
3.070 kelime · ~15 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 17 Haziran'da alıyoruz. Sevgili dostlar ben yağmurda da kalsam, çamura da bassam her hafta çarşamba günleri tren topiği hep yaptım. Bunu da hem işime hem de size olan saygımdan inatla sürdürdüm. Fakat 15 Haziran itibariyle bir haftalık bir tatile çıktık Zeynep'le ve benim kaldığım yerde uzun uza diye bir tren topik kaydı hazırlayacak imkanı maalesef bulamadım.
Normalde bunu gözeterek bir yer ayarlamıştık ama hava koşulları, konakladığımız tesisin durumu çalışmama izin vermedi. Bu yüzden sizden özür dilerim. Fakat konuşsak da gündemimizde İsrail olacaktı. O yüzden 3 ay önce yayınladığımız ama bence güncelliğini koruyan bir bölümü yeniden dikkatlerinize sunuyorum. Övünerek söyleyeyim, Fatih Altaylı gibi yapayım, o da öyle yapıyor. Biz bunları hep konuşmuştuk. Diyelim ve sizleri Orta Doğu'da PAX İsrail, Türkiye'de PAX Erdoğan başlıklı bölümle baş başa bırakayım.
Daha önceki Tren Topik bölümlerinde, cumhuriyet tarihini ele alırken pek çok kez Araf'ta cumhuriyet ifadesini kullanmıştık. Cennet değil, cehennem değil, Araf'ta cumhuriyet. Bu ifade bildiğimiz anlamda cumhuriyetin öldüğünü, fakat yeni bir cumhuriyetin de henüz kurulmadığını ima ediyordu. Cennette değildi, bu cehennemde. Yani 2016'dan bu yana diyelim, Araf'ta kalmıştık, bir geçiş dönemi olarak tarihe geçecek 2016'dan bugüne kadar yaşadıklarımız.
Görünen o ki bu Araf'ta kalma halini mevrut rejimin egemenleri de farkında ve onlar da vaziyetten rahatsızlar. Çünkü onlar da vaziyetin sürdürülebilir olmadığını görüyorlar ve bu rejimin restore edilmesi gerektiğinin bilincindeler. Birkaç haftadır büyük bir değişim sürecinin tam gözünde olduğumuzu söylüyorum. Yeni bir döneme giriyoruz. Tren Topik'te de bu yeni dönemin ruhunu sunmaya çalışıyorum size. Dünyadan bölgemize, bölgemizden de ülkemize gelerek tabloyu berrak hale getirmeye çalışalım.
Önce dünyayı Trump 2.0 dönemiyle yaşanacak değişimi anlamaya çalışalım. Trump'ın ikinci dönemiyle anlaşıldı ki eski dünya düzeni öldü ve yenisi doğum sancıları çekiyor. Eski dünya düzeni hem ekonomik olarak öldü, küreselleşme artık sürdürülebilir olmaktan çıktı, hem de politik olarak öldü. Birleşmiş Milletler düzeni yavaş yavaş tarihe karışıyor. Uluslararası hukuk anlamını yitiriyor. Daha doğrusu uluslararası hukukun ulus devletler üzerindeki hakimiyeti bitiyor. Bu dönüşümün basit, birkaç yılda bir yaşanacak kadar sıradan olmadığını söylemek gerekir.
Bu haliyle tarihe tanıklık ettiğimizi düşünüyorum. Benim görebildiğim kadarıyla 1945'ten bu yana yaşanan en sert düzen değişiminin içinden geçiyoruz. 1945'te, yani 2. Dünya Savaşı'nın bitmesinin ardından, Sovyet Rusya ile ABD arasındaki Soğuk Savaş, dünyaya çift kutuplu bir düzen dayatmıştı. Bir tarafta Komünist Rusya, diğer tarafta Kapitalist ABD ve onun periferindeki Batı Dünyası.
Bu düzen 1945 ve 1990 arasında Avrupa bütünleşmesini derinleştirmiş, Batı bloğu kendi içinde uluslar üstü organizasyonlar inşa etmeye başlamıştı. İşte IMF gibi, Dünya Bankası gibi, Dünya Ticaret Örgütü gibi ya da askeri alanda NATO gibi vs. Fakat bu örgütlerin tümünün artık eskisinden daha az değerli olduğu bir yeni düzen kuruluyor. 1990'dan günümüze gelene dek ABD hegemonyasını test ettik ve görülen o ki bu hegemonya artık eskisi kadar güçlü değil ve şatırdamış durumda. ABD'nin hamiliğini üstlendiği uluslararası hukuk artık rafta. ABD başkanı da uluslararası hukuku önemsemiyor.
artık ABD'nin tüm dünyanın egemeniymiş gibi davranmadığı ama tüm dünyanın egemeni olma iddiasını koruduğu bir yeni dönemdeyiz. Gücü olan, kendine yetebilen ve başka ülkelere muhtaç olmayanın hukuku an itibariyle daha önemli. Ve tüm bunlar yeniden çift kutuplu bir dünya düzenine geçildiğini kesin biçimde gösteriyor bizlere. İşte Trump 2.0'ın mesajı. Artık tek kutuplu ABD hegemonyası yok. Artık ardınızı toplayacak bir ABD yok. ABD yeniden büyük ve güçlü olana dek Çin'le rekabet edecek. Sizler de, yani ABD'nin periferinde yer alan diğer ülkeler de bu süreçte başınızın çaresine bakacaksınız.
Herkes başının çaresine baksın. Belki başka bir bölümde bu yeni dünya düzeninin kritiğini yaparız ancak tablo çok açık ve net. Bir tarafta Çin'in, diğer tarafta ABD'nin olduğu yeni bir çok kutuplu dünya düzenine resmen girmiş durumdayız. O halde, burası son derece önemli, bundan önceki dünya düzeni 1945'te kurulurken Türkiye nasıl bir yol ayrımına girdiyse bugün de benzer bir yol ayrımında olduğumuz söylenebilir. Peki, bu yeni dünya düzeninde Türkiye ne yapacak?
Biraz önce söylediğim gibi, son 10 yıldır sürdürülen denge politikasına aynen devam edebilmek bu şartlarda pek mümkün görünmüyor. Yani hem doğu ile hem batı ile temaslanarak hayatta kalmaya çabalamak önceki 10 yılda başarılabildi ama önümüzdeki 10 yılda veya 10 yıllarda dünya böyle bir dünya olmayacak. ne doğulu ne batılı kalmak giderek zorlaşacak. Taraflar netleşiyor ve süreç sertleşiyor. Bu ortamda bir taraf olmak Türkiye gibi ülkeler için oldukça zorlayıcı. Bahçeli'nin 1 Mart'ta yayınladığı mesajı şöyle. İstikrarı zedelenmiş, iradesiz zincirlenmiş bir dünya tablosu tüm risk ve belirsizlikleriyle karşımızdadır. Çok bilinmeyenlik küresel siyaset denkleminin hangi vasıtalarla çözüleceği, çözülse bile sonunun ve sonuçlarının nasıl olacağı meçhuldür.
Ayrıca üzerinde kafa yorulması gereken karmaşık bir muammadır. 1945'te tavizsiz biçimde Batı bloğunun yanında yer almıştık. Türkiye 1947'de Batı bloğunun ekonomik düzeni Britain Woods'a dahil olmuş, beraberinde IMF ve Dünya Bankası'na üye olmuş, 1952'de de NATO üyesi olmuştu. Bu dönemde ABD yardımlarıyla bir Avrupa bütünleşmesi dayatılmış, bu süreç Avrupa Birliği'ne kadar ilerlemişti. Fakat bugün tam tersine, ABD ile Avrupa'nın arası açılıyor. Eski düzende ABD'nin askeri koruması altında yaşayan Avrupa, şimdi kendisine yeni bir ordu inşa etmeye çabalıyor. Bu zamana dek büyük oranda ABD ordusu ve ABD silahlarıyla korunan Avrupa'nın, Trump'ın Ukrayna lideri Zelenski'yi çocuk gibi azarlamasıyla buz dolu bir kova başından aşağı dökülüyor. Bu da enteresan biçimde Avrupa için Türkiye'nin değerini arttırıyor. E çünkü bizde ordu var. Güçlü bir ordu hem de. Hatta o kadar ki Avrupa'nın Türkiye'ye ihtiyaç duyduğu batı basınında yazılıp çizilmeye başlandı. Evet doğru. Sağda solda küçük küçük Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olabileceği ile ilişkin ya da üyeliğinin Avrupa Birliği'ne iyi geleceğine ilişkin bazı küçük küçük iddialar var. Erdoğan da bunu söylüyor zaten. 8 Mart'ta Fransa'nın Le Monde gazetesi, Türkiye-AB ilişkileri üzerine eskiden zahmetti. netli olarak görülen Türkiye, zayıflayan Avrupa Birliği için vazgeçilmez hale geldi başlıklı bir yazı yayınladı. Neden böyle deniyor? Çünkü Avrupa nizamı için Avrupa değerlerinden daha önemli hale geldi Avrupa'nın güvenliği. Haliyle Avrupalı görülmeyen Türkiye'nin Avrupa'nın güvenliğini sağlaması mümkün. Türkiye batı ile yakınlaşacak mı?
Bu noktada Batı'nın da Türkiye'ye olan ihtiyacının artması, Türkiye'nin Batı'yla oturacağı masada elini güçlendiriyor. Bir tür tarihsel fırsat penceresi yani. Hatırlayın, hep diyor Cumhurbaşkanı Erdoğan. Erdoğan 7 Mart'ta gerçekleşen Avrupa Liderleri Çevirim İçi toplantısında bu minvalde konuşuyor ve Avrupa Birliği'ne tam üyelik hedefini vurguluyor.
Saygıdeğer katılımcılar, karşı karşıya bulunduğumuz sınamalar, Avrupa'nın ekonomik güvenliği ve savunmasında Türkiye ile birlik arasındaki münasebetlerin ne denli kritik olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Türkiye, Avrupa Birliği ilişkilerinde uzun vadeli, stratejik bir bakış açısıyla hareket etmek her iki tarafın da menfaatinedir. Biz tam üyelik hedefimizi çok güçlü biçimde muhafaza ediyoruz. Bu zamana dek Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkiler demokratik standartlar şerçevesi içindeydi. Yani bu standartları sağlamadığı için Türkiye Avrupa Birliği'ne girmiyordu veya AB'nin Türkiye'den istediği bu standartlardı. En azından vitrinde olan buydu yani. Fakat yeni dünya düzeni demokrasiyi o kadar takmıyor. Bugünkü öncelik güvenlik meseleleri.
Bu da Türkiye ile AB'nin birbirine yakınlaşmasını sağlıyor. Biraz önce demiştik ki Türkiye çift kutuplu yeni dünya düzeninde tıpkı 1945'te olduğu gibi bir seçimin arifesinde. Öyle görünüyor ki Türkiye'nin tercihi tıpkı 1945'teki gibi. Yine batı nizamından yana olacak. Ve yine 1945'teki gibi Türkiye'nin bu tercihinin nedeni bölgesinde yaşanan güvenliğe ilişkin gelişmeler.
80 yıl sonra bugün, Türkiye bu sefer Orta Doğu'dan doğru bir dayatmayla karşı karşıya. Bu dayatmaya Pax İsrail dayatması diyebiliriz. Ne demek Pax İsrail? Pax Latince barış demek. Geçen bölümde İsrail barışı demiştim ama Pax İsrail demek bence daha cazip. Zira tarihteki diğer Pax'lara bir atıf var bu kavramda. Pax Romana, Pax Ottoman ya da Pax Americana gibi. Bu Pax'ların hepsinde barışı getiren şey, düşmanların yenilmesiydi. Artık direnecek gücü kalmayan bir düşman varsa karşınızda, ortaya zaten fiilen barış çıkıyor. Pax Romana.
Roma barışı, Pax Americana, Amerikan barışı gibi. Dünya ölçeğinde değil ama Orta Doğu ölçeğinde bir hakikatten bahsediyorum. Bir yorum ya da sevindiğim bir şey değil. Ama bir yorum, bir hakikat. Pax İsrail'le karşı karşıyayız. İsrail, Lübnan İzbullahı ve Hamas başta olmak üzere Suriye ve İran'ı da içine katarak bir zafer elde etmiş durumda.
Bunu ben de üzülüyorum ama görmezden gelemeyiz. Bölgede İsrail karşısına direnen tüm güçler yenilmiş haldeyken İsrail'in dostları da güç kazanıyor. Suriye'deki istikrarsızlık da İsrail'in işine geliyor. Suriye rejimi tarihe karıştı. Çanlar ise İran için çalıyor.
8 Mart'ta ABD lideri Trump, İran ruhani lideri Hamane'ye bir mektup gönderdi ve İran'dan nükleer programını durdurmasını istedi. Bunu anlaşmaya geçelim diyor Trump ama eğer kabul etmezsen diye başlayıp bildik üslubuyla son derece sert tehditler savuruyor. ABD başkanı, İran'a maksimum baskı politikasını mektubu gönderdikten hemen sonra yeniden hayata geçirdi. Trump, isteklerinin gerçekleşmemesi halinde, olacaklarla ilgili tehdit dolu ifadeler kullandı. Eğer İran müzakere etmezse, bu onlar için çok çirkin olacak. İran nükleer silahlara sahip olamaz. Başka seçenekler mevcut, dedi. Trump ABD'si, önceki dönemden kalan Ukrayna ya da Filistin savaşını bitirirken, Orta Doğu'da İran'a odaklanıyor.
Bu, Orta Doğu'daki Paks-İsrail rejimine de uygundur. Trump ABD'si Orta Doğu'yu İsrail'e emanet etmiş durumda. Peki, şimdi tablo buyken Türkiye sizce ne yapmalı? Paks-İsrail'e karşı direnmeli mi? Yoksa Paks-İsrail rejimini kabullenip hayatta kalmaya mı çalışmalı? Siyasi liderlerin kürsülerde konuşmalarını hele bir sallayın. Onları geçin. Onlar laf. Onları geçelim. Ama İsrail ile Türkiye arasak ilişkileri daha derinlikli incelemek durumundayız. Şimdi, Paks İsrail'e karşı direnmek oldukça iddialı olur değil mi? İran bu haldeyken, Şii-Hilali cihatçılar ve siyonistler tarafından dağıtılmışken, direniş ekseni kırılmışken, İsrail'e karşı direniş göstermek an itibariyle oldukça zor.
Öyleyse Paks-İsrail'i kabullendiğimiz ikinci kapıdan girelim. Yani Türkiye'nin Paks-İsrail rejimini kabullendiği ikinci kapı. Batıyla diyaloğu güçlendirmek isteyen Türkiye'nin girdiği kapı bu. Kapıyı çalınca sizi Kürtler karşılıyor. Biz bir reklama gidelim sonra Kürtleri konuşalım.
10 Mart akşamı SDG lideri Mazlum Abdi ile Şam yönetimi lideri Ahmet Elşar'a ya da Namıdiye Ergolani bir araya geldiler ve nihayet anlaşmaya vardılar. Bu haliyle son derece tarihi bir ana şahitlik etti. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet Şara ile Mazlum Abdi arasında Şam'da imzalanan anlaşma sekiz maddeden oluşuyor. Anlaşmanın maddelerine geleni şöyle bir bakalım. Maddelerin tamamını ele almayacağız ama dileyenler internet ortamında okuyabilirler. Kısa bir metin. Fakat kritik maddelere odaklanalım. Bir kere beklenmeyen bir gelişme değildi SDG ile Şam yönetiminin anlaşması.
Fakat zamanının erken olduğu düşünülüyor. SDG Şam ile savaşacak değil, savaşırsa kazanacak değil. Bu haliyle SDG tümüyle savunmada kalmış durumdaydı. Haliyle SDG için barış bir tercih değil, bir zorunluluktu.
Tersine, SDG'nin statüsünden rahatsız olanlar için de Barış bir tercih değil zorunluluktu. Her iki taraf için de en kârlı olan Barış'tı. Bu nedenle, Barış kimseye sürpriz olmadı. Belki beklenenden erken gerçekleşti denebilir. Buna karşın Rojava'nın statüsünün ne olacağı anlaşmada net biçimde ortaya çıkmıyor. Benim anlaşma maddelerinden anladığım, bir de taraflardan dinlediğim, Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunduğu, buna karşı Rojava yönetiminin belli düzeylerde özellik elde ettiği yönünde. Kritik madde ikinci madde. Ne deniyor ikinci maddede? Kürt toplumunun Suriye devletinin asli bir unsuru olarak tanınması ve vatandaşlık ile anayasal haklarının güvence altına alınması. Bu noktada Kürtlerin anayasal güvencesi sadece bir anayasal mesele değil, Kürt örgütlerinin de hukuki güvenceye kavuşması anlamına geliyor.
Bu haliyle, Şam yönetimi altında, Şam yönetiminin egemenlik gücüne saygı duyan, fakat fiilen özerk statüsü olan bir güce dönüşüyor SDG. Ha ilerleyen dönemde SDG'ye lağvedilir, başka bir isim altında yeniden organize olur, orasını bilemem. Ama şurası kesin. Mazlum Abd'i önderliği lağvedilmiş değil, tersine Suriye devleti nezdinde statü elde etmiş, hatta belki şöyle denebilir, Suriye devletine ortak olmuş durumda. Ve diğer kritik madde, yani 4. madde,
Kuzeydoğu Suriye'deki tüm sivil ve askeri kurumların sınır kapıları, havaalanları ve petroliyere gaz sahaları da dahil olmak üzere Suriye devletinin yönetimine entegre edilmesi. Böylece devamında her ne olursa olsun SDG, Şam yönetimini açıktan tanımış ve kendi egemenlik sahasını Şam yönetimine entegre edeceğini beyan etmiş oluyor. Bu oldukça önemli bir gelişme zira artık ÖCAN'ın çağrısı YPG'yi kapsıyor mu kapsamıyor mu gibi bir soru anlamını bu anlaşmayla beraber yitiriyor. SDG yani YPG'nin de içinde olduğu çatı organizasyon Suriye devletinin şemsiyesi altına giriyor ve böylece Türkiye nezdinde de meşruiyet kazanıyor.
Bu durum, Türkiye'deki yeni çözüm sürecinin de önünü çok rahatlatan, önünü açan bir gelişme. 11 Mart'ta SDG ile Şam arasındaki anlaşma üzerine Dem Parti Grup Başkan Vekili Gülistan Kılıç Korçyiğit bir basın toplantısı düzenledi. YPG ile ilgili tartışmaların ben artık büyük oranda en azından gündemimizden çıkacağını düşünüyorum. Bugün çokça ifade ettik. Suriye'nin sorunu, Suriye'deki güç sorununun kendisi Suriyelilerin sorunudur. Suriyeliler kendi dinamikleri içerisinde kendi tartışmalarını yürüteceklerdir.
Kürtler bundan sonra Rojava'daki kazanımlarını güvence altına almak için pazarlık masasında yer alacaklar. Silahlar susmuş durumda, artık taraflar ateşkesi geçtiler barış masasındalar. Anlaşma ile taraflar barışın bir zorunluluk olduğunu da teyit etmiş oluyorlar. Bunun Türkiye'ye yansıması da elbette olacaktır. Bu anlaşmayla birlikte, yeni çözüm sürecinin önündeki en önemli engel de böylece aşılmış oluyor. Tabii, SDG ile Şam arasındaki anlaşmanın zamanı da oldukça ilgi çekicidir. Nedir ilgi çekici olan? Şöyle, Laskiye, Tartus ve Humus gibi bölgelerde istikrarın bozulduğu, sivil katliamlara girişildiği ve uluslararası kamuoyunun da Şam yönetimine tepki gösterdiği yani Şam yönetiminin zor durumda olduğu bir anda gerçekleşti anlaşma. Şam'ın eli çok güçlü değilken imzalanan bu anlaşmanın arkasında Katar ve ABD'nin olduğu söyleniyor. Zaten söz konusu bu anlaşmada ara bulucu da ABD. Nitekim anlaşmaya ilk tebrik de Katar'dan geliyor.
Katar Dışişleri Bakanlığı anlaşmadan hemen sonra yayınladığı mesajda, Anlaşmayı sivil barışı sağlamlaştırma, güvenlik ve istikrarı artırma, hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlet inşa etme yolunda önemli bir adım olarak görüyoruz. açıklamasında bulundu. Türkiye için de, bizim için de, bence sevindirici bir hadisedir bu anlaşma. Zira benim kendi adıma koktuğum bir senaryo olarak, Kuzey Suriye'ye askeri operasyon olasılığı bu anlaşmayla neredeyse bitiyor.
Zira Türkiye'de SDG de an itibariyle Şam yönetimini meşru görüyor. Bu sevinilecek bir şeydir. Buna karşın Türkiye'deki Alevi toplumu biraz da haklı olarak duygusal tepkiler geliştirdiler anlaşmaya. Zira Şam lideri Golani ile hem de Alevi katliamının hemen ardından anlaşılması Alevileri gücendirmiş görünüyor. Özellikle Esad kalıntıları ifadesinin anlaşma metninde geçmesi zor günlerden geçen Alevi toplumu için kırıcı olmuş.
Anlaşmanın 6. maddesi şöyle. Bu Esad kalıntıları ifadesi oldukça politik ve flu kalıyor. Zira Golanin'in de başını çektiği cihatçı hareket, silaha sarıldığında Hristiyanlar Lübnan'a, Aleviler mezara diye haykırıyordu. 6 Mart'ta bölgede HTŞ yönetiminden de bağımsız hareket edebildiğini gösteren silahlı çeteler, binden fazla Alevi'yi işkence ederek vahşi biçimde katletti.
Tüm bu katliamlar da Esad kalıntıları denerek meşrulaştırıldı. Türkiye'de iktidar medyasındaki dil öylesine çirkinleşti ki midesi olanın öğüresi gelir. Yeni Şafak'tan İsmail Kılıç Arslan'ın Suriye'deki Arap Alevileri katledilirken yazdığı bir yazı Türkiye'de infiale neden oldu. Nusayriler dini inançları bakımından değil, emperyalizme yaptıkları köpekliğin bir sonucu olarak hala Suriye'de sivil insan öldürecek kadar alçak oldukları için gebertiliyorlar. Başka bir şey değil,
Bu utanmazca iğrenç yazıya tek bir soruşturma, tek bir inceleme başlatılmadı. Bu alenen işlenen nefes suçuna dair hükümetten tek bir kınama gelmedi. Sosyal medya Yavuz Sultan Selim'e övgüler düzülen içeriklerle dolu. Alevi nefretini ayan beyan yazabilmek serbest hale getirilmiş durumda.
Üstelik bana tepki gösterdiğinizde de siyasal alevicilikle suçlanıyorsunuz. Önümüzdeki aylar içinde PKK silah bırakacak, Suriye düğümü çözülmüş olacak. Peki ya sonra? Bunun bir demokratikleşme anlamına gelmeyeceğini daha önce de söylemiştik. Demokratikleşme olmadan çatışmasızlık, şiddetsizlik hali yaratılmak isteniyor. Hatta diyebilirim ki Orta Doğu'da Paks İsrail, Türkiye'de Paks Erdoğan.
Daha önce de bu kavramı kullanmıştık hatırladınız mı? 14 Mayıs'tan hemen sonra. Pax Erdoğan. Tüm düşmanlarını alt etmiş olanın barışı. T24'ten Cansu Çamlıbel bu hafta Dem Parti eş genel başkanı Tuncer Bakıran'a sorularını yöneltmiş. Çamlıbel soruyor.
Bakıran şöyle cevap veriyor. Dünyanın her yerinde bu tür süreçler, benzer durumlar olmuştur. Kolombiya örneğine bakarsak, ki devlet orada FARC'yi bitirmek için adeta bir coğrafyayı katletti, çözüm süreci sırasında orada şöyle bir an yaşandı. FARC bir noktaya sıkıştırıldı ama devlet müdahale etmeden bir hafta bekledi. O sırada devlet başkanına yanındakiler soruyor, ölümcül darbeyi yapma şansımız var, daha neyi bekliyorsun? Şöyle bir yanıt veriyor, evet şu an FARC'yi bitirebiliriz ama Kolombiya da kırılır.
Ve işte görüşmeler ondan sonra başlıyor. Barışın her iki taraf için de bir tercihten ziyade bir zorunluluk haline geldiği bir an bu. Diyebilirim ki bu devletin başına 11 Mart 2025 itibariyle her kim geçerse geçsin, bugün bu sürece muhalif görünenler de geçsin, bunu yapmanın, an itibariyle yapılanın yapmanın rasyonel olduğu kabul edilecektir. Bir sosyalist, bir milliyetçi ya da bir İslamcı ideolojisi fark etmez. Bugün bu devletin başına geçen benzer bir süreci yönetmek durumundasınız.
Ha ama bu yapılırken nasıl bir Türkiye kuruluyor? İşte ideolojiler arasındaki farklılık buradadır. Bölümün başında demiştik ki, Türkiye son 10 yıldır, daha doğrusu 2016'daki rejim değişikliğinden bu yana Araf'tadır. Doğu ile Batı arasında Araf'ta, eski Türkiye ile yeni Türkiye arasında Araf'ta, ekonomi de Araf'ta, dış politika da Araf'ta. Önümüzdeki dönem, bu Araflık halinin, yani bu belirsizlik halinin sona ereceğini izleyeceğiz. Benim okumama göre Türkiye, 12 Eylül 1980'den bu yana girdiği Türk İslam sentezci nizamı tasfiye ederken, onun yerine sünni İslamcı bir yeni rejime doğru ilerliyor. Bunun şeriat olduğu düşünülmesin, öyle söylemiyorum, hayır. Avrupa Birliği'ne girmeye çalışan bir şeriat rejimi olmaz. Üst kimliğin Türklük'ten sünniliğe geçmesi gibi düşünülebilir. Bu sünnilik potasının altına Türk ve Kürt sığdırılmaya çalışılacaktır.
Kürt kökenli Türk'ün sadece Kürt'e dönüştüğü bir sürece işaret eder bu durum. Türk ile Kürtlerin birbirini sevmesi her iki taraf için hem dini hem de siyasi bir farzdır. Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir. Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir.
Bahçeli'nin Ziya Gökalp'ten alıntılayarak yaptığı bu konuşma aslında yeni paradigmayı da belirliyor. Eğer bu çaba başarılı sonuç verirse, Kürt'ün sisteme entegre edilmesi, Alevi'nin sünni olmadığı için öteki hale geldiği çemberin daha da dışına atılmasına neden olabilir. Zira Türkiye ile Kürt'ü ortak faydada buluşturan Sünni İslamı olarak öne çıkıyor. Bu noktada aslında Lübnanlaşan bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıya kalabiliriz ki karşımızdaki risk budur. Ne demek Lübnanlaşma? Yani ideolojilerin tümüyle yok olduğu. fikirlerin hiçbir öneminin kalmadığı, ideolojilerin yerine, fikirlerin yerine kimliklerin temsilinin siyaset yaptığı bir ülke. Bence Erdoğan'ın da vizyonu budur. Kürtlerin temsilcisinin Dem parti olduğu, Türklerin temsilini MHP'nin üstlendiği, Sünni Müslümanları Erdoğan'ın temsil ettiği, CHP'nin de bir Alevi partisi olarak algılandığı, Irak'ta ya da Lübnan'da gördüğümüze benzer bir siyasi platform. Bu esnada fikirlerin anlamını kaybettiği, ideolojilerin anlamsızlaştığı bir yeni dönem. Sağcılık ve solculuğun, eski nizamın kodları olduğu, bu kavramların soğuk savaştan kaldığı yeni bir dönem.
Bu platformda Sünni Kürtlerin yerli ve milli çembere alınırken Alevilerin çemberin dışına itildiği, hakim ulusun Türklükten Sünniliğe dönüştüğü bir büyük dönüşüm. Bu dönüşüm boyunca nelerin yaşanacağını beraber izleyeceğiz. Ama siyasal alevicilik diye uyduruk kavramların popülerleşmesi, CHP'ye son Bağız Partisi gibi imalı sıfatlar eklenmesi, solculuğun alevilikle özdeşleşmesi bu arzunun neticesi bana kalırsa. Didişmeyi bırakıp dayanışmaya öne çıkarmalıyız. Kimlikleri birbirinden nefret ettirerek kurulacak bu düzen.
Bizi birbirimizle didiştire didiştire böyle bir düzen kuracaklar. Bizliksizlik yaratılacak. Kapı komşumuz dindar bir Müslüman olduğu için Erdoğan tarafından temsil edilecek. Oy vermesinler demeyin mecbur kalınacak. Aleviler CHP'ye daha da yaklaşacak.
Bu didişmeye son vermezsek böyle olacak. Bu didişmeyi de kırabilecek en kritik toplum kesimi bana kalırsa Alevilerdir. Alevi toplumunun son derece akıllı davranması gereken, politik davranması gereken yeni bir döneme giriyoruz. Ne yapılması gerektiğini söyleyecek hadde hudutta değilim ama çok belli ki Alevi toplumu son derece politik, akıllı davranmak zorunda. Tüm canlara sabır ve dayanma gücü dilerim. Aynı zamanda akıl dilerim. Mademki hepimiz insanız, dağınışma duygularımız tüm alevilerle olsun. Tren Topiği podbii medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek, ezilenlerin yanında olalım. Birliğimiz daim olsun. Bu topraklarda hep beraber yaşayacağız. Biz 85 milyonluk bir ulusuz. Bunu unutmayalım. Hızır yoldaşınız olsun. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.