Podcast

468: Diyanet mi Engizisyon mu?

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Meclis’ten geçen yeni yasayla, Diyanet artık bazı Kuran meallerini “İslam’ın temel niteliklerine aykırı” bulursa toplatabilecek. Peki bu yetki ne anlama geliyor? Hangi yorum doğru kabul edilecek, hangisi yasaklanacak?
Bu bölümde, Kuran’ın çeviri meselesini, Arap aklı ile Grek aklı arasındaki farkı, dinin devletle ilişkisini ve “hakikat”in kim tarafından belirlendiğini konuşuyoruz.
Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.477 kelime · ~22 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 3 Haziran'da alıyoruz. Geride bıraktığımız haftada CHP'ye yeni bir operasyon yapıldı ve 5 belediye başkanı daha gözaltına alındı. Bunlar için de Avcılar, Büyükçekmece ve Gazi Osman Paşa gibi İstanbul ilçeleri var. Fakat bu sefer alınanlar için de Adana'nın Seyhan ve Ceyhan belediye başkanlarının da olması operasyonu İstanbul ölçeğinden çıkarmış oldu. Dahası, Cumhuriyet Halk Partisi Parti Meclisi üyesi Baki Aydoner'in de alınmasıyla birlikte operasyon CHP'nin genel merkezine de uzandı.

Operasyonlar dalga dalga sürüyor, bir tür siyasi soykırımla, siyasi imha ile karşı karşıyayız. HDP'nin yerini alıyor CHP. Şeytanlaştırılan HDP olmaktan çıkıyor, iyi ki çıksın yanlış anlaşılmasın, ama onun yerine taşlanması gereken bir başka şeytan olarak CHP konuyor. Bir yandan da Kılıçdaroğlu'yla uğraşıyor CHP, çünkü 30 Haziran'da partiye bir mutlak butlan ilan edileceği söyleniyor. Böyle bir durumda 3 Kasım 2023'teki yönetim yeniden CHP'nin başına gelecek. Benim anladığım kadarıyla, hatta neredeyse bildiğim kadarıyla diyebilirim, böyle bir kararın gelmesi halinde Kılıçdaroğlu vaziyeti kabul edecek, evet diyecek. Madem öyle, genel başkanlık koltuğuna oturmaya niyetlenecek. Şimdi bir de böyle bir gündemi var.

Fakat olur salar olmaz salar üzerinden konuşulacağı için bu konuya da çok konuşacak bir şey bulamadım açıkçası. Şimdi sadece bununla uğraşmıyor, dertsiz başına dert almakta çok mahir CHP. Bir yandan da İzmir gravi ile uğraşıyorlar. İşçiler eşit işe eşit ücret istiyorlar. Muhalif halk kesimleri de sırası mı şimdi duygusuyla yaklaşıyor meseleye.

Transkriptin tamamını oku

Bu konu üzerine uzun uzun konuşmak mümkün ama konuştuklarım ahlaki vaazların ötesine geçmeyeceği için bunu tercih etmedim açıkçası. Yani işçiler haklı mı? Halk haklı mı? Yani öyle bir tablo var ki ortada, bu meselede gerçekten orta yolcuyum.

Kızan da kendince haklı. Gerçekten 94 İstanbul grevi hafızalarımızda 30 yıldır çöp dağları bize anlatılıyor bu halk düşmanı rejim tarafından. E günün sonunda grev deyince insanlar hele ki belediye grevi deyince bir frene basıyorlar ve haklılar insanlar. Ama bir de bu meselede işçileri de dinledim. Eşit işe eşit ücret o kadar böyle slogan

geldiği gibi soğuk karşılanmamalı çünkü aynı işi yapıyoruz aynı mesaiye çıkıyoruz birisi 35 alıyor birisi 65 alıyor şimdi nasıl olacak o iş orada da bir haklı tavır var o nedenle 40 dakika konuşup böyle tavşan boku gibi ne olduğu belirsiz şeyler söyleyeceğime hiç konuşmamak daha iyi diye düşündüm neyse Bugün sizin gündeminizde olmadığını düşündüğüm enteresan bir konu başlığı tercih ettim. Açıkçası ilk duyduğumda, ilk gördüğümde tam bir tren topik konusu dedim kendi kendime. Konumuz Kuran mealleri olacak. Muhafazakar dinleyicilerimiz var ama azınlıktalar, farkındayım. Belki onların gündeminde yer etmiştir ama görebildiğim kadarıyla seküler kesimlerin gündeminde olmayan bir konu bu. Konumuz Perşembe günü meclisten geçen bir yasa. Ruhşen Çakır'dan dinleyelim.

Perşembe gecesi mecliste torba yasanın içerisinde bir yeni düzenleme çıktı. Kur'an-ı Kerim mealleri Diyanet tarafından incelenecek. Beğenilmeyenler toplanacak, imha edilecek. İnternet ortamında olanlara da erişim yasağı gelecek.

Kur'anlar toplanıp imha mı edilecek? Farkında değiliz belki ama oldukça enteresan bir konu bu. Kur'an toplayıp imha edilecek bu düzende. Hadi bakalım. Diyanet yoksa bir Engizisyona mı dönüşüyor? E hadi öyleyiz. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Dinle diyanetle aranız nasıl bilmem. Benim küçüklüğümden bu yana merakımı cezbeden bir konu oldu bu din meselesi. Aslında belki de benim kuşağımın kaderidir bu. Çocukluğunu 90'lı yıllarda geçirmiş, gençlik ve yetişkinlik çağlarında AKP'li yılları yaşamış hemen herkes için İslam dini, inanın veya inanmayın hayatınızın önemli bir kısmını oluşturur zira Aktüel gündeminde önemli bir tartışma konusudur din. Ailemde dindar muhafazakar insanlar da oldu, seküler bir hayat süren insanlar da. Ama annem, babam ve abimden oluşan 4 kişilik çekirdek ailemizde İslam dini saygı duyulan bir inanç olmakla beraber ibadetleri böyle harfi harfi de yerine getiren bir aile değildik. Babam oruç tutar, cuma namazlarına gider ama böyle 5 vakit namaz kılmazdı.

Yani çocukluğumdan itibaren İslam dinine aşina bir kültürün içinde doğdum büyüdüm ama muhafazakar bir aile, İslamcı bir aile değildi bizimki. İlkokul dördüncü sınıftan itibaren de din kültürü ve ahlak bilgisi dersi almaya başladım. Din kültürü derslerinde ezberlenen duaların mantığını hiç çözemedim. Bence dinden soğutan bir dersti bu.

Ama bugünden bakınca diyorum ki iyi ki de ezberlemişiz onca duayı. Çünkü ilerleyen zamanlarda sosyal İslam'ın içinde yaşayan bir kişi olarak Fatiha'yı, Ayetel Kürsi'yi, Kevser'i, Sübhaneke'yi bilmek çok işime yaradı doğrusu. Fakat o yıllarda neymiş bunların Türkçesi de deyivermişim. Mesela Fatiha'nın Türkçesi şöyle.

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Övgü alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan hesap gününün sahibi Allah içindir. Rabbimiz ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ulaştır. Gaza buğrayanların ve sapmışların yoluna.

Duaları, sureleri en azından namazda okunanları ezber ettik. Bu vaziyet alelade bir Türk vatandaşı için dinle kurulan asgari temastır. Kevser'i hepiniz biliriz değil mi? Şimdi babamın tavsiyesi üzerine ben bunların Türkçelerini de ezberlerdim. İnsan ezber ettiği şeyi anlamalı değil mi? Yakın zamanda kurban bayramını kutlayacağız.

Bu sure ile yani Kevser ile Müslümanlara kurban kesin deniyor. Kevser'in Türkçesi şöyle. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Hiç kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik. O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Sana karşı düşmanlık edene gelince işte asıl soyu kesik olan O'dur.

Fakat bu Suriye'yle kurbanın nasıl kesileceği, keserken ne deneceği, kurban alışverişini falan nasıl yapılacağı söylenmiyor. Deniyor ki kurban kesin. Kur'an'ın Arapça olduğunu, bizim dilimizin de Türkçe olduğunu, Arapça bir metnin anlaşılması için Türkçe'ye çevrilmesi gerektiğini küçük yaşlarda öğrenme şansı edindim. Fakat yaşım ilerledikçe çeviri metinlerin kusurlu metinler olduğunu da farkına vardım.

Fakat bunun bir şans olduğunu, yani çok küçük yaşlarda, lan Arapça bu, bunun Türkçe'ye çevrilmesi lazım olduğunu ilerleyen yıllarda öğrendi. Bu bir şans. Halkımız için bu bile, yani Kur'an-ı Kerim'in Arapça dilinde yazıldığını bilmek bile önemli bir bilgidir. Sizce ezan Türkçe okutulmalı mı? Hayır, olmaz. Türkçe olur mu ya? Olmaz. Hayır, Türkçe okutulmaz yani. Olmaz yani ezan. Türkçe, Türkçe. Türkçe... Zaten Türkçe okumuyor ezan. Yok, Arapça okumuyor şu anda. Nerede, nerede okunuyor?

Şu anda ezanımız Arapça okunuyor. Yok, Türkçe okunuyor. Türkçe okunuyor. Bismillahirrahmanirrahim ne diyor? Bismillahirrahmanirrahim. Tamam, Türkçesi zaten bu. Arapça mı lan? Yok, kesinlikle Arapça değil. Yanlış mı bahsettin?

Muhtemelen dinlediğiniz bu sokak röportajı daha önce de önünüze düşmüştür. Din öyle kutsal bir alandır ki üzerine çok böyle konuşulmaz bizim ülkemizde. Ezanın zaten Türkçe okunduğunu iddia eden bu kişiler peki marjinal bir tutum içinde midir? Yani halkımızın geneli vaziyetin farkındadır da bunlar mı mağaradan çıkmış gibidir?

Açıkçası hiç zannetmiyorum. Evet, kabul. Halkımızın ekseriyeti ezanın ve İslam kaynaklarının Arapça olduğunu farkındadır da, örneğin ezanın zaten Türkçe olduğunu zannedenlerin de sayısı bence yabana atılır gibi değildir. Elimde bir kamuoya çalışması yok. Ama kanaatim bu yönde. Nereden edindim bu kanaati? Örnek vereyim. Sene 2011. Cezavindeyiz.

Sincan hapishanesinin C15 koğuşunda cinayetten hüküm giymiş kemancı Uğur'la konuşuyoruz. Kemancı, çalgıcı bir roman vatandaşı. Çok boktan bir nedenle birinin canına kıymış. Arabayı yıkarken yanından hızla geçen bir kişi su sıçratıyor. Kavga büyüyor, silahlar çekiliyor, hop 16 yıl hapis. Beraber yatıyoruz. Hapishanenin Kur'an kursuna gidiyor. Kur'an okumayı öğreniyor. Defteri de var. Elifba'yı oralarda yazmışlar.

Ben bunun defterini görünce ooo Arapça mı öğreniyorsun dedim. Yok Ozan Arapça değil bu. Bu Kur'an dili. E abicim işte Kur'an-ı Kerim de Arapça değil mi? Sen aslında Arapça öğreniyorsun. Hayır sen yanlış biliyorsun. Arapça ayrı, Kur'an dili ayrı. Hasbinallah. Arapça ayrı, Kur'an dili ayrı. Uğur, Kur'an'ın özgün bir dille sahip olduğunu, Arapça olmadığını iddia ediyordu. Yani Arapça bambaşka bir dildi, Kur'an dili bambaşka bir dildi. Sabahtan akşama kadar Kur'an okuyor, onu da Arapça okuyor ama okuduğu şeyden zerre miskal bir şey anlamadığı gibi okuduğu şeyin Arapça olduğunu da bilmiyordu. Benim itirazlarıma da elinde tuttuğu elmallı Hamdi Yazır imzalı Kur'an mealiyle cevap veriyordu. Bak ne yazıyor burada.

Ne yazıyor burada? Elmallı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili yazıyor. Elmallı'nın 1935 yılında yayınladığı ilk Türkçe meyal çalışmasının başlığı budur. Hak Dini, Kur'an Dili. Kur'an Dili yazıyor ya, o halde Arapça değil Kur'ancaydı bu. Uğru ikna edebilmenin mümkün olmadığını ve faydasız olduğunu görüp onunla hiç didişmedim.

Zaten benim onu ikna etmem de mümkün değildi. Kur'an Arapça değildi. Kur'an Arapça'ya da değil, Türkçe olmadığı kesindi. Öyleyse anlaşılabilmesi için Türkçe anlamını bilmeye ihtiyaç vardı. İşte burada da Arap aklı ile batılı akıl arasında ontolojik farklılık bir engel oluşturuyor. Arap aklını tam olarak idrak edemeden Arapça yazılmış Kur'anı hakkını vererek Türkçe'ye çevirmek oldukça zorlu bir işe dönüşüyor.

Grek Avrupa aklında amaç tabiatı anlamaktır ve tanrı fikri tabiatı anlamak için araçtır. Fakat Arap aklında amaç tanrıyı anlamaktır, tabiat tanrının anlaşılması için araçtır. Tabiat araç, amaç tanrıya ulaşmak. Sadece bir kuşun yirmi bin farklı türü var. Yirmi bin farklı tür. Allah kuş yaratmış. Allah Teala hep farklı farklı türler yaratmış. Bir örümcek. Zehirlisi var, zehirsizi var. On bin farklı türü var örümceğin. Sadece böyle toptan bir şekilde saymaya kalksak da... وَاِنْ تَعَدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ Sayamazsın diyor. Görüldüğü üzere bilginin kendisi amaç olmaktan çıkıyor ve bir araca dönüşüyor. Haliyle bilgiyi merkeze almıyoruz Arap aklında. Merkeze ahlaka alıyoruz. Hal böyle olunca ahlak önem kazanırken bilgi önemsizleşiyor. Şimdi, bilgi araç, ahlak amaç. Böylece bilgiden ahlaka gidilmiyor, ahlaktan bilgiye gidiliyor. Şimdi bir örnek üzerinden açıklamaya çalışayım hadiseyi.

Bu durum Arapçayı da doğrudan etkiliyor çünkü çevirinin zorluğu da bu epistemolojik farklılıktan geliyor. Mesela akıl dediğimiz zaman Türkçe'de ne anlıyoruz? TDK'daki sözlük anlamı şöyle. Düşünme, anlama ve kavrama gücü. Bu haliyle bize akıl dendiğinde anladığımız şey nedenlerin kavranmasına ilişkindir yani bilgiyle irtibatlıdır. Bu haliyle bizim aklımız Grek Avrupa aklına daha yakındır. Bizde bilgi önceliklidir ve bilgiden ahlaka gideriz. Fakat Arap aklında öncelikli olan ahlaktır ve ahlaktan bilgiye gidilir. Arada büyük farklar var. İbn-i Manzur tarafından yazılan Lisan-ül Arabül sözlüğünde akıl şöyle tanımlanıyor.

Engellemek, kaçındırmak, ahmaklığın zıttı. Şimdi bakın, biz akıl deyince anlama ve kavrama gücünü anlıyoruz. Yani bilgiyle aklı irtibatlandırıyoruz. Arap ise akıl deyince ahlaki bir temelden yaklaşıyor meseleye ve aklı ahlakla irtibatlandırıyor. Haliyle mesela akil kelimesi bizde akıllı anlamında kullanılır. Ama aynı akil kelimesinin Lisan-ül Arabül'deki karşılığı şöyle.

Nefsine sahip olan ve hevesini kontrol edebilen kimse. Yani epistemolojik bir farklılık var. Biz bilgiden ahlaka gidiyoruz, Arap ahlaktan bilgiye geliyor. Bu epistemolojik farklılık Kur'an'ın Türkçe çevirilerinde de farklılaşmalara neden oluyor. Mesela akla ilişkin konuştuk madem, şimdi Enfal Suresi 22. ayete bakalım. Bu ayetin Elmal'la Hamdi Yazır tarafından çevirisi şöyle.

Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir. Şimdi bu ayetin Türkçe lafzına bakarak yorum yaparsak işitme ve görme engellilere bir hakaret anlamı çıkartabiliriz. Yani yeryüzünde dolaşan canlıların en kötüsü düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir. Anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizler Allah katında canlıların en kötüsüdür deniyor. Şimdi buradaki manaya bakabilmek gerekiyor.

anlamayan ve düşünmeyen biçimindedir burada vurgunun kendisi de. Yani anlamaz ve düşünmezseniz siz zaten sağır ve dilsiz sayılırsınız. Öte yandan anlama ve düşünme işi bilme ile ilgili değil, ahlaklı olma ile ilgilidir. Biraz önce anlattığım Arapçanın özü gereği ya da Arap aklının epistemolojisi gereği. Yani aynı ayeti birebir Türkçe'ye çevirsek şöyle bir sonuç çıkıyor. Allah katında canlıların en kötüleri işitmeyen ve duymayanlardır. Onlar akletmezler.

Burada daha fena bir vaziyet var. İşitmeyen ve duymayanlar akılsızdır deniyor. Şimdi böyle bir mana mı çıkıyor? Hayır. Onlar akletmezler. Yani düşünmezler anlamında değil. Nefsine sahip olamayanlardır. Hevesini kontrol edemeyenlerdir. Hareket noktamız bilgi değil çünkü. Hareket noktamız ahlak olunca, işitmek ve görmek fiilleri bir şeyi kavramak işlevine değil, nefsine hakim olmak işlevine bürünüyor. Umarım anlatabilmişimdir. Ama zaten derdimiz, bunu anlatmaktan ziyade, çevirinin ne kadar zor bir iş olduğudur söz konusu şey Arapça olduğunda. Şimdi bu Enfal Suresi 22. ayetten yola çıkan bir Türk Müslüman,

Bu ayetten yola çıkarak kendini ilme fenni adayabilir. Yani diyor ki Allah bana anlamalısın kardeşim, düşünmelisin. Şimdi böyle düşünüyorsam ben kendimi ilme fenni adıyorum. Öyle ya aklını kullanma Allah katında bir emir. Fakat aynı ayetten yola çıkan bir Arap Müslümanı bu ayetten ilmi fenni, aklı bilimi değil, nefsini terbiye etmeyi anlayabilir. Birinde bilgiden ahlaka gidiliyor, diğerinde ahlaktan bilgiye geliniyor.

Haliyle Arapça bir metni hakkını vererek Türkçe'ye çevirebilmek oldukça zorlu. Kaldı ki çevirseniz dahi farklı anlamlar da çıkarabiliyoruz aynı metinden. İşte düşünün, aynı metinden Mevlevilik de çıkıyor ki hoşgörü merkezli bir din yorumudur o. Aynı metinden son derece sekter bir Ortodoksünlilik veya Selefilik de çıkabiliyor.

Marmara Liyahiyattan emekli profesör Mustafa Öztürk'ün konuya ilişkin yaklaşımı şöyle. Bakın ayetin başına oturuyoruz. Aynı ayetten üç kişi üç ayrı sonuç çıkarabiliyor. Ama mesela bir kurban örneğini vereyim ben size. Kurban Bayramı geldiğinde şuradaki hazirun muhtemelen hiç ihtilaf yaşamadan sabah namazına gidiyor, kurbanla ortak oluyor.

son derece mükemmel bir uyum insicam içinde kesiyor, konu komşuya dağıtıyor, bayramlaşıyor, çıkıp geliyor. En ufak bir pürüz çıkmıyor. Bu ittifakı neye borçlusunuz arkadaşlar? Kevser suresinin tefsirine mi borçlusunuz? Kevser suresi üzerinden biz kurban hükmünün ne olduğunu, nasıl kesileceğini öğrenirsek, burada kaç yüz kişi var? Beş yüz. Beş yüz tane kurban ritüeli çıkar.

Dolayısıyla Türkçe meallerin tümü tartışmalı meselelerdir ve yazanın subjektif yaklaşımını ifade eder. Kur'an metninden objektif olarak ne anlaşıldığından öte okuyanın ne anladığını ifade eder. Yani Kur'an'ın kendisi değil ama Kur'an'ın meali ve tefsiri subjektiftir. Şimdi burada bir ara verelim. Döndüğümüzde Kur'an apaçık mı yazılmıştır onun üzerine konuşalım.

Bize her ne kadar Kur'an'ın apaçık yazıldığı söylense de, hiç öyle apaçık bir metin değildir bu. İnanmayan gitsin okusun. Bizde her evde bulunur Kur'an. Sözüm ona herkes de Kur'an okuduğunu iddia eder. Ama öyle sanıyorum ki, bu topraklarda okunduğu iddia edilip de okunmayan bir kitaptır Kur'an-ı Kerim. Çünkü gerçekten anlaması pek zordur, belki de imkansızdır. Anladığını iddia eden de iddialı bir laf eder.

Zira Kur'an'ı okurken bir de okunan surelerin Mekke'de mi indiği, Medine'de mi indiği, hangi olay üzerine indiği falan da bilinmelidir. Şimdi deyin ki bildiniz, bitmedi. Arapçanın lafzına hakim olmak da yetmez, ruhuna da biraz önce anlattığım üzere hakim olmanız gerekir. Velhasıl Kur'an metinlerinin tartışmaları bu metinleri tartışanların aklına emanettir. Objektif bir hakikat değil, subjektif yorumlardır bunlar.

İlk kere Kevser suresinden kurban çıkar mı çıkmaz mı o ayrı bir mesele. Venharın ne anlama geldiğinde daha anlaşamayız. Madde 1. 2. Vacip mi farz mı onda da anlaşamayız. 2. Büyüğünden küçüğünden nasıl kesileceğiz onda da anlaşamayız. 3.

Biraz önce meal veya tefsirler subjektif yorumlardır dedim. Fakat böyle dedim diye meal veya tefsirleri küçümsediğim düşünülmesin. Burada da sık sık zikrettiğim bir hakikat meselesi var. Bu hakikat mümkün mertebe objektif temelleri olan bir şey olmalı. Hakikatin sahiden hakikat olduğunu bizi ikna eden nedir? Ona inanan insanların varlığıdır değil mi? Şimdi biraz örneklendirelim derdimizi. İslam bir hakikattir. Çünkü Müslümanlar var. Neden hakikattir? Çünkü ona inananlar var. Türklük de bir hakikattir. Çünkü Türkler var. Hakikatin kendisi ona inanan insanlar sayesinde var.

Mesela pastafaryanizm. Hiç duydunuz mu? Bu insanlar yani kendilerine pastafaryan diyenler evrenin yüce bir uçan spagetti canavarı tarafından yaratıldığına inanıyorlar. Saçma mı geliyor size? Ya da inanmasalar bile bu yolla diğer dinlerin de kendi inançlarından daha mantıklı olmadığını söylüyorlar. Bu biraz daha tutarlı. Ama yine de saçma değil mi? Uçan bir spagetti canavarı tarafından yaratılmış olduğumuz gerçeği, gerçeği diyorum. Çünkü gerçek de subjektif.

Buradan bir tür deistik perspektif yaratıyorlar. İslam'ı ya da diğer dinleri pastafaryenlikten daha mantıklı yapan bir şey var mı peki? Yok. Öyleyse neden İslam'ı bir din gibi kabul ederken uçan spagetti canavarına inananlara saygı duymuyoruz?

Bunun çok basit bir cevabı var. Çünkü pastaferyenlerin sayısı çok ama çok az. Eğer onların sayısı ve gücü diğer İbrahimi dinler kadar çok olsaydı, yani Hristiyanlık, Yahudilik ve Müslümanlık kadar olsaydı, uçan spagetti canavarına da saygı duymak zorunda kalacaktık. Öyleyse hakikat, ona inananların varlığı sayesinde ayakta kalabiliyor. Buradan Kikekar'da ve Nietzsche'ye gidelim ve Pelin, Dilara, Çolak'a kulak verelim.

Kierkegaard şöyle bir şey söyleyecek. Mesele hakikatin ne olduğu değil. Nesnel olan bir hakikatin varlığı konusunda bir şey söylemekten ziyade asıl mesele benim o hakikate inanıp inanmadığımdır diyecek. Nietzsche'nin Tanrı öldü iddiasını açıklamaya giriştiğimde şundan söz etmiştim. Nietzsche'nin de aslında Tanrı'nın varlığı veya yokluğu konusunda metafizik açıdan bir önerme ortaya atmadığını, gerçekten Tanrı'nın varlığı veya yokluğunu soru konusu edilmediğini,

Artık Tanrı varsa bile onun geçerliliğini yitirmiş olduğunu yani insanların artık ona inanmadığını dile getirmeye çalıştığını söylemiştim. İnanmak veya inanmamak meselesi de oldukça bireysel bir mesele. Öyleyse Kur'an'ın mealleri de bireysel bir yorumdan ibaret olmak zorunda. Öyleyse mutlak bir doğrudan bahsedemiyoruz. İnananların sayısıyla orantıldığı o doğrunun kendisi. Peki, inananların sayısı nelerden etkileniyor? Bölümün başında dinlediğiniz, ezanın aslında Türkçe olduğunu düşünenler vardı ya o iki kafadar. Ya da benim hapishaneden arkadaşım kemancı Uğur'u düşünelim. Bunlar Müslüman insanlar, inançlı insanlar.

Bu insanlara ne anlatılırsa bu insanlar için hakikat odur. Ne anlatılırsa hakikat odur dediysek, hakikat bu anlamda subjektifse, yani kimin anlattığına göre değişiyorsa, o halde bu insanlara neyin kim tarafından anlatıldığı daha önemli hale geliyor. Bu insanlara ne anlatılıyordan öte, bu insanlara İslam'ı kim anlatıyor sorusu önem kazanıyor. Çünkü kim anlatırsa hakikat, onun hakikatidir.

30 Mayıs'ta Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden geçen bir yasa bu insanlara İslam'ı kimin anlatacağına bir sınır çizdi ve çok keskin bir sınır çizdi. Bazı kanunlarda ve 660 sayılı kanun hükmünde kararnamede değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi mecliste AKP ve MHP oylarıyla kabul edildi. Peki bu kanunla diyanet nasıl bir yetkiye kavuşuyor? O da TV'nin haberinden dinleyelim. Özel yayın evlerinin bastığı Kur'an-ı Kerim mealleri sakıncalıysa imha edilecek. Diyanete verilen bu yetki ilahiyatçıları kızdırdı. Diyanet İşleri Başkanlığına ilişkin düzenlemeler öngören kanun teklifi önceki gün Plan ve Bütçe Komisyonu'nda kabul edildi. Kuran-ı Kerim meallerini başkanlıkla diğer kamu kurumları, özel kişi ve kuruluşların talebi üzerine veya resen incelemek ya da incelettirmek başlıklı teklif tartışma yarattı. Buna göre İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı olduğu kurul tarafından tespit edilen meallerin basım ve yayını durdurulabilecek. Dağıtılmış olanlar toplatılacak ve imha edilecek. Dijital ortamda yayınlananlara ise erişim engeli getirilecek. Duydunuz değil mi? Diyanet

Kur'an meallerini beğenmezse toplatıp imha edecek. Ya bu memlekette yıllardır başımızın etini yediniz, Kur'an yaktılar, Kur'an yasakladılar diye. Şimdi aynısını yapıyorlar. Neye göre peki? İslam'ın temel direklerine aykırıysa. Şimdi kim belirliyor bu temel nitelikleri? Son derece uçu açık, din işleri yüksek kuruluna engizisyon yetkisi veren bir düzenleme. Neyse canım hemen endişelenmeyelim, uygulamaya bir bakalım diyebilirsiniz. Uygulamada aslında iki örnek var karşımızda. Bunlardan ilki İhsan Eli Aç'ın 2007 yılında basılan Yaşayan Kur'an adlı meal ve tefsir çalışması. Bu çalışma iki yıl önce 660 sayılı KHK'ya dayanarak yasaklanıyor ama mahkeme

ifade özgürlüğü kanun hükmünde kararnameye dayanarak yasaklanamaz denerek yasağı iptal ediyor. Ama şimdi karşımızda kanun hükmünde kararname değil, doğrudan kanun var. Ha işte kanunu çıkartmışlar, öyle önümüze koydular. Haliyle yaşayan Kur'an başlıklı eser yasak kapsamına girecek ve toplatılacak gibi duruyor. İsteneli açıkla diyor ki, benim eserim İslam'ın temel niteliklerine uygun. Tam tersine. Diyanetin meali İslam'ın temel niteliklerine aykırı.

Yani benim mealim sapkın ilan ediliyor ve kanun önünde diğer meallerin hepsi, Diyanet'in kendi meali, bir sürü tarikat mealleri mesela bana göre de onlar sapkın. Onlar İslam'ın temel edicilerine aykırı. Hatta Diyanet İşleri başkanlığının vermiş olduğu mealin kendisi İslam'ın temel edicilerine aykırı. Hatta Diyanet işleri başkanlığının kendisi İslam'ın temel yeteneklerine aykırı kanaatime göre. Çünkü İslamiyet'te ruhban sınıfı yoktur. Bu Diyanet'te bir ruhban sınıfı oluşturuluyor. İslamiyet'te kilise yoktur. Bu Diyanet'te bir kilise kurulmuş oluyor.

İslamiyet'te endişesten yoktur. Yani kişiyi, dindişi, kafir, sapkın ilan edip, onun kendisini mahkum etme, iskenyeye uğratma, öldürme, eserlerini yapma, konuşturmama gibi yasaklar söz konusu olmaz. Keza İslamiyet'te herhangi bir kişi veya kurum kişiyi dinden çıkaramaz, sapkın ilan edemez. Buna da aforos deniyor malumunuz kilise kültüründe. Şimdi bunların hepsi, Diyanet'in bu uygulamalarıyla çıkarılan kanunlar bu Diyanet'e verilmiş gibi oluyor. Kim haklı? Diyanet mi? İslam ile açık mı? Buna karar verecek olanlar, inananlardır. Kimisi ihsaneli açığı okur ve onun tefsirine inanır, kimisi diyanetinkine okur, onunkine inanır. Buna ilişkin, sınır çizmek, zorla sınır çizmek olacak iş değil. İddiamız o ki, bunun İslam'a uygun mu değil mi tartışmasını yürütecek herhangi bir devlet kurumu da yoktur.

Devletin kendisi İslam budur dediği anda laiklikten bahsetmek de doğru düzgün mümkün olmaz. Laiklik tartışmasını bir kenara bırakalım. Bu uygulama ifade özgürlüğüne uygun mudur? Kur'an-ı Kerim'i okuyup anladıklarımızı başkalarına anlatmak nasıl yasaklanabilir?

Anayasa madde 26 çok açık değil mi? Lafzı da açık, ruhu da açık bu maddenin. Herkes düşünce ve kanaatlerini, söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet, resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.

Öyleyse bir kimsenin şerefine, haysiyetine alenen sövülmüyorsa ya da bir kimliği, bir inancı alenen aşağılamıyorsa bir kimsenin fikirlerini, kanaatlerini açıklaması neye dayanarak yasaklanabilir? Bakın bu yasak artık en gerideki bir yasak. İfade özgürlüğüne yasak. Tabi İhsan Eli Aç'ın yaşayan Kuran adlı eseri daha önce de yasaklanmaya çalışıldığı için şu anda hedefte ama Prof. Mustafa Öztürk'ün diyanet işlerindeki bir yetkiliden aldığı bilgiye göre

Kur'an meallerine dönük imha girişimi yaşayan Kur'an ile sınırlı değil. Mustafa Öztürk'ü dinleyelim. Ben de bir meal sahibiyim. Bu mesele İhsan Elaçık'la ilgili olarak ortaya çıktığı zamanlarda Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ilgili mahvillerinden bir arkadaşımız aradı. Hocam dedi, bu ilk örnek, öncelikli örnek. Belli ki İhsan Elaçık'ın burada ilk sıraya çekilmesi onun Türkiye sosyolojisinde ve gündemde özellikle siyasi duruşu ve muhalif tavrı etkili.

Antikapitalist Müslüman tanımlaması ve İhsan Hoca'nın bu yöndeki faaliyetleri ve mevcut siyasal iktidara karşı muhalif söylemleri dikkate alındığında onun ilk sıraya çekilmesini anlamak mümkün. O süreçte hocam dedi bu ilk örnek ama kurul tabir caizse MİM koyduğu başka birçok meali de sıraya almış vaziyette yaklaşık öncelikli olarak 10-12 meal sırada bekliyor. Bu mealler arasında sizin mealiniz de var. Başka, o günlerden yanlış hatırlamıyorsam Mustafa İstanbul'un, hatta Muhammed Esed'in, hatta Edip Yüksel'in mealleri de sırada bekliyor ve bunlar da sakıncalı mealler olarak belirlenecek ve bir şekilde bu mealler ortadan kaldırılacak demiştim. E canım İslam'ın temel niteliklerine aykırıysa imha edilsin tabii. Halkımız yalan yanlış şeyler öğrenmesin. Bu önermenin de ahlaki, etik ve hukuki tartışması yürütülebilir ama burada ortaya çıkan sonuç bu değil. Yani kimse örneğin ahiret yoktur ya da melekler yoktur falan demiyor. Yani Amentü'ye karşı gelen mealler değil bunlar. Dahası diyanet. İslam'ın temel niteliklerini belirleme yetkisine sahip olunca, bu niteliklere karşı geldiği iddia edilenleri de dolaylı olarak aforoz etmiş oluyor. Yani senin yalancın Müslümanlık değildir demiş oluyor. İslam'ın temel niteliğine asıl bu aykırı. İslam'da aforoz etme yok biliyorsunuz. Yani 21. yüzyılda Türkiye'de Diyanet kitap toplatıyor. Meal toplatıyor ve onu imha etmeye kalkıyor. Meal ne demek? Kur'an-ı Kerim'in Türkçesi demek. Kur'an-ı Kerim demek değil yani. Şimdi ben yazmış olduğum mealde Kur'an-ı Kerim'in Türkçesi budur diyorum insanlara. E siz benim mealimi yakamazsınız, toplayamazsınız, imha edemezsiniz. Çünkü benim yazdığım meal Kur'an'ın kendisi değil. Kur'an'ın Türkçe çevirisi ve açıklaması. Çeviri ve açıklama imha edilemez. Çeviri ve açıklama suçlanamaz, yargılanamaz, ötekileştirilemez. Ama imha etmeye niyetleniyorlar.

İşin ilginci, bunu yapanlar da yıllardır kafamızı Kur'an okuyamıyorduk, gizli gizli okuyorduk diye ütüleyenler. Bu anlatıyı bilirsiniz. Kemalist Cumhuriyete dönük en yaygın İslamcı eleştiridir bu. Nedir o? Camileri yaktılar, Kur'an'ı yasakladılar. Bugünkü Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş'ı dinleyelim.

babam da 1921 doğumluydu. Onun hatıralarını hep dinleyerek büyüdük. Okula gittiğimizde Kur'an kursuna gittiğimizde Kur'an öğrenmek için gittiğimizde Karadeniz'in bir dağ köyü. Aman ya Rabbi bu ne korkudur ki? Karadeniz'in dağ köyünden birisi bile dışarıda nöbetçi tutuyorlar. Acaba bir jandarma gelir

bizim hocamızı alıp götürür mü? Dışarıda bekliyor. Akşam evlerine Kur'an-ı Kerim'leri götürmüyorlar, tarlanın duvarlarında herkesin bir taşı var, o taşı çekiyor, Kur'an'ı taşın içerisine koyuyor, taşı oraya yerine koyuyor ki eve götürmesin Kur'an. Bu ne korkudur değerli kardeşlerim? Nerede yaşadık bunu biz? Bu nasıl bir şeydir? Ama elhamdülillah geçti bunlar, bunlar geçti.

Demek ki geçmemiş. O dönemki Kur'an baskısı da bugünküne benzerdi. Birincisi, ortalıkta doğanan Kur'an musafları arasında farklılıklar vardı. Yani Arapçasında bile farklılıklar olduğu söyleniyordu. Osmanlı'da da Kur'an'ın Arapça aslına uygun olmayan, tahrip edilmiş Kur'anlar toplanırdı. Ki bu doğrudur. Yani bir metnin orijinalini tahrip ediyorsanız, onu değiştirme, onu toplamanız gerekir.

Cumhuriyet de topladı. Cumhuriyet ilave olarak bir meal ve tefsir çalışması yaptı ki Osmanlı'da meal ve tefsir yoktu. Yani Arapça bilmeyen bir Anadolu köylüsü için Kur'an-ı Kerim büyük bir gizemden ibaretti Osmanlı'da. Karaman Beyliği döneminde bir Türkçe Kur'an çalışması var ama o dönem matbaa falan yok. Yani bir adet Türkçe Kur'an var.

Fakat bu böyle geniş bir meal çalışması gibi değil. Fakat Osmanlı Kur'an'ı Türkçe'ye çevirtmiyor. Yani bilmemiz gereken bu. Bizim bu topraklarda Kur'an'ın Türkçesini okumamız için ilk kez 1935'te yayınlanan Elmalı Hamdi Yazır'ın dini, Kur'an dilini beklememiz gerekiyor. Orada da Kur'an dil ifadesi bak bizim kemancı Uğur'un aklında nasıl yer etmiş. Aslında açık konuşalım, bir Kemalist kurum olarak Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam'ı devletin kontrolüne alma teşebbüsüydü. Kemalist kurum olarak Diyanet İşleri Başkanlığı diyorum bak.

İslam'a çizilen bir tür güvenlik çerçevesiydi Diyanet İşleri Başkanlığı. Bu başkanlık olmasa, mürteci fikirler yaygınlık kazanabilirdi. Bugün de esastan değil ama usul yönünden kemalisttir Diyanet. Aynı 100 yıl önceki bakış açısıyla, devletin din üzerindeki tahakküm arayışının bir parçasıdır.

Dikkat edin, dinin devlet üzerinde tahküm kurmaması için devletin dini tahküm altına alması. Felsefe budur. Bu haliyle kemalizmin laiklik yorumuna usul yönünden aykırı bir iş yapılmıyor bugün de. Ama esasta çelişkiler yaşanıyor. Zira din işleri yüksek kurulu kemalistlerden oluşmuyor, menzilciler ve İsmail ağacılardan oluşuyor.

Sırada 10-12 tane meal olduğu söyleniyor. Bunların sakıncalı olduğu. Bunlar da daha çok o Menzil ve İsmail Ağa tarikatlarının din anlayışlarına muhalif olan, daha çağdaş, modern yorumlar yapan, yenilikçi İslam'ı büyük ülkede savunan arkadaşlardır. Bu bağlamıyla ortodoks ve heterodoks dini yorumlar arasında devlet, ortodoks olanı tercih ediyor ve geri kalanı yasaklıyor. Menzil ve İsmail Ağa gibi Nakşi Halid'i kökenli din yorumları insanımıza zorla dayatılıyor.

Bu yorumun dışındakiler aforoz ediliyor ve dini hayat Nakşi Halid'i kökenli din yorumunun tahakkümüne sokuluyor. Burada da Diyanet İşleri Başkanlığı bir araca dönüştürülüyor. Kimi sol çevrelerde Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır şeklinde yorumlar da görüyorum. Bu tartışmanın daha derinlikli yapılmasını dilerim. Bugün tüm camiler diyanetin kontrolü altındadır ve imamlar da devlet memurudur. 100 yıl önce de böyleydi, bugün de böyle. Eğer yeni bir Türkiye hayali kuruyorsak ve bu Türkiye'de diyanet işleri başkanlığı olmamalıdır diyorsak, öyleyse din meselesine oldukça özgürlüklü bir yerden yaklaşmak mecburiyetindeyiz.

Çünkü diyanetin kendisi ortodoks bir İslam seçmek ve bu İslam'ı anlatmak zorundadır. Ya da biz de kendi ideolojimize uygun bir İslam yorumunu kabul edecek, iktidar olduğumuzda Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla bu yorumu camilerde halkımıza anlatacağız. Bu da mümkün. Ya özgürlükçü olacağız, ya kendi ideolojimize uygun İslami yorumu halka dayatacağız.

Hangisini tercih edersiniz? Ben özgürlükçülükten yanayım açıkçası. Heterodoks olanın özgürleşmesi lazım. Alevi bektaşiliğin de, Mustafa Öztürk gibi tarihsel ekollerin de, ihsan eli açık gibi antikapitalist bakış açılarının da ki dünyada karşılıkları vardır bunların. Yani bizim ülkemizde değil sadece, dünyada da karşılıkları vardır. Bu akımların özgürleşmesi gerekir. Aksi takdirde tek tipçi bir dini yoruma hapis oluyoruz. E o da insanımızın kafasını bulandırıyor.

Biz devlet eliyle insanımızın zihninden korkup zihne kelepçe vurmaya kalkarsak fikirler yeşermiyor bu topraklarda. Sonuçta koyun gibi gidiyorlar bizleri. Düşünmeyi beceremiyoruz. Cemil Meriç'in serzenişi bu haliyle bence oldukça haklı. Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım. Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi. Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede düşünce adamı nasıl çıkar?

Eşitlik mücadelesinin özgürlük mücadelesiyle kardeş olduğunu bilerek yeni bir vizyon, yeni bir paradigma geliştirmeye ihtiyacımız var. Sadece özgürlük mücadelesi bizleri liberal yapıyor ki liberal aydınlarımızın yanılgıları ortadadır. Sadece eşitlik mücadelesi de bizleri beton solcu yapıyor ki sol aydınların durumu da ortadadır. Öyleyse eşitlik ve özgürlüğün kol kola girdiği yeni bir perspektif için hepimiz çabalamalıyız.

Zihnimizi de kutsalların zincirlerinden kurtararak başlayabiliriz düşünmeye. Düşünmek için evvela kutsalları bir kenara atmak gerekir. Halkımıza kutsal geleni sorgulamak, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin olmazsa olmazı kendi kutsallarımızla sorgulanmalı elbette. Grup yorumu yasaklamışlar bu hafta, onlarla veda ederim.

Sana kutsal gelen bin yılık çınar Piske vuruşuyla yıkılır bir gün Kırık kırık bir gün Tüm bu kutsalların ardında büyük bir zorbalık yaptığını bilerek yaşayalım. Adaletin iktidarı tesis edilemeyince, iktidarın adaletine hapsoluyoruz. İktidarın adaletinin de ne getirdiğini bu düzene şöyle bir bakarak görebilirsiniz. Tren Topi'yi podi medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar her türlü eleştirel yaklaşıma saygılı olduğunuz günler geçirmenizi dilerim. Hoşçakalın.

Yenir bayram gülü, çalar davullar Ak ellere kına yakılır bir gün Yakılır bir gün Yenir bayram gülü, çalar davullar Ak ellere kına yakılır bir gün Yakılır bir gün

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)