
2.093 kelime · ~10 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Bu doğa yürüyüşleri çok iyi geliyor bana. Oh, bu ormanın ferahlatıcı atmosferi, kuşların cıvıltısı filan insanın böyle zihnini epeyce bir berraklaştırıyor. Ay, o ne be? Kargaymış. Ödüm patladı ya. Karga ne alaka ki böyle bir ortamda ya? Yani şey, tamam ferahlatıcı bir atmosfer, zihin açıcı bir ortam filan dedim de itiraf etmeliyim ki içimde kötü bir his var bu ormanla alakalı arkadaşlar. Hatta size de pek çaktırmak istemedim az önce ama
Ben buraya ne ara geldim? Nasıl geldim? En ufak bir fikrim bile yok açıkçası. İnternet de yok burada çekmiyor. Ama neyse ki doğa kendi başına bir pusula. Ağaçların yüzeylerinden ne tarafın kuzeyde kaldığını göre... O ne ya? Kim var orada?
Rüzgar galiba. Yani inanmasam bu ormanın hayaletli falan olacağını düşüneceğim de. Şaka bir yana içimde bir sıkıntı var gerçekten. Nereden düştüm ben buraya ya? Kendimi de böyle pek iyi hissetmiyorum. Oksijen çarptı galiba. Başım dönüyor.
Demek kendine geldin genç adam. Burası... Burası neresi? Merak etme. Güvendesin. Ne oldu bana? Sen de kimsin? Hem az önce ormandaydım ben. Nasıl geldim buraya? Ne yaptınız bana? Sakin ol genç adam. Sakin falan olamam ben şu anda. Çabuk burada ne olduğunu anlatın bana. Bu gençler... Sabrın erdem olduğunu öğrenemediniz hala.
Kaybolduğun orman, habis ruhların meskenidir. Sana musallat olmuşlar belli ki. Köyün gençleri seni baygın bir halde getirdiler buraya. Habis ruhlar mı? Siz herhalde çok korku filmi izlemişsiniz. Hatta durun tahmin edeyim, siz de köyün büyücüsünüz öyle değil mi? Uzun zamandır bunu diyen olmamıştı. Şifacı derler daha çok bana.
Al, iç bunu. İçindeki sıkıntıyı biraz yatıştıracaktır. Nedir bu? Çok da güzel kokuyor yalnız. Değil mi? Emin ol, bu uyanmanı sağlayacak. Uyanmak mı? Ne uyanması ya? Ben zaten uyandım.
Kusura bakmayın ya, içim geçmiş. O kadar garip bir rüya gördüm ki arkadaşlar. Böyle bir ormanda yürüyordum, sonra kayboluyordum. İçime bir sıkıntı düşüyordu. Bir büyücü müdür, şaman mıdır artık neyse. Beni uyandıracak bir iksir veriyordu falan yani. Tabii ki böyle bir rüya görmemin açıklaması da var. Geçtiğimiz günlerde bilim kurgunun en büyük yazarlarından Arthur C. Clarke'ın bir sözü gelmişti aklıma.
Yeterince gelişmiş bir teknoloji büyüden ayırt edilemez demiş kendisi. Yani şimdi söz konusu bilinme teknoloji olunca sihirden ya da büyüden bahsetmek, bunları birbirine benzetmek kulağa biraz tuhaf geliyor tabii ki. Birbirine zıt şeyler olduklarını kabul ediyoruz ne de olsa. Fakat olaya geniş bir perspektiften baktığımızda daha derin bir mesaj veriyor bize bu söz.
İnsanlık tarihini incelediğimizde de yansımalarını görüyoruz bu mesajın kaynağını. Bilim ve büyünün, sihir ve teknolojinin birbiriyle bağlantılı olduğunu vurgulayan bir söz bu özünde. Evet, bunu duyduğunuza biraz şaşırmış olabilirsiniz fakat ilk akla gelen anlamıyla bir büyüden bahsetmiyorum tabii ki sizlere. Esasında bu yöntemler bilim ve teknolojinin de gelişmesinde önemli bir role sahipti. İşte biraz da buradan yola çıkarak büyüden bahsetmek istemiştim ama işte notlarım üzerinden geçerken uyuyakalmışım arkadaşlar. Böyle sihirdir, tılsımdır, iksirdir filan derken de esrarengiz bir ormanda kaybolduğum rüyalara düşmüşüm.
Ancak bu garip rüya benim büyü üzerine konuşma isteğimi daha da bir körükledi. O yüzden hadi gelin insanlığın büyülerle ilişkisi neymiş biraz onun üzerine konuşalım bugün sizinle. Daha önce pek çok 111 Hertz bölümünde de bahsettiğimiz gibi biz insanlar oldukça meraklı can alırız. Ve bu merakımız sayesinde böylesine gelişmiş teknolojilere sahibiz. Fakat karşısında çaresiz kaldığımız bir takım şeyler de var.
Teknolojik olarak ne kadar ilerlersek ilerleyelim, doğaya karşı koymakta güçlük çekebiliyoruz hala. Şimdi bugün sahip olduğumuz gelişmelerin hiçbirinin olmadığını düşünün. İşte ilk insanların yaşadığı da böylesine bir çaresizlikti. İşte onlar da doğayı daha iyi anlayabilmek, onunla mistik bir bağ kurabilmek amacıyla büyüye yönelmişti. Mesela bazı nesnelere doğaüstü güçler atfetmişlerdi.
Yani totemlere sahiptiler. Yine bu çağlarda büyücülüğün en eski formlarından biri olan şamanizm çıkmıştı ortaya. Şamanlar doğaüstü varlıklarla iletişim kurabilen ve kabilelerin bereketini, güvenini ve en önemlisi de sağlığını sağlamak amacıyla çeşitli ritüeller düzenleyen kişilerdi. Bir nevi kabilelerin şifacısıydılar.
Tarih öncesi doktorlar da diyebiliriz onlar için hatta. Fakat büyünün sistematikleşmesi antik çağlarda insanlığın yerleşik hayata geçmesiyle gerçekleşmişti. Büyü de form değiştirmişti yani. Öyle ki bazı medeniyetlerde evrenin işleyişi dahi büyüyle açıklanıyordu. Mesela antik Mısır'da heka olarak adlandırılan büyü evrenin düzenini sağlayan ilahi bir araçtı.
Tanrıların dahi büyülerden faydalandığına inanılırdı. Hemen hemen her konuda bir büyü vardı Antik Mısır'da. Örneğin cenazelerde söylenmesi için yazılan büyüler Ölüler kitabında metinleştirilmişti. Bu büyülerin amacı ölüm sonrası ruhani yolculuğun sürmesini sağlamaktı. Yani özetle ebedi yaşam arzusunu büyülere nakşetmişti Antik Mısırlılar. İnsanlığın tarih boyunca ölümsüz olmak için gösterdiği çabaların tohumuydu belki de onların büyüleri.
Antik Yunanistan'da ise büyünün daha çok merak ve kontrol üzerine odaklandığını görüyoruz. Mesela geleceği öngörme amacıyla incelenen yıldızlar astronomi ve beraberinde kehanetleri doğurmuştu. Yıldızları gözlemleyen kişiler onların hareketlerinden gelecekte ne olacağını öngörmeye çalışıyordu. Bu yolla birçok kehanet de ortaya atılmıştı. Yani büyü sadece doğayı değil, zamanı ve evreni de kontrol edebilmek amacıyla kullanılan bir araçtı eski çağlarda. Bu uğurda binlerce iksir, yazılı eser ve tedavi yöntemi çıktı ortaya.
Teoride bugün bizim yaptığımız teknolojik ilerlemelerden çok da farklı olmayan bir durum bu. Antik zamanlarda yapılan o büyüler de bugün bizim bilimsel ilerlememizdeki motivasyonlarla aynıydı. Büyüler bilime ilham olmuştu yani. Bunu da en iyi simyacılar üzerinden örneklendirebilirim size.
Aslına bakarsanız simyacılığın da kökenleri antik çağlara kadar dayanıyordu. Birçok büyücü ve kahinin arayışta olduğu, felsefecilerin ise üzerine düşündüğü bir taş vardı. Felsefe taşı. Efsaneye göre bu taş, yaşam döngüsünü kıracak ve ölümsüzlüğe ulaşmamızı sağlayacak bir anahtardı. Yani yine doğanın akışını yönetmek, ölümü alt edebilmekti amacımız.
Ancak zamanla simyacılık da şekil değiştirmişti. Özellikle de Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinde bu arayış ölümsüzlük değil de demiri altına çevirebilmek üzerine odaklanmıştı. Yine birçok iksir, sayısız büyü yazılmıştı bu uğurda. Kendini simyacı diyen herkes, maddeleri altına dönüştürecek o büyülü formülün peşindeydi.
Hatta bu bir alay konusu dahi olmuştu. Fakat 1669'da Simiai'yı büyüden bilime dönüştüren bir gelişme yaşandı. Almanyalı bir simyacı Hennig Brandt'tı bu dönüşümü başlatanda. Bu kişi maddeleri altına dönüştüreceğine inanılan o felsefe taşını bulmayı kafaya takan insanlardan biri. Her şeyi denese de bir türlü başarıya ulaşamamıştı. Soğuk bir akşam vakti aklına bir fikir geldi. Hemen evinin tuvaletine bilip idrarını yaptı bir kaba. Daha sonra bunu alıp saatlerce kaynattı. En sonunda da yoğun ve yapışkan bir madde elde etti.
Bu maddeyi alıp bir fırında yüksek ısıya maruz bıraktı. Saatlerce ısıtarak damıttığı bu madde ışıl ışıl parlamaya başlamıştı artık. Ama işte neye niyet, neye kısmet derler ya hani. Brandt'ın elde ettiği bu ışıltılı madde de altın filan değildi elbette. Değildi ama altın değerinde bir keşifti.
Onun bulduğu bu madde fosfordu arkadaşlar ki bu da tarihteki bir elementin ilk keşfi olmuştu. Daha da önemlisi bu keşif başka bir şeyin kıvılcımını yakmıştı. Neredeyse tüm simyacılar altın arayışını bir kenara bırakmış ve yeni elementler keşfetmek için aralarında bir rekabete tutuşmuştu böylece. Ve bu gelişmeler neticesinde bugün modern kimya olarak bildiğimiz bilim dalı çıktı ortaya.
Fakat tabi dünyayı değiştiren tek simyacı Brent değildi sevgili arkadaşlar. Kimya kadar eczacılıkta da aktif rol oynadı bu insanlar. Eskinin şamanları da 16. yüzyılda simyacı olarak anılıyordu mesela. Onlardan biri de Paracelsus'tu.
Kendisi simyanın yalnızca metalleri altına dönüştürmekle ilgili olmadığını düşünüyordu. İnsan sağlığı da simyanın odak konularından biriydi onun için. Çağ'ın geleneksel tıp yöntemlerini reddedip, maddeler ve mineraller üzerinde birçok çalışma yapmıştı. Her şey zehirdir. Zehir ve ilaç arasındaki tek fark ise kullanılan dozda gizlidir. Görüşüne sahipti.
ve bununla ilgili birçok deney yürütmüştü. Yaptığı çalışmalarla farmakolojinin ya da diğer adıyla ilaç biliminin temellerini atmıştı bu simyacı da. İşte bir dönemin şamanları, bir dönemin büyücüleri simyacıya dönüşmüştü anlayacağınız. Hepsi de doğayı kontrol etmenin arayışındaydı. Dolayısıyla Arthur C. Clarke'ın sözünü bu bağlamda değerlendirebiliriz. Bilimi doğuran şey de büyüydü bir noktada. Burada hurafeleri kastetmediğimi anlamışsınızdır diye düşünüyorum zaten. Ama işte insanın merak kadar güçlü bir duygusu daha var.
korku ve insan en çok da bilmediği şeyden korkar, onu şeytanlaştırır. Özellikle de Orta Çağ'da birçok bilim insanı, düşünür, simyacı, büyücü oldukları gerekçesiyle engizisyonlarda yargılandılar, cezalandırıldılar, hatta bazıları idam edildi. Bunun toplu bir kıyıma vardığı, bir histeriye dönüştüğü de oldu. Onun da hikayesini anlatacağım size ama bu noktada kısa bir mola vermek hepimiz için iyi olur diye düşünüyorum.
büyünün sosyolojik analizinde bizi biraz daha kaotik bir süreç bekleyecek birazdan. Evet, nerede kalmıştık? Büyünün sosyolojik analizini yapacaktık değil mi? Bunun için Orta Çağ Avrupa'sına bir bakmak gerekiyor.
Az önce araya gitmeden evvel insanın anlayamadığı şeyden korktuğunu söylemiştik hatırlarsanız. Bunun en iyi örneklerinden biri de Orta Çağ Avrupa'sında başlayan ve zamanla dünyanın başka kültürlerine yayılan cadı avları furyasıydı. Antik medeniyetlerde cadılar, tıpkı şamanlar ya da kahinler gibi büyüyle ilgilenen kişilerdi. Fakat Orta Çağ'da işler epeyce bir değişmişti. Pagan kültürleriyle haşır neşir olan bitkisel ilaçlar ve iksirler yapan kadınlar yavaş yavaş dışlanmaya başlamışlardı bu dönemde. İlk zamanlarda sadece toplumun korktuğu insanlardı. Ama 15 ile 18. yüzyıllar arasında büyü ve şifacılıkla ilgilenen kadınlar cadı olarak suçlanmıştı.
Öyle ki bu durum kitlesel bir histeriye dönüşmüştü. Başta İngiltere, İskoçya, Fransa olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde binlerce kadın cadı oldukları gerekçesiyle yakılarak idam edildi. Her ne kadar popüler kültürün etkisiyle cadılar kötü bir tip olarak resmedilse de bu suçlamayla öldürülen birçok kişi insanlık yararına uğraşıyordu özünde. Mesela Agnes Sampson, 1500'lerin sonunda İskoçya'da yaşayan bu kadın, başlarda toplum tarafından epeyce bir saygı görüyormuş. Bitkisel iksirlerle uğraşan, şifacı ve bilge biriymiş kendisi. Aynı zamanda ebelik de yapıyormuş.
Yani o da kendi çağının doktorlarından biriymiş. Fakat bu yıllarda İskoçya'da bir cadı avı furyası patlak vermiş. Cadılığı bir tür paranoya haline getiren Kral 6. James'in hedefindeki kadınlardan biri haline gelmiş bu Samson'da. Uzun süren işkenceli sorgulamalar sonucunda bu bilge kadın cadılık suçlamasıyla idam edilmiş.
Ona benzeyen daha pek çok kadının hikayesini anlatabiliriz maalesef. Mesela o meşhur Salem cadıları mahkemeleri burada verilebilecek en çarpıcı örneklerden bir başkası. Anlayacağınız büyü insanlık olarak toplumsal tarihimizin önemli bir döneminde korkulan ve hatta ayıplanan bir şeye dönüşmüş. Peki günümüzde değişen şey ne ki biz büyülere bu kadar ilgi duyar olduk tekrar? Popüler kültüre bir bakın mesela. Onlarca dizi, film, kitap büyüyü ve büyücülüğü farklı perspektiflerle ele alan yüzlerce anlatı, tarihte bu kadar korktuğumuz bir şeyin büyük bir kültürel tüketim ürününe dönüşmesinin arkasında nasıl bir psikoloji yatıyor olabilir ki? Şimdi biraz da bunun üzerine konuşalım.
North Carolina Üniversitesi'nde psikoloji profesörlüğü yapan Melissa Berkeley bunu ''Potter Efekt'' olarak adlandırmış. ''Potter'' nereden geliyor? Harry Potter'dan. İşte psikologların Harry Potter fenomeninden öğreneceği çok şey olduğunu ifade ediyor. Elbette oradaki fantastik dünya kitap sayfaları ya da filmlerle sınırlı. Dolayısıyla buralardaki anlamıyla sihre ya da büyüye inanabilmemiz manasız. Fakat Berkeley'e göre bu gerçeküstü anlatılara olan merakımız beynimizin
nedensellik kurma sistemi ile ilgili. İnsan zihninin yaşam deneyimleri arasındaki bağlantıları belirlerken belli kalıplar oluşturmak üzere tasarlandığını hatırlatıyor bir çalışmasında. Bunu da şöyle örneklendiriyor. Mesela işlek bir caddede açık bir büfeden sandviç aldığınızı düşünün. Afiyetle yediğiniz bu sandviç iki saat sonra midenizin bozulmasına ve kusmanıza sebep olabilir.
İşte beynimiz de aniden gelen bu mide bulantısına nedensel bir açıklama getirmek üzere çalışmaya başlıyor hemen. Bu olaydaki olağan şüpheli ise sandviçi satın aldığınız büfe tabii ki. Böylece bir daha oradan yemek satın almayacağınızı biliyorsunuz, öğrenmiş oluyorsunuz. Benzer bir çalışma sisteminin büyüdü düşünce denilen kavram için de geçerli olduğunu söylüyor Berkeley.
Onu da bir psikoloji deneyiyle açıklıyor. Bu testte katılımcıları iki gruba ayırmışlar. Bir grup sadece potaya basketbol topu fırlatmakla görevli, diğer grupsa atıcıları desteklemekle sorumlu. Şayet atıcı topu potaya sokuyorsa destekçi kişi burada kendisine bir pay biçiyormuş. Her ne kadar atıcının başarısına bir katkısı olmasa da destekçi ona yardım ettiğini düşünüyormuş.
Yani anlayacağınız beynimiz böyle durumlarda bir büyü yaptığını düşünüyor. Ki birçok batıl inancın, modern totemlerin ya da şanslı kıyafetlerin filan sebebi de işte bu nedensel düşünme şeklimizmiş aslında. Bu bileziği takarsam sınavdan iyi not alırım gibi bir mantık kurmamızın sebebi olarak büyülü düşünceyi gösteriyor Berkeley. Peki şimdi bir de Harry Potter ve benzeri filmlerde gösterilen büyüleri düşünelim. Kahramanlar ne yapıyorlar başlarına gelen talihsiz olaylardan kurtulabilmek için? Ufak ve pratik bir takım büyüler yapıyorlar değil mi? İşte bu ufak ve pratik büyüleri kendi yaşantımızla bağdaştırabildiğimizi ve bu yüzden Harry Potter gibi eserlere büyük bir ilgi duyduğumuzu söylüyor Berkeley.
Şimdi bunu bir de pozitif bilimlere ve teknolojiye uyarlayalım. Bilimde de doğayı analiz etme ve onu kontrol etme çabası var. Pratik olanı bulma arayışındayız. Mesela büyük su taşkınlarını önleyebilmek için ne yaptık? Barajlar inşa ettik. Ve bu sayede suyu kontrol etmeyi, hatta ondan enerji elde edebilmeyi öğrendik.
E antik çağlarda ayın hareketleri üzerinden gelgit olaylarını gözlemleyen ve bunu kontrol etmek için çalışmalar yürüten büyücülerin ya da bugünkü isimleriyle astronomların yaptıkları teorik olarak pek de farklı sayılmaz. İşte biraz da bu yüzden Arthur C. Clarke'ın sözüne farklı bir perspektiften bakabilmemiz gerekiyor. İnsanın merakı, insanın hayal gücü asıl büyüleyici olan şey. Büyücülerden bilim insanlarına, şamanlardan doktorlara, sihirbazlardan mühendislere tarih boyunca gösterdiğimiz kolektif çaba bizim ufkumuzu da ötelere taşıyor.
Ve nedensel düşünebildiğimiz, aykırı olabildiğimiz sürece hepimiz bir çeşit büyücü, bir çeşit şaman ya da sihirbazız temelde. Bizim karanlığı aydınlatacak cesareti bulmamızı sağlayan şey de bu büyü aslında. Ve yine aynı büyü sayesinde kendimizi, insanlığı yıldızların ötesine taşıyabileceğiz belki de ileride. İzlediğiniz için teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.