Podcast

181 - Adolescence: Kırılganlık Acımasızlığa Dönüşebilir mi?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Gerek iddialı çekim tekniği gerekse parmak bastığı meseleler sebebiyle Netflix'te yayınlanan mini-dizi "Adolescence", geçtiğimiz haftalarda oldukça dikkat çekti. Ergenlik döneminin ne kadar "kırılgan" ve dış etkenlere açık olabileceğini gözler önüne seren dizi, her bölümünde kesin cevaplar vermek yerine izleyiciyi sorgulamaya yöneltiyor. Suç ve agresyon önlenebilir mi? Genç bireylerin ihtiyaçları neler? 111 Hz'in bu bölümünde, ses getiren yapımın bize vermeye çalıştığı mesajlar üzerine bir inceleme yapıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Gülşah Dim

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.051 kelime · ~15 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.

Dizinin yeni sezonu bugün çıkmış, gördün mü? Yok, zaten sabah apar topar çıktım evden. Nasıl, güzel mi? Ben de başlayamadım daha. Akşam bakacağım. Yanında bir şeyler var mı atıştırmalık? Karnım acıktı. Yok, artık merkezde tost falan yeriz. Arkadaşlar, neredeyiz biz? Bunlar kim? Tanımadığım bir evin kapısının önünde dikiliyoruz. Polis memurları, telsizler falan ne iş? Çözemedim doğrusu. Üstelik daha sabahın körü. Gidip sorsam mı acaba?

Yok ya, olmaz şimdi. Havadan sudan konuşuyor gibiler gerçi ama... Of neyse, dayanamayacağım. Ben soruyorum. Affedersiniz, merhaba. Merhaba. Ya ben 111 Hertz'in yeni bölümünü açmak üzereydim ama... Burada ne oluyor? Önemli bir görevdeyiz şu anda. Haa. Sorum değilse ne gibi bir görev acaba sorabilir miyim? Vahşi bir suçluyu yakalayıp merkeze götürmemiz gerekiyor. Haa, yani tüm bu kalabalık. Özel ekipmanlar o yüzden. Anladım. Biraz korkutucu değil mi ama ya? Eve girmek falan tehlikeli olmasın? Beyefendi, işimiz bu.

Transkriptin tamamını oku

Arkadaşlar tamam mıyız? Peki, tüm ekipler hazır olsun. İşaretimle birlikte içeri giriyoruz. Ama bölüm... Arkadaşlar biz niye içine düştük bir anda böyle? Hayır, bir de vahşi bir suçluyu yakalayacağız dediler. Şu anda hayati tehlike içerisinde olabiliriz. Ev mahşer yerine döndü ya. Yat yere, yat yat yat yat. Eller yukarı. Nerede o? Kim? Konuş, nerede? Orada, sağdaki oda.

Teslim ol! Polis! Cinayet suçuyla gözaltındasın. Ne oluyor? Bizimle birlikte merkeze geliyoruz. Ben bir şey yapmadım ki. Ben masumum. Hadi kalk çabuk! Nasıl yani? Oldukça vahşi suçlu dedikleri bu küçük çocuk mu? En fazla 13 yaşında diyebileceğim bunu. Bu çocuk nasıl hazırlı bir suçlu olabilir ki? Bu işte bir yanlışlık oluyor.

Evet, oldukça sert bir bölüm açılışı oldu ama ben bu işin peşini bırakmak istemiyorum doğrusu. Gerçek ne? Suçlu kim? Bunları öğrenmek isterim. En iyisi tüm bu polis arabalarını takip edip merkeze ulaşmak. Belki orada tatmin edici bir bilgiye erişiriz. Hadi, hiç zaman kaybetmeden orada buluşalım.

Evet arkadaşlar, sanırım açılış son günlerde Netflix'in yeni mini dizisi Adolescence Ergen'i izleyen herkese oldukça tanıdık gelmiştir. Tiyatro ve televizyon yazarı Jack Thorne ile oyuncu Stephen Graham tarafından yaratılan Birleşik Krallık yapımı bu seri tam dört bölümden oluşuyor. Dizinin bu kadar ses getirmesinin de başlıca iki sebebi var. ciddi anlamda zor bir işe imza atmış ekip. Tüm bölümleri tek plan olarak çekmiş. Yani bunu kısaca açıklayacak olursak, kayıt tuşuna basıldığı andan itibaren kameranın hiç durmadığı ya da bunun maharetle belli edilmediği bir çekim tekniği bu. Ta Hitchcock zamanında, Robb, Yves filminde kullanılmıştı. O zaman teknik yetersizliklerden dolayı hiç belli edilmeden geçişler yapılıyordu ama burada

Resmen tek seferde çekmişler tabi onlarca tekrar yaptıktan sonra. ve her biri yaklaşık bir saatlik bölümlerin hepsinde kameranın gerçekten de hiç durdurulmamasıyla oldukça teknik açıdan iddialı bir yapım. Oyuncular tıpkı bir tiyatro sahnesindeymiş gibi hareket ediyorlar. Kamera arkasındaki teknik ekip de hiç durmadan onları takip ediyor. Her an, her saniye planlanmak zorunda ve en önemlisi bu teknik hiçbir hatayı kaldırmıyor. Öyle yanlış bir adım işte lafları unutmak, karıştırmak,

Kameranın odaktan çıkması filan gibi şeyler, ne bileyim figüranlardan birinin yanlışlıkla kameraya bakması gibi akla gelebilecek ya da gelmeyecek daha pek çok teknik ve artistik sorun tüm emekleri bir anda yerle bir edebilir. E sahne aktıkça, saniyeler ilerledikçe hata payı da artıyor doğal olarak. Bunları düşününce tüm ekip için çok büyük bir sorumluluk ve son ana kadar ek bir heyecan sebebi. Fakat teknik dizinin bu kadar parlamasının ardında yatan en önemli sebep değil elbette. Senaryo çok ciddi, çok karanlık bir gerçeği ele alıyor. Ama bundan bahsetmeden önce bölümün başında buluşmak için sözleştiğimiz yere gidelim isterseniz. Ve küçük bir uyarı, bundan sonrası diziyi henüz izlemeyenler için spoiler içerebilir.

Dizinin ilk bölümünün büyük bir kısmı bizi izleyici olarak şu anda olduğu gibi bir polis merkezinin içinde konumluyor. 13 yaşındaki Jamie Miller'ın baskınla evden alınmasının ardından kısa bir araba yolculuğu haricinde sürecin tamamını tüm gerçekliğiyle gözlemleme şansına sahip oluyoruz burada. Miller ailesi felaket bir sabaha uyanmışlar. Polis memurları, avukat, merkezdeki diğer herkes için tatsız olsa da sıradan bir gün. Onları biraz olsun rahatsız edense bu prosedürlerin uygulandığı kişinin normalden çok daha küçük olması.

İlk başta böyle bir suç işleyeceğine hiç ihtimal veremeyeceğimiz bir görünüme sahip olan Jamie'nin suçluluğu konusundaki şüpheler, olay anına ait bir güvenlik kamerası görüntüsüyle kesin bir şekilde savuşturuluyor. Ve izleyici, bunu kim yaptı sorusundan hızla uzaklaşıp serinin esas sorusuna yönleniyor. Bunu neden yaptı? Birleşik Krallık'ta çocukların ve gençlerin suça karışmasını engelleme amacı güden Youth Endowment Fund'ın verilerine göre geride kalan 10 yılda şiddet çok daha büyük bir sorun haline gelmiş durumda. Hayatını kaybeden veya saldırılar yüzünden hastanelik olan çocuk ve gençlerin sayısı 10 yıl önceye oranla epeyce bir artmış. Tıpkı dizide işlenen şekliyle bıçaklı saldırılar ölümle sonuçlanan olayların %82'sinin sebebi üstelik.

Bu korkutucu tablo dizinin yaratıcılarını harekete geçiren faktör aynı zamanda. Peki orada durum böyle, bizim ülkemizde acaba nasıl? Resim maalesef bu tarafta da hiç iç açıcı değil. Türkiye'de hukuk sisteminde suçlu çocuk yoktur, suça sürüklenen çocuk vardır ilkesi baz alınıyor ve 18 yaş altındaki kişiler yasalara göre suç olarak geçen bir eylemde bulundukları takdirde suça sürüklenen çocuk olarak tanımlanıyor, adlandırılıyorlar.

Suça sürükleyen faktörler ise ailesel olabiliyor ya da toplumsal, sosyokültürel olabiliyor. Fakat bireysel faktörler arasında yaş ve özellikle de ergenlik dönemi risk anlamında ön plana çıkıyor. Sebebi de hızlı fiziksel büyüme, cinsel gelişme ve psikososyal olgunlaşmanın tam olarak bu süreçte gerçekleşmesi insanlarda. dış etkenlere ve zararlı etkilere en açık, kendimizi ve başkalarını tehlikeye atabilecek yanlış kararlar vermeye en yatkın olduğumuz dönem bu dönem anlayacağınız. Türkiye'de 2020 yılında güvenlik birimlerine taşınan 114 bin çocuk vakasının içerisinde yaralama neredeyse %32'lik bir oranla başı çekiyor.

Küçük bir bedende bu kadar hınç, bu kadar öfke ve bir başkasının canını yakabilme potansiyeli taşımak gerçekten düşündüğümüzde kan dondurucu bir gerçek. Peki ama neden? Bu yıkıcılık doğuştan mı geliyor yoksa ceza hukukunda ifade edildiği şekliyle çocuklar aslında suça mı sürükleniyor? Dizide Jamie kendisinden kan örneği alınırken bile oldukça gergin. E annesi de aynı şekilde doğal olarak telaşlı çünkü oğlunun iğne korkusunun olduğunu biliyor. Fakat hafif bir medikal prosedürden dahi bu denli rahatsız olan bir çocuk bir başkasına acımasızca onun hayatını ve korkularını hiçe sayarak saldırabiliyor.

Bu ayrıl ve duyarsızlık acaba nerede başlıyor? Jamie'nin sorunu genetik kodlarında mı, yaşadığı toplumda mı yoksa büyüdüğü evde mi? Cinayeti kimin işlediği sorusu ortadan kalktıktan sonra seyirci olarak işte böyle bir sebep arayışına doğru çekiliyoruz. İşte dizinin ardındaki yaratıcı zihinlerin tam olarak istediği şey de bu. Çünkü o zaman sorgulamaya başlıyoruz. Gerek çevremizde olup bitenleri ve gerekse de kendi tutumumuzu.

Başlangıçta Jamie'nin babası Eddie bu sorgulamaya kesinlikle girmek istemiyor. Oğlunun böyle bir şey yapmadığı konusunda emin. Jamie kendisine yöneltilen suçlamayı yalanlayınca net bir şekilde tarafını seçiyor. Ne var ki, polis sorgusu başladığı andan itibaren, oğlunu seven ve onu korumak için derin bir arzu duyan bu baba, konuşmanın tamamen dışında kalıyor. Oğlunun dün akşam ne yaptığı, kimlerle buluştuğu, hatta kanıt unsuru olabilecek spor ayakkabılarını sakladığı konusunda hiçbir fikri yok. Dedektif BassCount'la Jamie arasında gelişen soru-cevap trafiğini takip edebileceği tek bir veriye bile sahip değil.

Oğlunun sosyal medyadaki hayatı, orada yaptığı paylaşımları onun için tam bir muamma. Jamie'nin iç dünyası, beğenileri ya da değerleri de aynı şekilde bir bilinmezlik onun için. Hangi dersleri sever, kimlerle takılır, hobileri var mıdır ya da dert edindikleri şeyler neler? İşte bu sorular Eddie'ye bir baba olarak tümüyle yabancı.

Fakat hiçbiri sorgu sonunda saldırının videosu ortaya çıktığı anda hissettiği o yabancılık duygusuyla yarışamaz tabii ki. Yanında oturan kişiyi hala oğlu olarak gören fakat onun hiç bilmediği bir yüzüyle adeta çifte hayatıyla karşılaşmış bir baba vardır artık gözlerimizin önünde. Neden sorusu o andan itibaren sadece polis memurlarını ilgilendirmekten çıkıp babanın da tüm benliğini kuşatıyor. Jamie bu konuda kapalı bir kutu olunca polis merkezinin dışına çıkıp Jamie'nin günlük hayatına ve yaşam alanlarına yakından bakma zamanının geldiği anlaşılıyor. Demek oluyor ki sırada ikinci durağımız var.

Kaç kere anlatıyor? Kaç kere? Bak tahtaya! Dinle burayı! Ya dinlesene! Yeter! Delirttiniz beni! Delirttiniz! Bıktım sizden! Yeter! Hepiniz çocuklar gideceksiniz! Uh uh! Burada resmen kıyamet kopuyor. Öğrencilerin dikkati darmadağın. Motivasyonları çok düşük. Öğretmenlerse ne yapacaklarını bilemez haldeler. Bu kontrol edilemez kalabalıkla kendi yöntemleriyle baş etmeye çalışıyorlar. Fakat seçtikleri yöntemler oldukça yetersiz.

yönlendirmek ya da bağ kurmak yerine korkutmayı, pes edip ipleri tamamen bırakmayı tercih ediyorlar. Olayın peşindeki polisler, yine dedektif Bascombe ve dedektif Frank doğrudan bu kontrolsüz ortamın içine dalarken okulun o bunaltıcı havası, hapishaneyi andıran yapısı ve tüm bu tantana içerisinde öğrencilerin aslında ne kadar kayıp olduğu sert bir şekilde hissettiriliyor izleyicilere. Kaçış yok. Okula adımınızı attığınız anda, belirli bir hiyerarşinin parçası haline geliyorsunuz. Ve bu, yaş ya da konumsal dinamiklerden çok farklı bir faktöre bağlı. Popülerliğe. Bu, yani popülerlik o kadar önemli bir konu ki, Jamie'nin arkadaşlarından Ryan, onu sorguya çeken polisin eskiden popüler bir öğrenci olduğu konusunda dahi tahmin yürütüyor. İçinde, bunu ölçebilen görünmez bir sensör var adeta çocukların.

Ona göre topluluk içindeki yerimiz ve en önemlisi bizi diğerlerinin yanında güçlü kılacak olan öz saygımız tamamen popülerlik etrafında şekilleniyor. Peki bu konu gerçekten ne kadar önemli? Öğrencilik yıllarımız bizi hayatımız boyunca bir gölge gibi takip mi ediyor acaba? Ergenlik döneminde bireyin yaşıtlarıyla olan ilişkisi dramatik bir önem kazanıyor arkadaşlar. Bunu hepimiz deneyimledik. Aileyle geçirilen zaman azalmaya başlarken arkadaşlarla geçirilen zaman artıyor hatta derinleşiyor. Kurulan bu bağlar yaşamın ileriki döneminde arkadaşlık ve romantik ilişkiler için kritik olacak kişiler arası becerileri geliştirmek için de çok değerli.

Fakat Yale Üniversitesi Psikoloji Departmanı'ndan akademisyenler Michelle Princeton ve Julie Atkins'ın 2004'te yürüttükleri ergenlikte dışlanma ve depresyon üzerine yapılan bir çalışma popülerliğin yetişkinlik için doğrudan bir başarı anlamına gelmeyeceğini ortaya koymuş. Aynı şekilde o yıllarda popüler olmamak da yetişkinlikte başarısız olunacağının mutlak bir göstergesi değil. Ama burada önemli bir nüansı kaçırmamak gerekiyor. Bireyin kendine dair olan algısı ve sevilebilir hissedip hissetmemesi. Bakın olması demiyorum. Hissedip hissetmemesi diyorum. Virginia Üniversitesi'nde çocuk gelişimi üzerine araştırmalar yapan Kathleen McElhenney ve Joseph Allen yazdıkları makalede ergenlerin kendi sosyal başarıları üzerine olan düşüncelerinin uzun valide çevreye sağladıkları uyum konusunda çok kritik olduğuna işaret ediyor.

Yani, bireyin pozitif bir karakter geliştirmesine yardımcı olan şey, öyle popüler olmak falan değil. Sosyal olarak kabul edildiğini bildiği bir gruba dahil olmak. Ergenlikle birlikte çocukluk dönemine göre çok daha büyük bir otonomi kazanılıyor. Ve dolayısıyla sosyal çevre bireyin kendi sınıfıyla sınırlı kalmıyor. Gençler kendi arkadaş gruplarını pek çok farklı ortamdan seçebilecek özgürlüğe erişiyor. O dönemleri bir düşünelim. Sporla bağlanıyoruz, müzikle ya da buna benzeyen diğer ortak hobiler aracılığıyla bağlanıyoruz. Ve birbirini destekleyen, yukarıya taşıyan gruplar o dönemde kurulabiliyor.

Ve bu sayede bireyin kendini bambaşka ortamlarda değerlendirme şansı olduğunu söyleyebiliyoruz. Ne var ki polislerin okulda geçirdikleri bir saat, öğrencilerin ne kendi aralarında ne de öğretmenleriyle herhangi bir anlamlı bağ kuramadığını bize açıkça gösteriyor. Jamie'nin arkadaş grubu, sorgudan da anlaşıldığı üzere oldukça kısıtlı ve derinlikli bir paylaşımları olmadığı açıkça ortada. Jamie, sosyal hiyerarşinin alt katlarında ezildiğini hissederken akıllı bir çocuk olmasına karşın kendisini geliştirecek başka hiçbir topluluğa ait değil.

Çocuklar şahsi yalnızlıklarıyla boğuştukları sırada onlara sadece yardım ediyor gibi görünüp aslında içlerindeki değersizlik hissini körükleyerek radikal ideolojilere sürükleyen dijital bir el uzanıyor. Bu el kategorize ediyor. Bu el ayrıştırıyor. Ve bu el gerçekçilik kisvesi altında gençlere en korktukları duyguyu aşılıyor. Yetersizlik duygusunu.

oluşturulan o toksik, o zehirli atmosfer sanal olduğu için de varlığını görünmez bir alanda sürdürülebiliyor. Yani çok sinsi diyebiliriz bu durumu için. Yetişkinlerin tamamen habersiz oldukları bu adeta yabancı dil haliyle müdahale alanlarının dışında kalıyor. Evet, bu arada ders de bitti sanırım. Koridorların karmaşasına kapılmadan en iyisi bir sonraki durağımıza gidelim ama öncesinde biraz zihnimi dinlendirmem lazım. Zira buradan çok daha sakin bir yere gidecek olsak da orada çok daha zor sorulara cevap arayacağız.

Evet arkadaşlar, tekrar hoş geldiniz. Daha sakin bir yerde buluşacağımızı söylemiştim. Şu anda dizinin 3. bölümündeki psikolojik değerlendirmenin uygulandığı odadayız. Burada klinik psikolog olan Briony Ariston'un görevi ise terapi yapmak falan değil, Jamie'ye dair bağımsız görüşünü sunmak ve onun yasal olarak masum kabul edilip edilmeyeceğini analiz etmek.

Brioni bunu Jamie'nin pek çok konuya, özellikle de kadın-erkek ilişkilerine ve her iki cinsiyetin rollerine dair görüşlerini açığa çıkararak yapıyor. Ebeveyn danışmanı Dr. Justin Kalsun, ergen beynini bisiklet frenlerine sahip bir Ferrari'ye benzetiyor. Yanlış duymadınız, bisiklet frenlerine sahip bir Ferrari. Oldukça dürtüsel olan bu genç bireyler, olayların içine böyle son sürat dalıyorlar ama yeterli risk değerlendirmesinde bulunamıyorlar.

karar verme, riskleri ölçüp biçme, plan yapma, kendimizi kontrol etmekle ilintili olan prefrontal korteks 20'li yaşların ortasına kadar gelişimini daha tam olarak tamamlamadığı için ergenlerin öncelikli olarak duygu ve hızlı kararlarla ilintili olan limbik sistemle eyleme geçmesine sebep oluyor. ödül algısı onların zararına olabilecek tüm risklerin üzerine çıkıyor. Kabul edilmek, alkış almak, güçlü hissetmek. İşte henüz gelişmemiş bu iksel dünya için tehlikeli tüm eylemlere değecek türde ödüller bunlar. Fakat Brioni, klinik psikolog olarak sadece biyolojik bir açıklamanın peşinde değil, Jamie'nin neyi ödül ya da ceza olarak gördüğünü bilmeye ihtiyacı var.

hayatı nasıl anlamlandırdığını da. Aralarında geçen konuşmada Jamie kimi zaman ikna edici şekilde, masumane hatta dostça olabilirken konu istemediği ve onu sıkıntıya sokan bir yöne evrildiğinde öfkesini tehditkar bir şekilde göstermekten çekinmiyor. Odada adeta gücünün ve karşıdakinin ne denli kontrol edebileceğinin sınırlarını ölçüyor. Bunu yapmak için kullandığı metot ise öfke patlamaları.

Jamie ne yapıyor biliyor musunuz? Briony'i korkutabileceğini ya da onu sindirebileceğini sezdiği anların hepsinde oldukça güçlü hissediyor kendisini. Doğrusu bu, onun gerçek dünyada da rahatlıkla gözlemleyebileceği bir durum. Bağırarak istediklerini yaptırabilen insanlar. Radikal söylemleri, daha büyük kitleler tarafından dikkate alınan kanaat önderleri. Kolay sinirlenen birini tetiklememek için etrafındakiler kendi seslerini kısıp kişiliklerini silikleştirmeyi, renklerini soldurmayı kabul ediyorlar, kabulleniyorlar.

Jamie de babasından şiddet görmemiş bir çocuk olsa da onun sinir gösterilerine aşina olduğunu zaman zaman açık ediyor. Bengeleyici ve alttan alan kişi ise annesi. Brioni, Jamie'nin iç dünyasının derinliklerine indikçe oradaki karanlık değersizlik hissiyle burun buruna geliyor. çirkin ve babasının önem verdiği futbol konusunda yeteneksiz olduğunu düşünen Jamie, onu ele geçiren bu hislerle başa çıkmak, onları anlamlandırabilmek için biraz önce de bahsettiğimiz o manipülatif ele tutunmuş durumda. Neydi o? Gizli bir el vardı yani.

İçinde biriken değersizlik hissini karşı cinse yüklemek, anlık bir rahatlama sağlarken, tehdit ya da kaba kuvvet yoluyla onlardan istediğini alabileceğine dair yerleşmiş düşünce, bir ödül ve çıkış yolu sunuyor ona. Her şeye hakkı olduğu halde, hiçbir şeye sahip olmadığı fikre empoze edilirken, bunun bedelini ödetebilme opsiyonu tanınıyor kendisine. Başkalarının canı pahasına üstelik. Fakat karşı cinsi iradesi olan bir bireyden onu iyi hissettirmekle yükümlü bir objeye indirgeyen zehirli atmosfer duyarlılık geliştirmesine, empati kurmasına gerek dahi olmadığını fısıldıyor ona.

Jamie öfke anlarında etrafı kırıp döktükten hatta psikoloğun alanına girdikten sonra bile oldukça umursamaz davranıyor. Sevdiğini söylediği sıcak çikolatayı hışımla duvara fırlattıktan sonra hiçbir şey olmamışçasına bir yenisini isteyebiliyor. Eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşmiyor. Profesyonel bir klinik psikolog olan bir Yoni'nin de bir kadın olarak kendisine uyum sağlamasını, duygularını dengelemesini, ona istediği, kendisini sakinleştirecek güzel sözleri sarf etmesini bekliyor. Her şeyin sonunda yaşadıkları çatışmalara rağmen odadan çıkmadan önceki son sorusuysa esas ihtiyacını açık eder bir şekilde ''Beni sevdin mi?'' sorusu oluyor. ''Beni sevdin mi?''

Bu soru bizi dizinin final bölümüne, Miller ailesinin artık normalleşmek için çaba sarf etmeleri gereken gündelik hayatlarına götürüyor. Neden sorusunun son düğümündeyiz artık. Jamie'yi ailesi mi acaba bu hale getirdi? Oysa her adımda istismarı açık eden bir kanıt bulmaya çalışırken senaryo bize istediğimiz o net cevabı vermiyor. Miller'lar görünürde sıradan bir aile. Eddie çocuklarına karşı doğru bildiği şekilde yaklaşmaya ve kendi babasının hatalarını tekrarlamamaya çalışan bir ebeveyn.

Fakat kamera, oyuncuları adım adım takip ederken başka dinamikleri gözlemleme fırsatı buluyoruz. Çocuğunun işlediği suç sebebiyle mahalle baskısı altında olan Eddie, buna gösterdiği öfke dolu reaksiyon konusunda ailesine karşı çok daha şeffafken, çaresizlik içinde hıçkırarak ağladığını gizliyor. Aynı şekilde Manda, bir anne olarak gülümseyip pozitif davranırken, hüznünü kapalı kapılar ardında yaşıyor. Hüzün, dengeleyici ama sahte bir mutluluk ya da yıkıcı bir öfkeden daha az kabul edilebilir görülüyor sanki.

Bunun yanında her iki ebeveynin de Jamie'nin odasına kapandığı anlarda gezindiği sanal dünyadan habersiz olduklarını, oğullarıyla anlamlı zaman geçirmediklerini öğreniyoruz. Dizinin afişinde bile adeta bir onay alma ihtiyacıyla Eddie'ye bakan Jamie'nin futbolda başarısız olduğunda babasının gözlerini kaçırdığını fark etmemesi imkansız örneğin. Ve içinde asılı kalan bu utancı paylaşabilmesi için de hiçbir kanal olmadığını görüyoruz. Duygular üzerine yeteri kadar konuşulmuyor. İnsanın kendisini yetersiz, çaresiz hissettiği anların açık edilmediği bir kültürün içerisindeyiz çünkü. Üstelik bu kriterleri kim belirliyor? Yetersiz olduğumuzu bize kim söylüyor? Jamie'nin resme ilgi duyduğunu ama daha sonrasında bıraktığını öğreniyoruz mesela. Kendini kanıtlamak için futbolda iyi olması gerektiği konusunda bastıran o ses kime ait?

Başarı tanımı neye göre yapılıyor? Yaşananlara öyle tek bir sebep ya da tek bir sorumlu, bir suçlu bulmak, kolaya kaçmak aslında. Zaten ergen dizisinde de cevabı süslü bir kutu içerisinde izleyicilere sunmayarak, onları bu zor soruyla ve gerçeğin soğukluğuyla baş başa bırakıyor. Ve bu gerçek, dizideki psikoloğun çok da yerinde olan şu sorusuyla somutlaşıyor. Jamie, ölümün ne olduğunu anlıyor musun?

Ne ceza verilirse verilsin, nasıl bir değerlendirme yapılırsa yapılsın ve hangi sonuca ulaşılırsa ulaşılsın, Katie artık yok. Sevinçleri, hayalleri, kurduğu bağlar, geleceğe dair tüm olasılıklar onunla birlikte, bedeniyle birlikte ölüyor, yok oluyor, dönüşü olmayan bir şekilde sona eriyor. Bulundukları yaş itibariyle dış etkilere karşı savunmasız olan çocukları doktrine boğarken, kendi edindikleri kar dışında hiçbir endişeleri olmayan sanal figürler onları sakladıkları, yalnızlaştıkları, dert ettikleri noktalardan tuzağa düşürüyor. Ruhlarının görünmez, kabul edilmez hissettikleri köşelerinden. O zaman belki de soruyu daha geniş bir çerçeveden bir daha sormak lazım. Biz toplum olarak ölümün ne olduğunu anlıyor muyuz?

Biz toplum olarak içselleştirdiğimiz ve sürdürdüğümüz cinsiyet rollerine, duygulara olan yaklaşımımızın yeni nesilleri geri dönülmez şekilde etkilediğinin farkında mıyız? Onları rehberliğe en çok ihtiyaç duydukları anda kimsesiz bırakmıyor muyuz? Potansiyellerini, geleceklerini, ortak geleceğimizi ölüme mahkum etmiyor muyuz? Aslında ergen dizisinin verdiği mesaj kullanılan çekim tekniğiyle oldukça paralel. İzleyiciyi sürekli diken üstünde tutan, hata kabul etmeyen tek plan gibi hayatımızda tüm seçimlerimizle birlikte durmaksızın akıyor. Ve yaptığımız büyük yanlışlar hiç de öyle kolayca silinebilir türden olmuyor.

Üstelik oyunlarda ya da dizi ve filmlerde olduğu gibi burada kestik, yeniden başlıyoruz çekime diyebilme şansımız da yok. Peki ne yapmak lazım? Farklı bir dil konuşulan o dünyaya girebilmek için belki de önce görmek, önce biraz zaman geçirmek, anlamak, kabul etmek gerek. Okulda geçen bölümde aslında çok değerli ipuçları verildi bize arkadaşlar. Kadın dedektifin sanat dersindeki hocanın yaklaşımı sayesinde kendisi için de sıkıntılı geçen ergenlik döneminde hayata nasıl bağlandığını, yaşamında bir anlam bulduğunu öğreniyoruz mesela orada. Ya da erkek dedektifin oğluyla bağ kurabilmek amacıyla yüzleşmeden kaçınmak yerine ilk defa somut bir adım attığına tanıklık ediyoruz.

paylaşmak, konuşmak, gerekli yerde doğru rol model olabilmek yetişkinler olarak bizim sorumluluğumuzda. Duygulara alan açabildiğimiz, kimi zaman konforumuzu kaçıran konuları konuşabildiğimiz ölçüde haberdarız birbirimizden. Çocukların, çocuklarımızın, parmaklarımızın arasından dipsiz bir karanlığa doğru kayıp gitmesini ancak farkındalığımızla önleyebiliriz. Ergen bu farkındalığı oluşturma yolunda yaratıcı akılda kalan bir adım oldu bence. Umarım hem genç bireyleri hem de ebeveynleri kendi adlarına önemli sorgulamaları yapmaya da teşvik edebilmiştir.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)