkü ezilene hitap edebilen iki akım var Türkiye'de, ya İslamcılar ya Solcular. Büyük bir fenomene dönüşür 80'ler ve 90'larda bir İslamcılık meselesi. İslamcıların politik temsilcilerine yapılan haksızlıklar, askerin pozisyonu ve Türkiye'nin orta sınıflarının askerin yanında konumlanması, İslamcıların beslendiği çelişkileri daha görünür kılar. Türkiye'deki Sol da anti-İslamcı bir tavırla orta sınıfla işbirliği kurar ve Sol orta sınıf ideolojisi haline gelir. Bu ayrıca konuşulmaya değer bir konu. Bu çelişkileri en iyi tarif eden siyasi lider de Recep Tayyip Erdoğan'dır. Refah Partisi'nin İstanbul İl Başkanı'dır, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'dır yani İstanbulludur ve bu kentin Türkiye'nin merkezi olduğunu farkındadır. Onun politik anlatısında bir öteki vardır.

Ötekini Beyaz Türk temsil eder. Beyaz Türklük bir gerçekliktir ama Tayyip Erdoğan ve siyasi hareketin yarattığı Beyaz Türklük, gerçeğin iğdiş edilmiş biçimidir. Yani politize edilir Beyaz Türklük. Beyaz Türklük, toplumun belki küçük bir kesimini etkisi altına alan bir altkültürken, Erdoğan'ın anlatısında ona karşı gelen herkesin içine konabileceği bir çuvala dönüşür.

Alelade bir öğretmen, mesela geçim sıkıntısı çekiyor ama Beyaz Türk olabilir. Belki bir doktor, bir mimar, hatta bir işçi de Beyaz Türk olabilir. Bu, halka tepeden bakan herkese ilişkindir. Halka tepeden bakmasanız bile, artık öyle bir aşağılık kompleksi yaratılmıştır ki, herkes üsttenci bir dile kavuşur. Siz oradan kurtulamazsınız. İsteseniz bile kurtulamazsınız.

Halkın kültürel değerlerine karşıdır Beyaz Türk. Mesela kurban kesmiyor musunuz? Beyaz Türksünüz. Mesela whisky mi içiyorsunuz? O zaman Beyaz Türksünüz. Geçmiş olsun. Kurban bayramını küçümser ama barbekü partisinde birasını yudumlayan kişidir Beyaz Türk. Mangal değil, barbekü.

Haliyle tüm ezilenlerin tek bir hikayede taraf edilebileceği bir karşıtlık bulur kendisine İslamcı anlatın. Madem karşımızdakiler beyaz Türk'tür, öyleyse biz de bu ülkenin nesiyiz? Zencileriyiz. Mayıs 2003. Bundan 22 yıl önce, New York Times'tan gazeteci Deborah Sontag, Ankara'da başbakanlık ofisinde, çiçeği burnunda başbakan Erdoğan'la görüşür. Yazıya ulaşamadım ama bu görüşme hakkında Ertuğrul Özgök, 14 Mayıs 2003'te, Hürriyet'te, ''Kardeşiniz bir zenci Türk'tür.'' başlıklı bir yazı kaleme almış.

Başlıktaki Zenci Türk ifadesi size yadırgatıcı gelebilir. Ama ifade bana değil, bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan'a ait. New York Times gazetesinin pazar günkü sayısında Erdoğan'la ilgili ilginç bir portrayası yayınlandı. Başbakan orada aynen şunu söylüyor. Bu ülkede Beyaz Türkler ve Zenci Türkler ayrımı var. Kardeşiniz Zenci Türklere mensup.

Erdoğan bunu söylerken, Tüsiad, ki Beyaz Türk'lüğün temsilidir burada, Erdoğan'ın arkasındadır örneğin. Yani Erdoğan zencidir de, Beyaz Türkler de bu zencilerin arkasında nasıl oluyorsa. Fakat önemli olan zaten hakikat değildir, inançlardır. Geçen bölümde ifade ettiğimiz üzere, hakikat ona inananların varlığıyla anlam kazanır. Herkesin inandığı bir yalan, zaman içinde hakikate dönüşüverir.

Uzun uzun düşünerek kavramayız hakikat. Genellikle kavrayışımıza duygularımız yardımcı olur ve kestirme yollar ararız. Mesela psikolog Shelley Taylor buna bilişsel cimrilik adını veriyor. Dikkatimizi toplamak bu kadar zorken karmaşık ve zahmetli yollar yerine, Kısa yollar kullanarak cevapları arar zihnimiz. Bu bir tür konfor arayışıdır. Kategorize ederiz yani insanları. Eğer ki insanlarla yakın temas kurmazsak, kategoriler dışında bir seçeneğimiz de yoktur. Tüm CHP'liler beyaz Türkiye dönüşe verir bir anda. Uzun uzun düşünmeyiz yani hakikati. Bir konfor arayışı içinde Türkiye'deki çatışmayı layık muhafazakar olarak anladık. Birbirimizden uzaklaştıkça bu anlatıya da ikna olduk.

Halbuki yoktur böyle bir çelişki ya. Gündelik hayatta böyle bir çelişki yoktur. Bu kış şeriat falan gelmeyecek milyarına milyar kattıkları bir düzen kurdular. Bir bürokratik oligarşi yarattılar. Politik olarak hayatta kalmaya çabalıyorlar. Bir davaları falan da yok. Bir politik vizyonları yok. Bu ülkeye dair hayalleri para kasalarından ve koltuklarından ibarettir bunların. Dün dayaktan perişan ettikleri Kürtleri şimdi yanlarına koydular. Adına da Barış diyecek kadar utanmazlar bunlar.

Bunca çelişkiyi görmez mi Erdoğancılar? Mesele görmekle ilgili değil, kabilecilikle ilgili. Bizleri iki kabileye böldüler. Kendi kabilemizden kopmak pek zordur. Kopamayana kızamayız. İşimizi, aşımızı veriyor kabilemiz. Kolay değil kabileyi karşımıza almak. Üstelik diğer kabile de cennet vaat etmiyor. Yalandır yani bu kültür savaşı. Yalan üzerine kuruludur.

İbn-i Haldun'la başladık, onunla devam edelim. Mukaddime'nin ikinci bölümü şöyle başlıyor, lütfen dikkatle dinleyin. insan gruplarının yaşama şartlarındaki farklılıklar, hayatlarını sürdürmek için takip ettikleri geçim yollarının farklılığının bir sonucudur. Şimdi, biz neden yalandır diyorum? Çünkü aynı geçim yollarının içinden yaşıyoruz. Gündelik hayatımızda aynı şekilde yaşıyoruz. Dolayısıyla bizim siyasi taraflarımızın farklılaşması o halde yalandır. Mesela nasıl anlatayım derdimi? Şöyle, CHP'li bir motokurya genç ile

Erdoğancı bir moto koryo genci birbiriyle didiştiren bu düzen, yalan bir düzen değil mi ya? Arkadaşımın kuzeni, yıllardır bir spa merkezinde çalışıyor. Hamam diyelim. Göbek taşını temizlerken insan kiriyle dolu sular suratına sıçrayınca sinir kriz geçirmiş kızcağız ağlamaya başlamış. Ağlanmayacak gibi değil. Bu kızın CHP'li mi, seküler mi ya da muhafazakâr mı, Erdoğancı mı olduğunun ne önemi var?

asgari ücrete günde 12 saat göbek taşı temizliyor. Ya da bir market çalışanı düşünelim. Ya bu market çalışanının yaşadığı mahallede kalaşnikoflar artık böyle peynir ekmek gibi satılıyor, torbacılar günde 30-40 bin lira kazanıyor, bir yandan bakıyor sosyal medya, televizyonuna inanılmaz uçuk hayatlar ve bu kızcağız asgari ücrete ömür boyu çalışabileceği bir iş bulmuş işte market çalışanını. Statüs de yok. Ona böyle küçümseyerek bakıyor müşteriler. CHP ne vadetti de onlara? Onlar CHP'li değil diye kızabiliriz. Mesele enflasyondan ibaret mi? Bu kadar basit bir ele almalıyız. Hapsettiler bizi korkunç bir gündelik hayata. Mesele öyle hayat pahalılığı, enflasyon kadar basit de değildir. O bir boyutu.

Sabahlara işimize gidiyoruz, sessiz sedasız ve didişiyoruz birbirimizle. Dönüyoruz akşam vakti evimize ve birbirimizle didişmeye devam ediyoruz. Kabileler arası bir didişme. Kendi kabile içimizde de alçak seslerle konuşuyoruz. Sessizce birleşip, sessizce ayrılıyoruz. Cemal Süreyya'nın 555K şiirindeki gibi. Bu şiiri iki güzel bestici Ozan Çoban ve Güneş Demir besteledi. Şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya

Sessizce birleşip, sessizce ayrılıyoruz Kanımız çay demliyor güzel günlere Sevgilimiz çiçekler koyuyor yavarda Sabahları işimize gidiyoruz sessiz sedasız Böyle gidecek demek değil bu işler Biz bu hak düşmanlığını körükleyen minderde muhafazakar laik diye didişirsek, laikler muhafazakarmış gibi yaparak 49'u 51 yapmaya çalışırsa düzelmeyecek hiçbir şey. Böyle gelip böyle gidecek. Yani bu minderden bizim çıkmamız lazım. 49'u 51 yapmaya çalışarak değil, %99 olduğumuzu kavrayarak hareket etmemiz lazım. Bu yalan yanlış hikayeyi yeniden ve yeniden yaratan beyaz Türk özentisi apolitik CHP'lilik sürüp gittikçe bu hikaye hakikat olarak hayatımızın orta yerinde durmaya devam edecek. Bir suç ortaklığı olarak yaşayacağız ve sesimizi duymayacak Erdoğancılar.

Erdoğancılığın değişmesi bu nedenle bizlerin, bu apolitik CHP'liliğin değişmesine bağlı. Biz de kendiliğinden değişecek değiliz. Bunu değiştirecek olan yeni bir hikayenin anlatılmasına bağlı. Şu zamana dek ne İmamoğlu ne CHP anlattı yeni bir hikaye. Umudumuz var anlatacaklar. Anlatsınlar. Bekliyoruz. Ezilenlere tepeden bakarak, onların hayatta kalmak adına tutturdukları yolu küçümseyerek varılacak yol, beyaz tüklüğün kıl kuyrukluğudur.

Çevremde böyle insanlar var. Eminim sizin de vardır. Bilmiyorum. Belki siz de onlardan birisinizdir. Beyaz tüklüyle gurur duyan. Ya da beyaz tük demeyelim de yeni bir moda ifade olarak sekülerler başlığı altında kendisini tanınmayan. Her ne demekse. Seküler.

Bu anlatıyı toptan reddetmek gerekir. Seküler diye tanımlanamayız. Bizleri seküler diye tanımlamaya çalışanlara itiraz etmeliyiz. Seküler nedir ya? Hiç politik değildir seküler denilen şey. Politik olana dair değildir. Beşiktaşlılıktır, Galatasaraylıktır, ne bileyim Antepliliktir, sekülerliktir. Bunlar politik değildir.

Herkes kendisini böyle tanımlıyor biliyorum ama yalanlar evreninde gibiyiz. Seküler nedir? Bu bozuk düzene bakıp endişe ettiği tek şey yaşam tarzı olan, şu bu son seçim yoksa şeriat gelecek diye sandığa giden, yaşam tarzı gibi bir endişe gerçekten hakiki midir? Uzun düşünün lütfen bu konuyu.

Bu halka dair hayalleri olmayan, halka söven, ona tepeden bakan, Erdoğancılığın arka planını kötü insan olmakla veya cahil olmakla açıklayan, bilişsel cimrilik içinde olan, halkın tercihlerini bilgisizlikten ibaret sayan, kendi üniversite diplomasına fazlaca önem vererek Erdoğancıları ilkokul mezunu cahil kesim olarak kodlayan, bilişsel cimriliğin pençesine düşmüş kesimler, Sizin de çevrenizde vardır öyleleri. İşte Erdoğancılığın can damarıdır bu kesimler. Erdoğan ne zaman yenilir? Bu can damarı kesildiğinde yenilir. Bu apolitik CHP'lilik yok olduğunda yenilir. Bu minder hakiki bir minder değildir. Türkiye çok değişti. Erdoğan'ın bu anlatısı çok geride kaldı. Artık beyaz Türkler gibi bir de beyaz Müslümanlar var. Onlar çakarlı arabalarıyla hiç radara takılmıyorlar.

Cumaya gidiyorlar İstanbul'un en şaşalı camilerine ve sonra jipleriyle nargile tüttürüyorlar. Ellerinde beş sıfırlı fiyatlarıyla pahalı tesbihler, masanın üzerinde bir Mercedes anahtar. Kuyu açtırıyorlar Afrika'da yani bu hayır-hasenat işlerinde de varlar yani. Ama işçileri üç kuruş zam istediğinde onlara siteme diyorlar. Hepsinin partide bir abisi var. Mahkemede çözüyorlar işlerini. Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Nidasına da bayılıyorlar.

Seküler kızlarla yatıp kalkıp başörtülü okumuş bir hanımla evlendirilen yeni nesil züppeler. Arada sırada kokaine düşseler de kamuya açık yerlerde içki içmiyorlar. İtalyan marka ayakkabılarıyla küçük dağları onlar yaratmış gibiler. Ümmetin aslanı onlar, beyaz Müslümanlar ya da belki de saraylı zübbeler demek daha doğrudur. Erdoğan'ın 20 yıl önce yarattığı çatışma bugünü tarif edemiyor artık. Evet bir beyaz Türklük var ama karşısında artık zenciler değil, saraylı zübbeler var.

Adlarını siyasal eleştiriciler koysun bunların. Yeni bir yurtsever vizyon, yeni bir çelişkinin icadı, muhalifleri değil, ezilenleri bir araya getirecek yeni bir öfke düzeni darmadağın edecek. Değişmez demeyin, değişecek. 49'u 51 yapmaya çalışarak olmayacak bu. Bir kazanacak aday bulup değişmeyecek bu düzen. %99'u istersek olacak. Gümbür gümbür gelirsek olacak. Bu kültür savaşı minderinden çıkarsak olacak.

Kazanacak adayla değil, gümbür gümbür gelen bir siyasal hareketle darmadağın olacaklar. Tek koşul bu, tek koşul. Yoksa kaderimiz olacak bu bozuk düzen. Ama sekülerler bir araya gelirse değil, bakın, ezilenler bir araya gelirse. Ezilenlerin içine sekülerler de dahildir, o ayrı konu. Sekülerlik bir politik kimlik değildir, onu diyorum sadece. İşte o zaman bu beyazları tanrılar bile kurtaramayacak. Beyazlara karşı zencilerin hareketi değiştirecek bu düzene. Ama gerçekten zenciler.

Bu işler biz şimdi yan yana gelip çalıyoruz Hep birazdan tutturduğumuz gülhürlü havasını O gün sizi tanrılar bile kurtaramaz Böyle gidecek demek değil Bu işler biz şimdi yan yana gelip çalıyoruz Tren topuğu PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme de halka kızmayın, halka kızılmaz. Bir sonraki bölümde de zencileri konuşacağız. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)