Podcast

180 - Öfke: Dost Mu Düşman Mı?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Öfke... Kontrolü kaybettiğimizde yakıp yıkan, doğru yönlendirildiğindeyse bizi harekete geçiren içimizdeki o güçlü ateş. Peki, bu duygu sadece yıkım mı getirir? Onu yapıcı bir enerjiye dönüştürmek, öfkeyle kalkıp zararla oturmamak mümkün mü? 111 Hz’in bu bölümünde, bu karmaşık duyguyu biyolojik kökenlerinden felsefi yorumlarına, yıkıcı potansiyelinden dönüştürücü gücüne kadar inceliyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Uğur Yıldırım

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.588 kelime · ~13 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.

Of bu ses ne ya? Gecenin bu saatinde farkındalar mı acaba saatin kaç olduğunu? Yarın sabah toplantım var. Biraz kısar mısınız?

Of inanılmaz ya duymuyorlar bile. Hem geçen hafta da yapmışlardı bunu. Bu gürültüyle nasıl uyuyacağım ben? Yok böyle olmayacak. Gidip konuşmam lazım.

Transkriptin tamamını oku

Bu ne saygısızlık ya? Pazar gecesi yapılacak iş mi bu? Bunları apartmandan attıracaksın aslında ama neyse. Hey!

Hey! Kimse yok mu? Zili bile duymuyorlar. Pes ya!

Aa Barış, merhaba. Biz de Emir'le eğleniyorduk kendi kendimize. Bir sorun mu var? Sorun mu var? Özlem, Emir konuşmuştuk daha önce bunları. Bu saatte bu kadar yüksek sesle müzik dinlenir mi ya? Pazar gecesi bu ya. Yarın iş günü. Ooo Barış, duyuluyor muydu ya? Biz fark etmedik. Fark etmedik mi? Fark etmedik mi? Nasıl fark etmezsiniz? Bütün apartman dinliyor sizi. Geçen hafta da aynısı oldu. Konuştuk, tamam dediniz. Çok haklısın. Çok özür dileriz. Hemen kapatıyoruz. Emir, kapatsana müziği.

Kendimizi kaptırmışız biz ya. Saatin kaç olduğunu hiç farketmedik. Yok böyle olmaz ama çocuklar kaçıncı oldu bu ya. Yarın işimiz gücümüz var bizim. Uyuyamadım bak sizin yüzünüzden. Çok haklısın. Ne desek boş şimdi. Gerçekten çok özür dilerim. Sen biraz sakin ol tamam mı? Tamam ya kapattık işte. Uzatmaya gerek yok. Ama bakın bu son olsun lütfen. Bir daha olursa aynı anlayışı göstermem. İyi geceler.

Niye hemen kapattın müziği? Hem adam da ne abarttı ya. Alt tarafı biraz müzik dinliyorduk. Emir saçmalama istersen. Adam haklı. Saat kaç oldu pazar gecesi. Ayıp yani. Hem bağırıp çağırmamdan ne çözeceksin? Kapattık işte. Sakin. Pardon arkadaşlar. Bu durum beni çok öfkelendirdi. Yoksa sizi böyle karşılamayı hiç istemezdim. Tabi bu gençlere de bu kadar sert çıkışmak istemezdim ama neyse ya. Bu kaçıncı?

Hayır, yani hiç de sevmiyorum ben böyle öfkelenmeyi falan aslında ama böyle olunca sanki ben, ben değilmişim gibi oluyor. Ki aslında özlem de, emir de normalde çok tatlı gençler ama işte bazen böyle oluyor. Öfkemizi kontrol edemiyoruz. Neyse. Umarım çocuklar çok bozulmamıştır. Bak sonra ben de pişman oluyorum. Aslında bakarsanız bu durum bana bir fikir verdi. Evet. Ne dersiniz arkadaşlar? Bugün öfke üzerine mi konuşsak biraz?

Ama ben biraz kestireyim şimdi. Siz geldiğinizde biraz öfke üzerine konuşalım. Ki daha önce ters yüz bölümünde biraz girmiştik buraya ama biraz daha derine insek güzel olabilir. Neyse lafı çok uzattım zaten uykum da bastırıyor. Görüşürüz.

Bir kere en başından kabul etmemizin yararı olabilecek yaklaşım şu olabilir başlarken. Öfke en temel duygularımızdan biri. Ancak diğer birçok duygudan farklı olarak öfke direkt olarak biz ya da başkasına zarar vermeye yatkın hale getiren bir duygu. Ki öyle değil midir zaten arkadaşlar? Bir şeylere öfkelendiğimizde öyle bir deneyim yaşarız ki sanki önümüze gelecek her şeye saldırabilir gibi hissederiz kendimizi.

Bazen öfke geçince düşünmeden hareket ettim deriz. Birilerini kırmaktan korkarız. E hal böyleyken de bu duygudan genelde kaçınmamız öğütlenir doğal olarak. Öfkeyle kalkan zararla oturur. Aman ha denir değil mi? Öfkeden çekiniriz bu yüzden. Bu da bir öğretiye dönüştüğünde bu duyguyu kendimizde incelememize bir engel oluşturabilir. Peki öfkelendiğimizde vücudumuzda nasıl şeyler oluyor? Neler gerçekleşiyor?

Bizi öfkelendiren bir durumla karşılaştığınızda önce beynimizin iç bölgesindeki amigdalanızdan hormonlar salgılanıyor. Salgılanan adrenalin ve kortizol hormonları vücudumuzu fight or flight yani savaş ya da kaç moduna sokuyor. Bu duruma geçtiğimizde kalp atışlarımız hızlanırken kan basıncımız da yükseliyor ve daha hızlı nefes almaya başlıyoruz. İşte tüm bu fizyolojik etkiler nedeniyle de sesimiz yükseliyor ve konuşmamız hızlanmaya başlıyor. Hatta öfkemiz eğer çok yüksek seviyelerde ise eğer ellerimiz titremeye başlarken bir yandan da kaslarımız kasılıyor. Siz göremiyorsunuz ama bakın bende yine başladı.

Amigdalamız adeta tüm beynimizin kontrolünü eline alıyor ve böylelikle karar veren ve rasyonel düşünceden sorumlu olan prefrontal korteks devreden çıkıyor. Bu da bizleri tamamen içgüdüsel hareket etmeye doğru götürüyor. İşte arkadaşlar vücudumuza da böyle yansıyan bir duygu olduğundan kimse öfkelenmeyi aslında pek sevmiyor. E zaten neden sevsin ki rasyonel düşünme yetisini kaybetmeyi? İnsanı kendinden korkutur.

Peki diğer en temel sorunumuzdan devam edelim şimdi. Neden öfkeleniyoruz sorusundan? Yani neden öfke diye bir duygumuz var? Ne işe yarıyor bu korkutucu, bu yıkıcı kırıcı duygu?

Antropoloji profesörü Elizabeth Cashton diyor ki, öfke gibi duygular aslında bizi korumak için evrimleşmiş. Tıpkı diğer hayvanlar gibi biz de bir tehlike sezdiğimizde savaş ya da kaç moduna geçiyoruz ve kendimizi savunmak için bir tür içgüdüsel alarm olarak kullanıyoruz bu duyguyu. Hatta Cashton'a göre soyumuzu devam ettirme ve DNA'mızı koruma içgüdümüzle de bağlantılıymış. Yani iyi hoş da şimdi dürüst olmak lazım. Komşunun gece yarısı son ses açtığı müzik.

E pek de hayatımızı tehdit eden bir durum sayılmaz değil mi? İşte burada öfkenin evrimsel kökenlerinden biraz farklılaştığını görüyoruz. Demek ki günümüzde öfke öyle sadece hayatta kalma dürtüsüyle ilgili değil. Peki o zaman modern hayatta ne işe yarıyor ki bu duygu?

Aslında çoğu zaman bizi çileden çıkaran şey olayın kendisinden çok daha fazlası. Yani bir komşunun gürültüsü sizi öfkelendirdiğinde mesele sadece çıkan ses olmayabilir. Yarın erken kalkmanızın gerekmesi, toplantınızın olması, tekrar eden bir sorunun devam ediyor olması gibi şeyler de bunların hepsi de birer neden olabilir. Benim yaşadığım gibi yani. Neyse. Sakin, sinirlenmiyorum. İşte o an hissettiğiniz şey belki de bir tür haksızlığa uğrama duygusu. İçten içe adil bir ilişki, karşılıklı bir saygı bekliyoruz normalde değil mi? Siz yüksek sesle müzik dinlemiyorken komşunuzun bunu yapması adalet duygumuzu incitiyor. Ve tabii ki öfkeleniyoruz.

modern hayattaki pek çok öfke patlamasının altında yatan neden bu adalet inancının incinmesi olabilir. Kaldı ki bunun da zaten insanın var olduğundan beri kafa yorduğu bir mesele olması da mümkün. Öyleyse gelin felsefe öfkeye nasıl yaklaşıyormuş bir de buna bakalım. Aristo birçok konu gibi öfke üzerine de yazan ilk düşünürlerden doğru öfkeyi adaletsizliğe verilen yerinde bir tepki olarak tanımlamış kendisi. Yani Aristo'ya göre öfke kendi başına kötü bir duygu değil. Onun da belli bir işlevi var ve bu işlevi doğru şekilde yerine getirdiğinde meşru yani geçerli olabilir. Peki hangi şekilde hissedilen öfke meşru?

Doğru kişiye, doğru zamanda olması gereken seviyede ve doğru amaç için duyulan öfke erdemli bir tepkidir demiş kendisi. Şimdi birkaç şey saydık şimdi bu kriterlere tek tek bakalım isterseniz. Mesela en başta ne dedik? Doğru kişi. Baştaki sahneye dönecek olursak eğer benim emir ve özleme değil de gidip başkasına kızmam anlamsız olurdu değil mi? Beni öfkelendiren şey yüksek sesli çünkü ve yüksek sesin sebebi de onlardı. İşte doğru kişi bu şekilde seçilmeliydi. Bana yapılan yanlışın sorumlusu kim? Sorusunun cevabıyla. Peki zamanlama nasıldı orada? Tam harekete geçmem gereken anda geçtim ben aslında değil mi? Eğer daha geç kalsam kendi kendime dolabilirdim. Kendimi dolduruşa getirebilirdim. E erkenden harekete geçseydim de ortada bir sorun yokken kızmış olurdum. O halde sıra sonraki soruda.

Doğru amaç neydi? Ben onların sesi kısmalarını ve alanıma saygı duymalarını istedim. Yani onlara gösterdiğim saygının karşılığını almam gerektiğini düşündüm. Yani bence benim amacım doğruydu. Yani umarım bana hak verirsiniz arkadaşlar. Tabii size kalmış.

Yine de belki biraz fazla sinirli algılanmış olabilirim. Biraz daha kendimi kontrol etsem iyi olabilirdi. Değil mi? Evet evet. Olması gereken seviyenin böyle bir tık üstündeydi öfkem. Tam anlamıyla erdemli değildim o zaman. Şimdi bak düşününce evet gençlerin gönlünü bir şekilde alırım herhalde diye umuyorum. İşte doğru öfkeyi bu şekilde anlaşılabilir bir formüle oturtup kullanabiliriz belki de arkadaşlar. Ne dersiniz?

Ya aklıma bir basit gibi görünecek soru daha takıldı yalnız burada. Hani Aristo'nun ilhamıyla da, öfkeyi öfke yapan şey nedir? Aristo'ya göre öfkelenmemizin sebebi, bizim ya da sevdiğimiz bir kişi veya şeyin başına gelen kötü bir olay. Ve öfkelendiğimiz için bir karşılığını, bedelini ödetmeyi istiyoruz. E bunu çok güzel bir örneğin 2010'larda film uyarlamalarıyla da kendisinden çok konuşturan bir seriyi de görmüştük. Siz de o seriyi hatırladınız mı? Açlık Oyunları.

O filmde pek sevilen ana karakter Katniss Everdeen, filme ismini veren oyunlardan kurtarılmış ve Kapitol'e karşı başlayan ayaklanmanın sembolü olmuştu hatırlarsanız. Ve bu sembollük görevlerinden birinin neticesinde 8. Mıntıkaya gelmişti. Yeni bombalanmış 8. Mıntıkaya gelen Katniss Everdeen kameralara dönüp o meşhur konuşmasını yapmıştı. Asilere sesleniyorum. Hayattayım.

Mıntıka 8'de, Kapitolün az önce silahsız erkekler, kadınlar ve çocuklarla dolu bir hastaneyi bombaladığı yerdeyim. Eğer bir an bile Kapitolün bize adil davrandığını düşünüyorsanız, kendinizi kandırıyorsunuz. Başkan Snow'a bir mesajım var. Bize işkence edebilir, bizi bombalayabilir ve Mıntıkalarımızı yakıp kül edebilirsiniz. Ama! Eğer biz yanarsak, siz de bizimle birlikte yanarsınız.

Ne sahne ama. Benim emire olan öfkemle bunun hiç alakası yok tabii. Yanlış anlaşılmasın. Bizimki komşuluktan. Ama burada Katniss'in öfkesi gerçekten bir ateş gibi hissettiriyor. Biz yanarsak siz de yanarsınız. Bu bir intikam çağrısı ki Aristo'da tam böyle bir öfkeden bahsediyordu.

bizi yakan şeyi yakmak, faile neden olduğu hasarın bedelini ödetmek. Bu arzu, öfke kavramının ne olduğunu belirleyen şey. Aynı zamanda cezalandırma da adaletin korunması için şart. Burada da bir adaletsizlik söz konusu. Peki adaletsizlik söz konusu olduğunda intikam mıdır her zaman yapılması gereken? Hem Katniss hem de Başkan Snow yanacaksa geriye ne kalıyor?

Ama önce kısa bir ara verelim isterseniz. Çünkü biraz hararetlendik. Şöyle bir soğutalım motorlarımızı ardından bu büyük soruya yanıtlarımızı birlikte arayalım yine. Arada bir uzak doğu masalı geldi aklıma. Hemen kısaca size anlatayım şimdi.

Rivayet o ki, bir zamanlar yolculukta olan Buda'nın yolu huysuz ve somurtkan insanlarıyla bilinen bir kasabaya düşmüş. Kasabalılar Buda'yı görür görmez etrafını sarıp ona bağırmaya, türlü hakaretler, aşağılayıcı sözler falan savurmaya başlamışlar. Öfkeleri gözlerinden okunuyormuş. Ama Buda, bu düşmanca karşılama karşısında hiç sarsılmamış. Sükunetini koruyarak sadece yoluna devam etmek istediğini, acelesi olduğunu ifade etmiş.

Onun bu sakinliği kasabalıları daha da şaşırtmış ve içlerinden biri, onca hakarete neden hiçbir karşılık vermediğini sormuş Buda'ya. O da hafifçe gülümseyip cevap vermiş. Onların öfke ve hakaretlerinin kendisine sunulan ancak kabul etmediği bir hediye gibi olduğunu söylemiş. Kabul edilmeyen hediye nasıl sahibine geri dönerse, kabul edilmeyen öfkenin de sahibinde kalacağını ve en çok ona zarar vereceğini belirtmiş.

Kendilerine bu şekilde zarar vermekten vazgeçmelerini, bunun yerine hem başkalarını hem de kendilerini sevmeyi seçmelerini öğütlemiş. Keskin sirke küpüne zarar değil mi? Ne kadar ilginç bir cevap vermiş bu da. Öfkeyi bir hediye gibi görmek, hediyeyi kabul etmediğimiz durumda onu sahibine iade etmek. Çocukluğumuzda hani birçoğumuzun duyduğu bir laf vardır ya, kötü söz sahibine aittir diye.

Ama işte her zaman öyle olmuyor. Bazen bunu yapmayı bırakın hatırlamak bile aklımıza gelmiyor. Öyle bir zaman gelir ki öfkenin yanıp tutuşan ateşini taa içimizde en derinlerimizde hissederiz. Yine de bu ateşi söndürmek bizim görevimizdi işte Buda için. Buda gibi düşünenler Batı'da da vardı tabi Stoğacılar diye anıyoruz onları da. Hatta günümüzde oldukça popüler hale de gelmeye başladılar.

Bir Roma dönemi düşünce okulu olan bu stoacılar için de öfke kesinlikle dostumuz değil. Öfkeyi direkt olarak, irrasyonel olmak ve kontrolü kaybetmek olarak ele alıyorlar onlar. Ve onlar için aklın merkeziliğini de hesaba katınca irrasyonel davranıştan korkmaları hiç de tesadüf değil doğrusu. Peki öfkenin bu kadar kesin bir şekilde reddedilmesi, stoacıların kontrol edebildiklerimiz ve edemediklerimiz ayrımıyla nasıl örtüşüyor acaba?

Evet çünkü onlar dünyayı da iki parçaya ayırmış. Kontrol edebildiklerimiz ve edemediklerimiz. Arzularımız, eylemlerimiz, seçimlerimiz kontrol edebildiklerimizken kontrol edemediğimiz taraf geri kalan her şeyi içeriyor. Yani işte rüzgarın esme hızından tutun da elimizdeki bardağın kırılmasına, arkadaşımızın bize yalan söylemesinden sevdiğimiz bir yakınımızı kaybetmeye kadar her şey dışsal. Dolayısıyla bunlar kontrol edilemez şeyler.

E öfke de içimizde yaşadığımız bir şey olduğu için bizim kontrol ettiğimiz kısımda kalıyor. Peki neden Aristo gibi doğru öfkelenme diye bir durum yok? Stoacılar için cevap çok basit. Öfkenin kaynağını kontrol edemezken, öfkelenen özneyi yani kendimizi kontrol edebiliyoruz. Öfkeli olmamayı seçebiliyoruz. Öfkelenmemek için çabalayabiliyoruz. Bunu şöyle de düşünebiliriz. Bir gün İstanbul'da vapura binmiş Beşiktaş'tan Kadıköy'e geçiyoruz.

Epek tabii ki martılar da bize bu yolculukla eşlik ediyorlar. Siz de telefonunuzu çıkarıp fotoğraflarını çekmek istiyorsunuz onlara. O sırada büyük bir rüzgar esiyor, şiddetli. Hafif dengeniz bozuluyor ve...

Telefonunuzu denize düşürüyorsunuz. E doğal olarak çok üzgünsünüz ama kızacak kimse de yok ki ortada. Çıkıp rüzgara, dalgalara kızabilecek misiniz? E kızamazsınız tabii ki. Kızmak çok irrasyonel olur öyle bir durumda. İşte stoğacılar için yan komşumuzun yüksek sesli müzik dinlemesi de temelde aynı şey. Yani dışsal bir neden.

Onlar için komşuya kızmak da rüzgâra kızmak kadar irrasyonel bir davranış. Rasyonel olan şey ise öfkemizi kontrol etmek. Ama tabii şimdi bu noktada aklımıza bazı sorular geliyor değil mi? Pasifize olup dünyaya tamamen arkamızı mı döneceğiz yani? Değiştirmeye çalışmayacağız mı hiçbir şeyi? İşte bu soruların cevabı için başka bir filozofa daha gitmemiz gerekiyor. Şimdi hali hazırda öfkeye dair böyle birden fazla farklı bakışı inceledik, topladık ama şimdi bir tanesine daha bakalım.

Ne Aristo gibi öfkeyi doğru bulan ne de Stoac'lar gibi reddeden bir bakış açısı şimdi bakacağımız şey. Filozof Martha Nussbaum bir yol daha olduğunu iddia ediyor. Aristo'nun iddiasına, yani öfkeyle intikam arzusu arasındaki derin bir ilişki olduğuna katılsa da bu arzunun bir problem olduğunu söylüyor. Ve problem ona göre şöyle. Bize zarar veren birini incitmek bizim gördüğümüz zararı azaltmıyor. Yani zarar çoktan verilmiş zaten.

zarar veren kişinin eleştirilmesinden yargılanmasına kadar hiçbir durumda bize verilen zarar ortadan kalkmıyor. Yani şimdi filmi, Katniss'i alıntılarsak eğer, Mr. Snow'u ve Capitolo ateşe vermek bizi çoktan yakmış olan ateşi söndürür mü? Tabii ki söndürmez. E o halde ne yapmalıyız?

Cevabın Nelson Mandela'da olabileceğini söylemiş Nas Baum ve Mandela'dan yola çıkarak geçici öfke kavramını ortaya atmış. Geçici öfke. İşte bu kavrama göre öfke kişiyi harekete geçirmeli ve sonra yok olmalıymış. Bildiğiniz gibi Nelson Mandela, Güney Afrika'da Apert Height rejiminin yıkılması için çok büyük bir mücadeleye girişmişti ve sonrasında tam 27 yıl kadar hapis yatan bir liderdi. 27 yıl hapis ve öncesinde de ikinci sınıf bir insan olarak yaşamak. Yani Mandela'nın yerine kendimi koyduğumda hani oldukça öfkelenebileceğini hayal edebiliyorum doğrusu. Yani öfkelenmemek mümkün mü?

Ama öfkesinin onu kontrol etmesine izin vermemiş tabii ki. Onu harekete geçmek için bir araç olarak kullanmış ve intikama da gitmemiş. Hapisten çıktıktan sonra birçok intikam çağrısına kulak takılmış ve iyi bir ulusun nasıl ortaya çıkacağına odaklanmış. Büyük eleştirileri göze alarak kendini hapse atanlarla dahi görüşmeye ve işbirliği yapmaya çalışmış.

Bu durumu sembolize edecek belki de en güzel örnek Yüne Afrika Milli Marşı. Yeni rejimde onun partisi Afrikalı Ulusal Kongresi sadece Afrika dillerinin olmasını istemiş ama Mandela bunu reddetmiş. Apartheid rejiminin beyazlarının dili olan Afrikaansla ilgili bir kıtayı ve en sondaki kapanışa da İngilizce bir parçayı daha ekletmiş. Yeni bir ulus kuruyorsak birlik olmamız şart demiş.

İşte Mandela'nın bu yaklaşımı öfkenin yıkıcı bir intikam arzusuna dönüşmesini engellemişti. O bu güçlü duyguyu tam da Nas Bağım'ın işaret ettiği gibi geçici bir motivasyon olarak kullanıp ülkesi için daha iyi bir gelecek inşa etme yolunda yapıcı bir enerjiye dönüştürmeyi başarmış. İntikam yerine uzlaşmayı, birliği seçmiş, öfkesini dönüştürmüş ve geçmişte yaşadığı acıların ötesine geçmeyi başarmış. Evet arkadaşlar, sadece üst komşumun çıkardığı sesleri değil, sizleri de duyuyorum, sizleri de anlıyorum. Birçoğumuz farklı nedenlerle oldukça öfkeli günler geçiriyoruz. İşte böyle zamanlarda öfkeyle ilişkimizi düşünmenin hepimize faydalı olacağını umuyorum. Herkesin bildiği bir duygu olmasına rağmen neredeyse hiçbirimiz öfkeyle nasıl başa çıkacağını tam olarak bilmiyoruz.

öfkeyle ilişkimizi birçok açıdan değerlendirmek, bir yandan bu duyguyla barışmamıza ve onu nasıl yapıcı bir hale getirebileceğimizi anlamamıza yardımcı olan bir süreç olmuştur umarım. Unutmamamız gereken şey öfkenin bir duygu olduğu ve her duygu gibi onun da belirli bir işlevi olduğu. Ama bu işlevin yerine getirilmesi için bazı koşulların gerçekleşmesi gerekiyor. Salt öfkeyle hareket etmek ve intikam beslemek genellikle en çok bize, kendimize zarar veriyor. Ancak öfkeyi bir geçiş duygusu olarak ele almak, onu bir motivasyon, bir enerji kaynağı olarak kullanmak ve sonrasında akıllıca davranmak bence en doğru yol.

İşte bu şekilde öfkemizden bir şeyler de öğrenebiliriz. Yıkıcı bir enerjiyi yapıcı bir güce de dönüştürebiliriz. Avatar, son hava bükücü. Hatırlıyor musunuz o çizgi dizideki Aang karakteri? Ejderhalardan ateş bükmenin güzelliğini gördüğünde öyle bir şey demişti ki, bence bu kadim duyguyu en iyi işte o Aang'ın ateş bükmeye dair sözleriyle anlayabiliriz. Ateş bükmenin yıkım olduğunu düşünüyordum.

Ancak anladım ki o aynı zamanda enerji ve yaşam. İşte öfke de biraz böyle. Hem yakıp yıkan bir alev hem de içinde enerji ve yaşam gücü barındıran bir ateş.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)