Podcast

152 - Zor Zamanlarda Nasıl Umutlu Kalabiliriz?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Dünya zor bir dönemden geçiyor ve biz de bu süreçte zaman zaman çaresizliğe kapılabiliyoruz. Bazen de bu his bir türlü geçmek bilmiyor. Peki hep böyle mi olmak zorunda? Öğrenerek edindiğimiz bu çaresizliğin bir panzehri yok mu? 111 Hz'in bu bölümünde o panzehri arayışa koyuluyoruz. İlhamımızı hikayelerden alarak, umudun peşine düşüyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.010 kelime · ~10 dk okuma

Herkese merhaba arkadaşlar. Sıkı 111Hz dinleyicileri jeneriğimizi duymayınca şaşırmış olabilirler. Evet, normalden biraz farklı bir açılışla karşılıyorum sizi bu bölümde. Hemen sebebini anlatayım. Geçtiğimiz günlerde üniversite öğrencisi bir dinleyicimizden bir mail ulaştı bana. Ve mesajında da özetle içinden geçtiğimiz süreçten, yaşadığımız gündemden bunaldığını ve bu konuda ne yapacağını bilemediğini yazıyordu.

Evet, ne yapacağını bilememek. Eminim birçoğunuza tanıdık gelmiştir bu his. Hayat, görüş ya da yaşı fark etmeksizin hepimizin böyle zaman zaman düştüğü bir çıkmaz bu muhtemelen. İşte bu sebeple böyle biraz dertleşelim istedim ben bu bölümün girişinde. Biliyorum son yıllarda dünya çok ama çok zor bir dönemden geçiyor.

İşte bir yerleri açıyoruz hemen savaş haberleri düşüyor önümüze. Bu Covid-19 sonrasında yaşanan ekonomik kırılmalar, iklim krizi, sosyal medya orada yükselen zorbalık, işte içimizi karartan haber bültenleri filan derken yani böyle bizim tek başımıza değiştiremeyeceğimiz, üzerinde bir etki yaratamayacağımız bir süreçten geçiyoruz sanki. Yönlendiremediğimiz bir akışta boğulmamak için çırpınıyormuşuz gibi geliyor zaman zaman. Böyle dönemlerde insan ister istemez kendisini çaresiz hissediyor haliyle. Ve tabii ki umutsuzluğa kapılıyor. Bu da elbette gayet doğal, gayet insani bir davranış aslında. Fakat bu böyle hemen enseyi karartacağımız her şeyi boş verip kendimizi çaresizliğe kaptıracağımız anlamına da gelmiyor.

Transkriptin tamamını oku

Çünkü bu his süreklilik kazandığında ciddi problemlere yol açabilir. O yüzden gelin bugünkü bölümümüzde zor zamanlarda nasıl ayakta kalabileceğimiz üzerine kafa yoralım, birlikte kafa yoralım. Bize ilham olabilecek bir takım hikayelerin peşine düşerek umudu nasıl bir pusula gibi kullanabileceğimizi anlamaya çalışalım. İlk olarak sürekli çaresiz hissetmenin sebepleri üzerine konuşmamız gerekiyor. Yani işin kaynağına inmeliyiz. Çünkü problemi ne kadar iyi anlarsak o kadar sağlıklı çözümler üretebiliriz. Şimdi biliyorsunuz ki hepimiz doğuştan gelen bazı davranışlara, bazı duygulara sahibiz. Mesela nefes almak. Hiçbirimiz nefes almayı öyle kitaplardan ya da bir başkasından öğrenmedik değil mi?

Doğduğumuz ilk saniyeden itibaren bu eylemi gerçekleştirebiliyoruz ve temelde yaşamayı da işte buna borçluyuz. Ya da nefes almak gibi başka bir şey, beslenmek. Hiçbir bebeğe anne sütü emerek hayatta kalabileceği öğretilmiyor. Yani kısaca yaşamak için ihtiyacımız olan temel şeylerin ne olduğunu hayata geldiğimiz daha ilk andan itibaren biliyoruz.

Fakat doğuştan sahip olduğumuz şeyler bu ikisiyle de sınırlı değil. Mesela merak, hepimizin doğuştan sahip olduğu o biricik duygu. Onun sayesinde öğrenmeye yönelik davranışlar geliştirebiliyoruz. İşte söz konusu olan şey, bu çaresizlik duygusu olduğunda bizim kilit kelimemiz de bu, öğrenmek. Çünkü çaresizlik de bizim deneyimleyerek geliştirdiğimiz bir his. Kaldı ki literatürde de öğrenme eylemiyle sık sık ilişkilendiriliyor bu duygu. Hatta yakın geçmişte yürütülen bir dizi çalışmayla öğrenilmiş çaresizlik kavramının da tanımı yapılmıştı. Şimdi hadi gelin oradan başlayalım çaresizliği analiz etmeye.

Bu öğrenilmiş çaresizlik konusunu incelerken başvurabileceğimiz ilk kişi Martin Seligman. Bu konu üzerine ilk defa 1967 yılında deneyler, gözlemler yapmaya başlamış. Ve öğrenilmiş çaresizliğin kişiler üzerinde derin depresyona varan etkileri olduğunu düşünüyormuş. Bu fikrini teorileştirmek için de çok sayıda çalışma yürütmüş. Her ne kadar bu çalışmalardan önemli sonuçlar elde etmiş olsa da bazı deneyleri baya bir acımasız ve insani açıdan onaylanması mümkün dahi değil. Merak etmeyin biz de bugün bu deneylerin detaylarını incelemeyeceğiz ama elde ettiği sonuçları değerlendirmek iyi olabilir.

Seligman 1967'de Stephen Meyer'la birlikte yürüttüğü ilk deneyinin sonucunda çaresizliği öğrenilen bir duygu olarak tanımlamıştı. Onlara göre öğrenilmiş çaresizlik bir kimsenin sonucunu etkileyemediği bir olay yaşadıktan sonra ortaya çıkıyordu. Bu durumun çok ileri safhalarındaysa öğrenilmiş çaresizliğe sahip olan kişi başka benzer olayların sonucunu da değiştiremeyeceği ön kabulüne sahip oluyordu. Hatta Seligman bundan bir adım daha öteye giderek öğrenilmiş çaresizliği doğrudan depresyonla bile ilişkilendirmişti. Aradan geçen yıllarda hayvan davranışları üzerine birçok deney yapsa da teorilerinin geçerliliğini insanlar üzerinde gözlemlemesi epeyce bir zaman aldı.

Takvimler 1974'ü gösterdiğinde ise hayvanlar üzerinden elde ettiği verileri gönüllü insanlar üzerinde de gözlemleme fırsatına ulaştı. Çalışmanın ilk kısmında gönüllüleri üç gruba ayırıp onlara rahatsız edici sesler dinletti. Deneyden önce ilk gruba çalışmayan bir buton verdi. Hemen ardındansa yüksek ve sinir bozucu sesler dinletti hepsini. Denekler butona ısrarla bassa da bu sesler bir çoğu kesilmiyordu. İkinci gruba da benzer bir buton verdi. Fakat denekler bu butona dört kere basarsa sesler kesilecekti.

İlk gruba dinlettiği seslerin aynısını bu deneklere de dinletti. Elbette butonu kullanan denekler kısa sürede sesleri durdurmuştu. Son gruba ise hiçbir ses vermemişti. Deneğin ikinci aşamasında tüm insanları bir araya topladı ve hepsine bu sesleri kesebileceği butondan verdi. Ardından tekrar aynı rahatsız edici sesleri dinletti onlara.

Sesler duyulmaya başladıktan bir süre sonra... ...ikinci ve üçüncü gruptaki kişiler bu tonu kullanıp sesleri sustururken... ...ilk gruptaki denekler gürültüleri sonlandırmayı hiç denememişlerdir.

İşte bu çalışmanın neticesinde Seligman ve ekibi kişinin kontrol edemediği durumlara maruz kaldığında hem bilişsel, hem motivasyonel ve hem de duygusal eksiklik belirtileri gösterdiğini saptamıştı ki bunlar genellikle depresyon süreçlerinde karşımıza çıkan belirtiler. İşte buradan böyle cımbızla çekmemiz gereken bir ifade var. üzerinde kontrol sahibi olamadığımız durumlar. Evet, şunu kabul etmemiz gerekiyor arkadaşlar. Hiçbirimiz tek başımıza dünyadaki sorunları çözebilecek bir etki alanına sahip değiliz.

Ancak bu bizi ne çaresizliğe ne de böyle bir boş vermiş diye sürüklememeli. Çözümün ta kendisi biz olamasak da kesinlikle bir parçası olabiliriz. Farkındalığımızı yükselterek, başkalarının sorunlarını da önemseyerek ve tabii ki dayanışarak bir fark yaratabiliriz. Ve aslına bakarsanız bu konuda bize ilham olabilecek bir hikaye de biliyorum ben. Hadi düşün peşime.

1933 yılında Kuzey Carolina'da başlıyor bu hikaye. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki siyahi ırkçılığın zirvede olduğu bir dönemde, 7 çocuklu, yoksul ve Afro-Amerikalı bir ailenin 6. kızı olarak doğmuştu bizim kahramanımız ve adı Eunice Kathleen Wayman'dı. Yaşadığı ev müzikle doluydu. Ve tabii o da doğal olarak müziğe karşı büyük bir merak geliştirmişti. Daha 6 yaşındayken piyano çalmayı öğrenmişti. Fakat müzik eğitimi almasını sağlayacak bir gelire sahip değildi ailesi. Yani bırakın müzik eğitimini, geçimlerini dahi sağlamakta zorlanıyorlardı.

Bir kilisede vaizlik yapan annesi Mary Kate, ek gelir sağlayabilmek için bir evde hizmetçi olarak çalışmaya başlamıştı. Fakat Eunice'in hayatındaki en önemli kırılma anı da buydu. Zira annesinin çalıştığı evin hanımı, genç Eunice'in müziğe olan ilgisinden çok etkilenmişti ve piyano eğitiminin masraflarını üstlenmeye karar vermişti. Piyanoda hızla kendini geliştirdi, liseyi birincilikle bitirdi ve dolayısıyla artık tek bir hayali vardı. O da klasik müzik piyanisti olabilmek. İşte bu hayalini gerçekleştirebilmek için Curtis Müzik Enstitüsü'nün seçmelerine katıldı genç Yunus. Burada muhteşem bir performans verdi ama hiçbir gerekçe gösterilmeden müracaatı reddedildi. İşte bu reddedişin sebebinin kendi teninin rengi olduğundan emindi.

Evet, buradan bakınca artık böyle çarelerin tükendiğini, Yunis'in pes ettiğini düşünebiliriz kolaylıkla. Ama işte umut, çaresizliğin panzehridir arkadaşlar. Yunis de umudunu daima müziğinde saklıyordu. Geçinmek için piyano çalmaya başladığı bir barda, caz ve bluz disiplinlerini de öğrenen bu genç kadının yazacağı yeni bir hikaye vardı artık. Ve o hikayenin başlığında Nina Simone ismi yazıyordu.

Evet, genç Eunice'in yeni sahne adı artık bu olmuştu. Curtis Müzik Enstitüsü seçmelerinde yaşadığı olay benliğine sirayet etmişti. Bu hayal kırıklığı onun müzikal tarzını ve kimliğini büyük ölçüde şekillendirmişti. Müzik sadece Nina'nın umutlarını saklamıyordu artık. Onun hayal ettiği o adil ve eşit yaşamın umudunu da taşıyordu. Mississippi Goddamn, Young Gifted and Black, Four Woman gibi şarkılarla sivil hak ihlallerini ve sistematik ırkçılığı sert bir dille eleştiriyordu.

Elbette bu kariyeri için büyük bir dezavantajdı. Radyolar onun şarkılarını çalmak istemiyordu. Birçok plak firması onun albümlerini basmaktan çekiniyordu. Ülkenin en çok tanınan müzisyenlerinden biri olmasına rağmen sesini duyurabilmek için ekstra bir mücadele daha vermek durumundaydı.

Fakat yaşamı boyunca mücadele ettiği şeyler bunlarla sınırlı değildi Nina Simone. 1960'ların sonunda kişisel yaşantısı da zor bir döneme girmişti. Eşinden şiddet görüyordu, evliliği çöküyordu. Müziği ve politik tavrı nedeniyle baskı gördüğü yetmezmiş gibi bir de depresyonla mücadele etmek zorunda kalıyordu.

ve çözümü Amerika Birleşik Devletleri'nden gitmekte bulsa da 2003 yılında yaşamını yitirene dek müzik yapmaya ve ırkçılıkla mücadele etmeye devam etti. Yoksulluk, ırkçılık, şiddet, baskı, bunalım. Hepsi çaresizliğe saplanıp kalmak için büyük sebepler değil mi? Ama işte bir şekilde umutlu kalabilmeyi başardı Nina Simon. Peki biz bunu nasıl başarabiliriz? Yaşadığımız dönemde umudu nasıl bir pusula olarak kullanabiliriz? Kısa bir aradan sonra biraz da bunun üzerine konuşacağız.

Prometheus, tanrıların meskeni Olimpos'tan ateşi çalıp insanlığa verdiğinde başlamıştı her şey. O soğuk karanlık sona ermişti artık. İnsanlık için ilerleme ve medeniyet bir hayal değildi nihayet. Elbette tanrıların ve insanlığın kralı Zeus, Prometheus'un bu başkaldırısına çok ama çok sinirliydi. En acılı cezayı çekmeliydi. Bunun için Prometheus'u sonsuza dek bir kayaya zincirlemişti.

Her gün bir kartal Prometheus'un kara ciğerini yiyecek, hemen gecesinde kara ciğeri tekrar büyüyecekti. İşte böylece bitmek bilmez bir döngüde devam edecekti bu işkence. Fakat Zeus'un öfkesi dinmek bilmiyordu. Bu bitmek bilmeyecek işkence bile onun içini soğutmamıştı. Bir şekilde insanlığa da bir ders vermeliydi.

Bunun içinde Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a dikti gözlerini bu tanrıların kralı. Önce zeki, zarif ve meraklı Pandora'yı yarattı ve Epimetheus'a yolladı. Pandora'nın güzelliğine tutulmuştu. Bir anda kardeşini unutup hemen evlendi onunla. Bunun üzerine Zeus, Pandora'ya bir evlilik armağını gönderdi. Bir kutu ve tek bir emri vardı. O asla kutuyu açmayacaktı.

İşte Pandora doğası gereği meraklıydı. Günün birinde açtı o kutunun kapağını ve kutunun içinden birer birer kötülükler çıkmaya başladı. Hastalıklar, savaş, fakirlik, yalan, kıskançlık, onlarca musibet yayıldı bu insanlığın dünyasına. Telaşla kapattı kutuyu hemen Pandora. Ancak nedendir bilinmez tekrar açtı sonra kutunu.

Yayıldı. Umut. Eee Barış, umudu nasıl kazanacağız dedin, pusula dedin. Hikaye anlatıyorsun hala bize, diye düşünmüş olabilirsiniz. Fakat bu hikaye bize güzel bir ipucu veriyor aslında arkadaşlar. Zira Pandora'nın o kutuyu kapatması, daha fazla kötülüğün dünyaya yayılmasını istemediğinden kaynaklanıyordu.

Yani umudu insanlara taşıyan da Pandoraydı. Şöyle düşünün, zihnimizdeki düşünceler sürekli kulağımıza böyle bir şeyler fısıldıyor değil mi? İnsan hep böyle en kötüsünü düşünmeye, hep böyle endişe duymaya teşne. Fakat bu sesleri susturabilecek güç de yine bizim elimizde. Zira bir yerde insan varsa orada umut da vardır, çaresizlik de. Ve tıpkı çaresizlik gibi umut da öğrenilebilen bir şeydir aslında.

Dedik ya öğrenilmiş çaresizlik var. Neden öğrenilmiş umut olmasın? Peki bunu nasıl yapacağız? Yani bir gece yatmadan önce yarın sabahtan umut dolu bir insan olarak uyanacağım desek olur mu? Keşke öyle olsaydı değil mi? Fakat yeni bir davranış edinmek tıpkı yeni bir alışkanlık edinmek kadar zor maalesef. Tabii takip edebileceğimiz bir yol haritası var.

Psikoloji üzerine araştırma dosyaları hazırlayan gazeteci yazar David DeSalvo'nun kaleme aldığı bir makale davranış değiştirmenin neden zor olduğunu ortaya koyuyor. Biz de buradaki bilgilerden faydalanarak kendimize böyle bir kılavuz oluşturabiliriz. Öncelikle olumsuz duyguların bizi harekete geçirdiği kabulünden sıyrılmamız gerekiyor. Davranış değişikliği konusunda 130'a yakın akademik çalışmayı inceleyen DiSalvo bu çalışmaların hepsinde en etkisiz değişim stratejilerinin korku ve pişmanlığa dayandığını ifade ediyor. Yani gerçek değişimin olumlu bir temel üzerine kurulması gerekiyor.

Ki bu adım bizler için kolay. Çaresiz değil umutlu olmak istiyoruz. Süper. İlk adım tamam. İkinci adımda asla ama asla ya hep ya hiç dememeyi öğrenmemiz gerekiyor. Yaşadığımız sorunların birden değişmeyeceğini kabul etmemiz gerekiyor. Değişim dediğimiz şey bir süreç. Dediğim gibi böyle sabah uyandığımızda birden umut dolu birine dönüşemeyiz. Bunu kabul ederek yola koyulmak çok önemli.

Diğer bir adımdaysa çok spesifik hedefler belirlemek var. Eğer artık çok umutlu bir insan olacağım derseniz muhtemelen bir süre sonra pes edeceksiniz. Bunun yerine çevremdeki insanları daha iyi dinleyeceğim gibi daha net hedefler belirlediğinizde bunun daha kalıcı sonuçları oluyor. Ne diyecekmişiz? Çevremdeki insanları daha iyi dinleyeceğim. Bu bir örnekti. Buna benzeyen net hedefler belirlememiz gerekiyor. Şimdi bunun devamındaysa başarısızlığın çok olağan olduğunu kabul etmemiz. Bu da önemli. Dediğim gibi bir davranışı değiştirmek son derece meşakkatli ve emek isteyen bir süreç. Bunu zamana yaymalıyız. Ağırdan almalıyız. Tüm bunları yapsak bile süreç içerisinde en az bir defa başarısız olmamız gayet olası.

Fakat bu da süreci daha iyi analiz etmemizi ve nerede hata yaptığımızı görmemizi sağlayacak. Belki bunlar size böyle çok ufak hamlelermiş gibi gözüküyor olabilir ama büyük değişiklikler yapabilmenin yolu da böyle küçük ama sağlam adımlar atabilmekten geçiyor. Bölümün başında da söylediğim gibi dünyayı tek başımıza değiştiremeyeceğiz. Aslında kimse değiştiremeyecek. Sadece biz istedik diye tüm o olumsuzluklar, bizi bunaltan tüm o kötülükler birden son bulmayacak. Polyandracılık yapmanın hiçbirimize faydası yok yani.

Fakat bu hiçbir etkimiz olmayacağı anlamına da gelmiyor arkadaşlar. O üzerimize diktiğimiz ya da başkaları tarafından üzerimize geçirilen çaresizlik ceketi var ya, işte onu çıkarıp hayata bambaşka bir perspektiften bakabiliriz. Her şeye çözüm aramak, her şeyi dert etmek yerine çözümün ufak bir parçası olmak, ya da o çözüm sağlamaya çalışan insanların yanında bulunmak, onlara destek vermek çok daha efektif olacaktır emin olun. Birine gösterdiğiniz anlayış, bir canlıya ettiğiniz yardım, verdiğiniz destek, kurduğunuz bir dayanışma hepsi çözümün bir parçası ve bir yandan da başkalarının ilham kaynağı.

Tıpkı insanlığa ateşi veren Prometheus ya da umudu getiren Pandora ve mücadele etme gücü aşılayan Nina Simone gibi. Her yeni şafakta, her yeni günde, her yeni versiyonunuzda iyi hissetmeniz umuduyla.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)