
5.772 kelime · ~29 dk okuma
Geçen hafta çok ilginç bir belgesel izledim. Adı Secret Mall Apartment, yani gizli alışveriş merkezi apartmanı. Biraz detay vermeden, hızlıca anlatmak gerekirse, Amerika'nın Providence şehrinde yaşayan birkaç sanatçı var ve bunlar diyor ki, biz bir alışveriş merkezine gidelim ve çıkmadan ne kadar yaşayabileceğimizi görelim. AVM'de ne kadar kalabileceğimizi görelim diyorlar. Neden sanatçılar AVM'de yaşamaya çalışıyor sorusunu soruyor olabilirsiniz şu an. Ama onu birazdan cevaplayacağım. Bu sanatçılar alışveriş merkezinde bu dedikleri şeyi yapmak için gidiyorlar ve sabahı geçiriyorlar orada. İşte kıyafetleniyorlar, bir sürü filme gidiyorlar, yemek yiyorlar. ve sonra akşam uyuyacak bir yer arıyorlar alışveriş merkezinde ve iki kişi, bunlar dört kişi bu yolculuğa çıkıyor ve bunlardan ikisi böyle çok garip duvarlardan geçiyor, garip şeylerden geçiyor ve sonra bir anda küçük boş bir alan buluyorlar ve sonra bu alana koltuk alıyorlar
İşte televizyon alıyorlar, PlayStation alıyorlar ve bu odayı tatlı bir salon gibi bir şeye dönüştürüyorlar. Ve 4 yıl boyunca kısmen bu odada yaşayıp, bu salonda yaşayıp gidip geliyorlar, bir şeyler yapıyorlar. Yani burayı bayağı bir kullanıyorlar kimseye yakalanmadan. nasıl bir AVM'nin içinde yaşayıp, kısmen yaşayıp hiç yakalanmamışlar diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama bu böyle ölü bir alan gibi bir şey yani hani alışveriş merkezinin güvenlik görevlisi bile durup dururken oraya gitmiyor. Çünkü oraya gitmek için çok saçma şeyler yapmak gerekiyor. Bu izlediğim belgesel bence çok
Böyle inanılmaz bir belgesel değildi açıkçası. Çok iyi çekilmiş değildi. Yani fena değildi ama belgeselde yaşananlar aşırı ilginç. Ve bu belgeselden sonra biraz daha gaza gelip başka bir belgesel daha izledim. Banksy diye bir sokak sanatçısı var belki duymuşsunuzdur. Bir ara böyle bir resim satmıştı bir müzayede de. Müzayede mi deniyor buna?
Müzayede deniyor ama müzayede de bir şey satınca da müzayede de mi sattı deniyor müzayede sattı mı deniyor acaba onu bilmiyorum. Neyse böyle kendiliğini yok eden bir resim yapmıştı ve herkes çok konuşmuştu aa nasıl böyle bir şey olmuş işte nasıl planlamış falan diye. Bu sanırım Banksy'nin yaptığı en popüler şeydi. Neyse, bu adam normalde bir sokak sanatçısı ve çok popüler şeylerini görmüşsünüzdür bunun gibi. Gerçekte de kimliğini gizliyor çünkü sokak sanatçısı. Hani duvara grafiti falan, duvara resimler çizdiği için kim olduğunu göstermiyor. O da bir belgesel çekmiş. Böyle bir 10 küsur yıl önce. Exit through the gift shop diye o belgeseli izledim. Ve bu bölümde biraz alışveriş merkezlerini, biraz sokak sanatını ve biraz da yaşadığımız yerle olan bağımızı konuşmak istiyorum.
HOSCAKALIN... Ben ortaokuldayken yaşadığım evin yanına Zorlu Center yapılmaya başladı. Bilmiyorsanız Zorlu Center İstanbul'daki en büyük alışveriş merkezlerinden biri. Ve evet yani akşam cam açıldığında bile AVM inşaatının sesi geliyordu. Çünkü hani 7.24 çalışıyorlardı sanırım o binayı yapmak için. Ve çok toz oluyordu yani ev. Acaba ne kadar sağlıklı bir olay. Ama evet sonra alışveriş merkezi açıldı. Ve ben de yani sürekli oraya gitmeye başladım. Hani çünkü
Bilmiyorum. Çok zevkli biri de değildim. Ve evinin yakınında da bir alışveriş merkezi olunca gidiyorsun yani. Mesela cuma çıkışları lisede arkadaşlarımla Carl's Jr. diye bir hamburger zinciri var. Belki duymuşsunuzdur. Bu reklam değil yani. Oraya gidiyorduk. Brolarımla hamburger yiyorduk. Sonra da çıkışında sinemaya gidiyorduk. Bilmiyorum. Şu an düşününce böyle İstanbul'da yaşarken yapılabilecek çok daha fazla şey varmış gibi geliyor. Ki arada yapıyordum, Kadıköy'e falan gidiyordum. Orada da Rex sineması vardı. Şu an kapalı ama alışveriş merkezlerinin içinde olmayan sinemalardan biriydi. Evet, bunu hep söylüyorum. Lisede biraz daha şeymişim diye. Hani sadece alışveriş merkezinde hamburger yiyip sinemaya gidiyormuşum ama aslında İstanbul çok...
Deli bir şehir yani, yapabileceğiniz bir sürü şey var. Neyse ama şimdi başka şeyler yapıyorum. O yüzden hani çok fazla üstüme gelmeye gerek yok yani. Her cuma çıkışı hamburger ve sinema yaptığım için. Ve Zorlu Center'da hala var. Remzi Kitabebi'nin bir... Yani Kitabebi var yani. Remzi Kitabebi var. Ve orada şey vardı... Kitaplar var.
Kitaplar var ve oturma yeri var. Orası çok iyi cidden. Ben orada bayağı bir kitap okudum. Çünkü kitabı almadan okuyabiliyorsunuz orada ve ben de evime yakın diye gidip oradaki koltuklarda hani bayağı bir saat geçiriyordum yani. Ya da böyle çok pahalı dergiler var İngilizce. Wired diye bir dergi var. Teknolojiyle alakalı. New Yorker diye bir dergi var. Gidip onları okuyordum. Keyifliydi. Hala da yapılabiliyor galiba. Her Remzi kitap evinde koltuk var mı bilmiyorum ama gayet eğlenceli bir olay. Neyse çok alakasız bir şekilde ben bir gün
Zorlu Center'ın da bir parkı var. Biliyor musunuz bilmiyorum küçük mü? Yani park mı bilmiyorum. Çimlik alan. Bir gün lise sırasında oraya gittim ve çantamdan kitap çıkardım. Ve yatıp okumaya başladım. Ve çok geçmeden yanıma bir güvenlik geldi ve kalkar mısınız dedi.
Ben de yani niye kalkayım falan dedim. O da dedi ki beni uyardılar kameradan görmüşler sizi kalkmanız lazım dedi. Ben de neyi görmüşler dedim. O da dedi ki kalkmanız lazım. Şimdi bu olay lisede gerçekleştiği için her detayını hatırlamıyorum. Yani tabii ki sinirlenmiştim ve hani bu ne kadar saçma bir olay.
Gerçekten şu an söyleyince bile böyle beynim almıyor böyle bir şeyin yaşandığına. O adamın suratı aklıma geliyor ve yani birincisi bilmiyorum. Bilmiyorum. Çok kötü yani çok kötü. Çok çok çok kötü. Ve bu arada ben bir iki sene sonra orada o zaman görüştüğüm kişiyle gidip yine öpüşüyorduk falan yani parkta. O sırada uyarıldık mı hatırlamıyorum mesela. Galiba bir kere falan uyarılmıştık. Ki yani o da okay oldu. Yani niye öpüşmemize bir şey diyorsunuz ki yani. İnsanlar sokakta sürekli kavga ediyorlar. 7.24 sokakta kavga görüyorum ve çok sinirli insanlar görüyorum. Daha çok kişi öpüşse belki daha iyi olabilir yani bilmiyorum.
Bu bölüme hazırlanırken alışveriş merkezlerinin tarihine de baktım ve ilk alışveriş merkezlerini düşünen kişi Victor Groen. Kendisi Robert Oppenheimer'a çok benziyor. Robert Oppenheimer atom bombasını bulmuştu bildiğiniz gibi. O araştırmanın lideriydi yani. Ve bulduktan hemen sonra bunalıma girmişti. Daha ben ne yaptım falan kullanılmaması lazım bunun falan.
Openheimer filminde bu konunun işlenmesini görmüştük. Victor Groen de alışveriş merkezleri fikrini bulmuş ve ondan 20 yıl sonra falan böyle alışveriş merkezlerine aşırı sinir olmuş. Ve işte toplumu yok ediyorlar, insanları yok ediyorlar falan demiş. Peki yani nasıl böyle bir şey olmuş? Adam yani niye bu fikri bulup sonra kötü olduğunu düşünmüş. Hemen sizin için anlatıyorum.
Bu Victor Gruen, Avusturyalı, 1903 doğumlu ve 1952'de dünyadaki ilk alışveriş merkezini tasarlamış. Tabii ki daha önce hani pazarlar, pasajlar, öyle şeyler varmış ama bu bildiğimiz geleneksel, tamamen dışarıya kapalı yani bina, klimalı falan AVM. İlk AVM, Amerikan tarzı. Bu adam Victor Gruen ilk 2. Dünya Savaşı sonrası Amerika'da çok insanlar alışveriş yapmıyor diye şey yapmaya başlamış. Mağazaların vitrinlerini tasarlamaya başlamış. İşte cam vitrinler yapalım. Dükkanların içi hani insanları alışverişe itecek şekilde olsun. Böyle psikolojik teknikler kullanarak beynimizi yıkıyorlar ve biz de alışverişe sürükleniyoruz. Bunu biliyorsunuz. Değil mi? Yani zaten belli yani. Bir dükkana girdiğinizde bir şeyi almanız için hani çok aynen.
kıyafetlerin yeri ya da başka şeylerin yerini hani ayarlıyorlar ya ya da renklerle beynimizi yıkıyorlar. Ya da mesela çoğu kıyafet mağazasında sırada ya girdiğinizde de yanında çoraplar falan oluyor ki hani aa bu da buradaymış alayım diyorsunuz. Aha beynimiz yıkandı, bittik. Özgür irade yok. Tüketim toplumu.
Aynen, bu Victor Guren ilk bunu bulmuş ve bir sürü Amerika'da mağaza vitrinini, mağazaları dizayn etmiş. Ve bunu yaparken Amerika'da bayağı bir dolaşmış. Ve tabii ki Amerika'da dolaşmak için de bir araba kullanmanız gerekiyor. Çünkü Amerika çok büyük ve büyük şehir merkezleri dışında arabanız olmadan yaşamanız çok zor.
Markete arabayla gidiyorsun, kahve içmeye arabayla gidiyorsun. Ne yapacaksan yap, arabayla yapıyorsun ve... Yani bilmiyorum, bence bu biraz sıkıcı. Şehirleri hani insanları değil, arabaları düşünerek kurmuşlar. Biliyorsunuz yani lisede insanlar arabayla okula gitmeye başlıyor. Enteresan.
Ve büyük ihtimalle mesela küçük Amerika'da bir yerde yaşıyorsunuz. Bar'a gittiğinizde ne yapıyor bu insanlar bilmiyorum. Ve bunu Google'ladım. Alkollü bir şekilde geri dönüyorlarmış. Çünkü otobüs yok, tren yok. Ya arkadaşı bırakacak sonra tekrar bar'a gidecek ama bar'a nasıl geri döneceksin sonraki gün falan. Çok saçma bir ortam.
Bu arada Amerika'da alkol tüketme yaşı 21 ve bununla ilgili de çok enteresan bir hikaye var. Çok da enteresan değil ama. Evet şöyle, normalde Amerika'da oy verme ve alkol alma yaşı 1970'lere kadar 21'miş. Sonra demişler ki oy verme yaşı 21 olmasın 18 olsun. Öyle olunca da Amerika'daki bazı eyaletler, Amerika'da eyaletler var.
Ve eyaletlerin ayrı ayrı yasaları var birbirlerinden farklı olarak. Bir de federal Amerika devleti var. O yüzden daha karışık bir sistem. Ama bir eyalette yapabildiğiniz bir şeyi bazen başka bir eyalette yapamıyorsunuz yasalar dolayısıyla. Şu an mesela kürtaj yasaları farklı, silahlanma yasaları farklı bir sürü eyalette, vergilendirme farklı. Yani öyle bir sürü şey farklı.
Amerika'da da 1970'lerde oy verme yaşını 18'e indirince bazı eyaletler de demiş ki biz de içki yaşını 18'e yapalım yani indirelim. Çünkü bu insanlar 18 yaşında oy veriyorlarsa yani alkol almayı da hani halleder bilmiyorum böyle bir ses tonuyla mı söylemişlerdir. 18'e çekmiş bazı eyaletler. Bazı eyaletler 19'a çekmiş. Bazıları 21'de tutmaya devam etmiş. Böyle olunca da farklı bir problem ortaya çıkmış. Diyelim siz 18 yaşındasınız ve sizin eyaletinizde 21 yaş içki içme sınırı var. Ama diyelim yanınızdaki eyalette içki içme sınırı 18 ve siz bu eyalete 1 saat 2 saat araba uzaklığındasınız. E siz o zaman gidersiniz öbür eyalete arabayla.
İçersiniz, dönersiniz. Zaten böyle oluyormuş. O yüzden de kaza yapıyorlarmış. O yüzden sonra herkes 21'e çekmiş tekrar içki içme yaşını. Enteresan. Biraz geç yani, bilmiyorum. Ben Belçika'ya gitmiştim 17 yaşındayken ve orada içki içme yaşı bira ve şarap için sanırım 16'ydı. O da yani aslında çok mantıksız değil böyle seviyelere koymak.
Ağır içkiler 18 yaşında, hafifler 16 yaşında, kahve 12 yaşında içmeye başlıyor. Alışveriş merkezlerine dönmemiz gerekirse, evet Amerika'da insanlar arabayla yaşıyor ve biraz yalnız ve izole bir hayat. Çünkü insanların böyle yürüdüğü, toplandığı alanlar yok. Buna İngilizce'de third spaces diyorlar. Türkçe'de de üçüncü mekanlar olarak çevrilebiliyor galiba. Ev birinci mekan, çünkü yaşıyoruz. İş ikinci mekan, çünkü sürekli gidiyoruz. İnsanların vakit geçirebileceği diğer mekanlar da işte kafe, bar, kütüphane, spor salonu, parklar. Bunlar da üçüncü mekanlar.
Ve bizim üçüncü mekanlara ihtiyacımız var ki yani insanlarla sosyalleşelim, sohbet edelim, bir şeyler olsun ve bu üçüncü mekanların da tabii ki erişilebilir olması gerekiyor. Yani üçüncü mekanlar varsa ama bunlara girmek zorsa veya bunlar çok pahalıysa o zaman üçüncü mekanlar var mıdır? Çoğu insan kullanamıyorsa yoktur gibi cevaplayabiliriz bence. Bu Viktor Gruen denen lavuk falan hayır hayır adam da Avusturyalı ve o Avrupa şehirlerindeki yürünebilir şehir olayını biraz Amerika'ya getirmek istiyor. Ama şöyle bir sıkıntı var yani. Amerika'da zaten şehirleri yapmışlar ve bin tane ev var yan yana. Yanında da hiçbir şey yok. O zaman siz ne yapabilirsiniz diye düşünmüş Viktor Grüven ve demiş ki
Farklı bir toplanma alanı yapayım. Bu toplanma alanında yuva olsun, okul olsun, apartman olsun, park olsun, alışveriş yapabileceğiniz yerler olsun demiş ve sonra 1952'de ilk modern alışveriş merkezini açmış Amerika'da ve hemen Bu çok popüler olmuş. Sonra bir sürü farklı alışveriş merkezi açılmış. Ama Gruen şeyden memnun olmamış yani. O daha böyle sosyal bir şey planlarken daha çok alışveriş merkezi özelliğini almış. O alışveriş merkezinin geliştiricileri ve diğer alışveriş merkezleri de o şekilde gelişmiş. Zaten sonra Gruen AVM'lerin, alışveriş merkezlerinin şehirleri yok ettiğini söylüyor. Hatta bir ara Vienna'ya gitmiş tekrar. Yani doğup büyüdüğü sanırım yer.
Ve orada bir alışveriş merkezi açıldığını görünce kafayı yemiş. Çünkü zaten bu şehirde her şey vardı. Bu buraya da mı geldi? Sıçtık falan olmuş yani biraz. Ve sonraki çalışmalarını, şehir merkezlerini... Çünkü alışveriş merkezleri yüzünden şehir merkezleri biraz ekonomik olarak daha kötüleşiyor. O da şehir merkezlerini kalkındırmaya çalışmış. Evet, enteresan bir hayat yani.
Tamam, şimdi belgesele geri dönebiliriz. Bu alışveriş merkezinde yaşama olayı 2000'lerin başında yaşanıyor, Providence şehrinde. Ve bu şehir o sıralarda çok iyi bir durumda değil. Çünkü 2000'lerden önce şehir hem tekstil hem de sanayide iyiymiş.
Ama 2000'lerin başında baya bunlar çökmüş yani. 1990'ların sonunda 2000'lerin başında bir sürü fabrika kapanmış. Bizim sanatçılar da alışveriş merkezini bulmadan önce, oradaki o odayı bulmadan önce şehrin unutulmuş ve fabrikaların kapanmış olduğu sanayi bölgesinde yaşıyorlarmış. Ve hani normal bir evde değil de sanayi bölgesi binalarının birinde yaşıyorlar.
Ve sürekli burada partiliyorlar ve yaşıyorlar. Herhalde yani etraflarında da çok fazla ev olmadığı için, orası bir yerleşim alanı olmadığı için o alanı istedikleri gibi kullanabiliyorlar. Yani şu an böyle bir yerde yaşamak bilmiyorum bence enteresan olabilirdi açıkçası. Bir sürü insanla sürekli partileyip çıldırmak bir süreliğine en azından çok keyifli olabilirdi gibi geliyor bana. Çünkü o alanı aynı zamanda hem yaşamak hem partilemek hem de sanat yapmak için de kullanıyorlarmış. Ve bir sürü insan beraber yaşıyor. Tatlı bence.
Neyse bizimkiler, bizimkiler daha adlarını bile vermediğim sanatçılar. Bunlar o fabrikada yaşarken bazı başka insanlar büyük ihtimalle zengin insanlar ve inanılmaz vizyonlu insanlar demişler ki biz bu şehri kalkındıralım. Peki bunu nasıl yapabilirler? Sizce bir şehir nasıl kalkınabilir?
Tabii ki bir alışveriş merkezi açarak, devasa bir alışveriş merkezi açalım, insanlar alışveriş yapsın, alsınlar, versinler, para harcasınlar, bir sürü dükkan olsun ve şehrimiz kalkınsın demişler. Başka şehirlerden bizim şehre gelsinler, devasa alışveriş merkezini görmeye demişler. Ve bir alışveriş merkezi yapmaya başlamışlar ve bu alışveriş merkezi bu sanatçıların kaldığı sanayi bölgesine yakın bir yerde yapılıyor. Ve ilginç bir şekilde alışveriş merkezinin yapımı bittikten sonra alışveriş merkezinin o sanayi bölgesine bakan kısmına hiçbir giriş koymuyorlar. Yani öbür tarafta giriş var, daha zengin insanların girebileceği bir yer var ama o sanatçıların ve daha alternatif insanların yaşadığı yerdeki kapıda kapı yok yani. Orada giremiyorsunuz. Ve bu ilginç bir olay. Yani şehirlerde mesela havalı şeyler oluyor bazen ama sizin erişiminiz kısıtlanıyor. Mesela bunu geçen Londra'da bir arkadaşım anlatmıştı. Londra'da Finsbury Park diye bir park var. Ve bu parkın İngilizlerin yaşadığı bir çıkış bölgesi var. Yani parkı çevreleyen bölgede bir kısmında İngilizler yaşıyor. Bir kısmında Türkler, Kürtler yaşıyor ve bir kısmında da Afrikalılar var sanırım. Yani yanlış söylüyor olabilirim de böyle farklı insanlar var. Yani farklı toplumlar var. Ve parkın en kolay girilebilir yeri, en iyi aydınlatılan yeri, İngilizlerin olduğu yer. Diğer iki yerde de daha fazla cheat var, daha az giriş var. Hatta bir yerde cheat'i insanlar dermiş, öyle bir giriş açmışlar. Çünkü yani diyelim sizin eviniz parka yakın ama cheat olduğu için parka giremiyorsunuz.
Ama beyazlar istedikleri gibi girip çıkabiliyorlar. Yani çok kötü. Geçende Adana'da şey olmuş gördünüz mü bilmiyorum bir alışveriş merkezine 21 yaş sınırı koymuşlar. Herhalde yani 21 yaşın altındakiler gelip saçma sapan şeyler yapıyorlarmış. Ama yani insanlar ne kadar izole olabilir daha? Çünkü Instagram'da bunun postunu gördüm ve işte herkes alkışlamış, çok iyi işte çok saçmalıyorlardı falan demiş de. Ya bu insanların nasıl saçmalamaması için çalışabiliriz o da konuşulmalı. Hani çünkü siz onları alışveriş merkezine almadığınızda daha da dışlıyorsunuz ve onlar daha kendi balonlarında daha da
saçmalıyorlarsa daha da saçmalıyorlar yani. İnsanlar bir arada olunca şehirlerde biraz daha hoşgörülü olabiliyorlar farklı bakış açılarına. Çünkü mesela diyelim metal yapan biri bazen insanları çok korkutuyor ya da farklı görünüşlerde insanlar birbirlerini çok korkutuyorlar ama aynı otobüse bindiğinde yani çok bir şey olmadığını fark ediyoruz. Bilmiyorum. Bu alışveriş merkezi açıldıktan sonra şöyle bir şey de olmuş.
Bunlar hani fabrika alanlarında yaşıyorlardı ya bu sanatçılar. Ama bu zengin vizyoner şehir planlamacıları şey demiş hani boş boş yaşıyor burada insanlar biz buraları da alalım. Buraya da süpermarketler bir şeyler yaparız. Hani bu alan iyi değerlendirilmiyor. İnsanları buradan çıkaralım demişler ve bizimkileri atmışlar evlerinden. Bunlar da başka yerlere taşınmış. Böyle evsiz kalmamışlar yani protesto etmişler tabii ki kendi alanlarını korumak için ama başarılı olamamışlar ve o binalar yıkılmış.
Ve yani bu sebeple sanatçılar alışveriş merkezine sinir oluyor ve onun temsil ettiği şeylere. Ama tabii ki gidip bakmak da istemişler. Hatta bir tepki olarak biz bu alışveriş merkezine gidelim ve çıkmadan ne kadar süre boyunca bu alışveriş merkezinde kalabileceğimizi görelim. Ve gitmişler sabah. Bir gün geçirmişler. Sürekli kıyafet deneyip fotoğraf çekmişler. Sinemaya girmişler. Ve sonra akşam kalacak bir yer ararken aralarından iki kişi
garip aralıklardan geçmişler, sonra 5-10 metrelik bir merdivenden çıkmışlar ve bir anda kendilerini alışveriş merkezi açıldığından beri kullanılmadığı belli olan bir yerde bulmuşlar. Hatta inşaattan kalma böyle bazı malzemeler de duruyormuş, onları bir kenara itip o gün orada uyumuşlar. Sonra gidip koltuk almışlar. Televizyon almışlar. Playstation 1 ya da 2 almışlar. Bilmiyorum 2000'lerin başında hangisi vardı. Bir sürü şey almışlar ve bayağı ev gibi bir yer olmuş burası. Ve buranın camı yok. Hiçbir şey yok. Yani böyle tamamen karanlıktalar. Ve işte 5-10 metrelik bir merdivenle çıkılıyor bu alana. Elektrik de yok. Sadece uzatma kablosuyla o merdivenden bayağı bir şey indirmişler ve uzatma kablosu bağlamışlar. Işıklar falan filan. Baya sitcom seti gibi bir yer olmuş. Baya tatlı bir yer olmuş. Ve burada oturup işte kendi sanatlarıyla alakalı planlar yapıyorlarmış. İşte ne yapacağız, ne edeceğiz diye. Arada da kalıyorlarmış. Sürekli yaşadıkları bir yer değil ama biri işte şey diyor mesela haftada ben en çok 5 gün kaldım ama arada gidip geliyordum diyor.
Yani bu sırada sanatçıların kendi evleri ayrıca kendi evlerinde kalmaya da devam etmişler. Ama sürekli buraya bir şeyler gelip götürmüşler. Videoları var işte o 5 metrelik 10 metrelik merdivenden koltuk taşıyorlar. Çok saçma sapan şeyler yapıyorlar. Ve bir ara şey diyorlar bu merdivenden çıktığın an biz gözüküyoruz. Bu hani ev gözüküyor. O yüzden biz buraya duvar örelim demişler ve baya tuğlalar almışlar.
ve o beş katlık, beş metrelik merdivenden o tuğlaları çıkartıp sonra da odalarının önüne duvar örmüşler ve bir kapı yapmışlar bu sırada şey diye düşünüyor olabilirsiniz ve bu çok mantıklı hani polis ya da şey alışveriş merkezinin güvenlik görevlisi bu sırada ne yapıyor diye bu sanatçılar bir kere dostlarımız sanatçılar bir kere güvenliğe pardon güvenliğe de değil bir kere polise yakalanıyorlar alışveriş merkezinin içinde böyle otoparkın önünde tuğlaları indirip içeri götürürken polis geliyor ve hani siz ne yapıyorsunuz diye soruyor ama bu sanatçı Michael Townsend böyle sokak sanatı da yaptığı için polisle konuşmaya alışıkmış o yüzden direkt şey demiş yani biz alışveriş merkezine geldik tuğla aldıktan sonra yemek yedik sonra tam dönecektik ama arabamız bozuldu şimdi de tuğlaları indiriyoruz başka bir arkadaşımızın gelip bize almasını bekliyoruz demiş adamlar da polisler de tamam deyip gitmişler
Ve belgeselde şeyden de bahsediyorlar bu sanatçılar, bunların hepsi beyaz insanlar. Biz beyaz olmasaydık, siyahi olsaydık kesin polis bu cevaba okutamazdı ve hemen daha çok bir şeyler bulmaya çalışırdı ve biz büyük ihtimalle siyahi olsak böyle bir şeyi hiçbir şekilde yapamazdık diyorlar. ve evet doğru bu ve evet sonra 4 yıl boyunca merdivenden çıkarak evin kapısı anahtarı ile girerek böyle bir şey yaşamışlar ve bu sırada sanatlarını yapmaya da devam etmişler zaten bence belgeselin en güzel kısmı da oydu çünkü bu insanlar gerçekten Enteresan ve tatlı şeyler yapıyorlar ve bunu para için yapmıyorlar. Yani o Michael Townsend denen bu grubun elebaşı mı? O yani cidden çok parası olmayan ama sürekli sanat yapan. İşte hastanelere gidiyor ve böyle Tape Art diye bir şey varmış. Böyle bir şey olduğunu biliyor muydum bilmiyorum. Bantla resim yapıyor gibi düşünün.
bantı yapıştırarak çizgilerle resimler yapıyor hastaneye. Ve hastanedeki çocuklara da yaptırıyorlar. Ya da bir tane çok ilginç bir olay vardı. Bu adam bir ara şey yapmış. Yine Providence şehrinde. Yine çok alakasız bir yer bulmuş. Böyle alışveriş merkezinde değil de tren yollarının altında, kanalizasyonun dibinde ve girmesi görmesi zor olan bir yere çok büyük bir sanat, yani çok büyük bir sergi açmış.
Ama bu sergi hani resmi bir sergi değil ve bunun reklamını da yapmamış. Sadece o trenlerin olduğu çok alakasız bölgeye bir sürü insan heykeli yapmış. Bazıları havada duruyor, bazıları iplerle asılı ve bir şey yapıyormuş gibi duruyorlar. Bilmiyorum bunun görüntüsünü görseniz iyi olur açıkçası ama... Bu benim çok hoşuma gitti yani çünkü günümüzde sanat işte yani çoğu yerde her şekilde sanat yapılıyor da bu şekilde boş alanları böyle bulup değerlendirmeleri ve insanların da bunu bilip oraya gitmesi çok çok tatlı yani. Hatta belgeselde biri şey diyordu yani o kadar alakasız bir yerdeydi ki ben bir gün oraya gitmeyi denedim.
Ama gidemedim, o yüzden de hiç görmedim diyor. Ve tabii ki burada şey de devreye giriyor, işte sokak sanatı yani bir bakıma illegal olarak da kabul edilebiliyor ya, işte duvara resim yapmak yasak ya da bir alakasız heykel yapmak yasak diye. Ama şehirlerde de kullanılmayan çok güzel alanlar varsa ve insanlar kendilerini burada ifade ediyorlarsa ve bu belgeselde bunun çok güzel şekillerde yapıldığını görüyoruz. Bilmiyorum, insanlar aslında bir bakıma yaşadıkları şehri sahipleniyorlar ve orada kendilerini ifade ediyorlar gibi.
ve bu yolla bir sürü insana iyi geliyor yani sanatçıların yaptığı şeyler. İnsan biraz daha az yalnız, biraz daha iyi hissedebiliyorsa veya bir şey gördüğünde yani bilmiyorum mesela insan evine posterler asıyor ve aynen bu da ona benzer bir şey yani. Ve siz de böyle şeyler gördüğünüzde daha az yalnız hissediyorsunuz ve insanların tatlı olduğunu düşünüyorsunuz. Çünkü büyük ihtimalle böyle bir şey yapan insan savaş karşıtı ya da zenginlerin daha fazla zengin olmasını istemiyor. Bunları biliyorsunuz yani. Bu dünyanın nasıl bir yer olduğunun farkında ve bu şekilde kendini ifade etmeye karar veriyor. Tabii ki dallama da olabilir bu arada bunları yapan insanlar. Ama yani bilmiyorum, o duygu bana çok tatlı geldi belgeseli izlerken ve biraz gözlerim doldu böyle sanatla ilgili konuştukları bir yerde. Çok tatlıydı, evet.
Sonra bir gün 4 yıl sonra yani spoiler gibi olmasın ama yakalanıyorlar yani. Yapacak bir şey yok. Galiba ilk bu arada güvenlikler bu alanı buluyorlar ve kendileri girip çıkıyorlar. İşte PlayStation oynuyorlar, bir şeyler yapıyorlar. O da çok komik.
ama sonra da bir gün güvenlikler geliyor bunlar girdiğinde ve işte bunları suçluyorlar falan da çok bir şey olmuyor anladığım kadarıyla yani çok büyük bir ceza almıyorlar ve bu çok tatlı bir olay yani tam otoriteye karşı gelme ve yani karşı gelirken de yani yıkıcı bir şey de yapmıyorlar sadece kendileri var oluyorlar ve bu varoluşun bile hani zorlaştırıldığı bir yerde bunu yapabilmek çok bilmiyorum çok tatlı bir mesaj bence Ve işte bu birlik, beraberlik ve beraber sanat yapmaları biraz önce dediğim gibi beni duygulandırdı, hoşuma gitti. Çünkü insanların bu şekilde yaşayabilmesi sadece parayı düşünmeden, herkesin sadece parayı düşündüğü bir dünyada ki para düşünülmesin demiyorum yani insanların bir şekilde yaşayabilmesi gerekiyor. Ama bazen insanlar hani neden para kazanıldığını unutuyorlar. çoğu insan unutuyor çünkü esas amaç o hale geliyor gibi. Yani bu hayatta çoğu şeyde oluyor. Bir şey yapmak istiyorsunuz, sonra o şeyi yaparken o kadar o şeye fokuslanıyorsunuz ki başka bir şey görmemeye başlıyorsunuz ve o şeyi neden en başta yaptığınızı unutuyorsunuz. Mesela büyük ihtimalle para kazanmak istemenizin sebebi eğlenmek yani ya da işte mutlu olmak, iyi vakit geçirmek. Ama sonra böyle olmuyor. Araba almak için
stres yapıyorsunuz aslında arabaya eğlenmek için istiyorsunuz ya da mesela sevgili konusu da öyle yani insanlar mutlu olmak için beraber keyifli vakit geçirmek için sevgili yapmak istiyorlar ama bazen onun stresinden dolayı sevgili yapamıyorlar ya da yani esas amaçlarını unutuyorlar sanki tek amaçları yalnız olmamakmış gibi oluyor ama aslında hani aslında amaç yani mutlu olmak yani gerçi bilmiyorum bazı insanlar çok yalnız olamıyorlarsa da evet Bu arada Türkiye'de Onaranlar Kulübü diye çok havalı bir organizasyon var ve Onaranlar Kulübü şehirlere çok tatlı şeyler yapıyorlar. Mesela Rick & Morty Portalı vardı Bomonti'de gördünüz mü bilmiyorum. Rick ve Morty bir duvardan portal'a giriyorlarmış gibi, başka bir paralel evrene geçiyorlarmış gibi gözüküyor. Ve yani Rick ve Morty'nin arkasını görüyoruz ve bunun öbür kısmını, Rick ve Morty'nin portal'dan çıktığı kısmını da mesela kölne yapmışlar. Ve daha bir sürü şeyler yapıyorlar böyle, tatlı şeyler yapıyorlar. Ve bazı yaptıkları şeylerin bozulduğunu görüyorum. Yani birileri ya alıyor ya bir şey yapıyor. Ve bir tık yani ayıp tabii ki. bir tık değil çok ayıp yani birileri gelip şehri güzelleştiriyor ama şehri güzelleştirirken birileri de gelip onu bozuyor ama işte böyle herhalde hayat bilmiyorum
O bozanlara rağmen bir şeyleri yapmaya devam edip sonra bozan insanları gördüğümüzde de onları bozmasanız mı acaba falan dememiz mi gerekiyor? Emin değilim yani. Onaranlar Kulübü'nün Instagram'ını bu açıklamalar şeyine ekleyeceğim. Oradan bakabilirsiniz. Çünkü şey olayı da var ya işte Türkiye'de hiçbir şey olmuyor. Türkiye'de işte iyi müzik yapılmıyor falan diyen bir sürü insan var. Aç bak kardeşim iyi müzik yapılıyor mu diye yani kim ne yapıyor diye. 25-30 yaşına gelmişsin. 50 yaşına gelmişsin. Şimdi her şeye çok kötü diyorsun. Kötü olan... Bir kere Nostalji bölümünü dinleyebilirsiniz bu podcastin. Öyle bir bölümü var. Bu böyle düşünmenizin sebebini açıklıyor ama günümüzde de iyi şeyler oluyor yani. Sadece iyi şeyler olurken çok kötü bir dünyada yaşadığımız için belki görmek zor oluyordur yani. Tabii ki burada kimseye de sinirlenmiyorum. Şarkı açısından da Selüt diye çok iyi bir müzisyen var. Dinliyor musunuz bilmiyorum, çok havalı biri. Erez Molinas, o da havalı biri. O ikisinin de müziklerini açıklamaya koyacağım, onları da dinleyin. Sonra iyi müzik yokmuş demeyin. İyi günler. Bitmedi bölüm, devam ediyor. Evet, bu bölüm sonsuza kadar devam edecek. Şu an canlı yayında konuşuyorum aslında. Sadece yarım saat gecikme var. Ve bölüm uzayacak sizi dinledikçe. Her gün, her saniye beraber olacağız.
Sonsuza kadar sadece film izlemiyorum. 10.000 yıl sadece film izlemiyorum. Sadecefilmizizlemiyorum.com Sadece film izlemiyorum.
İstanbul'da büyümüş biri olarak, biraz önce dediğim gibi, bu kadar çok alışveriş merkezine gitmiş olmak lisede biraz beni şey yapıyor, ah be diyor yani. Bu şehirde yaşıyordun lan sen, delirtiyor yani. Biraz önce de demiştim ama. Bu düşüncemi söylemek istiyorum. İstanbul'da Kanyon diye bir alışveriş merkezi var ve bence mimarisi çok etkileyici. Böyle hem katlı bir alışveriş merkezi, birkaç katlı ama hem de açık. İkisi aynı anda yani. Ve bir kanyona benziyor. Ve bu güzel bir şey.
Bence. Söylemek isterim. Bir ara nasıl böyle bir şey oldu bilmiyorum. Bir yaz tatili babamla her gün kanyona gidiyorduk. Niye gidiyorduk? Ne yapıyorduk ki? Yani filme girilir. Ama onun dışında ben mi istiyordum, babam mı götürmek istiyordu? Yani ben istiyordum herhalde. İlginç. Bir de bu Secret Mall Apartment belgeseli bana şeyi düşündürdü. 2000'lerin başında bu teknolojinin daha yeni yeni hani
hayatımıza girdiği ve insanların teknolojiyle gözetlenmesinin yeni yeni başladığı bir şeydi. Ve şöyle bir şey var yani bu tarz şeyler oldukça ya da yani hani bu tarz pozitif şeyler değil de bu tarz negatif şeyler oldukça yani bir güvenliğin açığı kötü bir şey için değerlendirildiğinde kötü bir şey yapmak için sürekli bu gözetleme teknolojileri geliştiriliyor ve bu biraz sinir bozucu bir şey. Çünkü yani bir insan bence kendi yaşadığı şehirde anonim olabilmeli. Yani tabi ki bu baskıcı toplumlarla beraber gözetleme toplumu olduğunda kötü oluyor çünkü siz kendinizi ifade edemeyeceğinizi düşünüyorsunuz ve bu yüzden hani anonim bir şekilde ifade etmek istiyorsunuz. Çünkü anonim olmadan bazı düşüncelerinizi ifade ettiğinizde sıkıntı olabiliyor. Ya da yani sadece anonim de olmak isteyebilirsiniz bilmiyorum. Ama işte insanların maske takması da yasaklanıyor bazı toplumlarda bir şey protesto etmek için.
ama sonra da protesto edenler mesela tutuklanabiliyor. Hani o zaman yani aynen anladınız yani durumu. Ya da yani yaptığımız her şey bilindiğinde bu iyi bir şey mi bilmiyorum yani bir eğer kötü bir şey yapmıyorsanız bile rahat hissetmiyorsanız sürekli izleniyor gibi hissediyorsanız bence bu çok eğlenceli bir his değil yani. Mesela ben kitap okurken bir güvenlik beni görmüş ve yanlış bir şey yaptığımı falan düşünmüş mesela. Sizi kimin gözetlediği de önemli. Tabii ki yani melekler gözetliyorsa sizi ya da yani objektif insanlar sıkıntı yok ama bu teknolojileri ellerinde bulunduran insanlar genelde hani melek olmuyor.
Bu arada şey ilginç olabilir yani, tüm dünya izlense ama tüm dünyadaki herkesi canlı bir şekilde ne yaptığını görebilsek, tuvaletteyse tuvaletle biriyle beraber oluyorsa olsun, her şey, her şeyini görsek, herkesin her şeyini görsek o zaman belki ilginç olabilir çünkü bunun hiçbir anlamı kalmaz. Yok ünlüymüş de, oymuş da, buymuş da. Herkes bir şey olur yani. Ve işte, hani, drama için başkalarının kavgasını izleyeceksen de herkesin kavgası olacağı için belki anlamsızlaşır mı? Emin değilim yani. Ama öyle bir şey yok. O yüzden hani sadece bazı insanlar gözetleniyor ve bazı insanlar da bunu kullanarak ya da gözetlenmemeyi seçerek, çünkü bunu yapabiliyor bazıları,
Evet, bilmiyorum. Gözetlemlerle ilgili düşüncelerim böyle. Geçen mesela İngiltere'de bir parktaydım. İngiltere'de de galiba her yerde kamera var ama parkta yoktu. Ve kötü bir şey değildi bu. Mesela Maçka Parkı'nda da her yerde kamera var. Ama bu çok iyi bir şey mi? Bilmiyorum yani. Güvenlik uzmanı falan da değilim açıkçası ve... Konu, evet. Şimdi öbür belgesele geçebiliriz. Exit Through The Gift Shop'ı konuşmak istiyorum. Bu da Banksy'nin çektiği bir belgesel.
Bu belgesel çok komik ve çok cringe. Bu arada bugün bahsettiğim iki belgeseli de izleyebilirsiniz tabii ki. İkisini de bulmak kolay mı bilmiyorum. Çünkü günümüzde her şey platformlarda ama aslında hiçbir şey de platformlarda değil yani. Hani böyle niş ve enteresan bir şey aradığınızda bulamıyorsunuz. Sonra da insanlar niye salaklaşıyor yani.
Çünkü saçma sapan şeyleri izlememizde zorluyorsunuz bizi yani ama alternatif bir şey belki de vardır bu arada bunlar platformlarda. Sadece öylesini şey yapmak istedim, söylemek istedim. Evet, şimdi Banksy'nin Exit Through The Gift Shop belgeselini konuşacağız. Bu belgeseli Banksy çekmemiş bu arada ama Banksy çekmiş.
Ve tüm belgeselerin olayı da bu aslında. Çok çok ilginç bir belgesel. Ve çok cringe bir belgesel. İzlerken böyle insanların yaptıkları şeyleri görünce... Tamam, belgeseli anlatayım. Thierry Guetta diye. Yani Fransız bu adam. Thierry Guetta. Ya da A okunuyor mu? Thierry Guetta.
diye Fransız bir Amerika'da yaşayan göçmen var Los Angeles'ta ve bu adam çok ilginç bir adam. Normalde vintage kıyafet falan satıyor. Avrupa'dan getirdiklerini bu Los Angeles'taki zenginlere bamgüm, yüksek fiyatlara satarak geçiniyor. Ve çok ilginç bir adam bu adam. Yaptığı her şeyin videosunu çekiyor ama 7.24 çekiyor ve sanırım küçükken, ya belgeseli izleyin bu arada ilginç, biraz önce dediğim gibi.
Küçükken annesini kaybetmiş sanırım bir böyle ve bu haberi de okulda başka bir öğrenci onunla dalga geçerek mi ne söyleyeyim yani çok kötü. O da işte bu Thierry Guetta'da, o da şey yapmaya karar vermiş. İşte ben hayatımdaki her şeyi dokümanlıyım. Özellikle de kendi çocuğum olduktan sonra her şeyi çekmeye başlamış. İşte belgeselde görüyorsunuz. İnsanlarla buluşuyor mesela. Hiç sormuyor bir şey çekiyorum, sıkıntı olur mu, seni çekebilir miyim diye. Direkt çekiyor ve o şekilde devam ediyor. Ve işin ilginç kısmı adam bunların hiçbirini kurgulamıyor. Sadece her şeyi çekip bırakıyor. Adam için hani önemli olan çekmek. Çektikten sonra onları izlemek ya da onları bir şekilde kurgulayıp oradan bir şey oluşturmak değil. Bir günde bu adam bir şekilde bir sokak sanatçısıyla tanışıyor.
ve o sokak sanatçısının sokakta, bunlar gece yarısı yapılıyor genelde sokak sanatı legal bir şey olmadığı için izin falan almak gerekiyor. Tabii ki sanatçılar almıyorlar yani. Adam da bir sokak sanatçısıyla tanışıp onu çekmeye başlıyor ve sonra sürekli böyle sokak sanatçılarını çekiyor. Biraz da değişik bir adam yani. Bu iki belgeselde de
Bir önceki belgeselde de, bu belgeselde de şöyle bir sahne var. İlk belgeselde şey sahnesi var. Bu apartman evine yatırım yapan, yatırım değil de yani apartmanı yani AVM'deki apartmana sürekli geliştirmeye çalışan Michael'ın bir kız arkadaşı varmış o sırada. Kız arkadaşı da diyor ki sen sürekli bu evi geliştirmeye çalışıyorsun ama bizim ortak yaşadığımız bir ev var Allah'ını seversen bizim eve yardım et diyor.
hani biraz ilişkileri o açıdan zorlanıyor ve zaten sonra ayrılmışlar yani belgeselde görüyoruz. Bu belgeselde de Thierry Guetta sokak sanatçılarıyla o kadar çok vakit geçiriyor ki çocuklarıyla vakit geçirmemeye başlıyor ve işte eşi endişelenmeye başlıyor yani çocuklarımızla niye vakit geçirmiyorsun, niye benimle vakit geçirmiyorsun falan diye. Neyse bu adam sürekli sokak sanatçılarına yardım ediyor, bir şeyler yapıyor, onları videoya çekiyor ve çok sadık biri yani sürekli yardım ediyor bunlara ve bir gün Banksy ile tanışıyor yani. Banksy'de hani sokak salatçılarının en popülerlerinden. Ve baya havalı şeyleri varmış ben bilmiyordum yani. Mesela Batı Şeria'ya gitmiş. Orada biliyorsunuz İsrailli insanlar yani Filistinli insanların evlerini alıp oraya yerleşiyorlar ve oradaki insanların hayatı çok zor yani. Aslında Filistin toprağı olmasına rağmen her gün İsrail orayı işgal ediyor ve
Aynen. İnsanlar başka evlere yerleşip, insanları evlerinden şutluyorlar. Ve bunun olması... Ve bu yıllardır oluyor yani. Banksy bunu 2000'lerde protesto etmiş. İşte Batışere'ye gidip... Ve sürekli Filistinlilerle, İsrailler ayrı şekillerde yaşıyor. Yani duvarlar oluyor. İşte Filistinli birinin bir yerden bir yere gitmesi çok zor ama İsrailler her... Yani daha rahat bir şekilde... Yani direkt rahat bir şekilde şehirde hareket edebiliyorlar. Banks'i de gidip mesela bir duvara bir resim yapmış. Yani bunu protesto etmek için. Çok değişik şeyler yapmış. Yani bilmiyordum ben Banks'in bu kadar değişik şeyler yaptığını. Bana daha böyle reklam... Yani çok popüler olduğu için daha böyle reklammış gibi. Yani reklam değil de anladınız dediğim yani. Öyle resim çiziyormuş falan gibi geliyordu da. Tabii ki yani aslında politikayla ve dünyayla ilgilenen biriymiş. Bir tane yaptığı şey de çok komik. Bu o kadar politik mi bilmiyorum.
İngiltere'deki para şeyine, normalde işte Prenses Elizabeth varmış galiba. Bu 2000'lerin başında hangi para varsa bilmiyorum. 1 milyon pound yapmış ama Elizabeth'in fotoğrafını Prenses Diana ile değiştirmiş. Hatta bu parayı bir binadan atıp...
Böyle bir eylem yapmayı planlıyormuş yani. Eylem değil de sanat, neyse yani. Sonra da şeye fark etmişler, birkaç arkadaşına vermiş bu parayı, Prenses Diana paralarını, sahte parayı ve bunlar kullanmayı denemişler Londra'da bunu. Ve insanlar tabii ki paradaki resme bakmadığı için alıp kabul ediyorlarmış yani. Hani sahte para yapmak bu kadar kolay mı falan diyordu ve gülüyorlardı böyle. Çok çok tuhaf bir ortam. Evet bu belgeselde de işte bu Thierry Guetta Banks ile çalışmaya başlıyor. Onun bir şeylerini çekiyor. Ve sonra çok enteresan bir şekilde bu Thierry Guetta da sanat yapmaya başlıyor. Ve bu belgesel bize şeyi biraz sorgulatıyor yani. İnsanların sanata olan bakış açısı biraz komik yani.
Çünkü bazen gerçekten sanatçı olmayan biri, bir şeyler yapabiliyor ve biz böyle bu nasıl bir sanat falan diyebiliyoruz. Yani sizin o şeyi sanat gibi görmeniz için tek gereken şey belki de başkalarının onayı. Bilmiyorum, Nathan Fielder diye bir adam var ya, Nathan For You diye bir dizisi var. İzlediniz mi bilmiyorum. Çok iyi bir dizi. Bu adam da baya troll yani. Belki bir ara daha derin bir şekilde konuşurum. Bu belgesel bana onu düşündürdü yani. ve sanatla ilgili düşündürdü ve yani sonra da bir cevabı yoktu yani bu sorduğu sorulara çok ama yani sonunda öyle şeyler oluyor ki belgeselin inanılmaz bilmiyorum çok beklenmedik şeyler oluyor ve şu an hani yapay zeka falan filan diye de konuşuluyor ya bilmiyorum
hani sanatın ne olduğu ile ilgili bu belgeseli de izlerseniz kafanız biraz daha karışabilir yani. Hatta bu belgesel olduktan sonra insanlar, şimdi anlatmadığım için tuhaf geliyor olabilir de, belgeselde komik şeyler oluyor, tamam sonlardır, çok komik şeyler oluyor sanat dünyasıyla alakalı ve insanlar bunların da gerçekten olmadığını düşünmüş ve bunu Banksy'nin bir sanat eseri olarak fake bir şekilde yapıyor olabileceğini düşünmüş. Ama Banks de diyor ki hayır yani gerçekten oldu bunlar ve çektim diyor. Yaptığım her şeyi böyle hani böyle sizi şaşırtmak için yapıyormuşum gibi değil. Böyle bir şey oldu ve bu çok ilginç diyor yani. O da çok komik. İnsanların gerçekten olmuş bir şeyi sahte olarak düşünmesi. Bir sürü eleştirmen işte aslında bu olmamış da bu böyle bir yorumda falan diyor. Ama bu olmuş ve bunun olması çok komik.
Ve bu işte şeyde olabiliyor, böyle insanları şaşırtan şeyler yapan insanlar bazen insanlar tarafından hani sanki sürekli bir şaşırtmaca yapıyormuş gibi algılanabiliyorlar. Bu şeyi de düşündürtüyor insana. Yani diyelim siz, sizin bir arkadaşınız var ve çok kötü sanat yapıyor ama siz de çok popüler bir sanatçısınız ve diyor ki arkadaşınız benim sanatımı insanlara yaymaya yardım eder misin? Siz burada ne yapacaksınız? Yani kibar bir şekilde hayır mı diyeceksiniz? Yapabileceğinizin en azını yapıp hani kimse görmesin falan diye mi çalışacaksınız? Ne yapacaksınız? Evet, ne yapacaksınız? Daha fazlasını öğrenmek için Exit Through The Gift Shop belgeselini izleyebilirsiniz ve bu podcastı Spotify'da dinliyorsanız bilgisayardan 5 puan verebilirsiniz ya da Apple Podcast'tan 10 puan... Hayır, orada da 5 puan veriliyor galiba. Ve arkadaşlarınıza bu podcast'tan bahsedebilirsiniz ve kendinize iyi bakabilirsiniz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.