Podcast

162 - Başımıza Ne Gelirse Meraktan mı?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Ateşin bulunmasından dillerin oluşmasına, uzayın keşfinden internetin icadına... Her şeyi başlatan o şey, ilk kıvılcım, merak değilse nedir? 111 Hz'in bu bölümünde; bu podcastin de varlık sebebi diyebileceğimiz, sürekli kullandığımız ama üzerine pek fazla düşünmediğimiz bu duygumuzu anlamaya çalışıyoruz: Merak... Merak iyi midir yoksa kötü mü, tehlikeli bir duygu mudur yoksa faydalı mı? Merak etmemek mümkün mü? Peki insan neden merak eder, hiç düşündünüz mü?





Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Kevser Yağcı Biçici

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.343 kelime · ~12 dk okuma

Merhaba. Kimse var mı? Hey! Bu feneri de iyi ki almışım yanıma. Göz gözü görmüyor resmen. Evet, sanırım içerde bizden başka hiç kimse yok. Bu arada yine çok önemli bir işe girişmişken yakaladınız beni arkadaşlar. Yani en azından benim için önemli çünkü aylardır beni meraklandıran bir konuyu çözmeye geldim bugün.

Bir dakika ama ya. Lafa biraz sondan başladım değil mi? En baştan alayım şimdi. Arkadaşlar, ben kendime yeni bir yürüyüş rotası oluşturup düzenli bir şekilde yürüyüşlere başladım aylar önce. Şehrim böyle biraz dışında, çok güzel bir mahalleden de geçiyor yolum bu sırada. Böyle birbirinden güzel evler var, bahçeler filan. Ama bunların içinde bir tanesi var ki dikkat çekmemesi imkansız. Böyle bir bahçenin içinde iki katlı, pembe panjurlu, şirin mi şirin bir ev. Yani, eskiden öyleymiş belli ki. Şu an o halinden pek de eser kalmamış çünkü terk edilmiş. Çok bakımsız. Böyle üflesen yıkılacakmış gibi duruyor. Biraz şu... Hani... Böyle perilik köşkledikleri tarzda bir ev yani işte. Mahalledeki herkese bunun olmayacağını anlatmaya çalıştım ama dinlemediler beni.

Herkes bu evin hayaletli olduğunu, burada acayip canlıların yaşadığını, böyle içeri girenlerin de bir daha çıkamayacağı filan konusunda hemfikir. Ben de merak ettim tabii içeride ne var ne yok, bu söylentiler nereden çıkmış diye. İşte bu akşam kimseye görünmeden girmeyi başardım sonunda. Amma da tozluymuş buralar. Of, senelerdir hiç kimse girmemiş tabii.

Transkriptin tamamını oku

Evet, etrafa bakıyorum ama öyle herhangi bir hayalet filan göremiyorum. Gerçi hayaletleri gözle göre... Nereden geldi o ses? Kimse var mı? Şey, ben tehlikeli filan değilim. Sadece merak ettiğim için geldim. Neyse ya, dışarıdan filan geldi herhalde. Kimse yok belli ki burada. Evet, ne diyorduk? Hah, evet. Hayalet yok demiştim.

Tamam o zaman şuranın fotoğraflarını çekeyim de ben soran olursa gösteririm kanıt olarak. Hay aksi ya şarjım bitmiş nasıl oldu bu? Daha şimdi buraya içeri girerken kapıda bakmıştım aslında tamamen doluydu. Kim var orada?

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Arkadaşlar neyse ki son anda kaçmayı başardım. Gördünüz değil mi? Yani duydunuz değil mi başıma gelenleri? Az kalsın ev tepeme yıkılıyordu. Eee boşuna demiyorlarmış demek ki buraya girilmez, giren de çıkamaz diye. Ama ah bu benim merakım yok mu işte?

Hayır, bir kere de söyleneni kabul et ya. Neden sorguluyorsun ki? Böyle giderse bir gün başıma bir şey gelecek ama bakalım ne zaman. Bununla ilgili çok da güzel bir söz vardır zaten, bilirsiniz. Merak kediyi öldürür. Yani diyor ki, sus otur, merak etme. Öyle her şeye burnunu sokma. Ama yani, şimdi düşününce bu biraz ağır bir laf değil mi sizce de? Merak etmek bu kadar da kötü bir şey olamaz herhalde, değil mi?

Tamam bazen tehlikeli durumlara sokabiliyor insanı ama merak etmezsek nasıl öğreneceğiz ki? Bakın şimdi de bunu merak ettim işte. Merak iyi mi yoksa kötü mü? Tehlikeli mi yoksa faydalı mı? Gelin o zaman bu bölümde sürekli kullandığımız ama üzerine pek de düşünmediğimiz, 111 Hz'in varlık sebebi de diyebileceğimiz bu duygunun yani merakımızın üzerine gidelim. Onu konuşalım.

Bu merak kavramını kısaca içsel bir dürtüyle bilgi arama davranışı şeklinde de tanımlayabiliriz. Yani aslında bilinmeyeni anlama, anlamlandırma, keşfetme, öğrenme ihtiyacımızın temelinde olan şey. Doğuştan sahip olduğumuz bir duygu. Yapılan çalışmalar merakın farklı türleri olduğunu da ortaya çıkarmış. Fakat temelde algısal ve epistemik merak olarak ikiye ayırabilmemiz mümkün bunları. Algısal merak, duyu organlarımızla algıladığımız, bilinmeyen, alışık olmadığımız ya da kafamızı karıştıran dış uyaranları bilme isteğimiz.

Beklenmedik bir ses duyduğumuzda bizi bu sesin kaynağını aramaya yönlendiren ya da gördüğümüz ama anlamlandıramadığımız bir nesnenin ne olduğunu öğrenmeye iten şey algısal merak. Merakın bu türünü en yoğun olarak yaşayanlarsa çocuklar tabii ki. Bilmedikleri bir dünya hakkında bilgi edinmek, öğrenmek için büyük bir istek duyuyorlar doğal olarak. O ardı arkası kesilmeyen şeyler vardır işte. Bu ne? Niye? Neden? Tamam ama neden? Gibi soruların sebebi de tam olarak bu. Merakın diğer türü epistemik merak ise bilgi edinme arzumuzun, entelektüel tatmin arayışımızın sebebi. Yani keşfetme ve öğrenme sürecinde ihtiyaç duyduğumuz o motivasyonun kaynağı diyebiliriz. 111 Hertz'de bizi her bölüm oradan oraya sürükleyen, aklımıza takılan şeylerin peşinden gitmemizi, bilmediklerimizi öğrenmemizi sağlayan şey de bu zaten. Epistemik merakımız.

Ama tabii yalnız değiliz. Merakına engel olamayıp yeni şeylerin peşinden koşan bizden başka insanlar da var. Hatta hadi gelin onlardan birini yakından tanıyalım şimdi. Evet, 1941 yılında İsviçreli mühendis George de Mestral'ın laboratuvarındayız.

Biraz erken gelmişiz ama köpeğiyle yaptığı yürüyüşten dönmek üzere olmalı şimdi kendisi. Derken, işte geldiler bile. Tamam oğlum, tamam. Sakin ol. Şimdi temizleyeceğiz seni. Bak, benim üstüm başım da hep bu minik şeylerden olmuş ya. Ne

ki bunlar? Tohum mu? Ayrıca nasıl bu kadar iyi yapışıyorlar? İşte George de Mestral'in merakı bu soruyla ateşlendi. Orman yürüyüşü sırasında üzerlerine yapışan bu küçük dikenli tohumları hemen mikroskop altında incelemeye başladı kendisi. Yakından bakınca bu tohumların kanca benzeri çıkıntıları olduğunu görmüştü. Belli ki kumaş ve tüy gibi yüzeylere yapışabilmesi de bu kancaların yüzeye tutulması sayesinde olabiliyordu.

Mestral bunu öğrenmekle yetinmedi tabii. Şimdi de doğada keşfettiği bu yapıdan gündelik hayatlarımızda yararlanıp yararlanamayacağımızı merak ediyordu. Ve bunun için de 8 yıl sürecek detaylı bir çalışmaya başladı kendisi. Çeşitli çalışmalar, denemeler sonucunda nihayet hayal ettiği şeyi buldu.

Evet, George de Mestral cırt cırtı bulmuştu. Bu icadına Velcro adını vererek tescilletti. İlk başlarda ne işe yaradığı çok da anlaşılmayan ve pek de fazla rağbet görmeyen bu şeyler 1960'lı yıllarda NASA tarafından astronot kıyafetlerinde ve ekipmanlarında kullanılmaya başlanmasıyla birlikte her alana yayıldı. Şu an bir düşünün, ayakkabıdan kıyafetlere, bebek bezlerinden medikal malzemelere kadar her alanda cırt cırtlar olmazsa olmaz değil mi? Tek meraklımız mestral değil elbette, ziyaret edeceğimiz biri daha var.

Evet, şu an 1960'ların başında Tanzanya'daki Gombe Ulusal Parkı'ndayız. Jane Goodall'ı bulacağız. O yüzden şempanzelerin yaşadığı alana doğru ilerlememiz gerekiyor. Bu sırada ben de biraz ondan bahsedeyim size, duymayanlar için.

Jane Goodall, 26 yaşında, kariyerinin başında genç bir primatologken şempanzeler hakkında çalışmak için İngiltere'den kalkıp ta Tanzanya'ya gideceğini söylediğinde herkes ona delirmiş gözüyle bakmış. Ama o bunların hiçbirine kulak asmamış tabii. Çünkü merak ediyormuş arkadaşlar. Çocukluğundan beri hem hayvanların dünyasına hem de okuduğu Tarzan hikayeleri sebebiyle Afrika'ya karşı çok büyük bir ilgisi varmış kendisinin.

Seneler süren bu çalışması boyunca Goodle her gün sabahın erken saatlerinde Gombe Ulusal Parkı'na gelip sessizce oturmaya, şempanzeleri gözlemleyip, notlar almaya ve onların kendisine alışmasını beklemeye başlamış. Ve nihayetinde batılı bilim insanlarının o güne kadarki ezberlerini sarsacak çok önemli şeyler keşfetmiş bu hevanlar hakkında. İnsandan başka bir türün de alet yapıp avlanabildiğini, şempanzelerin kendilerine ait ilişki türleri ve farklı farklı kültürleri olduğuna dair pek çok hususu ilk kez ortaya çıkarmış Jane Goodall. İşte şempanzelerin yaşam alanına oldukça yakın bir noktada oturuyor şu an. Buraya kadar gelmişken yanına gidip bir selam verelim kendisine değil mi?

Bir dakika, bir dakika. Bize mi bağırıyor onlar? Yok artık. Buraya doğru koşuyorlar şimdi de. Tamam. Tamam. Sakin oluyoruz. Ve hemen buradan kaçıyoruz. Arkadaşlar

ucuz atlattık. Yani hata bende tabii. O kadar yaklaşmamam lazımdı. Neyse. İyisi mi biz şimdi kısa bir ara verelim de ben biraz kendime geleyim. Sonra devam ederiz.

Evet, bu ara iyi geldi arkadaşlar. Biraz toparladım kendimi. O halde devam edebiliriz. Ne yaptık? George de Mestral, Jane Goodall gibi meraklıları inceledik değil mi ilk bölümde? Bunların, bu merakları sonucu yaptıkları keşiflerden bahsettik. Sadece onlar değil tabii. Galile, Charles Darwin, Neil Armstrong, Albert Einstein, tüm bu insanlar merak etmeseydi, meraklarının peşinden gitmeseydi insanlık bugün olduğu yere gelebilir miydi sizce?

Yeni şeyler keşfetmek ve ilerlemek için fitili ateşleyen şey tam da bu işte. Merak duygumuz. Zaten bu noktada hayvanlardan ayrılıyoruz. Zira hayvanlar yalnızca beslenme, barınma ya da ne bileyim tehlikelerden korunma gibi bir takım temel ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıyorlar bu duyguyu. Ancak biz insanlar bunlara ek olarak sadece yeni şeyler öğrenmek için de merak edebiliyoruz.

Yani bölümün başında da bahsettiğimiz gibi biz algısal merakla birlikte epistemik bir meraka da sahibiz. İyi ama neden? Tam olarak neden merak ediyoruz? Neden hiçbir sebebi yokken yeni şeyler keşfetmek istiyoruz? E şimdi biraz da bunun olası sebeplerine bir bakalım. Bunun için size Matthias Gruber'in 2014'te Kaliforniya Üniversitesi'nde gerçekleştirdiği bir deneyden bahsetmek istiyorum öncelikle.

Matthias Gruber ve arkadaşları bu deneyi üç aşamalı olarak tasarlamış. Öncelikle laboratuvara davet ettikleri deneklerin beyin aktivitelerini görüntüleyebilmek için onları fMRI makinesine bağlamışlar ve ilk aşamayı başlatmışlar. Katılımcıların her birine daha önceden hazırladıkları böyle bir dizi genel kültür sorusu yöneltilmiş. Ardından sordukları her sorunun cevabını ne ölçüde merak ettiklerini derecelendirmelerini istemişler ve bundan sonra da ikinci aşamaya geçmişler.

Bu aşamada soruların cevapları açıklanacaktı fakat deneklerin cevaplara ulaşmadan önce 14 saniye beklemeleri gerekiyordu. Araştırmacıların bunu yapma amaçları, katılımcıların merak ettikleri soruların cevaplarını öğrenmeyi beklerken beyin aktivitelerinde herhangi bir değişiklik olup olmayacağını tespit etmekti. Ayrıca araştırmacılar bu bekleyiş esnasında deneklerin her birine sorularla alakasız bazı yüzlerin fotoğraflarını da gösterip sonraki aşama için bunları hatırlamalarını istediler. Ve nihayet sıra son aşamaya geldi.

Deneklere bir nevi hafıza testi uygulanan bu aşamaysa, katılımcıların merak ettikleri ve etmedikleri soruların cevaplarını hatırlamaları arasında herhangi bir fark olup olmadığını tespit edebilmek için özel olarak kurgulanmıştı. Ve böylelikle deney sona erdi. Fakat elde edilen veriler çok dikkate değer doğrusu. Efemeray sonuçlarına bakılınca merak duygusunun beynimizin iki ana merkezini etkilediği tespit edilmiş arkadaşlar. Bunlardan biri bellekten sorumlu olan hipokampüs bölgesi. Ve bu durum deneyin son aşamasında elde edilen verilerle de örtüşüyor.

Son aşama hafıza testiydi biliyorsunuz. Burada yapılan hafıza testi sonuçları deneklerin merak ettikleri soruların cevaplarını merak etmediklerine oranla çok daha iyi hatırladıklarını ortaya çıkarmış. Sadece bununla da kalmamış üstelik. Hatırlarsanız ikinci aşamada deneklere cevaplar gösterilmeden hemen önce sorularla alakasız bazı yüzlerin fotoğrafları gösterilip bunları hatırlamaları istenmişti. İşte hafıza testi sırasında deneklere bu yüzler de sorulmuş. Ve deneklerin merak ettikleri soruların cevaplarını bekledikleri sırada gördükleri alakasız fotoğrafları çok daha iyi hatırladıkları görülmüş.

Yani bu demek oluyor ki merak duygusu öğrenme ve hatırlama kapasitemizi çok ciddi bir şekilde arttırıyor arkadaşlar. Hatta merak o kadar güçlü bir motivasyon kaynağı ki bu sırada karşımıza çıkan konuyla alakasız bilgileri dahi çok daha iyi öğreniyoruz ve çok daha iyi hatırlıyoruz. O sırada beynimiz önüne çıkan her şeyi yalayıp yutuyor. Adeta vakumluyor.

Peki, şimdi gelelim bu deneyin diğer bir sonucuna. Merak ederken beynimizde tetiklenen ikinci bölge, ödül beklentisiyle ilgili olan kısım. Efemeray sonuçlarına göre beynimizin somut bir ödül beklerken aktive olan kısımlarıyla merak ettiğimiz bir sorunun cevabını beklerken aktive olan bölgeleri aynı. Yani şöyle düşünebilirsiniz. Çok sevdiğimiz bir tatlının masamıza geldiğini gördüğümüzde ya da maaşımızın yatmasını beklerkenki hislerimizle merak ettiğimiz bir sorunun cevabına ulaşmaya çalışırkenki hislerimiz çok benzer. İçsel bir motivasyon olan merak, dışsal ve somut nitelikte olan ödüller kadar önemli yani zihnimiz için.

İşte merak sırasında böyle bir ödül beklentisine giren beynimiz, bu duygumuzu tatmin ettiğimizde yani bilmek istediğimiz şeyi öğrendiğimizde ödülüne ulaşmış oluyor. Ve tabii ödülünü alınca da hemen dopamin yani mutluluk hormonu salgılamaya başlıyor. Tüm bu sürecin sonunda biz de kendimizi çok daha iyi, çok daha mutlu hissediyoruz doğal olarak. Bu veriler, neden merak ediyoruz sorusunun nörobiyolojik bir açıklamasını yapmış oluyor bize aslında. Merak ediyoruz çünkü ödüle ulaşarak beynimizin daha fazla dopamin salgılamasını istiyoruz. Merak ediyoruz çünkü daha iyi, daha mutlu hissetmek istiyoruz.

Hatta aslına bakarsanız bu durum neden bazı insanların daha meraklı olduğunu da kısmen açıklıyor bence. Zira her insanın dopamin duyarlılığı farklı olduğu, bazı insanların mutlu hissetmek için daha fazla dopamine ihtiyaç duyduğunu göz önüne alırsak merak seviyelerinin kişiden kişiye değişmesi de normal bu durumda. Fakat merak etmemizin sebebini sadece dopamine bağlamayan, farklı açılardan yaklaşan bilim insanları da var. Mesela ekonomi ve psikoloji profesörü George Lovenstein bunlardan biri. Kendisi Information Gap yani bilgi boşluğu adlı teorisinde merakı ortaya çıkaran şeyin insan zihnindeki bilgi boşluğu olduğunu iddia etmiş.

Bir kişi bir konuda bilgi eksiği olduğunu fark ettiğinde bir gerilim hisseder. Adeta böyle kaşıntıya benzer bir rahatsızlık duyar ve bu bilgi boşluğunu kapatmak için harekete geçerek eksik bilgiyi aramaya başlar diyor kendisi. İşte hissedilen bu gerilimi, bu rahatsızlık hissini de merak olarak tanımlıyor. Ayrıca kendisi merak sonucunda bilgi edinip boşluğu tamamlayan kişinin bir ödül elde etmiş gibi hissedeceğini de belirtiyor bu teorinin kapsamında.

Bu insan zihninin yapısı göz önüne alındığında gayet tutarlı bir teori. Zira beynimizin belirsizlik haliyle çok da iyi anlaşamadığı gayet ortada. Pek çok uzman, bilinmez durumlarda olası tehlikelere karşı önlem alamayan beynimizin her şeyi tehdit olarak algıladığını ve bu durumun da üzerimizde büyük bir stres yarattığını ifade ediyor zaten. Dolayısıyla beynin bilmediği boşlukları doldurmak istemesi gayet anlaşılabilir bir durum.

çocukların zihnindeki bilgi boşluklarının bir yetişkinden çok daha fazla olduğunu da düşünürsek neden bizden çok daha meraklı olduklarını işte tam da bu teoriye dayanarak açıklayabiliriz sanırım. Bu duruma bir de tersten bakarsak yaş aldıkça merakımızın azaldığını söylemek de mümkün. Büyüdükçe bilgi dağarcığımızın, tecrübemizin artması ayrıca akıl yürütme becerimizin de gelişmesi sayesinde etrafımızda olup bitenleri çok daha kolay algılıyoruz. E bu da algısal merakımızın düşmesine neden oluyor doğal olarak. Yine yaşla birlikte yenilik arayışımız, yeni şeyler deneme isteğimizde de azalma meydana geliyor. Böyle bir azalma eğilimine giriyor bunlar.

Ve maalesef çevremizde olan bitene karşı duyarsızlaşmamıza, merak ve heyecan duygularımızın körelmesine yol açabiliyor. Epistemik merak açısından baktığımızda da durum benzer. Yapılan araştırmalar ileri yaşlarda bilinçsel kapasitenin azalması, yani zihinsel yeterliliğimizin düşmesiyle bağlantılı olarak merak duygusunun da azalabileceğini göstermiş. Ama durun, hemen öyle enseyi karartmaya gerek yok. Çünkü hiçbir şey için geç değil. Azalan merakımızı geri kazanmamız da mümkün.

Biliyorsunuz ki beynimiz her yaşta yeni sinirsel bağlantılar kurabilen ve mevcut bağlantıları yeniden organize edebilen yani değişen ve gelişen adeta büyülü diyebileceğimiz bir yapı. Yani beynimizin körelmesini engellemek, bilişsel kapasitemizin azalmasına mani olmak için öncelikle beynimizin nöroplastisitesini artırmamız gerekiyor. Bunu başarabilmenin en önemli yoluysa yeni şeyler denemekten korkmamak, sürekli sorgulamak ve yaptığımız şeyleri tekrar etmekten geçiyor. Yani aslında içimizde saklanan, derinlerde uyuyan o merak duygumuzu uyandırmamız, onun peşinden gidecek cesareti gösterebilmemiz gerekiyor.

Merak duygusu sahip olduğumuz en büyük hazinelerden biri arkadaşlar. Medeniyetlerin gelişmesini, insanlığın bu günlere kadar gelebilmesini sağlayan şey merak en temelinde. Ve eğer o olmasaydı ne ateş bulunurdu, ne diller ortaya çıkardı, ne de şu anda ben size bunları anlatabiliyor olurdum. Sadece toplumsal da değil üstelik bunun faydaları. Bireysel olarak baktığımızda da

Merak sayesinde hayat amacımızı belirleyebilmemiz, motivasyonumuzu bulabilmemiz, kaygılarımızdan kurtulup daha mutlu hissedebilmemiz mümkün. O yüzden kaç yaşında olursak olalım, merakımızı kaybetmemek çok önemli. Ve onu körelten en büyük tehlikelerin ezber bilgi ve konfor alanı olduğunu da unutmamamız gerekiyor. İşte bu sebeple mümkün mertebe bunlardan kaçındığımız bir hayat tasarlayalım. Böyle bir hayatı inşa edelim kendimize. Ezber bilgiler yerine sürekli sorgulamayı, okuyup araştırmayı tercih etmek, konfor alanı yerine yeni şeyler deneyecek, yeni keşiflerin peşinden koşacak cesareti göstermek gerekiyor. Yani merak kediyi öldürmez arkadaşlar. Aksine gerekli önlemleri alan bir kedi merak sayesinde dünyasını genişletir.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)