
2.349 kelime · ~12 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Arkadaşlar
gelin gelin. Online FIFA atıyorum şu anda. Çok heyecanlı bir maçtayım. Ve son dakikalardayız. Durun beraber.
Evet, hemen sağ kanattan hızlı bir atak yapalım. Hah, şuradaki oyuncu boşta. Bir çalım. Geliyor, geliyor. Gol geliyor. Kaleye doğru bir şut. Ne? Koca faal ya bu. İşte bu. Penaltı, penaltı. Of, çok iyi oldu gerçekten. Son dakikada oyunu döndürme şansı bulduk. Ama şimdi de beni bir heyecan aldı tabii. Bu fırsatı çok iyi kullanmam gerekiyor. Yanlış bir hamle yapmamam lazım.
Kol da biraz bozuk ama neyse. Hadi atman lazım bu golü Barış. Hadi, hadi göreyim seni. Bir dakika, durun ya. Aklıma bir fikir geldi. Neden parmaklarım yerine gerçek bir futbolcu gibi ayaklarımı kullanmıyorum ki? Yani bu atmosferi gerçekten solumak varken... Merak etmeyin, az sonra neden bahsettiğimi anlayacaksınız. Ama şimdi gelin biraz ter atalım.
İşte şimdi gerçekten de oyunun içindeyiz arkadaşlar. Penaltı vuruşunu bizzat kendim yapacağım. Ve işi şansa bırakamam. O yüzden de her ihtimali düşünmem gerekiyor. Evet.
Tüm gözler üstünde. Kaleci ile göz göze geliyoruz. Zihnimi okuduğunu sanıyor. Normalde sağ köşeyi tercih ettiğimi biliyor. O yüzden aynı köşeyi vurmamı bekliyor.
Ama bu sefer de onu kandırmak için topu sola atacağımı düşünüyor. Peki ya onu tam da bu beklentiden vursam, sola atıyor gibi yapıp topu yine sağ köşeye göndersem ne olur? Belki de şu anda ne düşündüğümün farkında ama ben onu son ana kadar arada bırakacağım. ...yöneliyorum. Bakışlarımdan nereyi hedeflediğimi anlayamıyor. Ve sonra topu sola vuruyormuş gibi yapıp... ...galeci tam o köşeye atladığı anda topu son bir bilek hareketiyle... ...sağ köşeye gönderiyorum ve... ...ve top ağlarda gol! İşte, işte bu kadar!
Hee, biz de yapıyoruz bu sporu yani. Evet, bir maçı daha zaferle noktaladığımıza göre artık stüdyomuza dönebiliriz demektir. Ne çekişmeydi ama. Gerçekten de keyfim yerine geldi. Tabii sonuçta kazanmak her zaman iyi hissettirir. Ama rakibin kafasını karıştırıp onu zekanızla alt etmek çok daha ayrı bir tatmin duygusu sağlıyor doğrusu. Tıpkı bir zihin okuma numarası gibi.
karşınızdakinin düşüncelerini, bir sonraki hamlesini tahmin ederken onun sizin düşünceleriniz ve bir sonraki hamleniz hakkındaki tahminlerini de tahmin etmeye çalışmak. Anlayacağınız üzere oldukça karmaşık bir süreç ki aslına bakarsanız biz de işte bunun üzerine konuşacağız bu bölümde. Bir kişinin kendine ya da başkalarına psikolojik ve zihinsel durumlar atfetme yeteneğine İngilizcede Theory of Mind deniyor. Yani zihin kuramı. İlk kez 1978 yılında David Primack ve Guy Woodruff isimli iki psikolog tarafından ortaya atılmış bu kavram. Başkalarının bizden farklı inançlara, arzulara, niyetlere sahip olduğunu anlamamızı sağlıyor.
Bu Premak ve Woodroffe'ın çalışmasına göre insanlar başkalarının ne istediğini, ne düşündüğünü, neye inandığını varsayıyorlar. Dolayısıyla bu şekilde doğrudan gözlemlenemeyen içsel durumlar hakkında bir takım çıkarımlar yapıyorlar. Bu çıkarımları da hem başkalarının hem de kendilerinin davranışlarını öngörmek için kullanıyorlar. Başkalarını nasıl anladığımız üzerine yapılan bu çalışmalarda zamanla yaş faktörü de hesaba katılmış. Zihin kuramı her ne kadar insanlar için evrensel bir yetenek olsa da bu yeteneğin olgunlaşması için bir süreç gerekiyor. Mesela küçük çocuklar kendi zihin kuramlarını geliştirmeye öncelikle ebeveynlerinin ve yaşıtlarının düşünsel süreçlerini fark ederek başlıyorlar.
Yaşla birlikte bilişsel yetenekler geliştikçe bu fark etme becerisinin kapsamı da genişliyor ve çok daha farklı jenerasyonlardan, başka kültürlerden insanları da içine alıyor. Esasında bir bebek doğduğu andan itibaren aşamalı bir şekilde herkesin dünyaya farklı bir perspektiften baktığını, dolayısıyla da başka bilgi ve deneyimlere sahip olduğunu kavrayabiliyor. Hatta çocuklarda bu becerinin gelişip gelişmediğini inceleyen bir çalışmadan şimdi bahsetmek istiyorum sizi. Sally Anne deneyinden.
Medical Research Council üyeleri Simon Baron-Cohen, Alan Leslie ve Jutta Fried tarafından 1985 yılında gerçekleştirilen bu deney ismini iki oyuncak bebekten alıyor arkadaşlar. Evet, oyuncak bebekler. Hemen izah edeyim size. Deneye katılan çocuklara Sally ve Anne adında iki oyuncak bebek gösterilmiş. Bu bebeklerden Sally'nin bir sepeti, Anne'nin ise bir kutusu var.
Sally sepetine bir bilye koyup odadan çıkıyor. Ama geride bıraktığı Hınzır Anne onun bilyesini alıp hemen kendi kutusuna saklıyor. Arkasından dönen dolaplardan haberi olmayan zavallı Sally odaya döndüğünde bu senaryoyu izleyen çocuklara şöyle bir soru yöneltilmiş. Şimdi Sally bilyesini bulmak için nereye bakacak?
Bazı çocuklar Sally'nin bilyesini Anne'nin kutusunda arayacağını söylemişler. Zira tıpkı kendileri gibi Sally'nin de Anne'nin muzırlığından haberdar olduğunu varsayıyorlarmış. Oysa Sally odada olup bitenleri görmemişti ki. Bu cevabı veren çocuklar Sally'nin perspektifinin kendi perspektiflerinden farklı olduğunu tam olarak kavrayamamışlardı yani. Ki bu da zihin kuramlarının henüz yeterince gelişmemiş olduğunu gösteriyor.
Buradaki kilit kelimemiz gelişmek. Zira tıpkı okulda öğrendiğimiz bilgilerin her sene böyle biraz daha yoğunlaşması gibi zihin kuramı da gittikçe komplike hale gelen bir şey. Dolayısıyla zihin kuramı gözlem, analiz ve tahmin yürütme becerileriyle paralel olarak gelişiyor. İşte bu gelişimin son halkasıysa başka insanların gerçek hislerini ve neyi bildiklerini saklayabileceklerini anlamak.
Yani kişilerin belirli şartlar ve koşullarda inançlarını, duygularını, amaçlarını kamufle edebileceğini, hatta farklıymış gibi sunabileceğini öğreniyoruz aslında. beden dili ve sözsüz iletişim gibi belli belirsiz ipuçlarını okumakta ustalaştıkça gizli arzular, imalar ve şaşırtmacaları da yakalamaya başlıyoruz. Yani kısaca, yetişkin olduğumuzda iletişim artık o basit, tek katmanlı formundan çıkıp daha karmaşık, daha üstü kapalı bir hale geliyor. Bunların kulağa böyle biraz kasvetli geldiğinin farkındayım. Ama bu büyüme sürecinde fonksiyonel sosyal becerilere sahip olabilmenin de tek yolu. Bu arada bu bahsettiklerimin size sadece kötücül emelleri çağrıştırmasını da istemem. Çünkü zihin kuramı iyiye kullanılması halinde kişiler arası bağları güçlendiren bir beceri aynı zamanda. Mesela hiç söylemese dahi bir arkadaşınızın duygusal desteğe ihtiyacı olduğunu anlamak gibi.
Fakat şimdi burada zihin kuramıyla empati kavramının da birbirine karıştırılmaması gerekiyor. Çünkü kullanılan beyin bölgelerinin bazıları ortak olsa da nörobilimciler genellikle bu iki beceriyi birbirinden ayrı tutuyorlar. E bunun da basit bir sebebi var aslında. Zihin kuramı başkalarının zihinsel yapısını ve duygularını rasyonel bir düzlemde anlamamızı ve çıkarımlar yapmamızı sağlarken empati bu duygusal süreçleri paylaşmamızı mümkün kılıyor. Hani böyle bazen başkasının hissettiği sevinci, acıyı, öfkeyi içimizde böyle taa kalbimizde hissediyoruz ya işte bu bizim empati yeteneğimizle alakalı.
Oysa bu duyguların nasıl işlediğini, insana neler yaptırabileceğini analiz edebilmek için hissetmek her zaman gerekli değil. Yani zihin kuramı ve empati birbirlerini destekleyebilecekleri gibi birbirlerinden ayrı da var olabilirler. ABD'li nörobilimci James Fallon yazdığı kitapta bakın bu durumu şöyle özetliyor. Otizmli kişiler zihin kuramından yoksundur ama empatiden değil. Oysa psikopati eğilimi gösteren kişiler empatiden yoksumken zihin kuramına sahiptirler.
Çok ilginç değil mi bu? Karşınızdaki kişinin duygusal ve düşünsel dünyasını böyle adeta bir harita gibi apaçık görme beceriniz varken onlarla derinden bağ kuramamak ya da bir başka deyişle mesafenizi koruyabilmek, duruma böyle daha rasyonel bir noktadan bakmayı sağlayabilir. Ya da durumu pek de iyi niyetli olmayan planlarınıza göre manipüle edebilmeyi. Gördüğünüz gibi işler yine biraz karanlık bir tarafa doğru kaymaya başladı. Günlük yaşamamızda biz bu beceriyi nasıl kullanıyoruz? Kendi çıkarlarımızı ne şekilde gözetliyoruz acaba? Veya zihin kuramında ustalaşmış bir insan neler yapabilir? Elbette bunlar üzerinde konuşacağız arkadaşlar ama benim şimdi biraz molaya ihtiyacım var. Zihin okuma, Kur'an falan derken böyle kafalar biraz karıştı tabii. Üstelik bunun daha yalanı var, blöfü var. Oho!
İsimi bir ara verelim, kafayı toparlayalım, geri geldiğimizde devam ederiz. Abi 10 dakikaya oradayım, siz sipariş verin, ben geliyorum. Aaa evet hayatım, o saç kesimi gerçekten sana çok yakışmış. Yoo, linki yeni açmıyorum. Nedense erişim izni kalkmış. Aaa demek barıştınız, çok sevindim. Yoo, davetiye gönderdik ama sana ulaşmamış herhalde. Ya abicim, borç.
Ben zaten gelecek ay sana en az iki katını ödeyeceğim. Ben de seni seviyorum hayatım. Hepimiz işitmişizdir herhalde değil mi bu cümlelerden en az birini? Hatta belki de bizzat kendimiz de söylemiş olabiliriz bazılarını.
İşin ikircikli kısmı ise bu cümlelerin her birinin doğru olma ihtimali. Yani bunları duyduğumuzda yüzümüzde alaylı bir tebessüm beliriyor olabilir, bazıları cidden de artık klişeleşmiş yalanlar ama yine de hepsinin samimi olma ihtimali de var öyle değil mi? Belki de gerçekten seviyordur, kim bilir? Yani demek istediğim, yalanları gerçeklerden ayıran ardındaki niyet. Aynı cümleyi pek çok farklı amaçla sarf edebiliriz. Ama İngiliz Bilge Can Ruskin'in de dediği gibi, yalanın özü kelimelerde değil, aldatmacada yatar.
Yalan söylerken karşımızdaki kişinin karar verme sürecini etkilemek ve dolayısıyla kendi lehimize olacak şekilde davranmasını sağlamak istiyoruz. Yapmaya çalıştığımız şey bir yönüyle başkasının iradesini kontrol etmek. Almanyalı filozof Immanuel Kant'a göre yalan hiçbir koşulda başvurulmaması gereken etik dışı bir eylem. Ona göre yalan söylemek, hür irademizle yaptığımız rasyonel seçimler olarak tanımladığı ahlaka karşı yapılan bir saldırı. Başkalarını kendi amacımıza hizmet eden piyonlar gibi kullanmak. Tabii yalanın iyi mi yoksa kötü bir şey mi olduğunu belirlemek için önce sonuçlarına bakmamız gerektiğini düşünen faydacılık ilkesini benimsemiş filozoflar da var.
Yine de genel kanıya göre yalanın hiç de hoş karşılanmadığını söylesek herhalde abartmış olmayız değil mi? Ama bazen tartışma yalanın iyi veya kötü bir şey olması üzerinden değil de neyin yalan olup olmadığı üzerinden de şekillenebiliyor. Mesela iki ABD başkanına danışmanlık yapmış ekonomist Albert Carr 1968 yılında Harvard Business Review için yazdığı makalede şunları söylemiş. Yalan, taraflar gerçeklerin konuşulmasını beklememeleri gerektiğini anladıkları takdirde yalan olmaktan çıkar.
Karagöre bu cümle oyunda, diplomaside ve ticarette yapılan Bülöf'ün de net bir tanımı. Bülöf'ün yalan ve gerçek arasındaki yeri hala bir tartışma konusu arkadaşlar. Mesela Bülöf kimilerine göre psikoloji üzerine kurulu taktiksel bir hamleyken oyun teorisi uzmanlarına göre olay sadece matematikten ibaret. Başarının sırrıysa tahmin edilemezlikte yatıyor. Ee, blöfü psikolojik bir eylem olmaktan çıkarıp hesaplamaya indirgediğimizde de işin etik boyutu silinip gidiyor haliyle. Peki, blöf yaparken de aslında belirsizliği kullanıp karşı tarafın inançlarını kendi çıkarlarımız için manipüle etmiyor muyuz? O zaman neden blöf yalanla tam olarak bir tutulmuyor? Hatta havalı bulunuyor?
Bu sorunun cevabını aramak için başka bir masaya oturmamız lazım. Önden buyurun lütfen. Evet arkadaşlar, 111 Hz'de bu da oldu sonunda. Ve işte bir poker masasının başına geldik. Ama sadece gözlem için buradayız tabii ki, oynayacak halimiz yok. Zihin kuramından, yalandan, En sonunda da blöften bahsedip de buraya gelmemek olmazdı herhalde. Zira blöf denilince akla ilk gelen şeylerden biri tabi ki poker. Hatta hepimizin iyi bildiği bir kalıp bile var. Poker face diyorlar ya. Poker yüzü.
Çünkü her ne kadar bir kart oyunu olsa da pokerdeki esas mesele rakibin psikolojisini çözümlerken kendi stratejimize bağlı kalabilmek. Yani hem kendinizden emin olmalısınız hem de karşı tarafın zihniyi iyi okuyabilmelisiniz ki bunu aldatabilirsiniz. Neyse ben lafı uzatmayayım da şu oyuna bir bakalım. Roda resmen içerideki gerginlik yüzünden buz kesmiş. Profesyonel poker oyuncuları Sara Şafak ve Ronnie Barda kozlarını paylaşıyor şu an. Masada dört kart açıldı ve şimdi oyunun kırılma noktasındayız. Sara oyunun başından beri agresif bir şekilde bahsi arttırdı ve elindeki kartların fena olmadığını Ronnie'ye alttan alttan hissettirdi. Görüyorum ve arttırıyorum.
Fakat Ronnie de kazanacak elin kendisinde olduğunu düşünüyor. Yine de Sara'yı çözmeye çalışıyor hala. Masadaki beşinci ve son kartta açıldı. Ronnie bahsini arttırmadan masada kalmaya karar verdi. Sıra Sara'da. Oyunun seyrini Sara'nın söyleyecekleri belirleyecek. Bir an duraksadı ve aniden kendinden emin bir yüz ifadesiyle kararını verdi.
Ne? Rest mi? İşte bu harika bir blöftü arkadaşlar. Sara, Ronnie iddialı bir eli olduğuna inandırmıştı oyun boyunca. İnce ince işleyerek onun psikolojisini kontrol altına almıştı. Fakat öldürücü darbeyi beşinci kart açıldıktan sonra indirdi. Ama biz bir de olaya Ronnie'nin tarafından bakalım.
Ronnie bu noktaya kadar iyi bir eli olduğunu düşünse de şu anda oyunun gidişatından pek emin değil. Çünkü Sarah oyun boyunca onu şüpheye düşürecek tavırlar sergiledi. Her turda bahsi arttırıyor olmasına rağmen bazen kendinden çok emin bazen de tereddütlü bir şekilde yapıyordu bu hamlelerini. Ronnie sonucu belirleyecek son hamleyi yapmadan önce Sarah'ı çözmeli ve bunun bir blöf olup olmadığını tahmin etmeli. Ve Ronnie
Fault. Yanlış kararı verdi. Sara güçsüz bir elle Rony'i alt etmeyi becerdi. Bunu da oyun boyunca stratejisinden hiç kopmamaya borçlu. Sık sık tavır değiştirip Rony'nin kendisini iyi analiz edememesini sağlamıştı. Son turdaysa ihtiyacı olan kartın açıldığı izlenimini yaratmış ve kendinden emin bir şekilde rest çekmişti.
Şayet Ronnie kendi eline güvenip oyunda kalabilseydi, yani bu blöfü yutmasaydı, bahsi kazanacaktı aslında. Zira masada 4. kart açıldığında %91, 5. ve son kart açıldığında ise %100'lük bir kazanma oranına sahipti.
Bülöf ve yalanın arasındaki fark da burada saklı zaten. Yani bağlamda. Yalan söylemek çoğunlukla telaş ve çaresizlikle başvurduğumuz ya da bizden daha saf insanları kandırmak için kullandığımız bir yol. Ama bülöf genellikle kişinin kendi dengine karşı uyguladığı bir strateji olarak görülüyor.
Şartlar daha bir eşit gibi yani. Dolayısıyla bu şartlar altında taktiksel davranabilmek de kişinin zeki olduğu algısını yaratıyor. Gerçeği parlatarak anlatabilmek, akıllıca pazarlık yapabilmek, bazen olduğundan azını göstererek bir gizem yaratabilmek. Ticarette, iş hayatında, hatta bazen yakın ilişkilerde bile faydalanıyoruz bu yöntemlerden. Üstelik stratejinin nerede bitip, yalanın nerede başladığını da kestiremiyoruz bazen. ABD'li filozof Harry Frankfurt'a göre Bluff'te bir doğruluk taahhüdü yok. Her iki tarafta belirli çıkarlar doğrultusunda hareket edildiğinin ve dolayısıyla gerçeğin farklı temsil edilebileceğinin bilincinde.
Fakat yalan söyleyen kişi bunu bir doğruluk ambalajıyla paketleyip sunuyor karşı tarafa. Ve işte tam da burada zihin kuramı ve empati arasındaki ayrıma geri dönmemiz gerekiyor. Çünkü yalanın veya blöfün, kimi zaman insanlara çekici gelen kısmı aslında birisini kandırabilmiş olmak ya da duygulardan arınmış şekilde davranmakta yatıyor. poker face tabirini gerçek hayata taşıyıp kendimizi olabildiğince gizli tutmayı hatta hiçbir şekilde duygularımızın etkisi altında kalmamayı isteyebiliyoruz. Böylece psikopatide olduğu haliyle empati yeteneğinden yoksun ama zihin kuramında kabiliyetli bir mental yapı yüceltilebiliyor.
Hani bölümün başlarında söz ettiğim biri vardı, bir nörobilimci, James Fallon. Psikopatiden bahsederken oldukça bildiği bir yerden konuşuyor aslında. Çalışmaları sırasında kendi fMRI sonuçlarından yaptığı çıkarımla kendi beyin yapısının bir psikopatınkine benzer olduğunu fark etmiş Fallon. Fakat aksine son derece normal ve toplum tarafından kabul geren başarılı bir yaşantısı olmuş. Doğuştan sahip olduğu beyin yapısının ve empati yoksunluğunun onu tanımlamasına, başkalarından fayda sağlamayı meşru kılmasına izin vermemiş. Önemli bir adım atarak ailesine ve sevdiği insanlara daha bir özenle yaklaşma kararı almış. Onlarla olan her etkileşiminde bir an duraksayıp kendine şu soruyu yöneltmiş Fallon.
İyi bir insan burada nasıl davranırdı? İşte bizim de kendimize her koşulda sormamız gereken soru bu. İyi bir insan burada nasıl davranırdı? Evet, her zaman iyi olabilmek, hep en doğru, hep en erdemli kararı verebilmek mümkün değil. Her birimizin içinde durumdan çıkar sağlama ya da bazen bencilce hareket etme dürtüsü uyanabiliyor.
Bazen iyi olmak içimizden gelmediği, bazense koşullar karşımızdakini kandırmaya çok müsait olduğu için o başkalarının zaaflarını kullanmak aklımızdan geçebiliyor. Ama marifet böyle zor anlarda bile bu sorgulamayı yapma sorumluluğunu alabilmekte. Bu cesareti gösterebilmekte. Zekamızı kullanmak, taktiksel davranabilmek ve bu sayede kazançlı çıkmak tabii ki güzel bir his.
Bazen karşımızdakiyle empati kurmakta zorlanmamız da gayet doğal. Fakat elimizdeki tek şey, duygunun rasyonel temsili olsa dahi, bunun bir başkası için ne anlam ifade ettiğinin bilincinde olabiliriz. Günün sonunda başkalarının hislerini, verdikleri mücadeleleri anlayabilmek ve onlara bu nezaketle yaklaşmak da zihin kuramının bir parçası. İşte bu seçenekten hiç vazgeçmememiz dileğiyle.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.