Podcast

163 - Yeni Yıldan Beklentilerini Gözden Geçirdin mi?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Her yıla yeni beklentilerle giriyoruz. 1 Ocak itibarıyla her şey çok güzel olacakmış gibi düşünüyoruz. Evet, beklentiler bizim motive olmamızda ya da başkalarına karşı davranışlarımızın şekillenmesinde önemli bir faktör. Doğru kullanıldığı takdirde bir süper güç bile diyebiliriz onlar için. Ancak her zaman olumlu yönde işleyen bir etkisi olmadığı da gerçek. 111 Hz'in bu bölümünde beklentilerin faydalı ve tehlikeli yanlarını konuşuyoruz. Yeni yıla girmeden önce beklentilerimizi tekrar bir gözden geçiriyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.979 kelime · ~10 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Öhö öhö. Arkadaşlar, yeni yıl partimize geldiğiniz için çok teşekkür ederim. İyi ki bir araya gelebildik, iyi ki. Sizin burada olmanız gerçekten benim için çok değerli ve çok kıymetli. Biliyorsunuz

2024 zorlu bir yıldı. Gerçi hangisi değildi yani. Gerçekten çok zordu hepimiz için. İnişlerimiz de oldu. Gelin gelin buradayım.

Transkriptin tamamını oku

Yıl sonu ya, sık sık böyle davetlere, partilere falan çağrılıyoruz. Aslında güzel de oluyor böyle buluşmalar ama bu seferki çok bir sıkıcı. Yani evden çıkarken bu kadar klişe bir parti olacağını hiç düşünmüyordum açıkça. Pardon, pardon. Devam ediyorum, teşekkürler. Evet, ne diyordum? Ben de bugün sizlerin 2025'den beklentileriniz nedir? Kendinize hedef ne koydunuz? Onları merak ediyorum.

Dilersen seninle başlayalım Barış'cığım. Yani şey, 2025 hedeflerim... Ya açıkçası ben bu yıl gitar çalmayı falan öğrenmek istiyorum arkadaşlar. Bakarsınız küçük bir konser de veririm, belli mi olur? Anlıyorum. Vallahi enteresan bir hedefmiş Barış'cığım. Peki arkadaşlar, o zaman sırayla devam edelim lütfen.

Gitar mı? Çok cringe. Bilemedim yani. Neyse. Ben 2025'te Paris Moda Haftası'nda brandımı dünya pazarına açacağım. Moda Haftası mı? Funda muhasebeci değil miydi ya? Ben, albümümü çıkarıp Grammy kazanacağım. Yok artık. Ben de yeni bir Maserati tasarlamayı planlıyorum. Yani 2005'te uzaya çıkacağım. Kan Film Festivali'nden ödülle döneceğim. Ne oluyor ya? Bunlar nasıl hedefler? Uzaya çıkmak gibi yeni yıl beklentisi mi olur ya? Of, çok daraldım. Sakin ol Malim. Sakin ol. Maseratici çocuk gerçek değil. Sana zarar veremez. Sakin ol, sakin, sakin.

kabus gibiydi ya. Size de öyle gelmedi mi? Neymiş efendim yeni Maserati tasarlayacakmış da, uzaya gidecekmiş de, kandan ödül alacakmış da. Hayatımda daha uçuk yeni yıl beklentileri duymadım yani. Bir de benim hedefimi beğenmiyorlar. Akıl var, mantık var canım. Yani tamam bu hedeflerin fazlasıyla abartılı olduğunu biliyorum ama aslına bakarsanız bunun daha hafif versiyonlarında da tanık oluyoruz hepimiz şu sıralar değil mi? Yılın son haftalarındayız ya.

Gerçekçi ya da değil. Onlarca plan duyduğumuz o günlerdeyiz. Yeni umutlarla hazırlanan uzun uzun listeler, yepyeni hedefler, fit bir vücut hayali, kendime daha fazla zaman ayıracağım sözleri filan havalarda uçuşuyor. Hep bir beklenti içindeyiz bu yeni yıldan.

Normalde sahip olduğumuz beklentilerimize daha bir sıkı sıkı sarılıyoruz böyle zamanlarda. Ailemizden, ilişkilerimizden yani etrafımızdakilerden de birçok yeni şey bekliyoruz mesela. En önemlisi de kendimizden beklediklerimiz. Onlar yerleşiyor hemen odamıza değil mi? Daha başarılı, daha mutlu olacağımızı düşünüyoruz yeni yılın başlamasıyla.

Elbette böyle bir şeyin olması da gayet doğal. Yani umut duymak, hayal kurmak hepimizin ihtiyacı en nihayetinde. Ama işte bu beklenti meselesine biraz daha dikkatli yaklaşmamız gerekiyor. Zira beklentiler bizi gerçeklikten koparıp karanlık bir yere de sürükleyebilir, başarılı bir noktaya da taşıyabilir. Madem öyle yeni yıla bir hafta kala şu beklentiler konusunu bir netleştirelim isterseniz.

Beklentiler üzerine yapılmış çok sayıda bilişsel psikoloji çalışması ve ortaya atılmış yine pek çok sayıda teori var. Fakat bunların içinden bir tanesini temel olarak alabiliriz. Beklenti motivasyon teorisi. Bir psikolog ve işletme profesörü olan Victor Vroom'un 1960'larda öne sürdüğü bir kuramdı bu.

Kendisine göre sahip olduğumuz beklentiler bizim bir işi yapma motivasyonumuzu da doğrudan doğruya etkiliyor. İnsanların genel olarak bir ödül beklentisi içinde olduğunu öne sürüyor bu teorisinde Vroom. Bir şeyin gerçekleşmesi için belli bir çaba gösterdikten sonra her ne olursa olsun bir ödül bekliyoruz diyor kendisi. Onun bu tespitine göre bir eylememizin sonunda eğer ödül kazanırsak, sonraki çabalarımızda da benzer bir şeyleri kazanmayı bekliyoruz. Buradan yola çıkarak da kişinin geçmişteki deneyimlerine, özgüvenine, becerilerine, yani kısaca sahip olduğu kaynaklara duyduğu inanç olarak tanımlıyor beklenti olgusunu Victor Vroom. Bu inanç arttıkça işi yapma motivasyonumuz da doğal olarak yükseliyor.

Bu motivasyonu üç faktöre bağlıyor teorisinde. Öncelikle bir enstrümandan bahsediyor. Bu hedefin yani ödülün ta kendisi. Mesela az önceki partiden örnek verelim. Gitar çalabilmeyi hedeflediğimi söylemiştim değil mi? Burada sevdiğim şarkıları çalabilmek, gitarda ustalaşabilmek benim ödülüm. Buna ulaşabilmek için de her gün gitar çalışmam gerekiyor.

Vroom'un bu beklenti motivasyon teorisinin ikinci faktörü ise değerlik. Bu da hedefimize varmayı ne kadar çok istediğimiz, onu ne kadar çok arzuladığımızla alakalı bir şey. Bir nevi ateşleyici gücümüz de diyebiliriz bu faktör için. Bir şeyin gerçekleşmesini ne kadar çok istersek, o kadar çok çaba sarf ederiz diyor.

Yine kendi örneğimle pekiştireyim şimdi bunu. Gün içinde gitara ayırdığım çalışma süresi bu enstrümanı ne kadar çalmak istediğimin yani ödülümü ne kadar arzuladığımın da bir ölçütü. Motivasyonu etkileyen son faktör ise beklentilerimiz. Kendi kabiliyetlerimiz, geçmişteki deneyimlerimiz o ödüle ulaşacağımıza dair inancımızı yani beklentilerimizi de yükseltiyor.

Bu faktörleri kullanarak bir de motivasyon formülü çıkarmış bu arada Viktor Vurum. Basit bir örnekle açıklayayım şimdi bunu da size. İş yerinde terfiye almak istediğinizi düşünelim. Böyle bir durumda zihniniz kendisini şu şekilde motive ediyor. Eğer Y kadar çaba harcarsam X kadar iş bitiririm ve terfiye alırım.

Burada harcadığınız çaba yani Y beklentilerinizi, bitirdiğiniz iş yani X enstrümanı ve kazanmayı istediğiniz terfi ise değerliği oluşturuyor. Fakat beklentiler öyle sadece kendimize dair inançlarımız üzerinden tanımlayabileceğimiz bir şey de değil açıkçası. Başka insanlardan beklediğimiz şeyler de var en nihayetinde değil mi? Bu da bizim davranışlarımızı şekillendiriyor. İşte bu noktada beklentiler üzerine ortaya atılmış en popüler yaklaşım olan Pygmalion etkisinden bahsetmezsek olmaz.

1968, psikolog Robert Rosenthal, Kaliforniya Üniversitesi'nde beklentiler ve kendini gerçekleştiren kehanet olgusu üzerine çalışmalar yürütüyordu o yıl. Yüksek beklentilerin çalışma performansını arttırdığı fikri böyle kağıt üstünde güzel gözükse de gözleme dayandırılması gerekiyordu haliyle ve bunun içinde Lenore Jacobson'ın yardımlarıyla bir deney tasarladı. İkili bu deney için Kaliforniya'daki bir ilkokulda rastgele bir sınıf seçti öncelikle. Ardından sınıftaki öğrencilerin tamamına bir IQ testi çözdürdüler. Bu testin sonunda öğrencilerin IQ puanlarını değerlendiren Rosenthal ve Jacobson 10 kişilik bir grup belirlemişler. Entelektüel açıdan olgunlaşanlar olarak isimlendirdikleri bu grupta testten en yüksek IQ puanı alan öğrencilerin yer aldığını söylemişler sınıfın öğretmenlerine. İşte bu tırnak içinde sınıfın en zeki öğrencileri

öğretmenlerinin de gözdesi olmuş bir anda. Fakat burada ufak bir hile varmış. Şöyle ki, Rosenthal ve Jacobs'ın gruptaki öğrencileri rastgele seçmişler. En başta yaptıkları o IQ testi bir yanıltmacaymış yani. Ve bu şekilde öğretmenlerin beklentilerini yönlendirmişler ve pigmalyon etkisinin pratikte çalışıp çalışmadığını gözlemlemişler.

Bir sene sonra yeniden sınıfa gitmişler. Öğrencilere tekrar benzeri bir IQ testi çözdürmüşler. Bu testin sonucunda rastgele seçtikleri o 10 öğrencinin IQ puanlarında ne olmuş biliyor musunuz? Gayet ciddi bir şekilde ilerleme gözlemlemişler.

Ve bunun da açıklamasını şöyle yapıyor Rosenthal. Sınıfın öğretmenleri yıl boyunca bu 10 öğrenciye daha farklı bir yaklaşımda bulunmuş. Onların yüksek IQ'lu olduklarını düşünmeleri öğrencilerine karşı davranışlarını doğrudan etkilemiş. Zira bu 10 öğrencinin sahip olduğu potansiyel öğretmenlerinde de büyük bir beklenti oluşturmuş. Dolayısıyla da inanç, emek ve zaman yatırımlarının büyük kısmını bu öğrencilerin üzerine yapmışlar.

Sınıftaki Pygmalion isimli bu deneyin sonunda şöyle bir çıkarıma varıyor Rosenthal. Birinden belli bir beklentimiz olduğunda bunun gerçekleşmesini sağlayacak bir tavra bürünüyoruz. Kendisi pek de haksız sayılmaz aslında. Mesela toplumsal bir yerden yaklaşalım biz de bu etkiye. Beklentilerimiz sadece IQ gibi ölçülebilir şeylerle şekillenmiyor elbette. Bireylerin kültürel tüketimleri, imajları, fiziksel özellikleri, etnik kimlikleri, meslekleri ya da sosyoekonomik düzeyleri de çok önemli faktörler bizim için değil mi?

Böylece kişilere yönelik beklentilerimizi geliştiriyoruz. Davranışlarımızı bu tür kriterlere göre şekillendiriyoruz. Örneğin hemşirelerin hepsinin yardımsever olmasını bekliyoruz değil mi? Fakat yardımseverlik mesleki değil bir kişilik özelliği. İşte bu beklentilerin karanlık yüzünü açığa çıkarıyor biraz da. İşin o kısmına da bakacağız tabii ama burada kısa bir ara versek iyi olur. Yani bölüme mola vermeden devam edeceğimi bekliyorsanız yanılıyorsunuz.

Evet, beklentiler bizim motive olmamızda ya da başkalarına karşı davranışlarımızın şekillenmesinde çok önemli bir faktör, dedik. Doğru kullanıldığı takdirde bir süper güç bile diyebiliriz onlar için. Ancak her zaman olumlu yönde işleyen bir etkisi olmadığı da bir gerçek. Mesela Pygmalion'un tersi olan bir etki daha söz konusu. Golem etkisi. Pygmalion'la benzer bir sistemle işliyor Golem'de. Birinden düşük beklentiler içindeyseniz, davranışlarınız da buna göre şekilleniyor. Böylece karşı taraf daha düşük bir performans gösteriyor ve başarısız oluyor. Ama benim esas konuşmak istediğim şey, beklentilerin psikolojimiz ve davranışlarımız üzerindeki etkileri.

Penn State Üniversitesi profesörlerinden John A. Johnson bu konuya özel olarak odaklanan akademisyenlerden biri. Beklentilerin pozitif etkilerini kabul etmekle birlikte bunların birer probleme dönüşebileceğini de savunuyor kendisi. Beklentilerimizin bizi hantallaştırabileceğini ifade ediyor ve gerçeklikle bağımızı koparabileceğini.

Çoğu zaman kendimizi yanıltacak beklentilere sahip olduğumuzu gözlemlemiş yaptığı analizlerde. Şimdi bölümün biraz başlarını hatırlayalım dilerseniz. Kendimize yönelik oluşturduğumuz beklentilerin geçmişte deneyimlediğimiz olumlu şeylerden etkilendiğini söylemiştik değil mi? Yine gitar üzerinden örneklendireyim şimdi bunu. Haftalarca uğraşıp Beatles'ın While My Guitar Gently Weeps şarkısını çalmayı öğrendim diyelim.

Artık rahatlayabilirim değil mi? En zorunu atlattım. Sevdiğim tüm şarkıları çalabilirim artık. Kendimden bunu beklemem gayet doğal. Ama bu pek de sağlıklı bir düşünme şekli değil.

Evet, gitarda nasıl ilerleyebileceğime dair bir metodu biliyorum artık. Fakat bir enstrümanı öyle tek bir şarkıyla da öğrenemezsiniz. Bir sürü teknik öğrenmek gerek. Etüt edeceğiniz her yeni gitar çalma tekniğini de hata yaparak öğrenmeye başlayacaksınız. Dolayısıyla pratik yapmalısınız, denemelisiniz, pes etmemelisiniz. Ya da yine terfi üzerinden ele alalım bunu. Siz gereken tüm sorumluluklarınızı yerine getirseniz de elinizde olmayan, sizin kontrol edemediğiniz bir takım dışsal şartlar yüzünden yine de terfi alamayabilirsiniz. İş yerinizde sizden daha iyi performans gösteren başka bir kişi de olabilir. Onu bırakın, terfi olabileceğiniz bir pozisyon bile artık kalmamış olabilir işinizde.

İşte Johnson da buna vurgu yapıyor aslında. Beklentilerimizi oluştururken mantıklı düşünmek gerektiğini söylüyor. Her şeyin umduğumuz gibi gidemeyebileceğini bize hatırlatıyor. Bu arada odağımızı kendimizden, çevremizdekilere dair beklentilerimize yönelttiğimizde de başka başka sorunların ortaya çıktığını söylüyor John Johnson. İnsanların istediğimiz gibi davranmalarını beklediğimizde de bazı riskler doğuyor.

Yakın çevremizdeki kişiler, beklentilerimizin aksine davranışlar sergilediğinde şok oluyoruz, öfke duyuyoruz, kırgınlık hissediyoruz. Tüm bunların neticesinde beklentileri önceden tasarlanmış hayal kırıklıkları olarak tanımlıyor. Şimdi size öyle sürekli kötümser olun, hiçbir beklentiniz falan olmasın demiyorum elbette. Az önce de söylediğim gibi, beklentilerimizi bir süper güç gibi de kullanabiliriz pek tabii ki. Ancak öyle işte uzay safarisi yapmak ya da kısa yoldan zengin olmak gibi gerçeklikten kopuk beklentilere girdiğimizde somurtkan bir insana dönüşebiliyoruz. Mutsuz, hatta depresif olabiliyoruz.

Peki tüm bunlara rağmen neden böyle bir eğilime sahibiz dersiniz? Yani gerçekleşmesi büyük ölçüde imkansız olan şeylere karşı yine de neden beklentiler yaratıyoruz? İşte bunun için de iyimserlik önyargısı dediğimiz bir durumu incelememiz gerekiyor. Ne demek bu iyimserlik önyargısı?

Bir kişinin bir meselenin olumlu sonuçlanacağına dair gerçeküstü bir inanca sahip olma hali. Evet, bu şekilde ifade edebiliriz iyimserlik önyargısını. Böyle durumlarda bireyin risk algısı kırılıyor. Karar verme süreçleri etkileniyor. Hani böyle neyi istediğimizi bilemediğimiz, neye çaba harcamamız gerektiğine karar veremediğimiz durumlar vardır ya hani. Bir türlü makul bir hedef belirleyemeyiz kendimizi. İşte bu durumlarda imser düşünmeye yöneliyor zihnimiz. Olumlu anlamda bir ön yargı oluşturuyoruz kendi kendimizi. Bu da beynimizin ödülle kurduğu ilişkinin bir sonucu esasında.

Bu konuyu inceleyen nörobilimci Tally Sherratt, iyimser önyargıların beyindeki dopamin aktiviteleriyle ilgili olduğunu söylüyor. Yaptığı nörolojik incelemelerde olumlu ya da umut veren bilgilerin işlendiği sırada beynin prefrontal korteks bölgesinde daha yoğun bir faaliyet olduğunu gözlemlemiş. Burası da beynimizin neresiydi hatırlayalım, davranışlarla ilişkili olan bölgesi. Buradan yola çıkarak olumlu olayları abartıp her ne olursa olsun hep en iyisini düşünmeye ve olumsuz ihtimalleri küçümsemeye teşne canlılar olduğumuzu söyleyebiliriz. Sherrod da bu durumun doğru yöneltildiğinde motivasyon ve stres kontrolü açısından çok da faydalı olabileceğini ifade ediyor.

Fakat gerçekçi olmayan beklentilerin sonunda hayal kırıklığı da kaçınılmaz. Tamam ama ne yapmak gerek? Yani hiçbir şey hayal etmemeli miyiz? Umutsuzluk içinde mi yaşamalıyız illa? İyiye yormayı yasaklamalı mıyız kendimize?

Böyle bir durumda nasıl mutlu olabiliriz ki? Elbette karamsarlığa düşmeyeceğiz arkadaşlar. Fakat beklentilerimizi gözden geçirmemiz gerekiyor ara ara. Bir farkındalığa sahip olmalıyız. Kendi beklentilerimizi de sorgulamalıyız mutlaka.

Ne istediğinizi sorabilirsiniz mesela kendinize. Neyi arzuluyorsunuz? Hayal ettiklerinizi makul bir zemine indirmek güzel bir ilk adım. Uçup beklentilere, çılgın hayallere dalmak size hem vakit kaybettirebilir hem de motivasyonunuzu kırabilir. Bunların farkında olmak bile daha berrak düşünebilmenize yardımcı olacak.

Elbette potansiyelinizin de farkında olmanız çok önemli bir şey. Yeteneklerinizi görebilmek için kendinizi daha iyi tanımaya çalışın. Başkasına gayet uçuk bir hayal gibi gelen bazı şeyler sizin ulaşabileceğiniz bir şey de olabilir. Gerçekliğin subjektif olduğu durumlar da var yani. Bir de denemekten, çabalamaktan asla vazgeçmeyin. Mutluluk, başarı, Ya da arzuladığınız şey her neyse bunların hepsine ulaşmak zaman istiyor. Bu bir süreç. Bu sürecin içinde takılıp düşebilirsiniz de elbette. İnsanız sonuçta. Ama bir şeyi çok istiyorsanız sabır göstermelisiniz. İnat etmelisiniz. Böylece arzu ettiğiniz o ödüllere de zamanla ulaşabilirsiniz. E madem öyle 2025'ten beklentilerinizi bir daha gözden geçirmeye ne dersiniz?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)