
2.808 kelime · ~14 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Günün bu anına bayılıyorum. Televizyon karşımda, battaniyem yanımda, çayımı da aldım. Telefonum da burada olduğuna göre, evet sanırım her şey tamam. Bu arada selam arkadaşlar. Nasılsınız? Dinlenme saatlerimde yakaladınız beni bu sefer. Tam ne izleyeceğimi seçecektim. Bakalım bakalım. Bu olabilir sanki. Aaa bak şu herkesin konuştuğu film de gelmiş. Merak ediyordum aslında ama süre olarak pek uygun değil ya şu anda. Bunu geçeyim. Bu listedekiler de sevdiğim tarzda filmlermiş ama
Ama ben hep aynı şeyleri izlemekten sıkıldım galiba. En iyisi kitap okuyayım ben bugün. Resmen konuşuyor bu kedi ya. Eski bir arkadaşımın doğum günüymüş bak. Bu şarkıda her yerde bu aralar. Arkadaşlar selam. Bu pipetli termos mükemmel ya. Gerçekten hayatımı kolaylaştırdı. Kesinlikle alın. Bence linki bırakıyorum. Ben de bu pipetli termoslardan almayı düşünüyordum. Çok iyi denk geldi. Hemen favorilere göndereyim şunu. Bir dakika ya. Ben bu telefonu niye elime almıştım? Bir şeye mi bakacaktım acaba? Yok, hatırlayamadım. Neyse, gidip kitabımı alayım. Dur. Uygulamayı kapatma Barış.
Burada seveceğin çok şey var. Her şey senin için tasarlandı. Bir uygulamayla konuşmadığım kalmıştı. Deliriyor muyum ben ya? Sakin ol. Sadece senin iyi vakit geçirmen için buradayım. Yeter ki kapatma. Yok, istemiyorum. Kitap okuyacağım. Boş ver şimdi kitabı. Bugün çok çalıştın. Zaten zihnin yoruldu. Biraz eğlenmek senin de hakkın. İstemiyorum ya. Zorla mı? Kitap okuyacağım dedim. Hayır.
Burada kalmaya devam etmelisin. Kaydır, beğen, yorum yap, paylaş. Buna ihtiyacım var. Sen kimsin ki? Ben mi? Aha, beni tanımıyor musun? Hayatımı yönlendirenlerden biriyim oysa. Biricik algoritmana merhaba de Barış. Az
önce ne yaşadım ben? Hayatını yönlendiren dedi, algoritma dedi. Nasıl? Ne demek ki bu? Tamam, algoritmaların önemli olduklarını ben de biliyorum, kabul ediyorum ama hayatımızı şekillendirecek halde değiller herhalde. O kadar mı yani? Tamam, bir dakika. Ne demek istediğini anlayabilmek için baştan başlayalım o halde.
algoritma bir problemi çözmek ya da bir amaca ulaşmak için adım adım belirlenen ve izlenmesi gereken işlem dizisi anlamına geliyor. Fakat günümüzde algoritma dendiğinde aklımıza ilk olarak çeşitli çeşitli dijital platformlar, sosyal medya uygulamaları falan geliyor tabii ki. Bunların amacı uygulamada yer alan milyonlarca içeriğin kullanıcıya özel olarak filtrelenmesini ve önceliklendirilmesini sağlamak. Makine öğrenmesi yoluyla kullanıcılarını tanıyan algoritmalar yaptıkları veri analizleri sayesinde platformda yer alan içerikleri kişiye özel olarak yani bizim kendi ilgi alanlarımıza göre ayrıştırıyor, buna göre çıkarıyor karşımıza. Ayrıca yine bunlar sevebileceğimiz hesap ya da içerikleri bize öneriyor. İlgi alanımız dışındakileri bize hiç göstermeyecek şekilde geri plana atabiliyorlar.
YouTube'da böyle hani birkaç tane yemek videosu ya da vlog izledikten sonra ana sayfamızda hemen buna benzer şeylerin çıkmasının sebebi var ya işte aynı şey. Hatta Instagram'ı açtığımızda sıra sıra dizilen storylerin yeri bile yine algoritmalar tarafından belirlenip önümüze getiriliyor. En çok etkileşim kurduklarımız, en çok DM'leştiklerimiz, içeriklerini beğendiklerimiz ya da paylaştıklarımız hep böyle ilk sıralarda görünüyor. Öylesine takip ettiklerimizin storyleri de ancak işte en sonlarda belki çıkabiliyor karşımıza. E tamam işte ne güzel ilgimi çekmeyen bir şeyi neden göreyim ki zaten diye düşünmüş olabilirsiniz ki bu ilk bakışta gayet mantıklı bir çıkarım aslında. Zira teknoloji şirketleri de benzer bir argümanla açıklıyor bu algoritmaların varlık sebeplerini. Her kullanıcıya kişiselleştirilmiş ve çok da konforlu bir deneyim sunmak diyorlar.
Fakat maalesef durum o kadar da toz pembe değil. Binlerce içeriğin arasında kendi ilgi alanlarımıza dair içeriklerle hiç efor harcamadan karşılaşmak, zevk aldıklarımıza benzer şeyleri keşfetmek başlangıçta oldukça çekici geliyor kulağa, farkındayım. Fakat bu durumun sürekli hale gelmesi bizi içinden çıkması çok zor, yankı odalarını hapsediyor aynı zamanda. Sadece benzer tarzda içerikler tüketmek, yalnızca bizle aynı şeylerden zevk alan insanlarla temas etmek, sürekli bizim gibi düşünenlerin fikirlerini okumak, e bir noktadan sonra geri kalan her şey, herkese yabancılaşmamıza sebep oluyor. Bakış açımızın daralması, kendimiz gibi olmayanlara karşı ön yargılarımızın pekişmesi, kutuplaşmanın artması, gerçeklik algımızın bozulması da işte bu sürecin en çok görülen çıktılarından sadece birkaç tanesi.
Bu teknoloji şirketlerinin temel amacıysa bizim kendi platformlarında daha fazla zaman geçirmemizi ve daha fazla etkileşimde bulunmamızı sağlamak aslında. Ve bunun için yalnızca algoritmaları kullanmakla da kalmıyorlar tabii ki. Uygulamaların tasarımlarını, o bastığınız butonların yerlerini, renklerini, arayüzlerini, çalışma prensiplerini de hep böyle ikna teknikleri kullanarak belirliyorlar. Hatta Stanford Üniversitesi'nde davranış bilimi alanında öğretim görevlisi olan Brian Jeffrey Fogg, bunun yollarını araştırmak, zihnimizin nasıl çalıştığını anlamak ve teknolojinin dikkatimizi nasıl daha fazla çekebileceğini keşfetmek üzere bir branş bile geliştirmiş. Ve bu ders için kurulan laboratuvaraysa ''İkna Edici Teknoloji Laboratuvarı'' adı verilmiş.
Bahsi geçen bu ikna edici teknikler ise hiçbirimizin yabancısı olmadığı hatta belki de sürekli kullandığımız için bize çok da normal gelebilecek şeyler. Mesela Instagram'ı ya da TikTok'ı düşünelim. Genellikle buralarda bir video ile başlayıp bir yerine geçiyoruz. Son bir reel, hadi bakayım buna da şöyle bir göz atayım falan diye kaydıra kaydıra hiç anlamadan dakikalarımızı hatta bazen saatlerimizi harcıyoruz değil mi?
Evet çünkü ikna edici teknoloji tasarımlarından biriyle karşı karşıyayız. Infinite Scroll yani o sonsuz kaydırma denilen bu teknik insan beyninin bitiş noktasına duyduğu ihtiyacı manipüle ediyor aslına bakarsanız. Karşımıza sürekli yeni videoların çıkması yani bir bitiş çizgisinin olmaması kaydırdıkça kaydırmamıza neden oluyor. Bir de bunlar var tabi. Çeşitli uygulamalar tarafından sürekli olarak telefonumuza gönderilen bildirimler. Bir fotoğrafta daha etiketlendi. Bak şurada senden bahsedildi. İnanılmaz indirimler başladı. İnanılmazdan daha indirimler devam ediyor gibi şeylerden bahsediyorum tabi ki. Ve maalesef bunlar da göründükleri kadar masum değiller arkadaşlar. Çünkü bu bildirimler beynimizdeki ödül sistemini aktive ederek dopamin salgılanmasını sağlıyorlar. Aynı şekilde sosyal medyada aldığımız beğeniler, yorumlar gibi bir takım etkileşimler de bunu yapıyor tabii ki. Sonuç olarak biz de birazcık daha dopamin için sürekli bildirimleri kontrol etme ihtiyacı hisseden ve onlara bakmadan rahat edemeyen insanlar haline geliyoruz bir süre sonra doğal olarak.
Maalesef ikna edici teknoloji teknikleri anlatmakla bitecek gibi değil. Peki neden? Neden böyle sürekli uygulamada kalmamızı, neden böyle hep ilgimizi, dikkatimizi oraya vermemizi istiyorlar? Çünkü bunu satarak para kazanıyorlar. Evet, bizim dikkatimizi paraya çeviriyorlar. Dikkat ekonomisi bu.
Eğer bir ürüne para ödemiyorsanız oradaki ürün sizsinizdir. Sözünü mutlaka duymuşsunuzdur daha önce. İşte bu cümle tüm büyük teknoloji şirketlerinin iş modelini tam olarak açıklayan cümle. Zira biz kullanıcılar, onlara herhangi bir ücret ödemiyoruz ama ödeyen birileri var. Reklam verenler.
Ve onların satın aldıkları ürünlerse bizim dikkatimiz, bizim zamanımız. Zira teknoloji firmaları aldıkları reklamı ne kadar fazla kullanıcıya gösterebilirlerse gelirlerini de o kadar yükseltiyorlar. E bu yüzden de daha fazla kullanıcı edinmek ve onları uygulamada daha uzun süre hatta mümkün olduğunca çok tutabilmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Fakat müşteriler yani reklam verenler sadece çok fazla kişiye ulaşma vaadiyle yetinmiyorlar. Yapılan reklamın tam olarak hedef kitlesine ulaştığını görmek, başarılı olduğundan emin olmak istiyorlar. Bu noktada ise devreye büyük teknoloji şirketlerinin belki de en iyi yaptığı ama aynı zamanda en korkutucu şeylerden biri giriyor.
verilerimizi toplamak. İnternete giriş yaptığımız ilk andan itibaren her hareketimiz adeta gözetleniyor, hepsi tek tek takip ediliyor. Aklımızda toplanan tüm bu veriler bir güzel analiz edildikten sonra depolanarak saklanıyor. Etkileşime girdiğimiz hesaplar, hangi içeriye kaç saniye baktığımız, sepetimizi atıp çıkardıklarımız, almasak bile, konumumuz, hatta arama geçmişimiz dahil her verimiz ellerinde.
Bu sayede de ilgi alanlarımız, alışkanlıklarımız, ihtiyaçlarımız hatta ruh halimize kadar hakkımızdaki her detaya hakim olabiliyorlar. Bizi annemizden babamızdan, arkadaşımızdan, dostumuzdan hatta kendimizden bile daha iyi tanıyorlar. Üstelik artık sadece bugünümüzü bilmekle kalmıyorlar. Yapay zekanın gelişmesiyle birlikte artık geleceğimizi öngörebiliyorlar. Hatta belki de bizim bile kendi hakkımızda henüz bilmediğimiz bir takım geleceğimize dair şeyleri tahmin edebiliyorlar artık bu şirketler.
Bir kere baktığımız bir ürüne benzer reklamların sürekli karşımıza çıkması, arkadaşlarımıza yeni bir kulaklık mı alsam dedikten hemen sonra her yeri kulaklık reklamlarının sarması, hatta bazen hiç dillendirmediğimiz, sadece aklımızdan geçirdiğimiz bir ürünün reklamlarını görmeye başlamamız da tam olarak bu şekilde mümkün olabiliyor yani. Bize sanki büyülü bir şey gibi geliyor ama arkasında çok karmaşık veri analiz yöntemleri var. Bu anlattıklarımın biraz ürkütücü olduğunun farkındayım. Fakat daha bitmedi. Toplanan verilerimiz yalnızca ticari amaçla değil, siyasi manipülasyonlar, toplum mühendisliği, algı yönetimi gibi kötü amaçlarla da kullanılabiliyor maalesef. Farkındayım baya derinlere daldık. Kendimi böyle distopik bir kurgunun içinde gibi hissetmeye başladım bile. Bak şimdi distopik deyince acaba hangi distopik romana benziyor bütün bu yaşadıklarımız?
Bunu 20. yüzyılın ilk yarısında yazılmış ve bakış açılarındaki farklılıklar sebebiyle sürekli karşılaştırılan iki eser üzerinden düşünelim mesela. Acaba bugün 1984'teki kehanetler mi kazandı yoksa cesur yeni dünyadakiler mi? Bu soru öyle bir cümleyle cevaplanabilecek kadar basit değil tabii ki takdir edersiniz. O halde şimdi kısa bir ara verip biraz düşünelim. Döndüğümüzde kazananı hep beraber belirleyeceğiz.
Evet arkadaşlar, sorumuzun cevabını buldum sanırım. Hatırlarsanız aradan önce günümüzü geçen yüzyılda yazılmış iki kitaptan birine benzetmeye çalışıyorduk. 1984 romanındaki kehanetlere mi yoksa Cesur Yeni Dünya'dakilere mi daha yakın olduğunu sorgulamıştık. Ünlü yazar Margaret Atwood 2007 yılında Cesur Yeni Dünya için yazdığı sunuş yazısında işte tam da bu soruya bir cevap vermiş.
Soğuk savaş sırasında 1984 bir adım önde görünüyordu ama 1989'da Berlin duvarı yıkıldığında uzmanlar bir devrin sona erdiğini bildirdi. Her şey göz önüne alındığında uyuşturucuyla desteklenmiş, boş ve gülünç bir harcama gösterisindeymişiz gibi görünüyordu. Cesur yeni dünya yarışı kazanıyordu. O halde gelin onun ne demek istediğini daha iyi anlayabilmek için bu eserlerin konularını bir hatırlayalım kısaca.
Big Brother is watching you. Büyük birader seni izliyor. Sözü herhalde 1984 romanını okuyan herkesin aklına kazınmıştır. Zira gerçekte kim oldu hatta var olup olmadığı bile bilinmese de Okyanusya vatandaşlarının hepsine her an gözetlendiklerini hissettiriyordu bu Big Brother. Büyük birader.
Kaldı ki her yere yerleştirilen tele ekranlar sayesinde gerçekten de insanların her hareketi izlenebiliyor, her kelimeleri tek tek dinlenebiliyordu yönetimdekiler tarafından. Dolayısıyla bu totaliter rejime karşı çıkmak, eleştiri yapmak, partinin istediği şekilde davranmamak, hatta onların istediği gibi düşünmemek mümkün değildi 1984'ün dünyasında. Zira bu suçların cezası çok ağırdı. Fiziksel ve psikolojik şiddet, işkence, hatta varlığının bir anda dünyadan silinmesi yani buharlaştırılması cezası bunlardan sadece birkaç tanesi. Dolayısıyla George Orwell'ın gelecek tasvirine göre baskı, şiddet ve korkuyla iktidarlar kurulabilir, kara propaganda, sansür ve zorbalıkla bireysellik ve özgür düşünce tamamen yok edilebilir.
1984'ün bu karamsar, bu korkutucu evreninin aksine cesur yeni dünya ilk bakışta daha renkli gözüküyor. Daha özgür bir dünya vaat ediyor bize. Hatta gelin ufak bir ziyaret gerçekleştirelim şimdi kitaptaki dünya devletine. Konusunu da orada açıklayayım size. Bugünün eğlencesini asla yarına bırakma. Tüketmek iyidir. Tüketmek mutluluktur. İnsanların üretildiği ve şekillendirildiği kuluçka ve şartlandırma merkezindeyiz şu an. Bu duyduklarınız ise insanları yönlendirmek için kullanılan şartlandırma cümlelerinden sadece birkaçı. Tüketimin iyi bir şey olduğu, eğlence ve hazzın her şey demek olduğu daha bu aşamada yerleştirilmeye başlanıyor zihinlere.
Bu dünyada olumsuz hiçbir duyguya yer yok. Zira insanların düşünmesi, insanların sorgulaması istenmiyor. Bu sebeple onları sürekli eğlence ve hazlarla meşgul ediyorlar ki dikkatlerini dağıtarak rahatça kontrol edebilsinler. Duyuyorsunuz değil mi? Herkes ne kadar neşeli. Hey sen! Ne? Ben mi? Düşünceli görünüyorsun. Biraz soma ister misin? Yok. Hayır. Kalsın. İstemiyorum.
Biz en iyisi stüdyomuzdan devam edelim arkadaşlar. Zira az önce bana teklif edilen Soma, cesur yeni dünya evreninde insanların morali bozulduğunda ya da kendilerini biraz olsun mutsuz hissettiklerinde başvurdukları bir hap, bir ilaç. Bu şekilde olumsuz duyguları def edip eğlencelerinde kaldıkları yerden devam ediyorlar. Korkunç bir şey bu düşündüğünüzde. Kötü duyguları hissetmemek için adeta kendilerini uyuşturuyorlar yani. Ve en acısı da ne biliyor musunuz?
yaşadıkları her şeyi kendi seçimleri sanmaları. Aynı bizim gibi. Kabul ederseniz ki bugün biz de gerçek dünyadan kaçmak istediğimizde sosyal medyaya sığınıyoruz. Değerlerimizden yavaş yavaş uzaklaşıp tek tipleşiyoruz. Anlık tatminlerin peşinden koşan insanlar haline geliyoruz. Üstelik biz de tıpkı Huxley'nin dünyasındaki insanlar gibi içinde yaşadığımız bu düzene rıza gösteriyoruz. Daha doğrusu çeşitli manipülasyonlarla rıza göstermek zorunda bırakılıyoruz.
Yaşadığımız bu sürecin adını da bundan yıllar önce koymuş bir Marksist düşünür, Antonio Gramsci. İktidarın sadece zor kullanarak değil, aynı zamanda rızayla ayakta kalabileceğini iddia etmiş kendisi. Yani kapitalist toplumlarda hakim sınıf olan Burjuvazi'nin gücü elinde tutabilmesi, ancak emeği sömürülen işçilerin sınıf bilincinin köreltilmesi ve içinde yaşadıkları sisteme rıza göstermeleriyle mümkün olabilir demiş. Ve bu rızayı almanın yolunun da baskıdan değil, medya, müzik, din, spor, film gibi kültürel araçları etkili bir şekilde kullanmaktan geçtiğini ifade etmiş. Etkili bir şekilde kullanmak derken alt sınıfların farkına bile varmayacağı çok ince manipülasyonları kastediyor kendisi.
Bu sürecin sonunda işçiler üzerinde kültürel bir hegemonya kurulacağını ve onların da içinde yaşadıkları bu sömürü düzeninin ateşli birer savunucusu haline geleceklerinin altını çizmiş. E bugün geldiğimiz noktada hakim sınıfın elinde tüm dünyayı aynı anda etkileyebilecek, kadın erkek, genç yaşlı herkese, toplumun tüm kesimlerine anında ulaşabilecek çok daha güçlü bir kültürel hegemonya aracı var. dijital ve internet tabanlı tüm iletişim araçlarını kastediyorum. Yani yeni medya uygulamalarını. Bu uygulamalar bugün o kadar önemli bir hale geldi ki arkadaşlar artık birer kültürel hegemonya aracı olmanın da ötesine geçtiler. Dolayısıyla bu uygulamaları geliştiren büyük teknoloji şirketleri de hakim ekonomik sistemi belirleyen bir konumdalar adeta.
Bu yeni düzeni kimileri neokapitalizm, kimileri dijital kapitalizm olarak adlandırsa da Yunanistan'ın eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis'in bu konudaki düşünceleri biraz daha farklı. Ona göre artık kapitalizm öldü. Şimdi teknofeodalizm çağındayız. 2024'ün başlarında yayınlanan ''Teknofeodalizm Kapitalizmi Ne Öldürdü?'' isimli kitabında teknolojinin hızla gelişmesinin yeni tür bir sermayeyi doğurduğunu söylüyor kendisi ve bunu ''Cloud Capital'' yani bulut sermayesi olarak adlandırıyor.
verilerimizi toplayan algoritmalar ve yapay zeka gibi araçlarla davranışlarımızı manipüle etmeye çalışan tüm bu uygulamalar bulut sermayesini oluşturuyorlar. Bu durumda ne olmuş oluyor yani? Kapitalizmde güç, üretim araçlarına hakim olan Burjuvazi'nin elindeyken, Teknofeodalizm çağında bulut sermayesine sahip Teknofeodal lordlara geçmiş durumda. Evet bu kişileri tam olarak böyle isimlendirmiş. Zira bu lordların klasik feodalizmdeki gibi üretime katkı sağlamadan yalnızca ranta dayalı bir sistem üzerinden para kazandıklarını iddia ediyor. Bunu daha iyi anlatabilmek içinse Apple Store ya da Amazon gibi uygulamaların para kazanma modelini örnek gösteriyor. Biliyorsunuz Amazon satıcıların alıcılarla buluştuğu dijital bir pazar yeri. Yani mesela merak ettiğiniz bir kitabı arama çubuğuna yazdıktan sonra
karşımıza çıkan satıcılar arasında istediğimizi seçerek kolayca satın alabiliyoruz. Ancak normal bir alışverişten farklı olarak bu işlemde satıcıdan başka para kazanan biri daha var. Jeff Bezos. Zira Amazon kendi sitesi üzerinden satışı yapılan her üründen ciddi oranda bir komisyon da alıyor. İşte yazarımız Varufakis de bu durumu anlatarak Amazon'un hiçbir üretim, hiçbir katkı yapmadan para kazandığını, bu rant ekonomisi sayesinde hem bir emekçi olan kitabın yazarını hem de küçük kapitalist olan kitap evini sömürdüğünü iddia ediyor.
Ve bununla da kalmıyor kendisi. Bu sistemi teknofeodalizm olarak adlandırmasının bir diğer gerekçesi olarak da teknofeodal lordlarla onların uygulamalarını kullanan bizler arasındaki ilişkiyi gösteriyor. Hatırlarsanız klasik feodalizmde ne vardı? Krallar kendilerine ait olan toprakları askeri hizmetlerine ve sadakatlerine karşılık bir takım feodal beylere verir, onlara bağlı köylüler yani serfler de bu topraklarda karın tokluğuna çalışırlardı.
İşte teknofeodalizmde de benzer bir işleyiş var Varoufakis'e göre. Hepimiz Google, Amazon, Meta, Apple, Microsoft gibi büyük teknoloji şirketlerinin uygulamalarını kullanıyor. Buralarda gönüllü olarak içerik üretmeye ve etkileşimde bulunmaya yani adeta bir serf gibi çalışmaya devam ediyoruz. Fakat günün sonunda hiçbir şeyin mülkiyetini kazanamıyoruz. Aynı onların karın topluğuna çalışması gibi biz de Elon Musk, Jeff Bezos, Mark Zuckerberg gibi teknofeodal lordlara hizmet etmiş, onlara daha fazla verimizi bağışlayarak sistemlerini beslemiş oluyoruz. E bu da onları daha güçlü, daha zengin bir konuma getiriyor haliyle.
Tüm bunlar doğal olarak kulağa pek de adil gelmiyor. Kaldı ki zaten teknofeodalizmin kapitalizmden bile daha vahşi bir sistem olduğunu ifade ediyor konunun uzmanları. Bahsi geçen bu büyük teknoloji şirketlerinin piyasa dinamiklerini tamamen değiştirip, klasik kapitalizmde var olan rekabet ortamını dahi öldürdüklerini ifade ediyorlar. Pek de haksız sayılmazlar. Düşünsenize, Amazon, Apple, Meta, hepsi de belli coğrafyalarda bir tekel haline gelmiş durumdalar.
Hatta geçtiğimiz günlerde tüm bu paradigmaları kırabilecek ciddi bir gelişme de yaşandı hatırlarsanız. Evet, hemen YouTube'da videosunu yaptığım DeepSeek'ten bahsediyorum. Bir anda ortaya çıkan bu yapay zeka asistanı ortalığı epeyce bir karıştırdı. Hatta borsaları bile ciddi şekilde etkilediğini duymuşsunuzdur. Bir günde 1,5 trilyon dolar kaybedildi Amerikan borsalarında. Çünkü DeepSeek bu konudaki tüm ezberleri değiştirdi.
Zira bu yapay zeka asistanı piyasanın lideri olarak kabul edilen OpenAI'ın chat GPT'sine yakın bir performans göstermesinin yanında ondan çok çok daha uygun bir maliyetle ve üstelik de açık kaynak kodluğu olarak ortaya çıkması birçok dengeyi yeniden düşünmeyi gerektirdi. Tekelliği bozdu. Elbette hemen arkasından özellikle batılı medya grupları tarafından aslında göründüğü gibi olmadığı yolunda bir takım haberler çıkmaya başlamış olsa da bir hafta gibi çok kısa bir süre içerisinde OpenAI'in üç tane daha yeni modeli normalden çok daha uygun koşullarla açıvermesi herhalde bunun da olumlu bir gelişme olarak yorumlanmasını hak ediyor. Tabii ki devamında neler yaşanacağını bekleyip göreceğiz hep birlikte.
Evet, bölüm boyunca biraz böyle karanlık şeylerden bahsettik, farkındayım. Fakat bu anlattıklarım interneti kullanmayalım, yeni medya araçlarının hepsi canavardır demek falan değil tabii ki. Sonuçta ben de aktif kullanıcılarından ve içerik üreticilerinden biriyim. Ama Arthur C. Clarke'ın da dediği gibi, yeterince gelişmiş her teknoloji sihirden farksızdır. Önemli olan onu nasıl kullandığımızdır bir başka deyişle. Elimizde sihir kadar güçlü bir araçla distopik bir evren yaratılabileceği gibi bir ütopya da yaratılabilir.
Fakat bir ütopya yaratabilmek için teknolojinin etik bir şekilde kullanılmasını talep etmemiz gerekiyor. Aynı zamanda adeta bir soma gibi, bir hap gibi kullanılarak bizi uyutmaya çalışan, yalnızca anlık hazlar vaat eden yeni medya uygulamalarının kölesi olmayı reddetmemiz de gerekiyor. Bunu yapabilmek için de farkında olmalıyız, sürekli sorgulamalıyız. Acaba gerçekten mutlu muyuz yoksa öyle hissediyormuş gibi mi davranıyoruz?
Peki ya özgürlük? Farkında bile olmadan bize dayatılanları yapıyor olabilir miyiz? Olumsuz duygulardan bu uygulamalara sığınarak bir kaçış mı yaşamaya çalışıyoruz dersiniz? Gerçek dünyada mutluluklar kadar hayal kırıklıklarının, hazlar kadar acıların da olduğunu unutmamak lazım. Güzel dediğimiz şeyler işte bu zorluklar sayesinde daha anlamlı hale gelmiyor mu zaten?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.